2017’de Kürdistan’daki En Önemli 10 Arkeolojik Keşif

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Medeniyetlerin beşiği olan ve insanlık tarihinin başladığı Kürdistan topraklarında 2017 yılında gerçekleştirilen en önemli 10 arkeolojik keşif

     Afrin’de 100 bin yıl öncesine ait çocuk mezarı bulundu

     (17 Ağustos 2017)

     Kürdistan’ın Rojava (Suriye Kürdistanı) bölgesinde yer alan Afrin şehrinin tarihine dair yapılan araştırmalarda kentin en eski yerleşim birimlerinden biri olduğu bildirildi. Afrin yakınlarında Japon araştırmacılar tarafından 100 bin yıl öncesine ait bir çocuk mezarı bulundu.

     Bilindiği üzere Neandertaller 100 bin yıl önce Avrupa’da aniden ortaya çıkmış ve yaklaşık 35 bin yıl önce de yine hızlı ve sessiz bir biçimde yok olmuş ya da diğer ırklarla karışarak asimile olmuş insanlardır. Neandertal çocuğun mezarı Afrin’de Duderi Mağarası’nda bulundu. Şimdilerde bu mağara bölgenin en önemli kültür mirası sayılıyor. Mağaranın ismi olan “Duderi”, Kürtçe’de “İkikapı” demek.

     Duderi Mağarası, Afrin Çayı’nın ve Lelun Dağı’nın yüzlerce mağarasından biri. Birce ve Xeziwe köylerinin arasında Lelun Dağı’nın Dudere Vadisi’ndedir. Mağara Afrin’in 13 km güneydoğusunda bulunuyor. Mağaranın rakımı 450 m’dir.

     Duderi Mağarası’nın iki kapısı var: İlki kuzey yamacında vadiye doğru açılıyor. Kuzeye açılan kapının genişliği 8 m, yüksekliği de 5 m. Bir diğer kapı ise güneye açılıyor. Bu kapı geniş ve dağın yamacına doğru düzdür. Bundan dolayı yakınlaşıncaya dek kapının varlığı farkedilmiyor. Kapının ölçüleri 8 m’dir. Mağaranın derinliği ise yaklaşık 30 m.

     1988 yılında Japon arkeolog grubu Duderi Mağarası’nı araştırmaya değer bir alan olarak işaretledi ve 1989 yılında araştırmalara başladı. İki yıllık çalışmanın sonucunda mağaradan 70 parça Neandertal kemiği bulundu. Bu kemikler Eski Taş Devri’nin orta dönemlerine ait. 1993’te bu araştırmanın sonuç metni Japonya’da yayınlandı.

     1993’ün yazında kazı çalışmalarında bulunan çocuk mezarının Neandertal dönemine ait olduğu açıklandı. Bu mezar Afrin’in en eski yerleşim birimlerinden olduğunu ortaya koydu. Uzmanlar o kemiklerin yaşının 100 binlerce yıl öncesine ait olduğu tahmininde bulunuyor. Duderi Mağarası tanındıktan sonra Japon heyet mağaranın etrafını demir çitlerle kapattı. Ve mağarayı sadece Suriye için değil, “bütün dünya için tarihî bir alan” olarak kaydetti.

     Duderi Mağarası’nda bulunan çocuğun kemikleri 1996’da Halep Millî Müzesi’ne taşınarak koruma altına alındı. Afrin’de bulunan diğer tarihî eserler de bu müzede koruma altına alındı.

     Ancak Suriye iç savaşı başladığı yıl, bütün tarihî eserlerin güvenli bir bölgeye taşındığı iddiâ edildi.

     Göbeklitepe’de binlerce kafatası bulundu. Üzerinde oyma ve işlemelerin yapıldığı kafatasları, bir “kafatası kültü”ne mi işaret ediyor?

     (29 Haziran 2017)

     İnsanlık tarihinin en eski medeniyeti olan Kürdistan’daki Xrabe Reşk (Göbeklitepe), Mısır piramitlerinden binlerce yıl daha eski. Tam 12000 (12 bin) yaşında.  Kürdistan’ın kadim Rîha (Şanlıurfa) ilinin 22 km kuzeydoğusunda bulunan Xrabe Reşk (Göbeklitepe)’in sırrı ise halen çözülebilmiş değil.

     Bir çobanın hayvanlarını otlatırken bulduğu Xrabe Reşk (Göbeklitepe), dünyanın en eski arkeolojik keşfi. Bugüne kadar yalnızca % 5’i gün yüzüne çıkarılabilmiş. Hakkında pekçok iddiâ, söylenti ve modern efsaneler mevcut.

     Bu yılın Mayıs ayında Göbeklitepe’de yapılan kazı çalışmaları sırasında parçalanmış halde binlerce insan kemiği bulundu. Bunların arasında üzerinde oluk izleri, delikler ya da aşıboyası izleri olan kafatası parçaları da bulunuyor.

     Üç yetişkin kafatası parçası üzerinde yapılan incelemeler sonucu, bunların ilk önce derisi yüzülüp üzerindeki etlerinden arındırıldığı, ardından da kemiklere çakmaktaşıyla oyuklar açıldığı anlaşıldı. Veriler, kafataslarını etlerinden arındırmanın o kadar da kolay bir iş olmadığını da gösteriyor, çünkü kasların kemiğe bağlandığı yerlerde kemikler üzerinde kazımadan kaynaklanan çok sayıda çizik bulunuyor. Kasten bırakılan işaretler, kafataslarında kazara kalmış izlerden açıkça farklılık gösteriyor.

     Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Julia Gresky, bu üç kafatasındaki kazıma izlerinin kasten yapıldığının belli olduğunu, kemiklerde çok derin izler bıraktığını söyledi. Gresky’e göre Göbeklitepe’de bulunan bu üç kafatası parçası dünyada bilinen en erken oyulmuş kafataslarını oluşturuyor. Göbeklitepe’de kazı çalışmaları 1995’te başladı ve kazılarda bugüne kadar sekiz oval yapı açığa çıkarıldı. Bu yapıların ortalarında 5 metreden uzun, insanı andıran T biçimli dikilitaşlar bulunuyor. Yapıların duvarlarında da ortadakilerden daha kısa dikilitaşlar görülüyor.

     Kafataslarına belli bir amaçla bırakılan oluk ve delik izleri, dikilitaşlardaki özenle yapılmış insan ve hayvan kabartmalarına kıyasla çok daha sade. Bu nedenle araştırmacılar, kafataslarındaki izlerin sergilenmek için değil, ip bağlanarak asılmasına yardımcı olmak için yapıldığını düşünüyor. Göbeklitepe’yi ziyaret eden prehistorik insanlar, kafataslarını asarak atalarını anıyor ya da düşmanlarını sergiliyor olabilir. Gresky bunu “ölülerin gücünün canlılara geçtiğini düşünüyorlardı” şeklinde yorumluyor.

     Göbeklitepe’deki başka buluntular da burayı ziyaret edenlerin kafataslarıyla özel bir ilişkisi olduğu fikrini destekliyor. Dikilitaşlardan birinde, başı olmayan insan betimlemesi görülüyor. Bunun dışında kimi vahşi hayvan betimlemeleri gövdesinden ayrılmış baş olarak yorumlanabilecek yuvarlak şekillerle birlikte resmediliyor. Bazı insan heykellerinin başları kasıtlı olarak kırılırken heykellerden biri gövdesinden ayrılmış baş tutar halde betimleniyor.

     Sit alanında bulunan kafataslarından birinde bulunan delik ve oyuklar, bu kafatasının rahatça asılmasını sağlayacak noktalarda bulunuyor. Açılan oyuklar da kafatası asılıyken etrafını saran ipin kaymasını ve alt çenenin düşmesini engelleyecek şekilde konumlanıyor. “Kafatasını bütün bir obje olarak asmanıza olanak tanıyor” diyor, Gresky.

     Göbeklitepe, insanlığın avcı – toplayıcılıktan tarımcı bir hayat tarzına geçiş sürecine tarihleniyor. Göbeklitepe’yi ziyaret eden prehistorik insanlar henüz bitki ve hayvanları evcilleştirmemişler, fakat bu bölge ve çevresinde yerleşerek civardaki kaynaklardan faydalanmışlardı. Göbeklitepe de burayı ziyaret eden grupların ortak kimliğini sürdürmelerine yardımcı oluyordu. Kafatası kültü ritüelleri de bunu destekleyen bir unsur olabilir.

     Kürdistan’da semavî dînlerden önce de âhiret inancının olduğu kanıtlandı

     (16 Temmuz 2017)

     Kürdistan’daki Mardin (Mêrdîn) ilimize bağlı olan ve ilin bilinen en eski yerleşimi Dargeçit (Kerboran) ilçesinde başlatılan kazı çalışmalarında tarihi yeniden yazdıracak çok önemli bulgulara ulaşıldı. Bir doğa katliâmı ve arkeoloji cinayeti olan Ilısu Barajı göl alanında kalacak olan ilçe topraklarındaki Boncuklutarla (Bermeçok) yerleşiminde Mardin Müze Müdürlüğü tarafından arkeolojik kazı çalışmalarında, günümüzden 10 bin yıl önceki Yukarı Mezopotamya (Ceziret’ul- Kurdî) topraklarında yaşayanların kültürleri, sosyal yaşamları ve ölü gömme geleneklerine ilişkin önemli bilgi ve verilere ulaşıldı.

     Seramiksiz Neolitik Dönem’i yansıtan M. Ö. 10000 – M. Ö. 7000 yılları arasındaki dönemde temelleri moloz taşlarla örülmüş duvar ve sertleştirilmiş kil tabanları olan konutlar açığa çıkarıldı. Neolitik Çağ’ın insanlık tarihinde, Kürdistan’da birkaç noktada saptanan besin üretimi yanında ilk yerleşik toplumların kurulması ile başlayan dönemi yansıttığı belirtiliyor.

     Belirli bir düzene göre inşâ edilen yapı, taş ya da kemik alet ve silahları, süs eşyaları ile ilk yerleşik köy örneklerini yansıtan Mardin – Dargeçit (Mêrdîn – Kerboran)’teki Boncuklutarla (Bermeçok) neolitik yerleşim yerinde ölülerin ev tabanlarının altına, dizleri karın bölgesine çekik ana rahmindeki biçimde yeniden doğuş inancı ile gömüldüğü belirlendi. Bunun yanısıra mezarların içerisinde çok sayıda boncuktan oluşan takı ve yontma taş aletler bulundu.

     Mardin Müze Müdürü Nihat Erdoğan, bu dönemden bu yana insanların inanç, bereket, büyü, totem, muska ve uğur getirmesi için takıları süslenme ihtiyacı için binlerce yıldır kullandığını belirterek, “Renkli taşlar, hayvanların diş, boynuz, kemik ve tırnak kısımları ile deniz kabukları gibi doğal malzemeler, sürtme ve kazıma yolu ile şekillendirilirken, delinip dizilerek takı haline getirilmiş. Kimi zaman kötülükten ve hastalıklardan koruyucu gücüne inanılan, kimi zaman şans veya uğur getirmesi için kullanılan takılardan Boncuklutarla’da açığa çıkarılan üçgen formlu kolye uçları, günümüzde hâlâ kullanılan muskaların formlarının ve kullanılış amacının 10 bin yıldır değişmediğini gösteriyor” dedi.

     Mardin Müze Müdürlüğü’nden verilen bilgiye göre, bölgedeki Boncuklutarla (Bermeçok) yerleşim yerinde binlerce takı için üretilen boncuğun yanısıra çok sayıda obsidiyen (camsı dokuda ve koyu renkli bir kayaç türü) ve çakmaktaşı dilgi (arkeolojik bulgu), çekirdek ve yongalardan oluşan üretim artıkları, yontma taş aletlerin yerleşim yerinde üretildiğine tanıklık etmektedir. Bunlar arasında ok uçları, kesici aletler, delgiler ve mikrolitler bulunmakta.

     Yapılan açıklamalardan, neolitik süreçte günümüz uygarlıklarının temelinin Kürdistan’da atıldığı, sosyo – ekonomik yapılanmanın bu topraklarda oluştuğu, hâkim toplumsal sınıflar oluşmaya başladığı, insan yaşamında büyük ve köklü değişiklikler meydana geldiği anlaşılıyor.

     Daha önce Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi ekibinin çalışma yaptığı bölgede kazı çalışmalarında açığa çıkarılan eserler Mardin Müzesi’nde sergileniyor.

     Diyarbakır’da insanlık tarihini yeniden yazdıracak arkeolojik eserler bulundu

     (14 Ağustos 2017)

     İnsanlık tarihinin başladığı ve medeniyetlerin beşiği olan kadim Kürdistan coğrafyasında bulunan arkeolojik eserler, yeni ama gerçek bir tarih yazımını zorunlu kılıyor.

     Diyarbekir (Diyarbakır) ilimizin Bısmıl (Bismil) ilçesine bağlı Gırê Kortık (Kortiktepe) mıntıkasında yaklaşık 12 bin 500 yıl öncesine ait 30 bini aşkın eserin çıkarıldığı arkeolojik kazılar, tarihe ışık tutuyor.

     Kazılar sayesinde, insanlığın tarımsal üretimden önce de yerleşik düzene geçtiği tespit edildi. Gırê Kortık’ta yürütülen kazılarda, yaklaşık 17 yılda 30 bini aşkın eser günyüzüne çıkarıldı.

     Diyarbakır Müze Müdürlüğü koordinatörlüğünde ve Dicle Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Vecihi Özkaya başkanlığında, Dicle Nehri ile Batman Çayı’nın kesiştiği Gırê Kortık’ta yürütülen kazılarda, insanlığın tarımsal üretimden önce de yerleşik düzene geçtiği tespit edildi.

     Bölgede yaklaşık 12 bin 500 yıl öncesinde dokuma yapımında kullanılan kemik iğne bulundu. Kazılarda bulunan diğer eşyalar üzerinde, dokumanın incesinden kalınına varıncaya kadar tüm evrelerini gösteren desen izleri ortaya çıkarıldı. Bu ürünlerin analizi sonucunda, 10 ayrı dokuma örneği belirlendi.

     Ayrıca kazılarda balık avlamada kullanılan, modern olanlarına benzeyen kemikten oltalar, taş aletler, baltalar ve üzerinde dînsel inanışları simgeleyen figürlerin yer aldığı eşyalar bulundu.

     Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Vecihi Özkaya, bu yılki kazıların 40’ı arkeolog 180 kişinin katılımıyla sürdürüldüğünü bildirdi. Gırê Kortık’ın Ortadoğu’nun en önemli yerleşim merkezlerinden biri olduğunu anlatan Vecihi Özkaya,  “Yerleşik düzene geçiş olarak nitelendirilen döneme ilişkin birçok bilinmezlere yeni yaklaşımlar getiren bulgular, burada ortaya çıkarıldı. Körtiktepe, bulgularıyla bilinmeyen birçok konuya açıklık getirerek arkeolojide çığır açtı” ifadelerini kullandı.

     Buradaki yaşamın Milat’tan Önce 10 bin 450 yıl öncesine dayandığını dile getiren Özkaya, “Bugüne kadar o dönemde insanların av peşinde yiyecek topladığı biliniyordu. Yerleşik düzen sözkonusu değildi. Burada yerleşik düzenin bütün gereklerini yerine getiren, tarım öncesi topluluktan bahsediyoruz. Bu, dünya insanlık tarihinde bir ilk durumundadır” dedi. Özkaya, “Tarımın keşfiyle insanların yiyecek aramaktan vazgeçip bunun yerine yiyecek üretimine başladığı, bunun da yerleşimi zorunlu kıldığı gibi bir kural vardır. Çok genelgeçer olan bu kural, Körtiktepe ile geçerliliğini kaybetmiştir. Burası, bilinenlerin yeniden ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Çünkü Körtiktepe’de avcılık ve toplayıcılık yapıp, yerleşik düzende yaşayan bir topluluk var” şeklinde konuştu.

     Kazılarda, dünyada hayranlık uyandıran bir yerleşim birimiyle karşılaştıklarını vurgulayan Özkaya, şöyle devam etti: “Bilim çevresi, Körtiktepe’yi ‘Arkeolojinin başına bin yılda bir gelecek vaka’ olarak değerlendiriliyor. Buradan çıkarılan 12 bin civarında teşhirlik eseri müzeye teslim ettik. Ayrıca bilimsel derinliği haiz 20 bin eser çıkardık. Klorit malzemeyle taş kaplar üzerinde figürlü bezemeler öyle özenle işlenmiş ki, Yunan ve sonraki uygarlıkları kıskandıracak düzeyde.”

     Kazıdan çıkan verilerin tamamının analizlere tabi tutulduğunu vurgulayan Prof. Dr. Özkaya, “Örneğin Almanlar’a, azı dişlerinden genetik araştırması yaptırıyoruz. Bitkisel araştırmaları Avrupa’da tanınmış bir enstitüye, jeomorfolojik araştırmaları ise Ruslar’a yaptırdık. Burası Türkiye’de çok fazla tanınmıyor olabilir ama bilim camiâsında referans merkezi olarak alınıyor” dedi.

     Burada yaşamış insanların sosyokültürel dokularını anlayabilme şansını yakaladıklarını ve halen süren bazı yerel alışkanlıkların bu döneme uzandığını belirlediklerini de anlatan Özkaya, şunları kaydetti: “Yılan ve akrep sokmalarına karşı tılsım bölgede hâlâ yaygın. Bizim bulduğumuz taş kaplar üzerinde yılan ve akrep tasvirlerine rastladık. Özellikle ölü armağanı olarak kullanılmış olması, akrep ve yılana özel bir anlam yüklendiğini göstermiştir. Bu ikisiyle ilgili inanış biçimleri günümüzde de sürüyor. Kültürel devamlılık sözkonusu.”

     Kazılarda, ceninin ana rahmindeki konumunda yatırılmış tekil ve ikiz gömü iskelet bulduklarını belirten Özkaya, “Emsali toplumlarda genelde insanlığın henüz karnını doyurmakla meşgul olduğu söylenir. Oysa bu insanlar beslenme ve barınma sorununu aşmış, dînsel inanış biçimlerini kurumsallaştırmış ve estetik değerler üretmeye başlamış çok gelişkin bir toplum” ifadelerini kullandı.

     Hasankeyf’te 11 bin 500 yıllık yerleşim yeri bulundu

     (23 Eylül 2017)

     Medeniyetin beşiği olan Kürdistan topraklarındaki en eski medeniyet miraslarından olan Hasankeyf’te yapılan kazılarda 11 bin 500 yıllık bir yerleşim yeri bulundu.

     Élih (Batman) ilimizin Hesenkehf (Hasankeyf) ilçesinde, “Ilısu Barajı HES Projesi Kültürel Varlıkları Koruma Kurtarma Çalışmaları” kapsamında başlatılan ve halen devam eden “Hasankeyf Arkeolojik Kazı Çalışmaları”nın beşinci etabında Dicle Nehri kıyısında 2009 yılından bu yana Hasankeyf Höyük’te sürdürülen kazıda günümüzden 11 bin 500 yıl öncesine ait yerleşim yeri belirlendi.

     Hasankeyf Kazı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Eliüşük, gazetecilere yaptığı açıklamada, 12 Japon arkeologun da yer aldığı çalışmada ilk 3 aylık etapta kazı faaliyetinin, ikinci etapta da ortaya çıkartılan eserlerin konservasyon işlemlerinin yapıldığını söyledi. “Hasankeyf Höyük’teki yerleşim yerinin M.Ö. 9500 yani günümüzden 11500 yıl öncesine ait olduğu analizler ve buluntular sonucunda ortaya konuldu” ifadesini kullanan Eliüşük, kazıda Kürdistan’ın kadim Rîha (Şanlıurfa) ilinin 22 km kuzeydoğusunda bulunan Xrabe Reşk (Göbeklitepe)’deki taşlara benzer dikili taşların yerleştirildiğini düşündükleri alanların belirlendiğini ancak taşların günümüze ulaşmadığını belirtti. Höyükte yaşamın 1000 yıl sürdüğünü vurgulayan Eliüşük, “Höyüğün en önemli özelliği, devamlı yerleşim görmemiş. Yani günümüzden 11 bin 500 yıl önce yerleşim başlamış ve bu yerleşim şu andaki haliyle yaklaşık bin yıl sürdükten sonra alan terk edilmiş” dedi.

     Kazının bilimsel danışmanlığını, Japonya’nın en büyük adası olan 227 bin 942 km² büyüklüğündeki Honşiu Adası üzerinde yer alan Kanto bölgesine bağlı İbaraki ilinin Tsukuba ilçesinde bulunan Tsukuba Üniversitesi (Tsukuba Daigaku)’nde öğretim üyesi olan Yutaka Miyake yapıyor. Miyake, Hasankeyf’teki höyükte iki evrenin yaşandığını ve ilk evrede evlerin mimarî yapısının yuvarlak olduğunu ortaya çıkardıklarını söyleyerek, “Bir çukur kazıp, çukura duvar örüp ev yapmışlar. Ondan sonra bu evler dikdörtgen plana geçiyor. Bu da iki evrenin varlığını gösteriyor” açıklamasında bulundu. Ortaya çıkartılan konutların tabanlarında 120 mezar bulduklarını anlatan Yutaka Miyake, mezarlarda ölülerin yanlarında hediyelik eşyalar da yer aldığını kaydetti. 

     Van Gölü’nde suyun içinde 3 bin yıllık kale bulundu

     (11 Kasım 2017)

     Kürdistan’ın en büyük gölü olan Van Gölü’nde, suyun içinde Urartu Kürt Krallığı dönemine ait 3 bin yıllık kale bulundu.

     Daha önce hummalı çalışma ile “Sualtı Peri Bacaları” olarak bilinen dikitler olan ve boyları 10 m’yi aşan mikrobiyalitler (kayaç benzeri yapılar) tespit edilirken, Van Gölü’nde bu sefer de Urartu Kürtleri dönemine ait 3 bin yıllık kale görüntülendi.

     Zûlqarneyn (Bitlis) ilimizin El Cewaz (Adilcevaz) ilçesine gelen Sualtı Görüntüleme Yönetmeni Tahsin Ceylan, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Akkuş, Dalış Eğitmeni ve Federasyon Yönetim Kurulu Üyesi Murat Kulakaç ve Dalgıç Cumali Birol, Van Gölü’ne dalış yaparak Urartu Kürt Krallığı dönemine ait 3 bin yıllık kaleyi görüntüledi.

     Yapılan çalışmaları Adilcevaz Kaymakamı Arif Karaman da izledi. Arif Karaman, yapılan çalışmaların önemli olduğunu ifade ederek, “İlçemizde bulunan tarihî Urartu Kalesi’nin su altında kalan kısmı günyüzüne çıkarıldı. Bu yaklaşık 3 bin yıllık bir kaledir. Yapılan bu çalışma ilçemizin tarihi açısından önemli bir çalışmadır. Bu tarihin günyüzüne çıkarılmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” ifadelerini kullandı.

     Sualtı Görüntüleme Yönetmeni Tahsin Ceylan ise, Van Gölü’nün 600 bin yıllık bir tarihe sahip olduğunu ifade ederek, “Van Gölü’nün etrafından birçok uygarlık ve toplumlar yaşamıştır. Bu toplumlar Van Gölü’nü yukarı deniz olarak isimlendirmiş ve Van Gölü’nün kalbinde birçok gizemi barındırdığına inanmıştır” dedi. Kendilerinin de bu noktadan hareketle Van Gölü’nün yani yukarı denizin kalbindeki sırları açığa çıkarmak için çalışmalar yaptıklarını ifadeden Ceylan, “Bildiğiniz gibi Van Gölü’nde yaklaşık 10 yıla yakın yaptığımız çalışmalar ile inci kefali, mikrobiyalitler ya da Van Gölü mercanları ve Rus batığının sualtı görüntülerini çekerek bütün dünyaya duyurduk. Bugün burada Van Gölü’nün suları altında kalmış bir kaleyi keşfetmekle Van Gölü’ne ait sırlardan birini daha açığa çıkarmanın heyecan ve mutluluğunu yaşıyoruz” değerlendirmesinde bulundu. Tarihi parça parça araştırıp üstüne gittiklerini belirten Ceylan, Van Gölü’nde bulunan bu kalenin yanısıra daha önce tespit edilen mikrobiyalitlerin bölgenin ekonomisine ve turizmine önemli katkılar sağlayacağını düşündüklerini dile getirdi. Su altında bu kaleye rastlamalarını “mucizevî bir olay” olarak niteleyen Ceylan, “Bu kalenin tarihi hakkında arkeologlar gelip araştırma yapacak ve buranın tarihi hakkında da önemli bilgiler edinmiş olacağız. Kaledeki surun taş yapısı daha çok Urartular döneminde kullanılan kesme taşlardır. Bu nedenle bu kalenin bir Urartu kalesi olması daha ağır basıyor. Burada bulunan kalenin surları çok geniş bir alanı kaplamaktadır. Van Gölü suyu sodalı bir su olması dolayısıyla kalenin yapılarında bir bozulma sözkonusu değildir. Bu nedenle kale yıllardır suyun altında tahrip olmadan ilk günkü gibi özelliğini korumaktadır” bilgisini verdi. Adilcevaz Kaymakamı Arif Karaman’ın daveti üzerine bu dalışı gerçekleştirdiklerini belirtmeden de geçmeyen Tahsin Ceylan, “Yapmış olduğumuz dalış ile Van Gölü’nün suları altındaki kalenin yerini kesin olarak belirleyerek sualtı görüntülerini çektik. Elde ettiğimiz bulgular ile bir yıla yakın süren araştırmalarımız ileri bir boyuta taşınmış oldu. Bu aşamadan sonra arkeolog ve tarihçilere yeni bir araştırma alanı açtığımıza inanıyoruz. Van Gölü sırları ile bizleri büyülemeye devam ediyor. Gölün derinliklerine indikçe bir anlamda tarihe bir yolculuk yapmış oluyoruz” açıklamasında bulundu. Su altında bir kaleyi görüntülemenin ve tarihin parmak izlerine dokunabilmenin “muhteşem bir duygu” olduğunu ifade eden Ceylan, kalenin yanısıra etrafında yer alan mikrobiyalitleri de görüntülediklerini söyledi. “Bu manzaralar insanı büyüleyen, Van Gölü’nün adeta sırlarının biraraya geldiği muhteşem manzaralar” yorumunu yapan Ceylan, “Dilerim bu kayıtlar bölgenin daha fazla tanınması ve daha fazla dalışseverin bölgeye gelmesine neden olur” temennisinde bulundu.

     Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Akkuş ise, tespit edilen bu yapıların bölge ekonomisine önemli katkı sağlayacağını belirterek, “Burada yapılan keşif ile Van Gölü’nün önemli sırlarından birini daha açığa çıkartmış bulunuyoruz. Adilcevaz Kaymakamlığı ile koordineli olarak yapmış olduğumuz bu çalışmalarımız ile öncelikli amacımız su altında bulunan bu kalenin korunmasıdır” tespitinde bulundu. Van Gölü’nün 600 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğunu hatırlatan Akkuş, “Van Gölü’nün çekilmesiyle birlikte, göl etrafında yaşayan uygarlıklar zamanla buralarda yerleşim yerleri kurmuş ve göl tekrardan yükseldiğinde ise insanlar tekrar geri çekilmiştir. Fakat insanların yapmış olduğu yapılar buralarda suyun altında mevcut kalmışlardır” bilgisini verdi. Buradaki bu yapıların korunması gerektiğini salık veren Akkuş, “Çünkü ülkemizdeki tarihî kaleleri gördüğümüz zaman buraların tahrip edildiğini görmekteyiz. Ancak buradaki göl, suyun altında kalan kaleye tahrip vermeden koruyucu görevi üstlenerek bu zamana kadar saklamıştır. Yapmış olduğumuz çalışmalar neticesinde Van Gölü’ne ait birçok gizemli yapıyı ortaya çıkarttık. Bunların yeterince tanıtımını yapabilirsek Van Gölü etrafında onlarca dalış okulu açılacak ve bu nedenle binlerce insan dalış yapmak için buralara gelerek bu güzellikleri yerinde görebileceklerdir. İşte bu güzellikler bölgede bir eko turizm sektörünün doğmasını sağlayacaktır. Bu da bölgede ekonomik açıdan bir canlılığa sebep olacaktır. Arkeologların da burada yapacağı çalışmalar sayesinde inanıyorum ki bu kale ile ilgili bizleri heyecanlandıracak ve bizi hayrete düşürebilecek daha çok bilgilere ulaşacağız. Bu sayede bu kalenin cazibesi her geçen gün artacak. Bu kalenin göl kenarında bulunması hem de dünyada bulunan en büyük mikrobiyalitler ile çevrili olması sayesinde buraya dalacak olanlar iki muhteşem güzelliği birarada görebilme imkânına ulaşabilecek” değerlendirmesinde bulundu.

     Urfa’da 5 bin yıllık oyuncak at arabası bulundu

     (2 Ekim 2017)

     İnsanlık tarihinin başladığı ve medeniyetlerin beşiği olan kadim Kürdistan coğrafyasında bulunan arkeolojik eserler, tarihe ışık tutmaya devam ediyor. Kürdistan’da yapılan kazılarda her geçen gün yeni buluntular ortaya çıkartılıyor.

     Kürdistan’ın Riha (Şanlıurfa) ilinde, Hz. Musa (as) Peygamber’in yaşadığı yer olan Soğmatar antik kentinde 5 bin yıllık oyuncak at arabası bulundu. Arkeolojik kazı çalışmalarında ayrıca bu oyuncak at arabasına ait tekerlek ve çıngırak da bulundu.

     İl merkezine yaklaşık 80 km mesafede bulunan Soğmatar antik kenti, o dönem Firavun’dan kaçan Hz. Musa (as)’nın yaşadığı yer olarak kabul ediliyor.

     Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izni ile bu yılın Mayıs ayında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü Müdürü Celal Uludağ’ın kazı başkanlığında, Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yusuf Albayrak’ın katılımıyla bölgede kazı çalışmaları başlatıldı. Kısa süre içinde gerçekleşen yoğun çalışmalarda sözkonusu bölgede tespit edilen çok sayıda kaya mezarında yapılan araştırmalarda yaklaşık 5 bin yıllık oyuncak at arabasıyla buna ait tekerlekler ve çıngırak bulundu. 

     Soğmatar Kazı Başkanı ve Şanlıurfa Müze Müdürü Celal Uludağ, kentin tarihî anlamda önemine işaret edip birçok noktada tarihî değerlerin bulunduğunu hatırlatarak, kentte yürütülen arkeolojik kazı çalışmalarının en önemlilerinden birinin Soğmatar’da gerçekleştiğini ifade etti. “Kazı çalışmalarında şimdiye kadar önemli bulgular elde ettik. Nekropol alanında bir mezar odasında, kline içerisinde dolgu toprağın eleme çalışmaları esnasında pişmiş topraktan yapılmış ve Tunç Dönemi’ne tarihlenen, kralların veya yöneticilerin çocukları için yaptırdığı tahmin edilen oyuncak araba ve bu arabaya ait tekerlekler bulduk” açıklamasını yapan Uludağ, “Bu bize dönemin sanat anlayışını, yani günümüzden yaklaşık 5 bin yıl önceki çocukların oyun anlayışını yansıtıyor. Bu buluş bizim için çok önemli. Kısa süre içinde dönemin estetik ve sanat anlayışının izlerini taşıyan eser, ülkemizin en büyük müze kompleksi olan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nde sergilenecektir. Kazı çalışmaları sonucunda daha önemli kalıntılar elde edeceğimizi tahmin ediyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

     Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yusuf Albayrak ise 2012 yılında burada bir yüzey araştırması yaptığını, buranın Ay Tanrısı Sin’e ait olduğunu tespit ettiklerini aktardı. Soğmatar’ın tarih açısından önemine değinen Albayrak, antik kentin sadece bir tapınak değil, aynı zamanda bir mezarlık alanı olduğunu belirlediklerini de dile getirdi. Araştırmalara göre Soğmatar’ın bir dönem Pagan dîninin merkezi olduğunu ve mahallenin ortasında bulunan büyük tepenin Soğmatar’ın yerleşim düzeninin merkezini oluşturduğunu belirten Albayrak, “2012 yılındaki araştırmalarda 120 civarında kaya mezarı bulduk, bunların 7’si çok dikkat çekici, yaklaşık 120 mezarın hepsi höyüğe bakıyor. Höyükte de araştırmalar yaptık, seramik buluntulara göre buranın günümüze kadar sürekli bir yerleşimin olduğunu gördük. 2016 yılında bir aylık temizlik çalışması yaptık. Mezarlarda yüzün üzerinde buluntuya rastladık, bunların hepsini müzeye teslim ettik. Mezarların erken Tunç Çağı’nda yapıldıklarını, yani günümüzden yaklaşık 5 bin yıl önce olduklarını gördük. Bunların benzer örnekleri çok yok, bu da çok önemli bir özellik. Mezarlar o dönemin özelliğini yansıtan kuyu şeklinde yapılmış. Ancak daha sonra Romalılar buraya geldiklerinde bu mezarları hazır olarak bulmuşlar ve mezarlarını bazılarını kendi mimarilerine göre değiştirmişler” dedi.

     Duhok’ta 3 bin 250 yıllık çivi yazılı tabletler bulundu

     (25 Ekim 2017)

     Kürdistan’ın Duhok kenti yakınlarındaki Bassetki arkeolojik alanında Asur İmparatorluğu dönemine ait 3 bin 250 yıllık 93 adet çivi yazılı kil tablet bulundu. M. Ö. 1250 yılına tarihlenen kil tabletlerde ne yazdığı, şimdilik bir gizem.

     Almanya’nın Tübingen şehrinde bulunan Tübingen Eberhard Karls Üniversitesi’nden Önasya arkeologu Prof. Peter Pfälzner başkanlığındaki arkeologlar, Kürdistan Bölgesi’nde oldukça önemli keşifler yaptıklarını duyurdu. Tübingen arkeologları, Bağımsızlık Referandumu’ndan sonra Kürdistan Bölgesi’ne yönelik gelişen saldırı ve kargaşaya rağmen, bu yılın Eylül ve Ekim aylarında çalışmalarını sürdürdü.

     Araştırmacılar geçtiğimiz aylarda Erken, Orta ve Geç Tunç Çağı’na tarihlenen yerleşim tabakalarını ve ardından gelen Asur dönemine ait tabakaları kazdılar. Prof. Pfälzner yaptığı açıklamada, “Bulgularımız Kuzey Mezopotamya’daki bu erken kent merkezinin M. Ö. 3000 ilâ M. Ö. 600 arası neredeyse kesintisiz olarak yerleşildiğine dair kanıtlar sunuyor. Bu, Bassetki’nin önemli ticaret rotalarında kilit bir rol oynadığını gösteriyor” dedi.

     Araştırmacılar bu bölgede ilk kez, az bilinen Mitanni Krallığı (M. Ö. 1500 – M. Ö. 1300)’na ait bir tabakayı ortaya çıkardılar. Bu tabakada bulunan iki Mitanni çivi yazılı tablet, kent sakinleri tarafından M. Ö. 2000’li yılların ortalarında yoğun ticaret gerçekleştirildiğini belgeliyor. Bassetki’nin Mezopotamya’dan Anadolu ve Suriye’ye giden ticaret yolları üzerinde olması nedeniyle burada ticaretin gelişmiş olması muhtemel.

     Şehir, sonraki Orta Asur İmparatorluğu döneminde tekrar parladı. Duhok Antik Çağ Eserleri Müdürlüğü’nden Dr. Hasan Qasim ile birlikte çalışan Tübingen araştırmacıları, daha sonraki dönemlerden itibaren M. Ö. 1250 yıllarına ait 93 çivi yazılı kil tablet keşfetti. Bu önemli tabletlerden 60’ının kil tablet depolaması için kullanılan bir seramik kaba konduğu tahmin ediliyor.

     Sözkonusu kap, iki farklı kap ile birlikte yıkılmış olan Orta Asur binasının bir odasında keşfedildi ve kalın bir kil kaplamayla sarılmıştı. Pfälzner, “Kaplar, bina yıkıldıktan kısa bir süre sonra bu şekilde saklanmış olabilir. Belki de içerisindeki bilgilerin sonraki nesiller için korunması gerekiyordu” dedi.

     Tabletlerin iş, yasa ya da dînî kayıtlar içerip içermediği henüz bilinmiyor. Almanya’nın Heidelberg şehrindeki Heidelberg Ruprecht Karls Üniversitesi’nden Önasya antik çağ dilbilimcisi Dr. Betina Faist, küçük bir kil tabletin bir parçasını deşifre etti. Tablette, Tanrıça Gula’ya ait bir tapınaktan bahsedilmesi, tabletlerin dînî bir bağlam içerisinde olduğunu düşündürüyor.

     Araştırmacılar, nesnelerin herhangi bir yönden etkileşimli, yeniden aydınlatılmasını sağlayan hesaplamalı fotoğrafik yönteme dayanan kil tabletlerinin görüntülerini oluşturdular. Peter Pfälzner, metinlerin M. Ö. 2000’lerde Kuzey Mezopotamya’nın bu küçük yerleşiminin tarihi, toplumu ve kültürü hakkında çok çeşitli bilgiler verebileceğini umuyor.

     93 çiviyazılı tableti okumak ve tercüme etmek için yoğun bir çalışma, ekip döndüğünde Almanya’da başlayacak. Kil tabletlerin çoğunun pişmemiş olması ve kötü derecede yıpranmış olması, onları okurken büyük bir sorun yaratacak ve zaman alacak gibi görünüyor.

     Kürdistan’da 4 bin yıllık şehir keşfedildi

     (6 Haziran 2017)

     Kürdistan’ın başkenti Erbil (Hewlêr)’in kuzeyinde Büyük Zap Nehri’nin kıyısında yer alan Xeraba Kelaşîn bölgesinde 4000 (4 bin) yıllık şehir keşfedildi. 3 bin m²’lik mıntıkada arkeolojik kazılar 2012 yılından beridir hummalı bir biçimde yürütülüyordu.

     Bölge, terör örgütü IŞİD’in saldırıları ve siyasî bazı sorunlar yüzünden bir süre arkeologlardan uzak kalmıştı. Kazı işlerinde yer alan Polonya’nın Poznan şehrindeki Adam Mickiewicz Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü Başkanı Rafael Kolinski, keşfedilen antik şehir için “Yerleşim yerinin boyutu çok şaşırtıcı, muazzam” ifadesini kullandı. Rafael Kolinski, “Bölgede keşfedilen daha eski yerleşimlerin boyutu bile çok küçük. Yüzölçümü olarak bir hektarı aşmaları çok nadir. Xeraba Kelaşîn’in kent merkezi olarak çağdaş yerleşim yerlerinin aynısı olduğu söylenebilir” şeklinde konuştu.

     Zap Nehri’nin kuzey kıyısında yaklaşık 300 m çapında uzanan yarım daire şeklinde düzenlenen Xeraba Kelaşîn gibi büyüklükte olan yerleşim yerlerinin Ortaçağ’dan önce bölgede kurulduğu düşünülüyor.

     Bölgede, çoğunlukla dekorasyon dokuları için kullanılan seramik ve pişmiş toprak pulları da dahil olmak üzere yaklaşık 12000 (12 bin) eser bulundu.

     Arkeologlar 2018 yılına kadar bölgenin haritasını çıkarmayı planlıyor.

     Elazığ’da 3 bin yıllık Urartu Kalesi bulundu

     (26 Ağustos 2017)

     İnsanlık tarihinin başladığı ve medeniyetlerin beşiği olan kadim Kürdistan coğrafyasında bulunan arkeolojik eserler, tarihe ışık tutmaya devam ediyor. Kürdistan’da yapılan kazılarda her geçen gün yeni buluntular ortaya çıkartılıyor.

     Mezire (Elazığ) ilimizin Gûla Hazar (Sivrice) ilçesinde Urartu Kürt Krallığı (M. Ö. 860 – M. Ö. 590) dönemine ait 3000 (3 bin) yıllık kale kalıntıları bulundu. Turistik bir mekân olan Hazar Gölü çevresinde ve Hazar Kayak Merkezi alanında kazı çalışmaları devam ediyor.

     Sivrice Belediyesi’nin imar çalışması için Şanlıurfa Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü’ne başvurmasının ardından başlayan çalışmalar kapsamında Hazar Gölü’nün kıyısında Karacalı Mahallesi mevkiinde yaklaşık 3 bin yıllık kale kalıntıları olduğu tespit edildi. Tespitin ardından Elazığ Müze Müdürlüğü sorumluluğunda kalenin ortaya çıkarılması için 16 günlük kazı çalışması başlatıldı. Yapılan çalışmada kısa sürede sur duvarları, su küngleri, kaya mezarları, toprak kaplar ve gözetleme kulesi kalıntılarına ulaşıldı.

     Kazılarda ilk günler olmasına rağmen çok önemli bulgulara ulaştıklarını belirten Elazığ Müze Müdürlüğü arkeologlarından Ergül Demir, yaklaşık 2500 – 3000 yılık geçmişi olan bir yerleşim yerinde çalışma yaptıklarını ve kaleye ait dış duvar surların açığa çıktığını söyledi. Kazılarda pişmiş topraktan yapılmış kap ve kacakların bulunduğunu vurgulayan Demir, “Şu an birbuçuk metre derinliğe indik. Tahminen 2500 – 3000 yıllık yerleşim yeri olduğunu düşündüğümüz bir alanda çalışıyoruz. Kalenin güney yamacında o dönemin su ihtiyacını karşılamak için döşenmiş olan küngler açığa çıkartıldı. Sivrice bölge olarak önemli bir turizm bölgesi. Buna artı bir değer olarak da kalenin eklenmesiyle bölge turizmi daha çok canlanacak. Bölgemize faydası olacak. Kazı 16 gün sürecek. Çalışmalar iyi gidiyor ve istediğimiz sonuçları erken almaya başladık. Dönem için bölgenin stratejik konumunu yansıtan bir yerde” dedi. Alanın tüm bölgeye hakim olduğunu belirten Demir, “Depremlerden dolayı bayağı bir yıpranmış. Kazı yapılan alan kalenin kuzey etekleridir. Etekte yapılan kazılarda kalenin dış surları açığa çıkartılmış. Kaleye ait burç yapısı gün yüzüne çıkartıldı. Kale işçilik ve kullanılan malzeme bakımından gelişmiş. Yapılan aletler kaliteli. Demir ve Ortaçağ dönemlerini yansıtan seramik bulgulara ulaşıldı. İlerleyen dönemlerde daha somut verilere ulaşılacağına inanıyoruz” açıklamasında bulundu.

     Çok kısa sürede kalenin en önemli özelliklerinden bir tanesi olan gözetleme kulesini ortaya çıkardıklarını aktaran Sanat Tarihi Uzmanı Abdulmutalip Keskin ise, “Yapıyı ilk günde çıkardık. İlk günde en önemli yapılardan bir tanesi olan burcu bulduk. Onu takip ettik ve sur duvarlarına ulaştık. Fazla da tahrip olunmamış. Sondaj kazısı olduğu için belirli yerlerde yapıyoruz. Kazı devam ederse çok güzel eserler ortaya çıkacaktır” ifadelerini kullandı. Yapılan bir evde ev yapımı esnasında su küngleri çıktığını sözlerine ekleyen Keskin, “Büyük olasılıkla kaleye yüksek olan koddan buraya su taşınmıştır. Buradan da kalenin içerisindeki yapılara dağıtılmıştır. O küngleri bulduk ve sağlam. Onlar çok önemli ve Urartu dönemine ait olduğu düşünülüyor. Tarlayı kazarken küpler çıkıyor. Birisinde kül buluntularına rastlanıyor. O dönemde yakılan insanların küplerin içerisine bırakılarak korunduğu bilinmektedir. Burası daha yeni keşfedildi. Kazıların başlamasıyla birlikte burada eserlerin olduğunu göreceğiz. Çok güzel çalışma ve bu bölgenin turizm açısında gelişmesi için de çok büyük öneme sahiptir” değerlendirmesinde bulundu.

     Müze Müdürlüğü’nün yoğun bir şekilde çalıştığını dile getiren Sivrice Belediye Başkanı Ebubekir Irmak da, “Bu çalışma sonucu tarih çıkacak. Aynı zamanda da batık şehirle de bağlantısı olup olmadığı ileriki çalışmalarda çıkacak. Bu bizim için heyecan oldu. Sivrice, turizm denince akla gelen bir yer. Bu kazı ile inşallah ilçenin turizm potansiyeli daha artmış olacak” temennisinde bulundu.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     31 ARALIK 2017

919 Total Views 3 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

2 Cevap 2017’de Kürdistan’daki En Önemli 10 Arkeolojik Keşif

  1. Yusuf dedi ki:

    Muhteşem ama maalesef sömürge devletler kirli elleriyle mahvedecek

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir