En kapsamlı OHAL ve KHK raporu: “Türk ve Müslüman olarak devletin sopasını yiyeceğimi hiç ummazdım. Şimdi Kürtler’i ve Alevîler’i daha iyi anlıyorum.”

 

isediyani

Bugüne kadarki en kapsamlı OHAL ve KHK raporu, Hak ve Adalet Platformu tarafından hazırlandı.

 

 

 

     15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından kamu ve özel sektörde büyük bir temizlik harekâtına girişildi. 135 binden fazla kamu çalışanı ihraç edilirken, özlük haklarından da mahrum bırakıldılar.

     OHAL yasaları çerçevesinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK)’lerle, hiçbir gerekçe gösterilmeden görevlerine son verilen kamu çalışanları, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarındaki, “Kamu hizmetinden çıkarılmıştır” ibaresi nedeniyle, özel sektörde de iş bulmakta zorlanıyor.

     “Fetullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) üyeliği suçlamasıyla 48 binden fazla kişi tutuklanırken, 100 bin kişi de gözaltına alındı.

     Çoğu yaşadıklarına ve başlarına gelene hâlâ inanamıyor, çünkü onlar devlet ideolojisine yakın bir hayat tarzı nedeniyle kendilerini hep “güvende” hisseden taraftı. Ne de olsa tutuklamalar, gözaltılar, işten çıkarmalar, işkence ya da kötü muamele hep sol, devrimci, dînle başı hoş olmayan grupların “rutini” halini almıştı.

     İşte bu nedenle yaşadıkları şok ve içine girdikleri bunalımın boyutları da o ölçüde büyük.

     Bu kişilerin kendileri ve yakınlarının yaşadıklarına dair şu ana kadarki en kapsamlı rapor, Hak ve Adalet Platformu tarafından hazırlandı. 24 Eylül 2017 – 1 Aralık 2017 tarihleri arasında, internet üzerinden online yapılan araştırmaya 7 bin 548 kişi katıldı. Ancak, tüm soruları sonuna kadar yanıtlayanların sayısı ise 2 bin 173.

     OHAL kapsamında yaşanan, baskı ve hak ihlallerinin sosyal boyutlarını araştıran rapora göre, katılımcıların % 92’si yüksekokul ya da üniversite mezunu. 15 Temmuz darbesi öncesinde, aylık ortalama 3 bin – 4 bin TL gelire sahip olan bu kişilerin kazançları bu tarihten sonra 500 TL’nin altına düştü.

     Araştırmaya katılan OHAL / KHK mağdurları ve yakınlarının % 95’i kendilerini “Müslüman Sünnî” olarak tanımlasa da, yaşadıkları mağduriyete en fazla kayıtsız kalan kesimin de yine kendini “muhafazakâr / dîndar” olarak tanımlayan kesim olduğuna işaret ediyorlar. Katılımcıların çoğu kendilerine, kendilerini “Sosyalist”, “Deist”, “Agnostik”, “Ateist”, “Demokrat” olarak tanımlayan kesimlerin sahip çıktığı görüşünde.

     Soruları yanıtlayanların büyük bir bölümü, yaşadıkları zorluklarla ilgili sorulara yanıt verse de, iş OHAL ve KHK’lar nedeniyle kendilerine ve ülkeye yaşatılanlarla ilgili “algı, yargı ve değerlendirmeleri” içerecek bölüme gelince, bu sorulara yanıt verenlerin sayısı % 45, 9 azalarak 1465’e düşüyor. Ancak rapor, sorulara yanıt verenlerin kendilerinin ya da yakınlarının yaşadığı ve yaşamakta olduğu haksızlık ve adalet duygusunun zedelenmesi ile ilgili konulara geldiğinde, insan hakları ve temel özgürlükler bağlamında hayli problemli bir sonuç ortaya çıkıyor.

     Kendileri ile aynı ideolojik çizgide bulunanlar tarafından “terk edilmişlik” ve “kaderi ile başbaşa bırakılmışlık” hissi raporda kendini gösteriyor.

     O yorumlardan birinde şöyle deniyor: “Sol cenah daha vicdanlı. Mütedeyyin ve sağ cenaha gelecek olursak imkânları olsa elleriyle öldürecekler bizleri. Veyl olsun insanları canavarlaştıran siyasete! Mâlum çevre kendini cihadda zannediyor. Beyinler felç olmuş maalesef.”

     O yakınlardan bazılarının anlatıları şöyle: “Eşim cezaevinde felç oldu. Eşim 15 Temmuz’da, 3 günlük yeni gelen tugay komutanı tarafından, ‘terör saldırısı’ denilerek kandırılıp Sakarya Valiliği’ne götürüldü. Onunla birlikte 70 asker daha gittiler. Olayı polisten anlayıp, polise sığınmalarına rağmen ‘darbeci’, ‘cuntacı’, ‘FETÖ’cü’ olduk. Bizim alakamız yok. Bağlantı için doğum tarihimizden itibaren araştırdılar. Ufacık bağlantımız yok, ama ‘FETÖ’cü asker’ olduk. Eşimden 3 gün boyunca haber alamadım. Polisler hep tersledi, aşağıladı. Lojmanlar taşlandı. ‘Asker eşleri ganimetimizdir’ dediler. Ağza alınmayacak şeyler duydum. Bunlar milyonda biri, hangi birini anlatayım? Roman olur anlatsam.”

     Bir diğer KHK mağduru ise yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “15 Temmuz öncesine kadar adını bile bilmediğim programdan, uzaktan yakından zerre kadar ilgim alakam olmayan hain, alçak terör örgütüne sözde üye olduğum için ihraç ettiler. Ben FETÖ’cü değilim, üyeliğim yoktur, bu hain alçakların kullandığı programı indirmedim, kullanmadım, kimseye mesaj atmadım. FETÖ’cü kimseyi tanımıyorum. Ben vatansever, devletine, milletine, birliğine beraberliğine, bayrağına gönülden bağlı bir sade vatandaşım. Şubat’ın 14’ünden beri ailece mağdur edildik. Eşten, dosttan, akrabadan yardımla idare ediyorum. SGK kaydından dolayı iş bulamıyorum. Ben FETÖ’cü değilim, Ben terörist değilim. Bu hain FETÖ terör örgütüne üye değilim, olmam da mümkün değildir. FETÖ’yü ve gerçek FETÖ üyelerini lanetliyorum. Allah vatansever şehitlerimize rahmet eylesin, mekânları cennet olsun. Adaletinize güveniyorum.”

     OHAL mağdurlarından bazılarının yorumları şöyle:

     “Hakkımdaki suçlama açıkça belirtilmedi. İstihbarat notu ile tutuklandım.”

     “İnsanlar korkudan sessiz kalıyor. Bazıları da geçmişteki hasetlerini açığa çıkardılar.”

     “Hâlâ nedenini bilmediğim bir şekilde 22 yaşında tutuklandım ve cezaevine girdim.”

     “Her an tutuklanma korkusu yaşadım. Psikolojik olarak çok yıpratıcı.”

     “Hiçbir delil olmamasına karşın, ceza aldım.”

     “Hayatımda ilk defa savcı karşısına çıktım. Hem de ‘terör örgütü üyesi’ olmakla suçlanarak. Bu çok acayip saçma, garip bir durum. Öteki sıkıntılara hiç girmeyelim.”

     “İki defa eşim ile beraber gözaltına alındık. İkinci gözaltına alındığımda yerim aileme bildirilmemiş. Çocuklarımdan haber alamadım. Pisliğin içinde nezarethanelerde tutuldum.”

     “İşkence gördüm, hakaret, küfür, dayak. Sonra hakkımda ifade verenleri öğrendim ama mahkemede hiçbiri beni tanımadı ve polis zoruyla ifade verdiklerini söylediler.”

     “Kendimi savunamadım, suçumu dahi bilmiyordum.”

     Üniversitede akademisyenken görevine son verilen bir kişi, kırılan şevkini şu sözlerle dile getiriyor: “Üniversitemde anabilim dalını kuran, organize eden kişiydim. Anabilim dalı başkanıydım. Öğrencilerimin gelmesini heyecanla bekledim, özel sınıf yaptırdık, en son teknolojik cihazları aldık. Dört yıl önce bölüme başladılar ve ben danışman hocalarıydım. Kendi çocuklarım gibi belki daha çok ilgilendim. Öğrenci memnuniyet anketinde tüm üniversitede ilk beşe girerek ödül aldım. Sonuç, öğrencilerimin mezuniyetini uzaktan izlemek oldu. Ülkesi için canla başla çalışan biri iken, artık ne şevkim kaldı ne hevesim. Çok kırgınım.”

     Bir diğeri ise yaşadığı hayâl kırıklığını şöyle özetliyor: “Uğruna canımı fedâ ederim dediğim ülkemden soğudum. Camiye gittiğimde imamın sürekli siyaset yapmasından dolayı camiden soğudum. ‘Mehter’den bile nefret eder oldum. Şu an hiçbir şey bana tat vermiyor. Sanki saman gibi yaşıyorum.”

     Devletin sopasının, kendisine yakın kesimlere dönebileceğine hiç ihtimal vermeyen bir diğer mağdur, bakış açısını şöyle ifade ediyor: “Şahsen devletin her zaman birilerini sopaladığını geçmişten biliyorduk ama kendimin Türk ve Müslüman olarak inançlı bir insan olarak kendimin de sopa yiyeceğimi hiç düşünmezdim, diğer kesimlerle eskiden kısmen empati kurarken artık onları ve tepkilerini tasvip etmemekle birlikte daha iyi anlıyorum.”

     Raporda bir başka KHK mağduru ise, daha önce toplumun ötekileştirilen kesimlerini hedef alan ihlallere karşı gösterdiği “duyarsızlığı” şu sözlerle ifade ediyor: “Şimdi Kürtler’i, Alevîler’i, Ermeniler’i ve diğer etnik grupları daha iyi anlıyorum. Keşke daha önce bu kadar acımasız olabileceklerini görüp onların seslerinin duyulmasına ben de katkıda bulunsaydım.”

     Bir başka KHK mağduru ise topluma sitem ediyor: “Devleti suçlayacak halim yok çünkü ortada devlet diye birşey yok zati. Devlet, hukuk olsaydı bunlar başımıza gelmezdi ama bize yapılan bu zûlümleri görmeyen, görüp de ses çıkarmayan bu millete karşı çok ama çok kırgınım. Fırsat bulsam bu ülkeden çıkıp gideceğim Allah şahid, bir daha dönersem.”

     KHK ile işten çıkarılanların hayâl kırıklıklarının boyutu hayli derin: “Benim duygu dünyam mahvoldu. Çok aşırı inandığım ve güvendiğim ve de destek gördüğüm devletim bana ‘teröristsin’ dedi. Bendeki hayâl kırıklığını bir bilseniz.”

     İşten çıkarılan bir doktor ise, sitemini şöyle dile getiriyor: “Ben yaz tatili dahi doğru dürüst yapmadan Diyarbakır’da kendimi hastalarıma adamış, asistanlarımla birlikte günde 50 – 100 arası hastaya bizzat bakan ve karşılığında hasta sahiplerinden hiçbir ücret talep etmeyen bir doktordum. Çok ağır hastalara bakıyordum. Gece gündüzüm yoktu. Asistanlarım ve hastalarım arkamdan perişan oldular. Aradan 1, 5 yıl geçtiği halde hâlâ benim poliklinik ve kliniğim kapalı olup baktığım ağır hastaların çoğunun öldüğünü, asistan eğitimlerinin yarım kaldığını, hastalarımın benim branşımda uzman olmadığı için Adana, Ankara, İstanbul gibi uzak illerden şifa aradığını bana her nasılsa ulaşan 1 – 2 asistanımdan öğrendim. Üzüldüm. Devletime 25 yılı aşan hizmetimin karşılığı bu olmamalıydı. Adil olmayan, kanunların suç saydığı hiçbir eylemim olmadığı halde bir yıla yakın hapis yattım, yine hapse girme tehdidi altındayım, duruşmalarım devam ediyor. Devlete, halka, meslektaşlarıma, akrabalarıma güvenim ve itimadım sarsıldı. Bundan sonra kalan ömrümü toplumdan soyutlanmış olarak geçirmek istiyorum.”

     Hakkının gaspedildiğini düşünen ve KHK ile işten çıkarılan bir diğer kişi de şöyle ah ediyor: “32 yıllık hayatım boyunca devletim için Doğu’da çok zor şartlarda çalıştım, didindim. Devletin tek kuruşuna göz dikmedim. Sayısız fedakârlık yaptım vatanım ve milletim için. Göreceğim muamelenin böyle olacağını rüyâmda görsem inanmazdım. Hakkımın zerresini helâl etmeyeceğim.”

     Bir de cezaevinde kötü muameleye maruz kalanlar var. Onlardan bazılarının ifadeleri ise şöyle:

     “Psikolojik (tedavi) ilaçlar verilmiyor ve doktora sevk edilmiyor.”

     “14 kişilik koğuşta 26 kişi kaldık. Sağlıksız bir ortam, psikolojik baskı, gereksiz arama ve sayımlar yapma, dilekçelere cevap vermeme. Verilen dilekçelerin hepsi kayıt altına alınmıyordu. Kaybolan dilekçelerin ispatı mümkün değil. Elden alıp gidildi akıbeti belli değil.”

     “8 kişilik koğuşta 27 kişi kaldık.”

     “Cezaevine girdiğimiz günden itibaren 9 gün boyunca su dahil olmak üzere hiçbir temel ihtiyacımız karşılanmadı. Yemekler hariç, suyu da çeşmeden içmemiz söylendi. Sigara içen arkadaşların sigarası, diş fırçası, diş macunu, sabun, şampuan, tuvalet kâğıdı vs. hiçbir insanî ihtiyacımız 9 gün boyunca, ‘bu bloğun kantin istekleri günü geçti’ denerek karşılanmadı. Psikolojik işkence yapıldı.”

     Rapora göre, cezaevlerindeki hak ihlalleri bunlarla da sınırlı değil:

     “‘Terörist’ olarak suçlanmak zor. Bir öğretmen olarak; ‘sıraya gir’, ‘konuşma’, ‘bakma’ ‘geç kalma’ gibi muameleleri (görmeyi) hak etmedik.”

     “Gardiyanlar bize hakaret için yarışıyorlardı.”

     “Gardiyanların tavrı aşağılayıcıydı. Kantin ve diğer ihtiyaçlarımız insanî olarak karşılanmadı.”

     Cezaevinde kalıp çıkanların yaşadıklarının anlatıldığı bölümdeki bilgilere göre, cezaevinde psikolojik şiddete maruz kalanların oranı % 89. Tuvalet, banyo kısıtlaması yaşayanların ise % 77, 8. Sözlü aşağılamaya maruz kalanların oranı ise % 72, 2. Fiziksel şiddete maruz kaldıklarını beyan edenlerin oranı ise % 5, 6.

     Araştırmaya katılanlardan elde edilen verilere göre, darbe sonrası işsiz bırakılan KHK / OHAL mağdurları arasında, mevcut işsizlik oranı % 65 oranında. Bir işte çalışanların çoğunluğu sigortasız veya düşük kazançlı işlerde çalışıyor.

     Rapora göre, mağdur yakınları, akrabalarının % 71’inin tutukluk veya yargılamalarının devam etmekte olduğunu belirtiyor. Mağdur yakınlarının çektikleri sıkıntıların en büyüğü ise ekonomik (% 92). İkinci sırada ise psikolojik sorunlar var (% 86, 5). Ardından, sosyal dışlanma (% 86, 6) geliyor.

     Bir diğer önemli bulgu da şu ki, mağdur yakınları yaşadıkları mağduriyetler nedeni ile % 50 oranında tıbbî / psikolojik destek alma ihtiyacı hissediyor.

     KHK / OHAL mağdurlarının % 91, 3’ünü kamudan ihraç edilenler oluştururken, özel sektör mağdurlarının % 75’i çalıştıkları kurumların KHK ile kapatılması suretiyle işsiz kaldıklarını beyan ediyor.

     Raporun sonuç kısmında ise, Hak ve Adalet Platformu tarafından, “Türkiye’de toplumsal desteği bulunmayan OHAL uygulamalarının geldiği noktanın, OHAL’in ilan ediliş amacının sınırlarını çoktan aşmış olması, ülkedeki hiçbir kişi veya kurumun hukuk güvencesinin kalmamış olması sebebiyle ‘OHAL devleti’nden bir an önce vazgeçilerek, acilen ‘Hukuk devleti’ne dönüş yapılması” talebi dile getiriliyor.

     AHVAL NEWS

     12 ŞUBAT 2018

 

1207 Total Views 17 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir