Mısır’da “Gel Musa Gel”, Suriye’de “Gel USA Gel”

 

isediyani

Gazeteci İbrahim Sediyani, Mısır ve Suriye’deki gelişmelerle ilgili Millî Gazete’ye çarpıcı açıklamalarda bulundu…

 

 

     Almanya’da yaşayan gazeteci-yazar İbrahim Sediyani, Mısır ve Suriye’de yaşanan son gelişmeleri Millî Gazete’ye değerlendirdi. Merkezi Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta bulunan Uluslararası Siyasî Yorumcular Birliği üyesi olan Sediyani, son süreçte Mısır ile Suriye’nin aynı anda gündeme oturmasının, devletlerin ortaya koyduğu çifte standartı ve sergiledikleri ikiyüzlülüğü çıplak bir şekilde ifşâ ettiğini belirtti.

     Mısır’da “Gel Musa gel” diyenlerin Suriye’de “Gel USA gel” dediklerini, Mısır’da “Kahrolsun ABD” diye slogan atanların Suriye’de “Vur ABD vur” diye savaş çığlığı attıklarını, Mısır’da “Dış müdahaleye karşıyız” diyenlerin Suriye’de “Hava saldırısı bizi tatmin etmez” deyip daha fazla müdahale istediklerini ifade eden İbrahim Sediyani, Mısır’daki kahramanı Rabiâ olanların Suriye’deki kahramanının Rambo olduğunu söyledi. Merhum Necmeddin Erbakan’ın öncülüğünde kurulan D – 8 ülkelerinin Suriye’deki sorunu tek başına çözebileceğini iddiâ eden Sediyani, Suriye’de iki yıldır süren iç savaşı bitirmek ve orada yeni ve adil bir yönetim kurmak için ne ABD’nin bombalarına ve füzelerine, ne Suudî’nin parasına ve ne de Katar’ın “Pentagon’un sesi” fetvâlarına ihtiyaç olduğunu kaydetti.

     “Mısır’daki darbe girişimine ABD neden ‘darbe’ diyemedi?” şeklindeki sorumuza, “Daha bugüne dek bir kere olsun habis ve gerici Suudî rejimine ‘diktatörlük’ dememiş olan ABD, Suudî’nin eliyle yapılan Mısır’daki darbeye niçin ‘darbe’ desin?” şeklinde karşılık veren gazeteci İbrahim Sediyani, “Cezayir’deki darbeye (1991) Fransa neden ‘darbe’ diyemediyse, Türkiye’deki darbeye (28 Şubat) İsrail neden ‘darbe’ diyemediyse, Mısır’daki darbeye de ABD onun için ‘darbe’ diyemiyor” tespitinde bulundu.

     Müslüman toplumları içten içe kemiren iki tehlikeli fitnenin “mezhepçilik” ve “millîyetçilik” olduğunu söyleyen Sediyani, geçen hafta yeni anayasanın “eğitim ve öğretim hakkı” ile ilgili maddesini görüşen TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda “anadilde eğitim” konusunda uzlaşma sağlanamamasına da değindi. Sediyani, “Kürtçe anadilde eğitim” konusunda AK Parti’nin CHP ve MHP ile aynı cephede yer almasını “Utanç verici” olarak değerlendirdi.

     Beyrut Uluslararası Siyasî Yorumcular Birliği üyesi gazeteci ve yazar İbrahim Sediyani ile yaptığımız söyleşiyi ilginize sunuyoruz.

MİLLÎ GAZETE

IMG_2839

     – Mısır’da yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

     Mısır’da yaşananları doğru bir şekilde kavrayabilmek ve sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için, birkaç önemli noktayı hatırda tutmak gerekiyor.

     Birincisi; Mısır, küresel güçler ve emperyalist odaklar için çok önemli bir ülke. ABD ve Batılı güçler, Mısır’ı kaybetmeyi göze alamaz. 1979 İslam Devrimi’nden önce İran’ın yaptığı “jandarmalık” görevini, ondan sonra Mısır yapmaya başlamıştı çünkü. Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek, bölgenin yeni Şâh Rıza Pehlevî’leri idiler. Zaten melun Şâh da devrildiğinde, önce yıllarca hizmetçilik yaptığı ABD’ye sığınmak istemiş, ABD ise artık işe yaramayacak olan bu sadık finosunu kulübesine bile almak istememiş, Şâh da mecburen Mısır’a kaçmış ve Kahire’de kanserden ölmüştü.

     İkincisi; Mısır, Gazze Şeridi’ne sınırı olan tek ülke. Gazze ise direniş demek, hatta diriliş demek. Tüm İslam dünyasının dirilişi demek. Zirâ Gazze, ırk ve mezhep ayrımı gözetmeksizin tüm Müslüman halkların “ortak vatanı”dır. Mısır’da İslamî bir yönetim, Gazze’nin hayat bulması, nefes alması demekti.

     Üçüncüsü; bugün “Arap Baharı” denen “Yasemin Devrimleri”, ilk önce Tunus ve Mısır’da başladı. Ve bunlar tertemiz devrimler idiler. Temiz olmaları iki sebepten dolayıdır: Bir; hiçbir şiddet ve terör hareketine bulaşmadan, sadece halk gösterileriyle ve sloganlarla zafere ulaşmaları. İki; bu devrimlerin hiçbir dış destek almadan gerçekleştirilmesi. Zirâ Tunus ve Mısır Yasemin Devrimleri olduğunda emperyalist güçler henüz sürece dahil olmamışlardı; onlar için de sürpriz olmuştu. Emperyalist güçler, Libya ile birlikte sürece dahil oldular, Yemen ve Bahreyn ile birlikte iyice yerleştiler ve Suriye ile birlikte de tamamen içinde, hatta yönlendirici konumdalar. Mısır’da yapılan askerî darbenin amacı, Yasemin Devrimi ile başlayan süreci tersine çevirmek, yeniden eski karanlık haline döndürmekti. Zira süreç hangi coğrafyada başlamışsa, tersine çevirmeye de o coğrafyadan başlamaları gerekirdi.

     Dördüncüsü de İhvan-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) faktörüdür. Son bir yıldır İhvan hareketi ve askerî darbe ile devrilen meşrû cumhurbaşkanı Muhammed Mursî, İslam dünyasında muazzam bir sempati halkası oluşturmuştu. Örneğin Suriye’de mezhepçilik fitnesinin, mezhep savaşının ve her türlü terör ve vâhşeti bile “mâsum” gösterme çabası içine giren bağnaz tarafgirliğin, akıl tutulmasının yol açtığı cinnet halini, Mısır’da İhvan hareketi tam tersine çevirme ve yeniden düzeltme, “adalet, kardeşlik, merhamet, ahlak, ilkeli olmak” gibi erdemleri tekrardan Müslümanlar’a kazandırma gibi önemli bir fonksiyon görüyordu. Şiî – Sünnî, Arap – Fars – Kürt – Türk ayrımı gözetmeksizin tüm Müslümanlar aynı saftaydı Mısır’da, İhvan’la gönül bağı kurmuşlardı. Dolayısıyla Mısır, Suriye’nin yol açtığı tahribatın tam tersi bir işlev görüyordu. Halen de böyledir. İhvan’ın özellikle böyle olması için özel bir çaba sarfetmesi gerekmiyordu; zaten yaşanan hadiseler ve işin doğası gereği, bu birlik ve kardeşlik kendiliğinden oluşuyordu.

     Benim düşüncem şu ki, Mısır’daki askerî darbe, İhvan “İslamcı olduğu için” değil, “İslam dünyasını yeniden birleştirdiği, Müslümanlar’ı yeniden kardeş yaptığı için” gerçekleşti. İkisi çok farklı şeylerdir.

     ABD emperyalizmi eliyle gerçekleşen Mısır askerî darbesi, İhvan “İslamcı” olduğu için yapılmadı, boğazlarına kadar mezhepçilik ve ırkçılık bataklığına saplanmış olan Ümmet’i yeniden yekvücûd yaptığı için, kardeşliğimizi tekrar sağladığı için yapıldı.

     “Darbenin sebebi İhvan’ın İslamcı olması” diyenlere sadece şunu sormak isterim: Darbeyi yaptıran Suudî Arabistan da İslamcı değil mi? Darbeyi yapan generallerin birçoğu da İslamcı değil mi? Hele hele darbeye destek veren El Ezher ulemâsı; onlar da İslamcı değil mi?

     Demek ki İslamcı var, bir de İslamcı var. Özellikle Suriye’de bunu çok net olarak müşahade ettik.

     – Buna paralel olarak Suriye’de yaşananları nasıl okuyorsunuz?

     Mısır’dan hemen sonra Suriye’nin sorulması, büyük şans. Çünkü ikisi birden ele alındığında, oynanan oyunları farketmek daha bir kolaylaşıyor.

     Mısır’da İhvan’a karşı askerî darbe olduğunda, buna karşı Türkiye’de büyük bir tepki oluştu. Başta da Hükûmet kanadından. Bu elbette doğru bir duruştu; haklıydı ve haklının yanındaydı. Peki ama, bu doğruluk ve haklılık, neden coğrafyadan coğrafyaya değişiklik arzediyordu? Ben o zaman şu soruyu sormuştum: “Mısır’daki askerî darbeyi yaptıranlar, sizin Suriye’deki ortaklarınız değil mi?”

     Türkiye, daha doğrusu Hükûmet, Mısır’daki askerî darbeye en şiddetli bir şekilde tepki gösteren ülke. Bu doğru bir politikadır. Türkiye’nin Mısır politikasını destekliyorum; haklı olandan yana bir duruş sergiliyor. Fakat aynı Türkiye, Mısır’daki darbeyi yaptıran ABD, Suudî Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Suriye’de aynı safta. Mısır’da ABD’yi, Suudî’yi karşına alıyorsun ama Suriye’de Suudî ile birlikte çalışıyor, ABD’yi saldırı yapmaya çağırıyorsun. Hatta saldırı bile tatmin etmiyor seni (ki bunu açıkça söylediler, “bizi tatmin etmez” dediler), ABD ve Haçlı güçlerinin resmen Suriye’ye girip işgal etmesini istiyorsun.

     Yani birinde “içişlerine karıştıkları için” tepki gösterdiğin ABD, İngiltere, Suud’u, diğerinde “direk karışmaya” çağırıyorsun bizzat.

     Bu durumda sormak gerekmez mi: Eğer ABD ve Suudî “dostlarımız” iseler, nasıl oluyor da Mısır’da “düşmanlarımız” oluyorlar? Yok eğer “düşmanlarımız” iseler, nasıl oluyor da Suriye’de “dostlarımız” oluyorlar?

     Aslında dediğim gibi, şu anda Suriye ile Mısır’ın aynı anda gündem olması, devletlerin ve hükûmetlerin çifte standartlarını, sergiledikleri ikiyüzlülükleri daha kolay farkedebilmek için bir fırsat sunuyor. Evet bir “çifte standart” var, pervasızca ve hayâsızca sergilenen bir “ikiyüzlülük” var; velâkin bu sadece Batılı devletlere özgü değil.

     – Mısır ve Suriye’de yaşananlarda İsrail ve ABD’nin payı nedir?

     Payı ne demek; oyunu hazırlayan ve yönetenler onlardır zaten. Mısır’daki darbeyi yaptıranlar onlar, Suriye’deki iç savaşı ve terörü başlatan ve iki yldır finanse eden onlar.

     İsrail için kesin konuşamam ama, ABD ve Suudî olmasaydı ne Suriye’de iç savaş olurdu, ne de Mısır’da darbe. Bunu çok net olarak söylüyorum.

     Aslında bu kadarını söylemem bile belli çevrelerden her türlü hakaret, küfür ve iftiraya maruz kalmam için yeterli ama ben daha fazlasını da açıkyüreklilikle söyleyebilirim: ABD ve Suudî olmasaydı, Suriye’de eli kanlı Baas rejimi çoktan gitmişti. İki yıl dayanamazdı. Suriye muhalefeti terörize edilmeseydi, iç savaş ve mezhepçilik çığırtkanlığı yapılmasaydı, ÖSO, Nusra, el- Kaide gibi örgütler katliâm ve vahşette habis Baas rejimini bile geride bırakmasaydı, Suriye’de ya diktatörlük yıkılacaktı ya da Tunus ve Mısır’da olduğu gibi rejim temelden değişecekti. Mısır’ı ise hiç söylemeye gerek yok: ABD ve Suudî olmasaydı, Sisi bu darbeyi yapamayacaktı, Mursî halen iktidarda olmuş olacaktı.

     – Suriye’ye olası müdahalenin sonucu ne olur, dünya ve Türkiye açısından?

     Aynı soruyu Suriyeliler’e “Suriye açısından” sormuşlardı; onlar da şöyle demişti: “Ülkemizde iç savaş var; daha kötüsü ne olabilir?”

     Ben de aynısını diyorum; daha kötüsü ne olabilir?

     Suriye’de iki yıldır yaşananlara aslında “savaş” bile demiyorum ben; buna “saldırı” diyorum. Çünkü savaş, karşılıklı olur. Örneğin bir tarafta Suriye, diğer tarafta Türkiye veya Suudî ya da İsrail. Ama öyle bir durum yok. İki yıldır Suriye’ye onlarca devletin saldırısı var; Suriye ise bütün bu devletlere ve onların beslediği taşeronlara karşı kendini savunuyor. Düşünün ki, ABD, İngiltere, İsrail, Suudî Arabistan, Türkiye, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri; bu kadar devlet bir olmuş sizin ülkenize saldırıyorlar. Siz ise iki yıldır bu saldırılara karşı kendinizi savunuyorsunuz.

     Suriye’de yaşanan budur. Siz istediğiniz kadar yalan haberlerle, ideolojik ajitasyonlarla hakikati manipüle etmeye çalışın; Suriye gerçeği budur. Suriye halkı iki yıldır onlarca devletin ve örgütün fiilî ve ortak saldırısına karşı vatanını savunuyor, bağımsızlığını savunuyor. Suriye gerçeğini hâlâ iki yıl önceki, o haklı gösterilerin ve protesto eylemlerinin başladığı haftalardaki gibi okumaya ve göstermeye çalışanlar, kamuoyunu bilinçli olarak yanıltıyorlar.

     Şimdi hava saldırısı konuşuluyor, ABD ve İngiltere öncülüğünde. Tabiî Türkiye’nin ve Suudî’nin desteğiyle. Allâh korusun ama, böyle bir saldırı gerçekten olursa bölge cehenneme döner, ateşi tüm dünyayı sarar. Sadece bunun konuşulmasının ve görüşülmesinin bile İsrail’de, Suriye’de, Irak’ta, İran’da ve Türkiye’de ne tür bir askerî hareketliliğe yol açtığına bakarak da büyük bir felâketin adım adım gelmekte olduğunu sezebiliriz.

      Suriye’de iki yıldır zaten bir “Mini Dünya Savaşı” yaşanıyor. Böyle bir saldırı, gerçek bir Dünya Savaşı’nı başlatabilir. Bana sorduğunuz bu aynı soruya Rusya, İran ve Hizbullah kanadından verilen yanıtlarda da bunu rahatlıkla okumak mümkün.

     – Mısır’daki darbe girişimine ABD neden “darbe” diyemedi? Suskun kalmasının sebebi nedir?

     Daha bugüne dek bir kere olsun habis ve gerici Suudî rejimine “diktatörlük” dememiş olan ABD, Suudî’nin eliyle yapılan Mısır’daki darbeye niçin “darbe” desin?

     1991’de Cezayir’de yapılan darbeye Fransa “darbe” diyebildi mi? Hayır. Neden? Çünkü darbeyi yaptıran kendisi.

     1997’de Türkiye’de yapılan post – modern 28 Şubat darbesine İsrail “darbe” diyebildi mi? Hayır. Neden? Çünkü darbeyi yaptıran kendisi.

     2013’te Mısır’da yapılan darbeye de ABD “darbe” diyemez. Neden? Çünkü darbeyi yaptıran kendisi.

     Cezayir’deki darbeye (1991) Fransa neden “darbe” diyemediyse, Türkiye’deki darbeye (28 Şubat) İsrail neden “darbe” diyemediyse, Mısır’daki darbeye de ABD onun için “darbe” diyemiyor.

     – Bu yaşananlar olası bir mezhep savaşını körükler mi?

     Mezhep savaşı 2 – 3 yıldır, hatta daha önceki Irak sürecini de hesaplarsak, yaklaşık 10 yıldır alabildiğince körüklenmiş zaten. Bu arada Pakistan ve Afganistan’ı da hesaba katarsak, ortaya çıkan tablo gerçek anlamda bir faciâdır.

     Bu acı durumdan kurtulmak için, Mısır’da son iki aydır İhvan öncülüğünde gerçekleşen “Mısır İslam Devrimi” hareketi, büyük bir fırsat sunuyor Ümmet’e. Şu anda Mısır’da yaşananlar, bakın hiçbir şüpheye mahal bırakmadan söylüyorum, “makus talih”i tersine çevirmek ve yeniden birlik ve kardeşlik ekseninde diriliş yaşamak için altın bir fırsat sunuyor İslam dünyasına. Zirâ Mursî’ye karşı gerçekleştirilen askerî darbe ve bu darbeye karşı Mısırlı Müslümanlar’ın İhvan öncülüğünde, binlerce şehîdin kanının bereketiyle verdikleri kutlu direniş, mezhep ve kavim ayrımı gözetmeden tüm Müslüman halkları yeniden birleştirebilecek bir sinerji barındırıyor.

     – Erbakan Hoca’nın 2003 yılında “Sıra Suriye’de, ondan sonra da Türkiye’ye gelecek” şeklindeki yorumu (http://www.youtube.com/watch?v=Iau-765OPPc) Suriye açısından doğru çıktı. Siz bu öngörüyü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunun hakkında neler söylersiniz?

     Allâh-û Teâlâ gani gani râhmet eylesin; Erbakan Hoca ferasetiyle İslam dünyasındaki gelişmeleri iyi okuyabilen, basiretiyle de geleceği iyi görebilen bir liderdi. D – 8 gibi organizasyonları kurması, bu yöndeki girişimlere öncülük etmesi, ne yazık ki bunca yıkımdan ve yaşanan kıyımlardan sonra gerekliliğini ancak bugün idrak etmeye başladığımız hizmetleri.

     Örneğin merhum Erbakan Hoca’nın kurduğu D – 8’e üye ülkeler (Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya) biraraya gelip, işbirliği yapıp Suriye’deki sorunu çözebilirlerdi. ABD’nin bombalarına ve füzelerine, Suudî’nin parasına ve Katar’ın “Pentagon’un sesi” fetvâlarına ihtiyacımız yoktu. D – 8 tek başına bu sorunu çözebilirdi.

     Siz râhmetli Hocamız’ın 2003 yılında yaptığı bu konuşmayı hatırlatınca, aklıma daha üç – dört gün önce kendi Twitter adresimden attığım bir twit geldi.

     Twitter’de geçen gün şöyle yazmıştım: “Yıl 2003. Sıradaki ülke: Irak… Yıl 2013. Sıradaki ülke: Suriye… Hedef 2023.”

     – Bu işgallerin asıl amacı Türkiye mi?

     Bence asıl amaç, İran.

     ABD ve uluslararası emperyalizm, İslam dünyasına yönelik tüm projelerini İran üzerine kurgulayarak hazırlıyor. Bu bir kutuplaşmadır, eksenlerin çatışmasıdır. Türkiye bir kutup değil ki hedef olsun; Türkiye zaten ABD’nin başını çektiği kutbun içindedir. Yani oyun kurucu değil, oyuncudur. Kendisi kendisini dev aynasında görebilir; başkasına zarar vermediği müddetçe bu ucuz kibrin de fazla kaale alınmaması lazım.

      Sonuçta Kemalistler de 90 yıldır aynı yalanları tekrarlıyor, Türkiye’yi “dünyanın merkezi” sayıyor, kendi uydurdukları yalanlara sadece kendileri inanıyor ve fakat “sadece kendilerinin inanması” bile onları mutlu etmeye yetiyor. Anadolu insanının mayasında var bu; “kendi uydurduğu yalana sadece kendisinin inanması” bile onu mutlu etmeye yetiyor. Eh, sonuçta Kemalistler de İslamcılar da “karayağız Anadolu evlâtları” olduklarına göre, huy ve karakterlerinin aynı olması yadırganmamalı bence.

     – Türkiye’ye bu ateşin sıçramaması için ve Ortadoğu’daki bu ateşin son bulması için nasıl bir politika izlemeli?

     Türkiye’nin dış politikası, sadece Mısır’da doğrudur. Mısır’da Türkiye’nin yanında hatta arkasındayım.

     Diğer coğrafyalara gelince; Suriye, Yemen ve özellikle de Bahreyn… Türkiye bugüne dek ne yaptıysa, bundan sonra tam tersini yapmalı. Zaten Suriye, Yemen ve Bahreyn’de bundan sonra tam tersini yaparsa, şimdiye dek Mısır’da yaptığının aynısını yapmış olacak. Dolayısıyla işte asıl o zaman “tutarlı ve ilkeli dış politika”dan bahsetmeye hakkımız olur.

     Netice’de Mısır’daki askerî darbeyi yaptıran, karşımıza aldığımız, meydanlarda “Kahrolsun” diye slogan atarak tel’in ettiğimiz ABD ve Suudî, Suriye’deki iç savaşı finanse eden, çeteleri silâhlandıran, Yemen’i işgal eden, Bahreyn’de bizzat askerî gücüyle diktatörlük rejimini korumak için muhalif halkı katliâmdan geçiren aynı ABD ve Suudî değil midir?

     Mısır’da ABD ve Suudî’nin karşısında olacaksın, Suriye ve Bahreyn’de ise onlarla kolkola. Bu mudur yani dürüstlük, “şerefli yalnızlık”? Bu mudur “ilkeli dış politika”?

     Madem şereften ve ilkeli olmaktan bahsediyorsun, o zaman aynen Mısır’da olduğu gibi, Suriye ve Bahreyn’de de şeytanî güçler ABD – Suudî ikilisinin karşısındaki cephede yer alsana! Neden onlarla aynı cephedesin?

     Öyle değil mi? Yanlış birşey mi söylüyorum?

     Bir de Batı’ya “ikiyüzlü, çifte standartlı” diyoruz. Türkiye’deki İslamcılar’ın şu “ikiyüzlüğüne, çifte standartına” ne demeli peki:

     Mısır’da “Gel Musa gel”, Suriye’de “Gel USA gel”…

     Mısır’da “Kahrolsun ABD”, Suriye’de “Vur ABD vur”…

     Mısır’da “Dış müdahaleye karşıyız”, Suriye’de “Hava saldırısı bizi tatmin etmez”…

     Mısır’da “Dış politikada yalnız kalmak bir şereftir”, Suriye’de “Dünya ile birlikte hareket etmeliyiz”…

     Mısır’da RABİÂ, Suriye’de RAMBO…

     Herşey bir yana, Mısır’daki askerî darbe “Laiklik” için yapıldı. İyi de güzel kardeşim, Mısır’a “Laiklik”i ilk tavsiye eden de bizzat Başbakan Erdoğan değil miydi? Bu durumda darbeci General Sisi, Erdoğan’ın arzusunu yerine getirmiş oluyor. Herkes kızsın ama senin kızmaya hakkın var mı? Bu da çelişkilerle dolu Mısır – Suriye fay hattındaki apayrı bir hilkat garibesi yani…

     – AKP Hükûmeti bu başarısız dış politikasından neden vazgeçmiyor?

     11 yıldır iktidarda olan AK Parti Hükûmeti’nin içinde de karşısında da olmayan, ama samimî olmak gerekirse, en çok da yanında olan bir insan olarak, bugüne dek attığı doğru adımları hep destekledim, yanlış adımları da hep eleştirdim. Bu benim yalnızca AK Parti’ye değil, tüm siyasî partilere karşı tavrımdır; ister Saadet Partisi olsun, ister BDP veya Yeşiller, fark etmez. Faile değil fiile bakarak tavır belirlerim. Tabiî “doğru ve yanlış” derken, bana göre “doğru ve yanlış” olan. Sonuçta bana göre “doğru” olan, bir başkasına göre “yanlış” olabilir; bana göre “yanlış” olan da bir başkasına göre “doğru” olabilir.

     Gerçek bilgi ve hakikat, ancak Allâh katındadır. Herşeyin en doğrusunu bilen, Allâh-û Teâlâ’dır.

     Türkiye’de içeride “millîyetçi” dışarıda “mezhepçi” olan bir hükûmet işbaşındadır. Kendi içinde “millîyetçi” (Türkçü), sınırdan dışarı çıkınca da “mezhepçi” (Sünnîci) olan bir devlet mekanizması işliyor, Ankara’da.

     Emperyalist güçler Müslüman toplumları hep iki fitneyle biribirine kırdırtmıştır; “mezhepçilik” ve “kavmiyetçilik”. Şu anda bu, Suriye özelinde “mezhepçilik” fitnesiyle tutuşturulmaya çalışılıyor.

     Mezhepçilik fitnesini önlemenin yolu, Müslümanlar arasında vahdet ve ittihadı sağlamaktır, bu yönde çaba ve gayret sarfetmektir.

     Kavmiyetçilik fitnesini önlemenin yolu da, kendi içinde adalet ve eşitliği sağlamaktır.  Oysa gördük, daha geçen hafta, yeni anayasanın “eğitim ve öğretim hakkı” ile ilgili maddesini görüşen TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda “anadilde eğitim” konusunda uzlaşma sağlanamadı. Bunu “büyük bir utanç” olarak görmek gerekir. Dünyanın savaşlara ve darbelere kilitlendiği, Suriye – Mısır fay hattının tamamen kırıldığı bir süreçte Türkiye Meclisi’nde yaşanan bu utancı anlamak da bir hayli güç.

     “Anadilde eğitim” gibi hayatın ve insanlığın en tabiî ve fıtrî bir hakkına engel olmayı, kabul etmemeyi, dünya üzerindeki hangi dîn, hangî ideoloji, hengi felsefe, hangi ahlâk kabul edebilir? AK Parti’nin “anadilde eğitim” konusunda CHP ve MHP ile aynı cephede yer almasını anlayan varsa beri gelsin…

     Yasak, inkâr, imhâ ve asimilasyon ile geçen yüz yıla yakın kirli geçmişin bugün geldiği nokta, insan onur ve haysiyeti açısından utanç vericidir. 

     Türkiye daha “Kürt” kimliğini bile resmî olarak tanımamış, sırf Kürtçe’dir diye 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin coğrafî isim zorla değiştirilip onlara Türkçe uyduruk isimler verilmiş, Kürtçe eğitim “bölücülük” olarak yaftalanıyor, daha mahkemelerde Kürtçe savunma bile kabul edilmiyor.

     Yani “dış politika” yanlış da, “iç politika” çok mu doğru? Çok mu İslamî?

     – Son olarak Suriye, Mısır başta olmak üzere Ortadoğu’nun durumu hakkında neler söylemek istersiniz?

     Son olarak, Millî Gazete aracılığıyla Türkiye kamuoyuna ve tüm İslam dünyasına şu mesajı vermek isterim:

     Kendi içinde adaleti, eşitliği ve kardeşliği sağlayamamış toplumlar, dış müdahaleye ve sömürüye açık hale gelirler. Emperyalist yabancı güçlerin, adaletle yönetilen ve insanların özgür ve mutlu olduğu ülkeleri sömürmesi, onların topraklarını işgal etmesi, o beldelerde iç savaşlar çıkartması mümkün değildir.

     Dolayısıyla bir ülkenin emperyalist güçlerin işgaline ve istilâsına uğraması, o ülkenin askerî ve ekonomik güçsüzlüğünden değil, orada adaletin ve kardeşliğin olmayışından kaynaklanır.

     Merhum şâir M. Âkif Ersoy, bu gerçeği çok veciz bir şekilde ifade etmiştir:

     “Girmeden tefrika bir millete ona düşman giremez,
     Toplu attıkça yürekler onu top sindiremez.”

     Sayfalar dolusu yazıda anlatamayacağımız hakikati, Âkif iki satırlık bir ifadeyle öyle güzel anlatmış ki, üstüne hiçbir ekleme yapmaya gerek yok.

     Ancak buradaki “tefrika”, başta Türkiye olmak üzere egemen güçler tarafından hep istismar edilmiş, tersyüz edilmiş bir kavram. “Tefrika”, hakkı gaspedilenin, o tabiî hakkını geri istemesi, bunun için sesini yükseltmesi ve eylem yapması değildir. “Tefrika”, egemen gücün o hakkı gaspetmesidir. Anlatabiliyor muyum?

     Türkiye için konuşursak: “Tefrika”, hakları gaspedilen Kürtler’in, Lazlar’ın, Alevîler’in, başörtülülerin veya işçilerin, gaspedilen o tabiî haklarını geri istemesi değildir. “Tefrika”, devletin o hakları gaspetmesidir.

     – Söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.

     – Asıl ben teşekkür ediyorum. Millî Gazete okuyucularını ve gönüldaşlarını da en kalbî selamlarımla selamlıyor, gazeteye yayın hayatında bugüne kadarki ilkeli ve başarılı çizgisinin devamını diliyorum.

     Söyleşi: Mustafa Kılıç

     MİLLÎ GAZETE

     9 EYLÜL 2013

68553

1012 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir