Dînî Ahlâkın Asosyalleştirilmesi ve Erdemin Yitimi

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Son birkaç yıl içerisinde Türkiye’de ilginç kamuoyu araştırmaları yapıldı. “Dîndarlık araştırması” adı altında yapılan ve sonuçları medyada da haberleştirilip yorumlanan ve tartışılan bu kamuoyu araştırmaları, Türkiye toplumunun ne kadar “dîndar” olduğunu tespit etmek amacıyla gerçekleştirildi.

     2009 yılında, merkezi Almanya’nın Baden – Württemberg eyaletinin Mannheim şehrinde bulunan International Social Survey Programme (ISSP) kapsamında düzenlenen ve Türkiye ayağını İstanbul Sabancı Üniversitesi ile Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)’nun organize ettiği, Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun öncülük ettiği “Türkiye’de Dîndarlık: Uluslararası Bir Karşılaştırma” adlı kamuoyu araştırması, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri kullanılarak, Türkiye’nin 53 ilinde toplam 453 denekle gerçekleştirilmişti. (1)

     2013 yılında da sadece Türkiye’ye yönelik benzer bir çalışmayı, bizzat Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) yürüttü. DİB Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in öncülük ettiği “Türkiye’de Dînî Hayat Araştırması” adlı bu kamuoyu araştırması, adından da anlaşılacağı üzere, Türkiye’deki dîndarlık oranını ve Türkiye toplumunun ne derece dînini yaşadığını araştırıp tespit etmeye çalışan çok ilginç bir araştırma idi ki, bu geniş kapsamlı araştırma, ülkedeki 37 bin 624 hanede gerçekleştirilmişti. Sonuçları da DİB tarafından Aralık 2014’te kitapçık olarak basıldı. (2)

     2017 yılında ise yine benzer minvalde çok ilginç bir kamuoyu araştırması gerçekleştirildi. MAK Danışmanlık tarafından yaptırılan ve MAK Başkanı Mehmet Ali Kulat’ın öncülük ettiği “Türkiye’de Toplumun Dîne ve Dînî Değerlere Bakışı” adlı bu kamuoyu araştırması, 12 – 18 Haziran 2017 günleri arasında Türkiye’nin 53 ili ve 154 ilçesinde toplam 5 bin 400 kişiyle yüzyüze görüşülerek gerçekleştirilmişti. (3)

     Bahsini ettiğimiz bu kamuoyu araştırmalarının sonuçlarından ziyade, bizi bu araştırmalar yapılırken insanlara sorulan sorular yani nelerin merak edilerek insanların dîndar olup olmadıklarının tespite çalışıldığı ilgilendirmektedir.

     Toplumun dîndar olup olmadığı, insanların İslam dînini yaşayıp yaşamadığı tespit edilmeye çalışılırken, iş bu araştırma şirketleri, kurumlar ve enstitüler tarafından insanlara genelde şu minvalde sorular soruldu: “Namaz kılar mısınız?”, “Oruç tutar mısınız?”, “Alkol alır mısınız?”, “Başörtü takar mısınız?”, “Ailenizde başörtülü var mı, evinizde namaz kılınıyor mu?”, “Evleneceğiniz kızın başörtülü olmasını mı tercih edersiniz?”, “Evinizde düzenli olarak Kur’an-ı Kerim okunuyor mu?”, “Kadere inanır mısınız?”, “Camiye hangi sıklıkla gidersiniz?”, “Nazara ve kurşun döktürmeye inanır mısınız?”, “Resim ve heykel olayına nasıl bakıyorsunuz?”, “Şans oyunlarına bakışınız nasıl?” ve hatta “Gusül abdesti alır mısınız?” vs.

     Bu araştırmayı yapanların, toplumun dîndar olup olmadığını anlayabilmek için insanlara sordukları sorulara baktığımızda, bizzat bu araştırmayı yapanların, dînî alanda “yetkin” kabul edilen Diyanet başta olmak üzere bu kurumların “dîn” olgusundan neyi anladıkları ve “dîndar kimlik” olgusundan neyi kavradıkları belli olmakta. Esasında bu bakış açısı yalnızca sözkonusu kurumlara özgü bir durum değil. Toplumun genelinin ve hatta iki milyarlık İslam dünyasının genelinin “dîn”den ve “dîndar kimlik” olgusundan anladığı bu.

     Peki bu neden böyle?

     Dîn, özellikle de İslam dîni hayatın tüm alanlarını kapsayan ve sosyal, iktisadî, siyasî hemen her alanda hükümleri, emir ve düsturları olan kapsayıcı bir yaşam biçimi iken, “dîn” veya “dîndar insan” olgusundan niçin sadece belli başlı şeklî ibadetler ve bireysel görüngüler anlaşılmaktadır?

     Örneğin Kur’an-ı Kerim’in pekçok âyetlerinde inananlara “namaz kılmak, oruç tutmak, alkol içmemek, domuz eti yememek” emredilirken, pekçok âyetlerinde de inananlara “hırsızlık yapmamak, rüşvet yememek, yetim hakkını gözetmek, yalan söylememek, halka kötülük yapan zalim iktidarlara karşı durmak, zalim idarecilere muhalefet etmek” emredilmiştir. Bunların hepsi aynı şekilde Allah tarafından inananlara emredilen hükümlerdir. Böyle olduğundan mü’mîn bir Müslüman aralarında seçim veya ayıklama yapmadan hepsine riayet etmekle mükelleftir. Dolayısıyla bunların hepsi de “dîndar kimliğin” veya “İslamî kimliğin” vasıflarından olmalıdır.

     Peki böyle olduğu halde neden “namaz kılmak, oruç tutmak, alkol içmemek, domuz eti yememek”, bunlar “dîndar kimliğin” göstergeleri iken, “hırsızlık yapmamak, rüşvet yememek, yetim hakkını gözetmek, yalan söylememek, halka kötülük yapan zalim iktidarlara karşı durmak, zalim idarecilere muhalefet etmek”, bunlar “dîndar kimliğin” göstergelerinden değildir?

     Neden “Bu kişi çok dîndar biridir” veya “Filankes dîndar bir insandır” dendiğinde, hemen aklımıza namaz kılan, oruç tutan, alkol içmeyen bir insan geliyor da, neden aklımıza hakkı olmayan bir şeye tamah etmeyen, helal rızık peşinde koşan, yalan konuşmayan, ölçü ve tartıda hile yapmayan, yaşadığı ülkede halka zulmeden zalim iktidara karşı çıkan, devletin halka yaptığı zulüm ve kötülüklere muhalefet eden bir insan gelmez?

     Sonuçta namaz kılmak ve oruç tutmak da Allah’ın emri, doğru sözlü olmak, hırsızlık yapmamak, rüşvet yememek ve zalim iktidarlara karşı durmak da. Onlar da âyet ile sabit hükümler, bunlar da. Onlar hakkında Kur’an’da ne kadar âyet varsa, bunlar hakkında da o kadar hatta daha çok âyet var. Öyleyse neden böyle?

     Bunu anlamak için “semavî dînler” olarak tabir ettiğimiz tektanrılı ve vahiy eksenli dînlerin ilk çıkış noktalarından başlayarak peygamberler sonrası krallık, saltanat ve imparatorluklar eliyle oluşturulan “resmî dîn anlayışı”na varıncaya kadar nasıl bir değişim, dönüşüm ve hatta tahribata uğradıklarına bakmamız gerekiyor.

     “Semavî dînler” olarak tabir ettiğimiz tektanrılı ve vahiy eksenli dînlerin ilk yazılı “şartname”lerinden biri, Hz. Musa (as) Peygamber’e indirilen “10 Emir”dir.

     “10 Emir”, semavî dînlerin özünü oluşturur ve “dîndar kimliğin” sahip olması gereken özellikler burada maddeler halinde belirtilmiştir.

     Allah (Yehova) tarafından Hz. Musa’ya indirilen “10 Emir”de Yaratıcı’nın biz inananlardan istediği, bizden olmamızı istediği kişilik özellikleri şunlardır:

     1 – Yaratıcı’ndan başka ilahların olmayacak.

     2 – Kendin için oyma put yapmayacaksın; yukarıda gökte olanların (kuşlar) yahut aşağıda yerde olanların (insanlar ve karada yaşayan diğer hayvanlar) veyahut yerin altında sularda olanların (balıklar ve diğer deniz canlıları) tapınmak amacıyla suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.

     3 – Yaratıcı (Yehova)’nın, Rabb’in ismini boş yere ağzına almayacaksın.

     4 – Altı gün çalışacak ve Sebt (Cumartesi) gününde dinleneceksin, o gün hiçbir iş yapmayacaksın.

     5 – Annene ve babana hürmet edeceksin.

     6 – İnsan öldürmeyeceksin.

     7 – Zina etmeyeceksin.

     8 – Hırsızlık yapmayacaksın.

     9 – Yalan şahîdlik yapmayacaksın.

     10 – Komşunun namusuna ve malına göz dikmeyeceksin. (4)

     İbranice’de “Aseret ha Dibrot” (On Emir) olarak adlandırılan hükümler bunlar. Bu hükümler, Tevrat’ın “Çıkış” bölümünün 20. bâbında, 1. – 17. âyetlerde ve ayrıca 32. âyette yer almaktadır.

     Musa’ya inen “On Emir” (Aseret ha Dibrot) çok önemlidir zirâ bu hükümler bütün semavî dînlerin özünü oluşturmaktadır. Hatta sadece İbrahimî dînler değil, dünyada ne kadar dîn varsa hepsinin ortak özü, bu 10 ilkedir.

     “Dîn” dediğimiz olgunun özü aslında bu ilkelerdir. Bütün kutsal kitaplar ve tüm peygamber öğretileri, aslında bu 10 ilkenin genişletilmesi, daha da ayrıntılandırılmasından ibarettir. Çünkü öz budur, bundan ibarettir.

     Bu “öz”ün içinde ise, “dîndar kimliğin” nasıl olması gerektiği açık biçimde belirtilmiştir. Bir insanın “dîndar” olup olmadığı, bu 10 maddeyle uyumlu bir şahsiyete sahip olup olmadığına bağlıdır.

     Bütün semavî dînlerin özü bu 10 ilke olduğu için, bunlar olduğu gibi İslam dîninin de ilkeleridir ve bu emirler – Cumartesi gününü “tatil günü” ilan eden 4. madde hariç – aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de de âyetler ile sabit bir biçimde inananlara bir yükümlülük olarak bildirilmiştir.

     Örneğin ilk iki madde, zaten Tevhîd’in özüdür. Allah’tan başka ilah olmadığına inanmak (“Lâ İlahe İllallah”) ve yalnızca Yaratıcı’ya ibadet etmek, Müslüman olmanın ilk şartıdır. (5)

     Üçüncü maddede geçen “Allah’ın ismini boş yere ağzına almayacaksın” emri, bir çıkar amacı güderek Allah adına yemin etmeyi anlatmaktadır ki, bu davranış yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de hoş görülmeyen, kınanan bir davranış olarak karşımıza çıkmaktadır. (6)

     Beşinci maddede geçen “anne ve babaya hürmet etmek”, aynı şekilde İslam dîninin de büyük ehemmiyet verdiği hususlar arasındadır. (7)

     Altıncı maddede geçen ve çok önemli hükümlerden biri olan “insan öldürmeyeceksin” (cinayet işlemeyeceksin) hükmü, “bir insanı öldürmeyi tüm insanları öldürmek ile eşdeğer gören” yüce dînimizin de en önemli hükümleri arasındadır. (8)

     Yedinci madde olan “zina etmeyeceksin”, zaten semavî olsun veya olmasın tüm dînlerin ortak hükmüdür. İslam’da da önemli bir kural olarak yer almıştır. (9)

     Sekizinci madde olan “çalmayacaksın” (hırsızlık yapmayacaksın), aynı şekilde İslam’ın en önemli hükümlerinden biridir. (10)

     Dokuzuncu madde olan “yalan şahîdlik yapmayacaksın”, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de önemle vurgulanarak emredilen hususlardan biridir. (11)

     Onuncu madde olan “komşunun malına ve namusuna göz dikmeyeceksin”, zaten dînimizin olmazsa olmaz şartlarından biridir. (12)

     Burada tekrardan hatırlatmak isteriz ki, “semavî dînler” olarak tabir ettiğimiz tektanrılı ve vahiy eksenli dînlerin ilk yazılı “şartname”lerinden olan bu “10 Emir”, bütün semavî dînlerin “ortak öz”üdür.

     İster Yahudî olsun ister Zerdüşt, ister Hristiyan olsun ister Müslüman, bir insanın “dîndar” kabul edilebilmesi için normalde gerekli olan şartlar bunlardır.

     Allah, “dîndar kimliğin” vasıflarını şu şekilde sıralamıştır: Allah’tan başkasını ilah kabul edip tapmayacak, boş yere Allah adına yemin etmeyecek, annesine ve babasına hürmet edecek ve saygıda kusur etmeyecek, cinayet işlemeyecek yani insan öldürmeyecek, zina etmeyecek yani sadece helâl olan eşiyle cinsel ilişkiye girecek, hırsızlık yapmayacak yani başkasının malını çalmayacak, yalancı şahîdlik yapmayacak ve komşusunun namusuna ve malına göz dikmeyecek.

     Her ne kadar günümüz Yahudî, Hristiyan ve Müslüman toplumlarının “dîndarlık” kavramından anladıkları şeyler tamamen birtakım şeklî ibadetler ve acayip acayip ritüeller ise de, kâinatın yaratıcısı olan Yüce Yaratıcı’nın “dîndarlık” ile kastettiği şeyler bunlar.

     Yaratıcı’nın “dîndarlık” ile kastettiği şeyler ile günümüzdeki Yahudîler’in, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın “dîndarlık” olgusundan anladıkları şeyler ne kadar farklı, değil mi?

     Günümüzdeki bir kısım Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudîler, dünyevî çıkarları için rahatlıkla Allah adına yemin edebiliyor, anne ve babasına saygısızlık ediyor, siyasî emelleri için gözünü kırpmadan cinayetler işleyebiliyor (hatta bunların “devletleşmiş” halleri, yani Ortadoğu’daki İslam devletleri, Avrupa’daki Haçlı devletler ve Siyonist İsrail, bu cinayetleri katliâm boyutuna varacak ölçüde yapıyor), zinanın her türlüsünü – fırsatını bulursa – yapmaktan çekinmiyor, hırsızlığı ve çalıp çırpmayı nerdeyse bir meslek olarak yapıyor, yalancı şahîdlik yapabiliyor ve komşusunun namusuna ve malına göz koyabiliyorlar.

     Fakat Allah-û Teâlâ’nın lânetlediği bütün bu fiilleri yaptıkları halde, yine de “dîndar” kabul ediliyorlar. Niye mi? E çünkü camiye gidip namaz kılıyorlar, Ağlama Duvarı’na gidip hüngür hüngür ağlıyorlar, kiliseye gidip ilahîler söylüyorlar da ondan. İşte size “dîndarlık”…

     Dedik ki, “semavî dînler” olarak tabir ettiğimiz tektanrılı ve vahiy eksenli dînlerin ilk yazılı “şartname”lerinden, “10 Emir”dir. Semavî dînlerin son yazılı “şartname”si ise, peygamberlikten ve son peygamber Hz. Muhammed (sav)’in vefatından sonra kurulan saltanat rejimleri tarafından oluşturulan “Resmî İslam”ın formüle ettiği ve bize sunduğu “İslam’ın 5 Şartı”dır.

     Şimdi de “İslam’ın 5 Şartı”na bakalım:

     1 – Kelime-i Şahadet getirmek (Allah’tan başka ilah tanımamak)

     2 – Namaz kılmak

     3 – Oruç tutmak

     4 – Zekât vermek

     5 – Hacc’a gitmek.

     Bitti, bu kadar…

     Öncelikle bilinmesi gereken husus, bu “5 Şart”ın, peygamberlikten ve son peygamber Hz. Muhammed (sav)’in vefatından sonra kurulan saltanat rejimleri tarafından oluşturulan “Resmî İslam”ın, diğer bir deyimle “Saray İslamı”nın formüle ettiği ve bize sunduğu bir “şartname” olduğudur. Günümüzdeki Müslümanlar’ın zannettiği gibi, tıpkı Hz. Musa’ya Allah tarafından maddeler halinde gönderilen “10 Emir”de olduğu gibi, Hz. Muhammed’e Allah tarafından maddeler halinde böyle bir “5 Emir” gönderilmemiştir. Allah tarafından Hz. Muhammed’e içinde yüzlerce sûre ve binlerce âyet bulunan Kur’an-ı Kerim gönderilmiştir ve o Kitap’taki binlerce hüküm, şart ve emrin tamamına Müslümanlar riâyet etmek zorundadır; dolayısıyla o binlerce emrin hepsi de “İslam’ın Şartları” arasındadır.

     “Semavî dînler” olarak tabir ettiğimiz tektanrılı ve vahiy eksenli dînlerin ilk yazılı “şartname”si olan “10 Emir” ile semavî dînlerin son yazılı “şartname”si olan “İslam’ın 5 Şartı” arasında şöyle bir kıyaslama yaptığımızda, dikkatimizi iki temel farklılık çekmektedir:

     1 – Maddeler yarı yarıya azalmıştır; 10’dan 5’e düşmüştür.

     2 – Çıkartılan maddelerin tamamı sosyal, ekonomik ve siyasal alana dair maddeler olup, “dîndar kimlik” yahut “dînî ahlâk” yalnızca birtakım şeklî ibadetler ve ritüellerden ibaret bırakılmıştır.

     Böyle olunca, yukarıda da aktardığımız üzere, Kur’an-ı Kerim’de hakkında onlarca âyet, emir ve hüküm olmasına rağmen, yani Allah’ın kesin emri olduğu halde, “Allah adına boş yere yemin etmemek”, “anne ve babaya hürmet etmek”, “cinayet işlememek (insan öldürmemek)”, “zina etmemek”, “çalmamak (hırsızlık yapmamak)”, “yalan şahîdlik yapmamak”, “komşunun namusuna ve malına göz dikmemek”, bütün bunlar dîndar olmanın şartları olmaktan çıkarılmıştır.

     “Dînî ahlâk” böylece asosyalleştirilmiş, “dîndar insan” ise toplumsal, iktisadî ve politik alana dair sözü olmayan, salt birtakım şeklî ibadetleri ve ritüelleri geleneksel kalıplar içerisinde bilinçsizce yerine getiren kişi durumuna düşürülmüştür.

     Böylece Müslüman bir şahsiyette olması gereken “erdem” vasfı yok edilmiş, “dîndar kimlik” ile “erdemli olmak” arasındaki kadim bağ ortadan kaldırılmıştır.

     “Erdem” umdesinin yitimi, aslında inançlı bir insanın kendi hayat damarının yitimidir ancak resmî dîn anlayışının asimilasyon ve zehirlenmesi ile kalbi ve beyni iğfal edilmiş olan dîndar insan, “erdem” vasfını yitirmekle neleri yitirdiğinin şuurunda bile değildir.

     Bu 5 madde arasında yalnızca “zekât vermek” hükmü sosyal ve ekonomik bir ibadet olarak göze çarpmakta ancak onda da, Kur’an-ı Kerim’de “ihtiyaçtan fazlasının verilmesi” (13)  emredilmişken, Peygamber’den sonra oluşturulan “Saray İslamı” eliyle bu 40’ta 1’e indirilmiştir; böylece zenginler ve kapitalistler rahat bir nefes almışlardır.  

     Peki saltanat rejimleri, Peygamber’den sonra kurulan Emevî ve Abbasî devletleri ve kurulan mezhepler, böyle bir düzenlemeye ve dîni bu hale sokmaya neden ihtiyaç duymuştur?

     Nedenini anlamak gayet basit: Çünkü “10 Emir”de belirtilen ve Allah’ın yasakladığı bütün o kötü fiilleri bizzat kendileri işliyorlardı da ondan. Saltanatları için binlerce insanı katliâma uğratmaktan çekinmeyen, devlete muhalif olan herkesi zindanlara atıp en korkunç ve insanlıkdışı işkenceler yaparak öldüren, halk aç ve sefil bir halde yaşarken sarayda lüks ve israf içinde şatafatlı bir hayat süren, saraylarında haremler kuran, komşu halkların ve toplumların topraklarını işgal edip mallarını ganimet olarak gaspeden ve kadınlarını da kendilerine cariye (seks kölesi) yapan bu işgalci, bağî ve mütecaviz rejimlerin, “insan öldürmeyeceksin”, “çalmayacaksın”, “zina yapmayacaksın”, “komşunun namusuna ve malına göz dikmeyeceksin” gibi hükümleri “dîndarlığın şartları” arasından çıkartmasından daha doğal ne olabilir?

     Burada dikkatinizi çekmek istediğim çok daha başka ve ilginç bir boyut daha var: “İslam’ın 5 Şartı” olarak bize kabul ettirilen bu fiilleri – ilk madde hariç – aslında Mekke müşrikleri de yerine getiriyorlardı. Mekke müşrikleri namaz kılıyorlardı, oruç tutuyorlardı, zekât veriyorlardı ve Kâbe’de Hacc ibadetini yapıyorlardı. Evet, yanlış duymadınız.

     Mekke müşrikleri “Asr” ve “Duha” diye günde 2 vakit namaz kılıyorlardı. (14)

     Mekke müşrikleri oruç tutuyorlardı; hem de bir ay değil, “Haram aylar” olarak nitelenen Recep, Şaban ve Ramazan aylarında olmak üzere 3 ay. (15)

     Mekke müşrikleri Kâbe’de Hacc yapıyorlardı. Hatta tıpkı günümüz Müslümanlar gibi Hacc esnasında şu sözleri yüksek sesle söyleyerek telbiye getiriyorlardı: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk… La şerike leh…” (Buyur Allah’ım buyur… Senin ortağın yoktur…) (16)

     Mekke müşrikleri zekât veriyorlardı. Hem de şimdiki Müslümanlar gibi 40’ta 1 değil, çok daha fazlasını infak ederek. (17)

     Mekke müşrikleri sünnet oluyorlardı. (18)

     Mekke müşrikleri cünup gezmiyorlardı. Cinsel ilişkiden sonra gusül abdesti (boy abdesti) alıyorlardı. Tıpkı Müslümanlar gibi. (19)

     Bu durumda sormak gerekmez mi: İslam’ın şartı 5 ise, niye biz “Müslüman” sayılıyoruz da onlar “müşrik” kabul ediliyor?

     Enfal’de 200 bin sivil Kürd’ü soykırıma uğratıp 1988’de Halepçe’ye kimyasal gaz atarak 5 bin mazlum insanı acımadan katleden Saddam Hüseyin sonra Irak bayrağına “Allah-û Ekber” yazdırdı diye “Sünnî Arap kahramanı” olurken, Bangladeş’te 1971 yılında 300 binden fazla mazlum Bengal’i gözünü kırpmadan katleden Pakistan devleti “İslam’ın yükselen yıldızı” olurken, yıllardır iktidar olduğu Türkiye’de memleketi keyfice yöneten, yapmadıkları yolsuzluk kalmayan ve bu hırsızlığı saklama gereği bile duymayan bir hükûmet “İslam’ın son kalesi” olurken, onlarca insanı barbarca ve sadistçe vinçlerde sallandıran, işlemediği zûlüm ve kötülük kalmayan İran devleti “İslam Cumhuriyeti” olurken, İslam devletleri ve yöneticileri İslam’ın bütün şartlarıyla dînî ahlâkı ve erdemi ne kadar temsil edebilir?

sediyani@gmail.com

     DİPNOTLAR:

     (1): Araştırmanın PDF’ine şu linkten ulaşabilirsiniz: http://ipc.sabanciuniv.edu/wp-content/uploads/2013/01/Rapor-Kamu-dindarl%C4%B1k-1.pdf

     (2): Araştırmanın PDF’ine şu linkten ulaşabilirsiniz: https://serdargunes.files.wordpress.com/2013/08/tc3bcrkiye-de-dini-hayat-arastirmasi-2014.pdf

     (3): Araştırmanın PDF’ine şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.makdanismanlik.org/turkiyede-toplumun-dine-ve-dini-degerlere-bakisi/

     (4): Tevrat, Çıkış, Bâb 20, 1 – 17, 32

     (5): Kur’ân-ı Kerim, Fatihâ 4; Baqara 163; Âl-i İmran 64; Nisa 36, 116 ve 171; Maide 76; En’âm 19, 102 ve 151; Âraf 191 – 195; Yunus 18; Hûd 2 ve 26; Râd 36; Nahl 20; İsra 23; Ankebut 56; Şuara 213; Mümtehine 12

     (6): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 224; Maide 89; Nahl 91 ve 94

     (7): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 83; En’âm 151; İsra 23

     (8): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 84; Nisa 93; Maide 32; İsra 33

     (9): Kur’ân-ı Kerim, En’âm 151; Mü’mînun 1 – 8; Nûr 30 – 31; Mümtehine 12

     (10): Kur’ân-ı Kerim, Maide 38; Yusuf 70; Mümtehine 12

     (11): Kur’ân-ı Kerim, Nahl 94; Furkan 72

     (12): Kur’ân-ı Kerim, Nisa 36

     (13): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 219

     (14): Halil Athamina, İslam Bakış Açısında Hz. İbrahim: İslam Öncesi Arabistan’da Monoteizmin Gelişimi Üzerine Düşünceler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 1, s. 211, Ankara 2006 / Ali Dada, Muhadarat’ul- Evail, s. 92, Beyrut 1978 / Uri Rubin, Morning and Evening Prayers in Early Islam, c. 10, s. 40 – 64, Studies in Arabic and Islam, Kudüs 1987

     (15): Sahih-i Buharî, c. 3, s. 57 / El- Mufassal, c. 4, s. 337 / Halil Athamina, İslam Bakış Açısında Hz. İbrahim: İslam Öncesi Arabistan’da Monoteizmin Gelişimi Üzerine Düşünceler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 1, s. 212, Ankara 2006

     (16): İbn-i Kesir, El- Bidaye we’n- Nihaye, c. 2, s. 188 / El Ezraqî, Ahbar’ul- Mekke, c. 1, s. 116 / İbn’ul- Kelbî, Esnam, s. 6 / İbn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 51, Muhammed Muhyiddîn Abdulhamid, Kahire 1963 / İbn-i Saad, Kitab’ut- Tabakat’ul- Kebîr, c. 3, s. 276, Leiden 1940

     (17): İbn-i Kuteybe, Tevîl û Muhtelif’ul- Hadis, s. 111

     (18): El- Cahiz, Hayavan, “Sünnet”, c. 7, s. 27 / Uri Rubin, Hanifiyya and Ka’ba, s. 104 / Halil Athamina, İslam Bakış Açısında Hz. İbrahim: İslam Öncesi Arabistan’da Monoteizmin Gelişimi Üzerine Düşünceler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 1, s. 210 – 211, Ankara 2006

     (19): Es- Sûyutî, Ed- Durr’ul- Mensur, c. 1, s. 273 / İbn-i Habib, Muhabber, s. 329 / İbn-i Kuteybe, Tevîl û Muhtelif’ul- Hadis, s. 111 / Sahih-i Buharî, c. 8, s. 81, Kahire 1958

     DEMOKRATİK İSLAM DERGİSİ

     YIL: 2 – SAYI: 2

     TEMMUZ 2018

 

1248 Total Views 10 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

2 Cevap Dînî Ahlâkın Asosyalleştirilmesi ve Erdemin Yitimi

  1. Fatma Mağat Bilgesoy dedi ki:

    Kaleminize sağlık çok güzel bir çalışma olmuş.

  2. Meriç Korhan Gül dedi ki:

    Bizi yine rahatsız ettiniz Ibrahim Bey. Mükemmel bir yazı olmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir