Tahir Elçi ve “İfade Özgürlüğü” Sembolü Diğer İsimler

 

isediyani

Sediyani Seyahatnamesi, cilt 10, bölüm 28…

 

 

 

Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 28

İbrahim Sediyani

“Biz bu tarihî bölgede, birçok medeniyete beşiklik etmiş bu kadim coğrafyada, insanlığın ortak mirası olan bu mekânda silah, çatışma, operasyon istemiyoruz.”

Tahir Elçi

(Silahla öldürülmeden önceki son sözleri)

     İsveçli kimyacı ve kâşif Alfred Bernhard Nobel (1833 – 96) anısına 1901 yılından beri verilen “Nobel Barış Ödülü” (Nrv. ve İsv. Nobels Fredspris)’nün her sene O’nun ölüm yıldönümü olan 10 Aralık’ta düzenlenen bir törenle verildiği Nobel Barış Merkezi (Nrv. Nobels Fredssenter)’nin önünde bu vakıâyı tefekkür ederken, binanın hemen karşısında, üzerinde çeşitli insan portrelerinin çizilmiş olduğu büyük bir duvar, dikkatimizi çekiyor.

     Duvarın üzerinde çeşitli insanların resimleri ve bazı olaylar çizilmiş. Bunlar ressamların eliyle çizilmiş resimler.

     Duvarın dibinde ise çocuklar oyun oynuyorlar, küçük kız çocukları ip atlıyorlar.

     Duvara uzaktan bakıp, üzerinde resimleri çizilmiş insanları tanıyıp tanımayacağımı kestirmeye çalışırken, o portrelerden biri bana hiç yabancı gelmiyor. Gözlerimi ve bakışlarımı daha da keskinleştirip çok daha dikkatli baktığımda, farkediyor ve tanıyorum. Dudaklarım gayr-ı ihtiyarî mırıldanmaya başlıyor:

     – Ta… Ta… Tahir Elçi bu…

     Yanımdaki Şükrü Duran ağabey, ağzımdan dökülenleri duyuyor. Şaşırıyor bir an:

     – Anlamadım Sediyani… Tahir Elçi mi dedin?..

     Bir Şükrü abiye, bir uzaktaki duvarda çizili resme bakıyorum. Bir Şükrü abiye, bir duvara. Sonra parmağımla duvarı işaret ederek, üzerindeki resmi gösteriyorum:

     – Abi baksana, duvarın üzerine Tahir Elçi’nin resmini çizmişler…

     Şükrü abi büyük bir merakla duvara bakıyor. O da tanıyor hemen:

     – Evet vallaha, Tahir Elçi bu…

     Ben, Şükrü abi ve Fırat, hızlı adımlarla duvara doğru yürüyoruz hemen. Duvarın yanına geliyoruz.

     Nobel Barış Merkezi’nin hemen karşısında, 4 m yüksekliğinde ve 60 m uzunluğunda bir duvar.

     Duvarın ismi, “Barış Duvarı” (Nrv. Fredsmuren). Bu bir “ifade özgürlüğü duvarı”.

     Bu sanat eserinin adı ise “Bilinmeyen Sayılar” (Nrv. Ukjente Tall).

     Üzerinde “ifade özgürlüğü engellenmiş”, dünyanın farklı ülkelerinden 8 önemli insanın portrelerinin çizildiği bir sanat eserine dönüştürülmüş, duvar. Bu insanlar; Almanya’daki Nazi rejimine muhalif olan liberal sol görüşlü ve 1935 Nobel Barış Ödülü sahibi Alman yazar, yayıncı ve pasifist Carl von Ossietzky (1889 – 1938), Meksikalı insan hakları avukatı Digna Ochoa y Plácido (1964 – 2001), Türkiyeli Kürt avukat ve Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi (1966 – 2015), Irak’taki Baas rejimi döneminde cezaevinde işkenceler gören, bugün ise Kürdistan’da fizik öğretmenliği yapan Kürt öğretmen Kemal Rauf Resul (? – halen hayatta), Ruandalı insan hakları aktivisti ve demokrasi kampanyacısı, şu anda ülkesinde cezaevinde yatmakta olan Victoire Ingabire Umuhoza (1968 – halen hayatta ve hapiste), İran’da uzun yıllar cezaevinde yatan Kürt gazeteci Adnan Hasanpur (1981 – halen hayatta), Özgür Suudî Liberalleri’nin kurucu ortağı olan ve şu anda Suudî Arabistan’da cezaevinde yatan blog yazarı Raif Muhammed Bedewî (1984 – halen hayatta ve hapiste) ve Bahreyn’deki baskıcı ve mezhepçi rejimi eleştiren şiirler kaleme alıp okuduğu için ülkesinde cezaevinde yatıp işkence gören şair ve öğretmen Âyet Hasan Muhammed el- Qurmezî (1991 – halen hayatta).

     Sanat duvarında resimleri çizili bu 8 insandan 5’i halen yaşıyor ve insan hakları, ifade özgülüğü için mücadelelerine devam ediyorlar. Birçoğu hapiste olsalar da.

     Sanat duvarındaki bu resimler, 5 Mayıs – 2 Haziran 2016 tarihleri arasında Norveçli ressam Johannes Høie (1981 – halen hayatta) ve Kürt ressam Şıvan Dlêr Qeredaxî (1977 – halen hayatta) tarafından çizildi. Çizimler 4 hafta sürdü ve 9 Haziran 2016’da açılışı yapıldı. Norveç’te yaşayan Kürt ressam Şıvan Dlêr Qeredaxî, aynı zamanda Kürdistan’da öğretmenlik yapan ve duvarda portresi çizilmiş olan Kemal Rauf Resul’un kardeşidir.

     Şıvan Dlêr Qeredaxî’nin kendisi de bir mülteci aslında. Saddam Hüseyin Abdulmecîd el- Tikritî (1937 – 2006) döneminde Baas rejiminin zûlüm ve katliâmları nedeniyle Irak’tan hicret edip Norveç’e iltica etmiş.

     “Barış Duvarı” ve ismi “Bilinmeyen Sayılar” olan bu resim çalışması, Mesén Kültür Bürosu (Nrv. Kulturbyrået Mesén) tarafından kuratörlük altına alındı ve Devlet Mühendisliği (Nrv. Statsbygg) kurumu ile işbirliği içinde hazırlandı. Oslo Belediyesi (Nrv. Oslo Kommune), Bergesen Vakfı (Nrv. Bergesenstiftelsen), kısa adı KORO – URO olan Açık Alanlarda ve Açık Salonlarda Sanat (Nrv. Kunst i Offentlige Rom og Uterom) ve konuşma ve ifade özgülüğü alanında çalışma yürüten Serbest Sözcük (Nrv. Fritt Ord) adlı vakıf da destek verdi.

     9 Haziran 2016’da açılışı yapılan duvarın Nisan 2017’ye kadar sergilenmesi planlanıyordu. Ancak duvar ve bu sanatsal çalışma çok beğenilince, Oslo halkı benimseyip ilgi gösterince, bunu Ekim 2017’ye kadar uzattılar. Fakat esere gösterilen aşırı ilgi, duvarın daha uzun süre sergilenmesi kararına yol açtı ve 2018’e kadar uzadı.

     Duvardaki bu resimler, 18 Mart 2018 tarihine kadar sergilenecek.

     “Barış Duvarı” ile ilgili olarak Nobel Barış Merkezi Yönetim Direktörü Liv Tørres (1961 – halen hayatta), yaptığı açıklamada, “Pekçok ülkeden, konuşma özgürlüğü ve basının kötü koşulları hakkında sinyal alıyoruz. İfade özgürlüğü nedeniyle yaşamlarını tehlikeye atan bazı kişilerin hikâyelerini aydınlatarak geçmekte olan tüm insanlara, ifade ve konuşma özgürlüğünün savunmamız ve korumamız gereken bir hak olduğunu hatırlatmak istiyoruz” diyor.

     Bu sanat eserini yaratan sanatçılardan biri olan Kürt ressam Şıvan Dlêr Qeredaxî’nin kendisi de bir mülteci. Saddam Hüseyin döneminde Baas rejiminin zûlüm ve katliâmları nedeniyle Irak’tan hicret edip Norveç’e iltica eden bir insan. Aynı zamanda, duvarda resmi çizili olan ve bugün Azad Kürdistan’da öğretmenlik yapan Kemal Rauf Resul’un kardeşi.

     Şıvan Dlêr Qeredaxî, 8 Haziran 1977 tarihinde Irak Kürdistanı’nın Süleymaniye şehrinde doğdu.

     Çocukluğu Kürdistan’da geçen Şıvan, İran – Irak Savaşı (1980 – 88)’nin sürdüğü sıcak yıllarda Irak Baas rejiminin Kürt halkına yönelik gerçekleştirdiği Enfal Soykırımı (1986 – 89)’nı ve Halepçe Katliâmı (16 Mart 1988)’nı yaşadı.

     1991 yılında henüz 14 yaşındayken, Kürdistan’da, memleketi Süleymaniye’de Süleymaniye Sanat Akademisi (Kürt. ﺴﯙﻠﻴﻤﺎﻨﻴﻲ ﻫﯙﻨﺮﻱ ﺁﻜﺎﺪﻤﻴﻴﺎ [Akademiya Hûner ê Sûlêymaniyê]; Ar. السليمانية للفنون أكاديمية [Akademiyye’tul- Fünûn el- Sûleymaniyye])’nde sanat eğitimi almaya başladı.

     Baas rejiminin Kürt halkına yönelik zûlüm ve baskılarının savaştan sonra da devam ettiği Irak’tan çıkmak zorunda kalan Şıvan, 1999 yılında henüz 22 yaşındayken Irak Kürdistanı’ndan hicret edip İskandinavya’ya geldi ve Norveç’e iltica etti. Oslo’da yaşamaya başladı.

     Çocukluğundan beri sanat aşkıyla yanıp tutuşan bir genç olan Şıvan için Norveç tam da ideal bir ülkeydi. Önce başkent Oslo’daki Norveç Sahne ve Stüdyo Enstitüsü (Nrv. Nordisk Institutt for Scene og Studio) adlı okula kaydolup sahne ve stüdyo eğitimi aldı. Daha sonra da 1 Ağustos 1996 tarihinde eğitim hayatına başlayan Oslo Sanat Akademisi (Nrv. Kunsthøgskolen i Oslo)’nin öğrencisi oldu. (NOT: Oslo Sanat Akademisi’nin günümüzde 185 kürsüsü ve 519 öğrencisi vardır.)

     Çizim, resim fotoğraf, montaj ve video alanlarında uğraş veren bir sanatçı olan Şıvan Dlêr, ortaya koyduğu eserlerde çok ırklı ve çok kültürlü dünyada kimlik sorunsalını ve özellikle de mültecilerin dramını işledi. Olasılıklar, gelenekler, ihlaller ve önyargılar arasındaki gerilimi inceleme konusu yaptı.

     Şıvan Dlêr’in sanatsal teknikleri, klasik suluboya ve çizimden fotoğraf, video ve enstalasyonlara uzanıyor. Çocukluğu Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin korkunç yüzünü yaşayarak geçmiş olan sanatçı, eserlerinde daha çok Saddam rejimi tarafından kimyasal saldırı tehdidi altındaki çocukların yaşadıkları dramları işliyor.

     2009 yılında yüksek lisansını tamamlayan Şıvan Dlêr, Oslo’da ve Norveç’in diğer şehirlerinde çeşitli sanatsal sergiler açtı. Bu sergilerin bazıları O’nun kişisel sergileri iken, bazıları da diğer sanatçılarla elele verip grup olarak açtıkları sergiler idi.

     Şıvan Dlêr’in eserleri, Oslo BelediyesiBuskerud İl Meclisi ve Pablo Atchugarry Vakfı da dahil olmak üzere pekçok resmî kurum ve önemli kuruluşlar tarafından satın alındı.

     Şıvan, 2013 yılında “Oslo Şehri Kültür Ödülü” (Nrv. Oslo Bys Kulturpris)’nü aldı ve 2015 yılında da Norveç Kültür Konseyi (Nrv. Norsk Kulturråd) tarafından verilen “Nykommer Ödülü” (Nrv. Nykommerpris)’nü kazandı. 2016 yılında da yaşadığı Güney Norveç’ten 6 ay gündüz 6 ay gece yaşanan Kuzey Norveç’e “Festival Sanatçısı” olarak atanmıştır.

     Önünde bulunduğumuz “Barış Duvarı”ndaki çizimleri yapan diğer sanatçı olan Norveçli ressam Johannes Høie ise 1981 yılında Oslo’da doğdu.

     2002 – 03 yılları arasında Oslo Çizim ve Boya Okulu (Nrv. Oslo Tegne- og Maleskole)’de, 2003 – 06 yılları arasında Bergen şehrindeki Bergen Sanat Akademisi (Nrv. Kunstakademiet i Bergen)’de, 2005 – 06 yılları arasında Almanya’nın başkenti Berlin’deki Berlin Sanat Yüksekokulu (Alm. Konsthochschule Berlin)’de, 2006 – 08 yılları arasında da Norveç’in başkenti Oslo’daki Oslo Güzel Sanatlar Akademisi (Nrv. Statens Kunstakademi i Oslo)’nde eğitim gördü.

     Johannes Høie yurtiçinde ve yurtdışında birçok sergi düzenledi. Sanatçı, eski çizim tekniklerini metal kültürü de dahil olmak üzere modern araçlarla birleştirir.

     Evet…

     Biri Kürdistanlı biri Norveçli iki genç sanatçı kardeşimizin maharetli ellerinden çıkan muazzam ve bir o kadar da anlamlı bir eser: “Barış Duvarı”

     “Barış Duvarı”nın üzerinde, bu iki değerli sanatçı tarafından resimleri çizilmiş 8 mücadele insanının, “ifade özgürlüğü”nün sembolleri olmuş bu şahsiyetlerin portrelerinde hüzün duygusu ağır basıyor.

     Özellikle rahmetli Tahir Elçi’nin yüzüne baktığımızda, büyük bir hüzün kaplıyor bizi. Gözlerimiz buğulanıyor, kirpiklerimizin arasından yaşlar dökülüyor.

     Ben de, Şükrü abi de, tutamamışız kendimizi. Ağlamamak elde değil…

     Türkiye Kürdistanı’ndan Tahir Elçi, İran Kürdistanı’ndan Adnan Hasanpur, Irak Kürdistanı’ndan Kemal Rauf Resul, Bahreyn’den Âyet Hasan Muhammed el- Qurmezî. Suudî Arabistan’dan Raif Muhammed Bedewî, Almanya’dan Carl von Ossietzky, Ruanda’dan Victoire Ingabire Umuhoza ve Meksika’dan Digna Ochoa y Plácido.

     8 kişiden 3’ü Kürt ve bu Kürtler’in her biri de Kürdistan’ın ayrı bir parçasından.

     1935 yılında “Nobel Barış Ödülü”ne layık görülen Alman yazar, yayıncı ve pasifist Carl von Ossietzky’den “Nobel Barış Ödülü”nü anlattığımız önceki bölümde biraz bahsettiğimiz için, O’nu burada tekrar anlatmayacağız. Fakat diğer 7 kişiyi anmak ve isimlerini yâd etmek gerekiyor…

     Meksikalı insan hakları avukatı Digna Ochoa y Plácido, 15 Mayıs 1964 tarihinde Meksika’nın Veracruz eyaletinin Misantla şehrinde doğdu.

     20 yaşındayken (1984), eyaletin başkenti Xalapa – Enríquez (Nahu. Xallapan)’da “hukuk fakültesi”ne girerek hukuk eğitimi görmeye başladı ve eşzamanlı olarak 1986 yılında Varacruz Eyalet Başsavcılığı (İsp. Procurador General de Veracruz)’nda çalışmaya başladı.

     Hükûmete yamanıp iyi bir kariyer yapabilirdi, bunun için eline gerekli fırsat da geçmişti, fakat Digna onurlu bir kızdı, ezilen kesimlerle, muhaliflerle yakınlık kurdu. Muhalefet gruplarıyla yakın siyasî ilişkiler içine girdi.

     Fakat O, devletin adetâ “kozmik odası”nda çalışıyordu. Bir gün, çalıştığı yerde, başsavcılık ofisinde, bir “kara liste” bulur. Bu listede, hükûmet tarafından “kara liste”ye alınmış sendika başkanlarının ve siyasî eylemcilerin isimleri vardı. Digna bunu evde ailesine söyler. Muhtemeldir ki ailesi de komşulara söyledi ve mahalle arasında yayıldı. Böylece devletin ve gizli servisin kulağına da gider.

     Henüz 24 yaşında bir kızken, 16 Ağustos 1988’de aynı eyaletin Jalapa kentinde ortadan kayboldu. Kaçırılmıştı.

     Kaçırıldıktan birkaç gün sonra ortaya çıkan Digna, kendisini kaçıranların devletin istihbarat elemanları ve polisler olduğunu ve onlar tarafından tecavüze uğradığını söyledi. Fakat iddiâları hakkında hiçbir soruşturma yapılmadı.

     Bu korkunç hadiseden sonra kendini dîne verdi. 1991 yılında Kayıp Kelime (İsp. Palabra Encarnada) adlı Dominik manastırına girdi ancak “yemin”ini alamadan manastırdan ayrıldı.

     1996 yılında Zapatistalar’ın savunmalarına girdiği ve onların avukatlığını yaptığı için ölüm tehditleri aldı. Aldığı tehditler nedeniyle Meksika hükûmeti, Uluslararası Af Örgütü (İng. Amnesty International) tarafından uyarıldı.

     Kısaca “Prodh” olarak anılan “Miguel Agustín Pro Juárez” adlı insan hakları merkezine üye oldu.

     Ağustos 1999’da 35 yaşındayken bir kez daha kaçırıldı, Digna. Bu kez evinden kaçırılmıştı ve kimliği meçhul kişiler tarafından kaçırıldıktan sonra bir arabanın içinde tutuldu, sonra serbest bırakıldı. Ancak serbest kaldıktan sonra da, içinde “ölüm tehditleri”nin de olduğu birkaç isimsiz mesaj almaya devam etti.

     Sadece iki ay sonra, Ekim 1999’da bu kez ülkenin başkenti Meksiko (İsp. Ciudad de México)’da bir kez daha kaçırıldı. Bu O’nun üçüncü kez kaçırılışı idi. Açık bir gaz silindirinin yanında tutulmuş ve gece boyunca sorgulanmıştı. Başkent polisi sabaha kadar aramış ama izini bulamamıştı.

     Kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırılan Digna Ochoa, birkaç hafta tutulduktan sonra 17 Kasım günü serbest bırakıldı. Serbest kaldıktan sonra, merkezi Kosta Rika’nın başkenti San José’de bulunan Amerika Kıtası İnsan Hakları Mahkemesi (İsp. Corte Interamericana de Derechos Humanos; İng. Inter – American Court of Human Rights) tarafından kendisine koruma teklif edildi.

     Ağustos 2000 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne kaçar, Digna Ochoa y Plácido. ABD’nin başkenti Vaşington (İng. Washington, District of Columbia)’a hicret eder.

     ABD’de sürgün hayatı yaşadığı günlerde, Uluslararası Af Örgütü’nün Los Angeles şubesi tarafından “Daimî Rûh” (İng. Enduring Spirit) adlı ödülü kazanır. Digna, ödülünü Galiçya kökenli ABD’li aktör Martin Sheen ya da gerçek adıyla Ramón Antonio Gerardo Estavéz (1940 – halen hayatta)’in elinden alır.

     ABD’de sadece 7 ay kalan Digna Ochoa y Plácido, Mart 2001 tarihinde ülkesi Meksika’ya geri döner ve başkent Meksiko’ya yerleşir.

     13 Ağustos 2001 tarihinde başkent Meksiko’daki kısa adı Banamex olan Meksika Millî Bankası (İsp. Banco Nacional de México, S. A.)’nda bir bomba patlar. Digna, olayla ilgili “şüpheli” olarak gözaltına alınan üniversite öğrencilerinin avukatlığını yapar. Aynı zamanda ülkenin güneyindeki Guerrero eyaletindeki “ekolojik köylüler dâvâsı”nı da ele alır ve orada hapiste yatmakta olan ekolojist köylülerin avukatlığını yapar.

     16 Ekim 2001 tarihinde, başkent Meksiko’da, Zacatecas Caddesi – 31 A adresindeki bir hukuk bürosunda çalışmaya başlar ancak bu büroda işe başladıktan 3 gün sonra öldürülür.

     Öldürüldüğünde sadece 37 yaşındaydı.

     Çalıştığı hukuk bürosunda kimliği belirsiz kişiler tarafından 19 Ekim 2001 günü uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülen Digna Ochoa y Plácido’nun cesedi, kendi çalışma masasında bulunmuştu. Cesedin yanında ayrıca, “aynı şeyin büroda çalışan diğer avukatların da başına geleceğini” belirten bir de tehdit notu vardı.

     Ölümünün ardından yapılan ilk soruşturmalarda bu olayın bir cinayet olduğu ortadayken, birkaç aylık bir soruşturma sonucunda Federal Bölge Genel Adalet ve Hukuk Başsavcılığı (İsp. Procuraduría General de Justicia del Distrito Federal), olayın kendi çalışma masasında gerçekleştiğini gözönüne alarak bunun bir “intihar” olduğuna hükmetti ve Mart 2002’de dosyayı kapattı.

     Ailesinin talebi üzerine cesedi 2005 yılında mezardan çıkarıldı ve ölümüyle ilgili soruşturma yeniden açıldı. Çünkü devletin “intihar” iddiâsına hiç kimse inanmıyordu. Ancak soruşturmadan somut bir sonuç alınamadı.

Digna Ochoa y Plácido, henüz hayattayken ve avukatlık yaparken…

     Şili kökenli Arjantinli oyun yazarı Vladimiro Ariel Dorfman Zelicovich (1942 – halen hayatta) tarafından yazılan ve Türkiye’de de sahnelenen, dünyanın çeşitli yerlerinde insan hakları mücadelesi veren ve bu yüzden çeşitli zûlüm ve baskılarla karşılaşmış farklı insanların yaşam mücadelelerini anlatan “Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler” adlı oyunda, Digna Ochoa y Plácido şu şekilde seslenir:

     “Eğer bunu biz yapmazsak, kim yapacak?

     Benim adım Digna Ochoa. Ben rahibe olmadan önce bir avukattım.

     Babam, Meksika’nın Veracruz eyaletinde bir sendika lideriydi. Çalıştığı şeker fabrikasında, sularımızın akması, yolların yapılması ve arazi tapularının güvence altına alınması için yürütülen mücadelenin içindeydi. Ben hukuk öğrenimi gördüm; çünkü babam ve arkadaşları hep daha fazla avukata ihtiyaçları olduğunu söylüyorlardı. Ve avukatların hepsi de çok pahalıydı. Babam, haksız yere 1 yıl 15 gün hapis yattı. Sonra ‘ortadan kayboldu’ ve işkenceye maruz kaldı. O’na yöneltilen suçlamaların hepsi uydurmaydı. Bu olay, beni adaletsizlik yüzünden acı çeken insanlar adına birşeyler yapmaya itti, çünkü bizzat babamın bu adaletsizliğin kurbanı olduğunu gördüm.

     Üzerinde çalıştığım ilk dâvâ, bazı köylülere işkence eden ve yasadışı tutuklamalarda bulunan adlî polis memurlarına karşı bir dâvâydı. Önce, ‘bu dâvânın peşini bırakmamı’ söyleyen telefon mesajları aldım. Sonra, ‘eğer bu dâvâyı düşürmezsem benim öleceğime ya da ailemden birilerinin öldürüleceğine’ dair tehditler savuran mektuplar geldi. Ama dâvânın peşini kovalamaya devam ettim, hatta olup bitenleri herkese anlattık. Sonra ben de ‘ortadan kaybedildim’ ve polis tarafından 8 gün boyunca kimseyle iletişim kurmadan, tutuklu vaziyette tutuldum. Beni sorgulayanlar, ‘dâvâlı polisler aleyhine topladığım tüm delilleri kendilerine vermemi’ istediler. Bereket versin ki dâvâ dosyasını çok iyi bir yere saklamıştım, çünkü polisin çalmasından korkuyordum. Ne ofisimde, ne evimde, ne de kurbanların yaşadığı evlerdeydi dosya. Bir zamanlar babamın hissettiklerini, başka insanların çektikleri acıyı ben de hissettim.

     Daha sonra, beni tuttukları işkence merkezinden kaçmayı başardım. Centro Pro’yla çalışmaya başladım. İşte o zamandan beri, babam ve benim gibi pekçok insanın dâvâsına baktım.

     Başkalarının çektiği acı beni her zaman öfkelendirmiştir. Öfke, benim enerji kaynağımdır, gücün tâ kendisidir. Eğer adaletsiz bir davranış içimde öfke uyandırmazsa, bu benim adıma bir pasiflik ve vurdumduymazlık göstergesidir. Bizi birşeyler yapmaya, risk almaya iten, eğer birşeyler yapmazsak hiçbir şeyin değişmeyeceğini anlamamızı sağlayan da bu adaletsizliktir. Öfke, bizim polis ve askerlerle yüzleşmemizi sağladı. Sonra bu polis ve askerlerin, üstleri tarafından azarlanmaya, kötü davranmaya alışkın olduklarını keşfettim. Bu keşfin sonucunda, başka koşullarda olsa zerre kadar önemsemeyecekleri, keşiş gibi giyinmiş, sürekli buyurgan bir ses tonuyla bağırıp çağırarak onlardan birşeyler talep eden bir kadın kılığında çıktım karşılarına; onlar da ne yapacaklarını şaşırdılar.

     Bir keresinde, 20 gündür ‘kayıp’ olan bir adamı bulmak amacıyla, bir dâvâya baktık. Yetkililer onu gözaltına aldıklarını inkâr ettiler, sonra da adamı alıkoyduklarını bildiğimiz devlet hastanesine girmemize izin vermediler. Bütün bir sabahı, içeri girmenin bir yolunu bulabilmek için hastaneye bütün giriş çıkışları izleyerek geçirdim ve hemşirelerin vardiya değişimi sırasında fırsatını bulup gizlice içeri süzüldüm. Adamın olduğu odanın kapısına geldiğimde, kapıdaki hemşire bana içeri giremeyeceğimi söyledi. Ben de kendi başımın çaresine bakabileceğimi söyledim; ondan tek istediğim, eğer içeridekiler bana birşey yaparlarsa ona vereceğim bir numarayı aramasıydı. Kartımı verdim. Sonra derin bir nefes aldım, kapıyı sertçe açıp içerideki federal polis memurlarına bağırmaya başladım. Onlara o odadan derhal çıkmaları gerektiğini, çünkü o adamın avukatı olduğumu, onunla yalnız görüşmem gerektiğini söyledim. Ne tepki vereceklerini bilemedikleri için dışarı çıktılar. Sadece iki dakikam vardı ama bu süre, adama kim olduğumu, eşinin benimle bağlantıya geçtiğini ve ona imzalaması için hastaneye yatırıldığını kanıtlayacak bir kâğıt parçası getirdiğimi anlatmaya yetti. Adam kâğıdı imzaladı. Tam o sırada polis içeri girdi. Deliye dönmüşlerdi. Beni odadan çıkarmak için yakalamaya çalıştılar. Benden bir saldırı hamlesi beklemiyorlardı. Sanırım, filmlerdeki karate sahnelerinden öğrendiğim tek dövüş pozisyonuydu. Elbette, gerçekte karate falan bildiğim yoktu, ama onlar bildiğimi ve onlara saldıracağımı sandılar.

     Her ne kadar içimden korkuyla titriyor olsam da, ‘bana el sürmeye kalkışırlarsa başlarına çok kötü şeyler geleceğini’ söyledim. Onlar geri çekilip, ‘demek bizi tehdit ediyorsun’ deyince de, ‘nasıl isterseniz öyle anlayın’ diye cevap verdim.

     Eğer bunu biz yapmazsak, kim yapacak?

     Evet…

     Digna Ochoa y Plácido’nun yaşamı ve hikâyesi böyle. Allah gani gani râhmet eylesin. Söyleyecek başka şey bulamıyorum…

     “Barış Duvarı”ndaki diğer bir isim, Afrika ülkesi Ruanda’dan ve yine bir hânım…

     Ruandalı insan hakları aktivisti ve demokrasi kampanyacısı, şu anda ülkesinde cezaevinde yatmakta olan Victoire Ingabire Umuhoza, 3 Ekim 1968 doğumlu. Evli, üç çocuk annesi.

     1997 yılında 29 yaşındayken, Ruanda’daki kısa adı RRD olan Demokrasi İçin Cumhuriyet Rallisi (Kiny. Repubulika Y’U Rwanda; Frsz. Rassemblement Républicain pour la Démocratie; İng. Republican Rally for Democracy) adlı siyasî partiye katıldı ve bu tarihten itibaren Ruanda siyasî muhalefetinin mücadelesinde yer aldı.

     Victoire Ingabire yaptığı ilk siyasî konuşmasında, “Benim amacım, Ruanda’yı hukukun üstünlüğüne ve uluslararası demokratik standartlara saygı gösterilen, etnik millîyetçiliğin son bulduğu, tüm kamu kurumlarının temel taşı olacağı bir anayasal devlet haline getirmek” dedi. Siyasî faaliyetleri, bireylerin etnik kökenleri ya da bölgesel kökenleri yerine paylaşılan politik tavırları temel alarak, bir “adalet devleti” ideali etrafında toplanmıştır. Ayrıca Ruanda’da kadınların daha fazla yetkilendirilmesi çağrısında da bulunmuş ve bu çağrı ses getirmiştir.

     Bir yıl sonra, 1998, Victoire Ingabire partinin “Hollanda şubesi başkanı” oldu. Sürgündeki birleşik bir siyasî muhalefet için verilen mücadele, siyasî kariyerinin dominant hale gelmesine yol açtı. 2000 yılında ise partinin genel başkanlığına adaylığını koydu.

     Ruanda’da kısa adı FPR olan Ruanda Vatansever Cephesi (Kiny. Ishyaka FPR – Inkotanyi; Frsz. Front Patriotique Rwandais; İng. Rwandan Patriotic Front), ülkedeki her türlü muhalefeti “vatan hainliği” ile suçluyor, herhangi bir direnmeyi hemen cezalandırıyordu. Başkent Kigali’deki yönetim, gücünü gitgide tekelleştiriyordu. Baskıcı bir yönetim ve her türlü muhalefetin acımasızca cezalandırılması nedeniyle ülke içinde rejime muhalefet neredeyse hiç yoktu. Sadece diaspora merkezli dernekler, Paul Kagame (1957 – halen hayatta ve görevinin başında) rejimine karşı muhalefet teşebbüsünü sürdürebilirdi. Ancak diasporadaki bölünmeler ve siyasî rekabet nedeniyle bu da mümkün değildi. Temel değişim ve uzlaşma lehine mücadelenin durgunluğu, Ruanda’da Kagame rejimine meydan okuma yerine bir alternatif sunmaya iter ve barışçıl yöntemlerle birleşik bir muhalefete doğru kademeli olarak değişim gösterir.

     Victoire Ingabire Umuhoza, 2003 yılında, siyasî muhalefet partilerinin ve sürgündeki şahsiyetlerin ana koalisyonu olup kısa adı UFDR olan Ruanda Demokratik Güçler Birliği (İng. Union of Rwandan Democratic Forces; Frsz. Union des Forces Démocratiques Rwandaises) başkanlığı görevine getirilir ve başkanlık görevini 2006 yılına kadar sürdürür. Aynı zaman diliminde RRD’nin aktif bir üyesi olmaya devam eder.

     Kasım 2004 tarihinde Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da, “Büyük Göller Bölgesi’nde Barış, Güvenlik, Demokrasi ve Kalkınma Forumu” (İng. Forum on Peace, Security, Democracy and Development in the Great Lakes Region) adı altında bir konferans düzenlenir. Bu konferansın ardından yeni bir işbirliği platformu oluşturmak amacıyla Amsterdam İnisiyatifi (İng. Amsterdam Initiative) kurulur.

     Victoire Ingabire Umuhoza, “Nobel Barış Ödülü” adayı Mallorcalı pasifist Juan Carrero Saralegui (1951 – halen hayatta) ve Arjantinli insan hakları savunucusu ressam ve heykeltraş Adolfo Pérez Esquivel (1931 – halen hayatta)’in himayesinde 2004, 2006 ve Nisan – Mayıs 2009’da İspanya’nın Katalonya özerk bölgesinin başkenti Barselona (Kat. ve İsp. Barcelona)’daki “Yüksek Kapsamlı Inter – Ruanda Diyaloğu” (HIIRD) projesine aktif olarak katılır. Projeye 1980 Nobel Barış Ödülü sahibi olan Katalon diplomat, Medeniyetler İttifakı Başkan Yardımcısı Federico Mayor Zaragoza (1934 – halen hayatta) öncülük ediyordu.

     Victoire Ingabire, Ekim 2005’te diğer muhalefet örgütleriyle temas kurar ve Ruanda’daki tüm sivil toplum kuruluşları ve siyasî partileri için her şeyin konuşulduğu bir toplantı düzenler. Toplantıda, Paul Kagame rejimine karşı ortak bir görüş birliği sağlanır.

     Nisan 2006’dan itibaren kısa adı FDU olan Ruanda Birleşik Demokratik Güçler (Kiny. FDU – Inkingi; İng. United Democratic Forces of Rwanda; Frsz. Forces Democratiques Unifiées Rwandaises)’in kurulmasına katılır ve siyasî platformun başkanı seçilir. FDU, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nde yer alan ve diğer uluslararası belgelerle desteklenen demokratik değerlere saygı ile demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü Ruanda’ya egemen kılmayı hedef ediniyordu.

     “Ticarî Hukuk” ve “Muhasebe” eğitimi almış ve Hollanda’daki “İşletme Ekonomisi ve Kurumsal Yönetim” bölümünden mezun olmuş olan Victoire Ingabire Umuhoza, Hollanda’nın yanısıra Avrupa, Asya ve Afrika’daki 25 farklı muhasebe firmasında “muhasebe bölümünden sorumlu uluslararası yetkili” olarak çalışmıştı ancak Nisan 2009 tarihinde istifa ederek ülkesine dönmek ve kendisini tamamen siyasî mücadeleye adayarak partisinin başkanı olarak ülkesinin yeniden inşâsına katkıda bulunmak üzere ön çalışmalara başlar.

     Ocak 2010’da Umuhoza, sürgündeki 16 yılın ardından Ruanda’daki siyasi muhalefetin ana lideri olarak ülkesine döner.

     Ruanda’ya geri dönen Victoire Ingabire Umuhoza, ükesinde ilk olarak tüm Ruandalılar’ın günlük yaşamında değişim çağrısı yapar ve siyasetle bağlantılı şu sembolik reformları önerir:

     – Ruanda’da gerçek uzlaşmaya yardımcı olmak için bir “Hakikat, Adalet ve Uzlaşma Komitesi” oluşturulması,

     – Ruanda’nın gerçek tarihinin yeniden yazılması ve yorumlanmasından sorumlu siyasî olmayan bir komisyonun kurulması,

     – “Fırsat eşitliği” yasasının çıkartılması ve tüm vatandaşlar için kredi ve istihdama erişim için özel mülkiyete ve halkın en zayıf üyelerinin korunmasına yönelik bir tasarının geçilmesi.

     Victoire Ingabire Umuhoza, ülkesine döndükten bir ay sonra, Şubat 2010’da ülkedeki diğer iki siyasî muhalefet partisi lideriyle birlikte Muhalefet Partileri Daimî Danışma Konseyi (İng. Permanent Consultative Council of Opposition Parties; Frsz. Conseil Consultatif Permanent des Partis d’Opposition)’ni kurar ve muhalefet partilerinin siyasî alanlarını genişletme ve güçlenmeyi amaçlayan çabalarını biraraya getirir. Böylece Ruanda’daki demokratik mücadele sürecini başlatır.

     Umuhoza, ülkesine döndükten sadece üç ay sonra, Nisan 2010’da ev hapsinde tutulur. Ev hapsindeyken, Ağustos 2010’da yapılan genel seçimlerde partisinin adayı olur. Ancak 14 Ekim 2010’da tutuklanır.

     Ruanda kovuşturması O’nu “ülkenin istikrarını bozmak”“terör eylemlerine katılmak”“savaş ve terörle hükûmet aleyhinde komplo kurmak”“kitleleri hükûmete karşı ayaklandırmaya çalışmak” ve “soykırım ideolojisini kışkırtmaya çalışarak bölücülük yapıp silahlı bir grup oluşturmak” ile suçluyordu. Fakat O, çıkarıldığı mâhkemede “siyasî amaçlı olarak isnat edildiğini” iddiâ ettiği tüm bu suçlamaları reddetti.

     Mâhkeme 2 yıl sürer.

     Victoire Ingabire Umuhoza ve diğer iki Ruandalı siyasetçi, Bernard Ntaganda (1969 – halen hayatta ve hapiste) ve Déogratias Mushyayidi (1961 – halen hayatta ve hapiste), 13 Eylül 2012 tarihinde Avrupa Parlamentosu (AP)’nun 42 milletvekili tarafından “düşünce özgürlüğü” alanında “Sakharov Ödülü”ne aday gösterilirler.

     30 Ekim 2012 tarihinde Victoire Ingabire Umuhoza, başkent Kigali’deki Kigali Asliye Ceza Mâhkemesi tarafından “Terörizm ve savaş yoluyla ülkeye komplo” ve “Soykırımı inkâr” suçları nedeniyle 8 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. (NOT: Ruanda’daki soykırımı inkâr etmesi nedeniyle Umuhoza yalnızca Ruanda hükûmetinin değil, dünyadaki pekçok insan hakları örgütünün ve aydınların da tepkisini çekmiştir.)

     Aralık 2013 tarihinde Ruanda Yüksek Mâhkemesi, Umuhoza’nın 8 yıl olan hapis cezasını 15 yıla çıkarmıştır.

     Evli ve 3 çocuk annesi olan Victoire Ingabire Umuhoza, halen cezaevinde yatmaktadır.

     Evet…

     Victoire Ingabire Umuhoza’nın hikâyesi de böyle.

     “Barış Duvarı”ndaki diğer bir isim, Ortadoğu ülkesi Bahreyn’den ve yine bir hânım…

     Bahreyn’deki baskıcı ve mezhepçi rejimi eleştiren şiirler kaleme alıp okuduğu için ülkesinde cezaevinde yatıp işkence gören şair ve öğretmen Âyet Hasan Muhammed el- Qurmezî, 1 Ocak 1991 tarihinde Körfez’in küçük ülkesi Bahreyn’in İsa şehrine bağlı Sened köyünde doğdu.

     Aslında 20 yaşında olduğu 2011 yılına kadar O’nu tanıyan kimse yoktu. Bahreyn’de 23 Şubat 2011 günü diktatör rejim aleyhine düzenlenen kitlesel bir gösteride, iktidar aleyhine bir şiir okuduğu için tutuklanınca, dünyaca ünlü bir isim oldu.

     2010 sonu ile 2011 yılı başında, tam olarak 18 Aralık 2010 günü Tunus’ta başlayan, daha sonra Mısır’la devam edip tüm Mağrîb ve Ortadoğu ülkelerine sıçrayan ve “Yasemin Devrimi” (Ar. ثورة الياسمين [Sewra Yasemin]) olarak isimlendirilen, daha sonraları ise “Arap Baharı” (Ar. الربيع العربي [El- Rabi’el- Arabî]) olarak nitelenen hadiseler, 2011 yılı başlarında Bahreyn’e sıçramıştı.

     Bahreyn’deki mezhepçi diktatör rejim aleyhindeki protestoların ilk günlerinde, 23 Şubat 2011 günü, başkent Mename’deki İnci Meydanı (Ar. دوار اللؤلؤة [Dîwar’el- Lulu’a])’nda düzenlenen geniş katılımlı kitlesel gösteride, Bahreyn Öğretmenlik Enstitüsü (Ar. كلية البحرين للمعلمين [Kulliyat’el- Bahreyn li’l- Muallimîn]) öğrencisi olan henüz 20 yaşındaki Âyet Qurmezî, bir şiir okudu. Şiir, Bahreyn Başbakanı Şeyh Halife bin Selman bin Hamid el- Halife (1935 – halen hayatta ve görevinin başında)’nin doğrudan hicvini (mizah yoluyla eleştirilmesini) içeriyordu.

     Âyet’in okuduğu şiirden bazı bölümler şöyle (Türkçe tercümesi):

     “Biz sarayda yaşamak hayâlinde değiliz,
     Saraya hâkim olma hevesimiz de yok,
     Biz, zillet ve mutsuzluğu mahvedecek bir halkız,
     Biz, Dîn için kıyamla zûlmü kökünden yok edecek insanlarız,
     Çünkü insanların zayıf, biçare halde kalmasını istemiyoruz.
 
     Ben mutluluğu ölümde görüyorum,
     Zalimlerle yaşamak şerefsizliktir,
     Mâsum insanların kanı akıtılıyor,
     Bahreyn sanki Kerbelâ olmuş.”
 

Âyet el- Qurmezî, Bahreyn’deki halk ayaklanmasında şiir okurken…

     Şiir, sosyal medya yoluyla yaygın bir şekilde dolaşıma girdikten sonra ailesi taciz ve ölüm tehditlerine maruz kalır.

     “Bahreyn rejimine kin tutmak” ve “Kraliyet ailesine hakaret etmek” ile suçlanan Âyet tutuklanır ve “gizlilik koşullarında” gözaltına alınır. Hatta “gözaltında öldürüldüğü” iddiâları yayılınca, Şiî halk kitleleri yoğun protesto gösterilerinde bulunurlar.

     Gözaltında iken işkence görür, Âyet. Uluslararası insan hakları örgütleri, tutukluluk halinin ve duruşmanın, “Bahreyn makamlarının vahşîliğini tasvir ettiğini” açıkladılar. Âyet’in kendisinin yaptığı açıklama ise dehşet vericiydi: Âyet, polisler tarafından tutuklandıktan sonra önce Saray’a götürülüp kendisine dayak atıldığını, sonra da tecavüz ile tehdit edilerek gözaltına alındığını söylemişti.

     Âyet daha sonra “ev hapsine” mâhkum edildi. Ancak soruşturması devam ediyordu.

     1 Mart günü evine kimliği belirsiz kişiler tarafından telefon açıldı. Bu telefonlarda ölüm tehditleri yapıldı ve kendisine tecavüz edecekleri tehdidinde bulunuldu.

     6 Mart’ta düzenlenen gösteriye Âyet de katılmış ve yine şiir okumuştu. Bu seferki şiir daha sert idi ve Şeytan ile Halife (Bahreyn Lideri) arasında geçen bir diyalog şeklinde idi. Bu şiir şöyleydi:

     “Halife ile Şeytan’ın diyaloğu:

     Şeytan:

     – Ey Halife, Allah’tan kork. Kalbim bu insanlara göre parça parça oldu. Ben sana karşı ayaklanacağım.

     Halife:

     – Ben böyle öğrendim ki, onlara göz yummayayım, onları zelil yapayım, onları çeşitli bedbahtlıklara sürükleyeyim.

     Şeytan:

     – Ey Halife, halkın sesini duymuyor musun?

     Halife:

     – Ey İblis, ben bu halkın kanına susamışım. Benden sonra bu ülke hiçbir çocuk, genç ve ihtiyar için güzel olmamalıdır. Onların varlığı için binlerce kapı açıldı. Gençler hapishanelerde tutuklu, tüm halkı mâteme garkettim.”

     Sadece 20 yaşında bir kız ve henüz öğrenci olan Âyet’in şiirleri YouTubeTwitter ve Facebook kanalıyla dünyanın geri kalanında hızla yayılır. Bir yandan dünya çapında bir şöhret kazanırken, bir yandan da her gün kendisine ve ailesine sayısız ölüm tehditleri ve mesajları geliyordu.

     29 Mart 2011 sabahı, kadın polis memurlarının eşliğinde Âyet’i tutuklama emri çıkartan polisler, ailesinin evine gittiler. O’nu orada bulamayan polis, annesine “Âyet’i yeryüzünün derinlerinde saklı olsa bile” tutuklama niyetinde olduklarını bildirerek, evini araştırdılar ama Âyet evde yoktu.

     Ertesi gün, 30 Mart, Âyet, polisin ailesinin evine ikinci kez baskın yapmasıyla tutuklandı. Polisler eve ilk girdiklerinde Âyet yine evde yoktu. Baskın esnasında polisler, Âyet’in dört kardeşinden dördünü de silah doğrultarak yere yatırdılar. Bir polis memuru, Âyet’in babasına, “Eğer Âyet’in nerede olduğunu 15 dakika içinde söylemezsen, oğullarının dördünü de gözlerinin önünde öldürürüz. Bu konuda emir var ve şu anda bunu yapmaya yetkimiz var” demişti, yüksek sesle. Âyet’in ailesi, kızlarının eve dönmesini istemekten başka çareleri olmadığına inandılar. Âyet’i arayıp durumu bildirdiler ve kendisine eve dönmesini rica ettiler. Âyet eve döndü. Polisler O’nu kelepçeleyip götürdüler.

     Âyet, resmî giyimli, ikisi de maske takmış ve her ikisi de kadın olan iki polis tarafından arabaya bindirilip götürüldü. Kadın polisler kendisini götürürken, yolda, “karakolda kendisini nasıl döveceklerini, kendisine erkek görevliler tarafından nasıl tecavüz edileceğini, kendisinin çıplak fotoğraflarının internette nasıl yayınlanıp yayılacağını” söylüyor, “bir daha insan içine çıkamayacaksın” diye tehdit ediyorlardı.

     Genç bir kıza bu aşağılık tehditleri yapan polisler de kadın idiler ve daha kötüsü, bu dediklerinin hepsi gerçekten de oldu.

     Önce, Âyet’in ailesine yoğun bir psikolojik işkence dönemi yaşatılır. Âyet’in annesi Saide Qurmezî (? – halen hayatta) karakolda sorguya çekildikten ve kendisine birtakım belgeler imzalatıldıktan sonra, Âyet’in El- Hawra Polis Karakolu’ndan alınıp El- Qure Polis Karakolu’na götürüleceğini söylediler. Başka da bir şey söylemediler. Kederli anne karakoldan karakola koşmuş, ama kızının izine rastlamamıştı. Görüştürmediler anneyi.  

     Birkaç gün sonra Âyet’in “uygunsuz” fotoğrafları cinsel içerikli web sayfalarında ve pornografik sitelerde yayınlanmaya başlar. Halk arasında ise Âyet’in karakolda tecavüze uğradığı ve öldürüldüğü söylentileri yayılır. Bütün bu söylentiler ailesinin de kulağına gidiyordu.

     Bizzat Bahreyn devlet televizyonunda, Âyet’in bir Şiî olduğuna ve Sünnîler’den nefret ettiğine vurgu yapan bir video yayınlanır.

     Devlet tarafından “Öğrencileri ve üniversite çalışanlarını Hükûmet’e karşı kışkırtan, Hükûmet’i devirme sürecinin bir parçası” ilan edilen Âyet Qurmezî, öğretmen olmak için okuduğu üniversiteden atılır. Kaydı silinir.

     Haftalar sonra acılı anneye kızıyla telefonda konuşma izini verilir. Âyet, başından geçen her şeyi (az önce aktardığımız kötü olayları) telefonda annesine bir bir anlatır.

     Âyet Qurmezî’nin başına gelenler, gerek mezhepçi Bahreyn rejimine karşı kıyam halinde olan Bahreyn halkında ve gerekse uluslararası kamuoyunda büyük tepkilere neden olur.

     Göstericilere karşı alınan sert önlemleri protesto etmek isteyen ana muhalefetteki siyasî grup olan ve kısaca Wifaq olarak bilinen İslamî Millî Birlik Topluluğu (Ar. جمعية الوفاق الوطني الإسلامية [Cemiyet’el- Wifaq el- Watanî el- İslamiye]), Âyet el- Qurmezî’nin tutuklanmasını “hükûmetin ifade özgürlüğüne karşı olduğunu gösteren açık bir mesaj” olarak nitelendirdi.

     Uluslararası Af Örgütü, Bahreyn makamlarının acımasız davranışlarını kınadı ve Âyet’in serbest bırakılmasını istedi. Uluslararası Af Örgütü Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörü Malcolm Smart (? – halen hayatta) şunları söyledi: “Bir kadın şairin yalnızca kamuoyundaki görüşlerini ifade etmesini engelleyerek, Bahreyn hükûmeti ve yetkilileri, sıradan Bahreynliler’e karşı sert ve baskıcı davrandıklarını gösteriyorlar. Âyet Qurmezî’nin yaptığı sadece görüşlerini barışçıl ve açıkça ifade etmekten ibaret. Dâvâsını özgürce ifade etme konusunda genç bir öğrenciye bu tahammülsüzlük, korkunç ve sinir bozucu saldırılar, kabul edilebilir değil. Yargılanması da adil bir biçimde yapılmıyor, kendisine karşı suçlamalar düşürülmeli ve derhal serbest bırakılmalıdır.”

     Bahreyn yetkililerine, Bahreyn’in de resmî taraf olduğu “Uluslararası Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi”nin 19. maddesi uyarınca garanti edilen ifade özgürlüğü hakkını koruma yükümlülüklerini hatırlatan ve kısa adı PEN olan Uluslararası Şairler, Piyesçiler ve Denemeciler (İng. Poets, Essayists and Novelists International) Britanya şubesi, Âyet’in derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması çağrısında bulundu.

     Birleşmiş Milletler (BM) teşkilâtı, Bahreyn mâhkemelerinde sivillerin yargılanmasına son verilmesi ve Şubat ayındaki protesto hareketi kapsamında tutuklanan barışçıl göstericilerin derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu.

     Âyet el- Qurmezî’nin gözaltında tecavüze uğradığı haberlerinden sonra İran’da kadınlar tarafından protesto gösterileri yapıldı ve protestocuları desteklemek için İranlı eylemcileri Bahreyn’e getiren filodaki gemilerden birine O’nun adı verildi. “Âyet el- Qurmezî” isimli gemi, Bahreyn donanması tarafından durduruldu ve gemi İran’a geri dönmek zorunda kaldı.

Âyet el- Qurmezî, Norveç’in başkenti Oslo’da, kendi resminin de çizildiği ve şu anda bizim bulunduğumuz “Barış Duvarı” önünde…

     Tutuklanmasının ardından Âyet el- Qurmezî, 9 gün boyunca küçük ve son derece soğuk bir hücrede gözaltında tutuldu. Zaman zaman kasıtlı olarak küçücük bir hücrede gazlı ve boğucu bir klima sistemi altında tutuluyordu. Yüzüne elektrik kablosuyla vuruldu, çıplak elleriyle tuvaletleri temizlemek zorunda bırakıldı. Bazı raporlar, ayrıca tecavüz ile tehdit edildiğini de gösteriyor. Bu süre boyunca polis işkence iddiâlarını sorgulamak için herhangi bir girişimde bulunmadı.

     Âyet’in kardeşi Yusuf Muhammed (? – halen hayatta)’e göre, cezaevinde yaşadıklarından sonra yapılan tedavisi sonucu, yargılama öncesi dönemde iyileşti.

     İki ay gözaltında tutulduktan sonra, mâhkeme tarafından hiçbir hukukî argümanın bulunmadığı ve avukatının mâhkemeye katılmasına dahi izin verilmeyen bir “güvenlik mâhkemesi” tarafından yargılandı. 12 Haziran 2011 tarihinde “mâhkeme” (!) tarafından suçlu bulunan Âyet el- Qurmezî, 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mâhkeme kararı, muhalefet grupları ve Uluslararası Af Örgütü tarafından kınandı.

     Zor ve tehdit kullanılarak 21 Haziran 2011 günü Bahreyn devlet televizyonuna çıkartılan Âyet el- Qurmezî, canlı yayında Kral’dan ve Başbakan’dan özür diledi.

     Âyet, 13 Temmuz 2011 tarihinde serbest bırakıldı ve hapishaneden çıktı. Yüzlerce kişilik bir kalabalık, Sened köyündeki evine dönüşte, evine kadar ona eşlik etti ve destek oldu.

     Ancak cezası iptal edilmedi. Ev hapsinde kaldı. Ailesi, cezası iptal edilmediği için her an tekrardan cezaevine çağrılabileceğinden korkuyor.

     1 Ekim 2014 tarihinde, Bahreyn’de demokrasi ve insan hakları için verdiği mücadeleden dolayı Âyet el- Qurmezî’ye “2015 Öğrenci Barış Ödülü” verildi.

     Evet…

     Âyet Hasan Muhammed el- Qurmezî’nin hikâyesi de böyle.

     “Barış Duvarı”ndaki diğer isimler, erkek. Bunlardan biri genç bir delikanlı ve Suudî Arabistan’dan…

     Özgür Suudî Liberalleri’nin kurucu ortağı olan ve şu anda Suudî Arabistan’da cezaevinde yatan blog yazarı Raif Muhammed Bedewî, 13 Ocak 1984 tarihinde Suudî Arabistan’ın Doğu (Ar. الشرقية [Eş- Şarqiye]) ilinin Huber (Ar. الخُبر [El- Xuber]) şehrinde doğdu.

     2002 yılında henüz 18 yaşındayken, 27 yaşındaki bir hânımla, İnsaf Heyder (1975 – halen hayatta) ile evlendi. Çiftin şu anda TiradNecwe ve Miryam adlarında üç çocuğu bulunuyor.

     Raif Bedewî 2006 yılında henüz 22 yaşındayken “Özgür Liberaller Ağı” (Ar. الشبكة الليبرالية الحرة [El- Şebeket’ul- Liberaliyyet’el- Hurre]) adlı web sitesini kurdu.

     Raif, kurduğu bu web sitesinde, teokratik gerici Suudî rejiminin büyük öfkesini kazanmasına yol açacak yazılar kaleme alıyordu. Devletin dînî veya ideolojik değil laik olması gerektiğini söylüyor, “Devletin dîni olmaz, insanların dîni olur; devlet tüm dînlere karşı eşit ve adil davranmalıdır. Devletin dînî esaslara dayanmaması onun sapkın olduğu anlamına gelmez” diyor, dîn ve düşünce özgürlüğünü savunuyor, isteyen kişinin istediği inancı benimseyip istediği düşünceyi savunabilmesi gerektiğini ve bu konuda herkesin özgür olması gerektiğini savunuyor, “Liberalizm herkes için özgür ve iyi bir hayat vizyonudur” diyor, ayrıca kadınların insan sınıfından bile sayılmadığı Suudî Arabistan’da kadınların özgürlüğünü savunuyordu.

     Kısacası, teokratik bir devletin ve dînci bağnaz çevrelerin öfkesini kazanmak için yapılması gereken ne varsa hepsini yapıyordu, bu cesur delikanlı. Biz kendimize “entelektüeller”, “aydınlar” deyip piyasada arz-ı endam edenler bu fikirleri Türkiye ve Almanya gibi ülkelerde bile savunmaya cesaret edemezken, 20’li yaşlardaki bu delikanlı bu fikirleri Suudî Arabistan gibi bir ülkede seslendiriyordu.

     Yaptığı paylaşımlar ve savunduğu fikirler nedeniyle ilk kez 2008 yılında tutuklu yargılanmak üzere gözaltına alınan Raif, sorgulandıktan bir gün sonra serbest bırakıldı. Suudi Arabistan’ı terk etmekten kaçındı ve eşinin banka hesapları 2009 yılında donduruldu.

     Raif’in savunduğu fikirler nedeniyle Raif’in hânımı İnsaf’ın ailesi, çiftin zorla da olsa boşanması için mâhkeme dâvâsı açtı.

     Raid Bedewî, 17 Haziran 2012 tarihinde tutuklanır ve “internet kanalıyla İslam’a hakaret” suçlamasıyla yargılanır. Ayrıca kendisine “mürted olduğu” (dînden döndüğü, İslam’ı terk ettiği) ithamı da yapılır.

     Tutuklanmasını takiben, Uluslararası Af Örgütü, Raif Bedewî’nin sadece düşüncelerini dile getirdiği için yargılanıp ceza almasını “İfade özgülüğünün ihlali” olarak değerlendirir. Ayrıca Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü, Bedewî’nin İslam’a veya herhangi bir dîne hiçbir biçimde hakaret etmediğini, İslam’a hakaret gibi bir amacının da asla bulunmadığını belirterek, “O sadece devletin tüm dînlere karşı eşit mesafede durmasını istiyor. Bu düşüncesini de herhangi bir yasadışı kanalla veya şiddet yoluyla değil, sadece yazılar yazarak dile getiriyor. Suudî Arabistan düşünce ve ifade özgürlüğünü açıkça ihlal ediyor” açıklamasında bulunur.

     Bedewî ayrıca kendi web sitesinde “kıdemli dînî figürleri” ağır biçimde eleştirmiş, başkent Riyad’da bulunan İmam Muhammed bin Suud İslamî Üniversitesi (Ar. جامعة الإمام محمد بن سعود الإسلامية [Camiât’ul- İmam Muhammed bin Suud el- İslamîyye])’nin verdiği Selefî eğitimle “teröristler için bir zenginlik haline geldiğini” söylemişti.

     17 Aralık ve 22 Aralık 2012 tarihlerinde Cidde şehrinde bulunan Özel Ceza Mâhkemesi (Ar. المحكمة الجزائية المتخصصة [El- Mahkemet’el- Cezaiyyet’el- Mutaxasisa])’nde görülen dâvada, mâhkeme bir karar veremez ve dâvâ ileri bir tarihe ertelenir.

     Mart 2013 tarihinde Suudî Arabistan’daki bir İslamî hukuk kurumu, verdiği fetvâda, Raif Bedewî’yi “kâfir” ilan eder.

     Kanada’nın Québec eyaleti tarafından 2013 yılında Raif Bedewî ve eşi İnsaf Heyder ile çocuklarına “siyasî sığınma hakkı” verilir.

     29 Temmuz 2013 günü mâhkeme kararını verir: Raif Bedewî, 7 yıl hapis ve 600 kırbaç cezası alır. Ayrıca Raif’in kurduğu web sitesinin kapatılmasına karar verilir.

     Ancak çeşitli dînî çevreler bu cezanın “çok hafif” olduğunu söyleyerek, Raif Bedewî’nin “İslam’a hakaret ettiğini” ileri sürerler ve karara itiraz ederler. 7 Mayıs 2014 tarihinde yeniden görülen dâvâda, Raif Bedewî’nin cezası 7 yıl hapisten 10 yıl hapise ve 600 kırbaçtan 1000 kırbaç cezasına çıkartılır. Ayrıca Raif’e bir de 194 bin Euro (€) para cezası verilir, ek olarak.

     Raif Bedewî’nin avukatı Welid bin Sami bin Muhammed bin Muhammed Said Merdad Ebû’l- Xêr (1979 – halen hayatta), mâhkemede yaptığı savunmada, Raif Bedewî’ye yapılan suçlamaların hiçbir biçimde gerçeği yansıtmadığını, O’nun “İslam’a hakaret” gibi bir kastının asla olmadığını, Raif’i “kâfir” ilan eden fetvâların insaf ve hakkaniyetten uzak olduğunu, Raif’in inançlı ve samimî bir Müslüman olduğunu, hatta namaz kılan, oruç tutan, ibadetlerini düzenli olarak yerine getiren bir mü’mîn olduğunu, O’nun sadece erdemli ve özgür düşünceli bir Müslüman olduğunu, bu yüzden Müslümanlar için istediği hakların ve iyiliğin aynısını diğer tüm dînlerden insanlar için de istediğini, Raif’in dîn, mezhep, ırk ve kavim ayrımı gözetmeksizin tüm insanları seven ve kardeş gören bir insan olduğunu söyler.

     Dünyanın en alçak ve aşağılık devleti olan Suudî Arabistan rejimi yalnızca Raif Bedewî’yi değil, Raif’in avukatı Welid Ebû’l- Xêr’i de cezalandırmıştır. Daha önce Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Suudî Arabistan şubesini kurmuş olan Ebû’l- Xêr’e “lisanssız bir organizasyon kurmak”“hükümdarlığa bağlılığı bozmak”“rejimi ve yetkilileri zayıflatmak”“devlet aleyhine kamuoyu oluşturmak” ve “yargıya hakaret etmek” gibi suçlamalar yöneltilmiş ve 7 Temmuz 2014 tarihinde kendisine 15 yıl hapis cezası ve hapishaneden çıktıktan sonra da 15 yıl yurtdışına seyahat yasağı cezası verilmiştir. Ayrıca avukat bir de 200 bin Suudî Riyali (39 bin 200 Euro) para cezası alır, ek olarak.

     Raif’i savunan Av. Welid Ebû’l- Xêr, Cidde’deki Briman Hapishanesi’ne atılır.

     Raif Bedewî’ye ilk kırbaçlar 9 Ocak 2015 günü atılır. 50 kırbaç! Kırbaçlama olayı 20 hafta boyunca devam ettirilerek gerçekleştirilecekti.

     Ancak ikinci kırbaçlamayı yapamadılar. Dünyanın takip ettiği bu insanlıkdışı ceza, Raif’in sağlık sorunları nedeniyle şimdiye dek tam 12 kez ertelenmiş durumda.

     Mahkemenin sonuçlanmasından ve Raif Bedewî’ye verilen cezanın uygulanmaya başlanmasından sonra, Raif’in eşi İnsaf Heyder de tehditler almaya başladı. Kendisine isimsiz ölüm tehditleri geliyordu.

     27 Ocak 2015 tarihinde üç çocuğuyla birlikte Kanada’ya kaçan İnsaf Hânım, Québec eyaletinin Sherbrooke kentine yerleşir. “Şeriat’tan Şerbruk’a”; takdir-i ilahî.

     Kanada’da yaşayan İnsaf Heyder, 2016 yılında kocası Raif’in durumu ile ilgili olarak “İnsan Hakları ve Demokrasi İçin Cenevre Zirvesi” (İng. Geneva Summit for Human Rights and Democracy) adlı bir dizi televizyon röportajı yaptı.

     Raif Bedewî’ye pekçok uluslararası ödül verilmiştir ve bugün Raif Bedewî adına da pekçok ödüller verilmektedir.

     Evet…

     Raif Muhammed Bedewî’nin hikâyesi de böyle.

     “Barış Duvarı”ndaki diğer üç isim Kürt ve her biri Kürdistan’ın ayrı bir parçasından. Bunlardan biri öğretmen ve Irak Kürdistanı’ndan…

     Irak’taki Baas rejimi döneminde cezaevinde işkenceler gören, bugün ise Kürdistan’da fizik öğretmenliği yapan Kürt öğretmen Kemal Rauf Resul, aynı zamanda “Barış Duvarı”ndaki bu resimleri çizen sanatçılardan biri olan Kürt ressam Şıvan Dlêr Qeredaxî’nin ağabeyi.

     Şıvan Dlêr’in abisi Kemal Rauf Resul, 1983 yılında Kürdistan’ın Süleymaniye şehrinde Saddam Hüseyin aleyhine düzenlenen bir gösteride Baas rejimi tarafından tutuklanır. 3 ay boyunca Süleymeniye’de bir cezaevinde yatan Kemal Rauf Resul, burada insanlıkdışı korkunç işkencelere maruz kalır. İdam cezasına çarptırılır ancak Uluslararası Af Örgütü’nün devreye girmesiyle bu ceza infaz edilmez. 3 aylık tutukluluğunun ardından serbest bırakılır.

     Öğretmen olan Kemal Rauf Resul, bugün Azad Kürdistan’da “fizik öğretmenliği” yapmaktadır.

     Siyasî bir kişilik olmayan ve hiçbir biçimde siyasal hayata katılmayan Kemal Rauf Resul, şu anda vatanı Kürdistan’da lisede öğretmenlik yapan, kendi halinde bir insandır. Öğretmenlik dışında hiçbir şey yapmadığı ve herhangi bir aktiviteye katılmadığı için, ünlü de değildir ve hiçbir yerde kendisi hakkında herhangi bir bilgi yoktur.

     “Barış Duvarı”nda resimleri çizili, bir kısmı öldürülmüş ve bir kısmı da halen hayatta olan 8 portre arasında, halen yaşayıp da durumu iyi ve huzuru yerinde olan tek isimdir.

     O’nun Norveç’in başkenti Oslo’da, Nobel Barış Merkezi’nin hemen karşısındaki bu “Barış Duvarı”nda portreleri çizili 8 isimden biri olması, sanırım bu portreleri çizen biri Norveçli biri Kürdistanlı iki ressamdan birinin abisi olmasından dolayıdır. “Kardeş sevgisi ve kıyağı”, O’nu da böyle önemli ve anlamlı bir eserde ölümsüzleştirmiştir.

     Evet…

     Kemal Rauf Resul’un hikâyesi de böyle.

     “Barış Duvarı”ndaki diğer bir isim ise İran Kürdistanı’ndan…

     İran’da uzun yıllar cezaevinde yatmış olan Kürt gazeteci Adnan Hasanpur, 1981 yılında İran’ın merkezi Senendec olan Kürdistan İli (Fars. ﺍﺴﺘﺎﻥ ﻜﺭﺪﺴﺘﺎﻥ [Ostanê Kurdistan])’nin Merivan ilçesinde doğdu.

     Gazeteci olan Adnan Hasanpur, 2005 yılına kadar memleketi Merivan’da yayınlanan yerel bir gazete olan ve Kürtçe ve Farsça olmak üzere iki dilde yayın yapan haftalık “Asu” (Ufuklar) gazetesinde “editörlük” yapıyordu. Bunu yaparken, aynı zamanda “Radio Ferda” (Radyo Yarın) gibi yerli ve kısa adı VOA olan “Voice of America” (Amerika’nın Sesi) gibi yabancı medya kuruluşlarına “muhabirlik” yapıyor, haber geçiyordu. VOA’nın Çekya’nın başkenti Prag (Çek. Praha)’daki merkezinin muhabiriydi.

     Adnan Hasanpur’un editörü olduğu haftalık “Asu” gazetesi, Ağustos 2005 tarihinde baskıcı İran rejimi tarafından “ulusal güvenliği tehdit etmek ve kamuoyunu rahatsız eden yayınlar yapmak” suçlamasıyla kapatıldı. Adnan Hasanpur ve gazetenin diğer bir çalışanı olan ve aynı zamanda çevreci bir insan olup ekolojik “Sebzçiya” (Yeşildağ) örgütünde gönüllü olarak çalışan Kürt gazeteci Abdulwahid Hiva Botimar (1979 – halen hayatta) aynı suçlamalarla itham edilirler.

     Abdulwahid Hiva Botimar, 25 Aralık 2006 tarihinde tutuklanır. Tam bir ay sonra da, 25 Ocak 2007’de Adnan Hasanpur evinden gözaltına alınarak Mehâbâd Cezaevi’ne konur. İran rejimi, Adnan Hasanpur’un hapishanede ailesiyle ve hatta avukatlarıyla görüşmesine dahi izin vermez.

     İran rejimi her iki gazetecinin mesleklerinden ötürü değil, İslam Cumhuriyeti’ne karşı eline silah almaktan yargılandığını savunur. Oysa rejimin bu iddiâsı tamamen asılsızdır. Hasanpur’un avukatı Muhammed Salih Nikbext (? – halen hayatta), Hasanpur’un İran İslam Cumhuriyeti’ne muhalif hareketler içinde gerçekten yer aldığına dair hiçbir eyleminin olmadığını kaydeder ve bunu kanıtlar da. Merkezi Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve kısa adı RSF olan Sınır Tanımayan Gazeteciler (Frsz. Reporters Sans Frontières) örgütü ise Hasanpur ve Botimar’ın “Asu” gazetesinde İran Kürdistanı’ndaki çok hassas sorunları işlediğine dikkat çekerek, bu iki gazetecinin silahlı hareketlerle hiçbir ilgisinin olmadığını, İran’daki “Kürt sorunu”nu cesur bir biçimde kaleme aldıkları için İran devleti tarafından cezalandırılmak istendiğini açıklar.

     Adnan Hasanpur 3 ay tutuklu kaldıktan sonra Nisan 2007’de mâhkemeye çıkartılır. Yanında hiçbir avukat bulundurulmadan mâhkemeye çıkartılan ve kendisini savunmasına dahi müsaade edilmeyen Adnan Hasanpur, 3 ay süren yargılamalar sonucunda, 17 Temmuz 2007 tarihinde İslam Devrimi Mâhkemeleri (Fars. دادگاه انقلاب اسلامی [Dadgahâyê İnqılabê İslamî]) tarafından “casusluk”“ulusal güvenliğe karşı hareket” ve “devlete karşı aktif silahlı direniş” gibi suçlamalarla İDAM cezasına çarptırılır.

     Aynı “suçlardan” (!) yargılanan Abdulwahid Hiva Botimar içinse karar 22 Ekim 2007’de Tahran 32. İslam Devrimi Yüksek Mâhkemesi tarafından verilir: Beraat. Botimar serbest bırakılır. Karar ailesine 5 Kasım günü tebliğ edilir.

     Beraber çalışan ve aynı suçlamalarla yargılanan Botimar’ın beraat ettirilip Hasanpur’un idam cezasına çarptırılması bir “hukuk komedisi” olarak nitelendirilirken, Hasanpur’un avukatı M. Salih Nikbext, “Aynı suçlamalarla yargılanan Abdulwahid Hiva Botimar serbest bırakıldığına göre, ‘vatana ihanet’ suçlamasına devletin kendisi de inanmıyor, mâhkeme de inanmıyor” der. RSF’nin temas kurduğu Av. Nikbext, “Bu karar yalnızca Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ne ve İran’ın da altına imza attığı uluslararası sözleşmelere değil, Şeriat Yasası’na ve İslam Cumhuriyeti Anayasası’na da aykırı” açıklamasında bulunur.

     Dâvâyı takip eden diğer bir avukat olan Sirvan Xoşmend (? – halen hayatta) ise yaptığı açıklamada, Adnan Hasanpur’a yöneltilen suçlamalarla ilgili tek bir somut kanıt bulunmadığını net bir biçimde ifade ederek, “Tutukluluğu süresince, suçunu kabul etmesi için Adnan Hasanpur’a cezaevinde insanlıkdışı korkunç işkenceler yapıldı” der.

     İslam Devrimi Mâhkemeleri’nin Adnan Hasanpur için 17 Temmuz 2007 tarihinde verdiği idam kararı, bir yıl sonra, 3 Eylül 2008 tarihinde Yargı Reisi tarafından geri çekilir. İdam cezası kaldırılır ve bu 31 yıl hapis cezasına çevrilir. Adnan Hasanpur, Senendec Hapishanesi’ne konur.

     11 Şubat 2008 tarihinden başlanarak Adnan Hasanpur’un dâvâsı tekrardan görülmeye başlanır ve bu kez de 31 yıllık hapis cezası, Senendec İslam Devrimi Mâhkemesi’nin 3 Eylül 2009 tarihinde verdiği kararla 15 yıl hapis cezasına düşürülür.

     2015 yılında ise bu ceza 10 yıla indirilir. O zamana kadar zaten 9 yıldır hapiste yatmaktaydı. Bu durumda cezanın dolmasına sadece 1 yıl kalmış oluyordu.

     10 yıla yakın bir süre cezaevinde yatan Kürt gazeteci Adnan Hasanpur, 10 Eylül 2016 günü serbest bırakılır.

Adnan Hasanpur (ortada), serbest kaldıktan sonra annesi ve kardeşiyle bunun mutluluğunu yaşarken…

     Adnan Hasanpur’un en önemli özelliği, İran İslam Devrimi (11 Şubat 1979)’nin gerçekleşmesinden bu yana İran’da en uzun süre cezaevinde yatan gazeteci olmasıdır. Devrimden sonra hiçbir gazeteci bu kadar uzun süre hapiste yatmamıştır. İran İslam Cumhuriyeti daha çok idam kararları verdiği ve insanları vinçlerde sallandırdığı için, insanları zindana atmak, hapsetmek gibi çağdışı ve gayr-ı insanî yollara tenezzül etmemektedir.

     Evet…

     Adnan Hasanpur’un hikâyesi de böyle.

     … ve Tahir Elçi.

     O’nu nasıl anlatmalı, nasıl kaleme almalı, bilmiyorum.

     Erdem timsali bu güzel insan aramızdan ayrılalı iki yıl oldu. Yokluğuna hâlâ dahi alışabilmiş değiliz.

     Türkiyeli Kürt avukat ve Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, 1966 yılında Şırnak (Kürt. Şehr-i Nûh) ilinin Cizre (Kürt. Cezira Botan) ilçesine bağlı Hisar (Kürt. Hebler) köyünde doğdu.

     Cizre’ye 15 km mesafede bulunan, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hûd sûresinin 44. âyetinde ismi zikredilen heybetli Cudi Dağı (Kürt. Çiyayê Cûdi)’nın eteklerinde yer alan bu köy, son derece fakir bir köydü. Güzel bahçeleriyle ve özellikle de nar ağaçlarıyla ünlüydü. Halkın tamamının Kürtçe konuştuğu, özellikle kış mevsiminin uzun ve soğuk gecelerinde dengbêj divanlarının kurulduğu, yaz aylarında ise açık havada hitabet ve tiyatral yetenekleri iyi olan kişiler tarafından çocuklara Kürtçe masal ve efsanelerin anlatıldığı, Kürt kültürünün doyasıya yaşandığı bir köydü. (İLGİNÇ BİR NOT: Dünyaca ünlü Kürt şairi Cegerxwîn’in “Şam Şekıre, Welat Şêrintıre” adlı şiirinde geçen “Çena te guhê Cûd û Şax û Hebler, Qırık eywan û taqa kesrewani” dizelerinde geçen Hebler işte bu köydür, Tahir Elçi’nin köyüdür.)

     Tahir Elçi, 1978 – 79 yıllarında “Türkiye Cumhuriyeti Bayındırlık Bakanlığı” yapan, 2006 yılında kurulan Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP)’nin kurucu genel başkanı olan, 26 Temmuz 2013 tarihinde açılışı bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (1954 – halen hayatta ve cumhurbaşkanı) tarafından yapılan Şırnak Şerafettin Elçi Havaalanı’na ismi verilen duayen Kürt siyasetçi Şerafettin Elçi (1938 – 2012)’nin akrabasıdır. Şerafettin Elçi’nin kızı Evin Elçi (1974 – halen hayatta) ise kendisinden 25 yaş büyük olan dünyaca ünlü İzmirli Türk futbol adamı ve teknik direktör Mustafa Denizli (1949 – halen hayatta) ile evlidir.

     Tahir Elçi, ilkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Cizre’de okudu. Cizre’de okurken, ilçe merkezinde yaşayan ağabeyi Ömer Elçi (? – ?)’nin evinde kalıyordu.

     Liseyi bitirdikten sonra girdiği üniversite sınavında, Diyarbakır (Kürt. Diyarbekir) şehrinde bulunan – benim de okuduğum – Dicle Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’ni kazanır ve okumak için 1987 yılında Diyarbakır’a gelir.

     1991 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak “avukat” olur.

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi

     İlk avukatlık bürosunu mezun olduğu aynı yıl memleketi Cizre’de açar. Bir pasajın içindeydi bu büro.

     Ama işte, Diyarbakır, Aşk-ı Diyarbekir, bir kez soludun mu havasını, bir kez uyudun mu kollarında, ömür boyu çıkmaz kokusu üzerinden, dünyanın neresine gidersen git seni tekrardan kendine çeker. Bir defalığına olsun “Diyarbekirli” olursan, ömrünün sonuna kadar öyle kalırsın.

     Dayanamaz Tahir abi Diyarbekir hasretine, bir yıl sonra geri döner.

     1992’den itibaren Diyarbakır’da serbest avukatlık yapmaya başlar. Birçok dâvâda Kürt yerleşim bölgesi içinde ve dışında etkin olur ve ayrıca merkezi Fransa’nın Strazburg (Frsz. Strasbourg) şehrinde bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Frsz. Cour Européenne des Droits de L’Homme)’ne götürülen birçok dâvâda hukukçu olarak görev yapar.

     1993 yılında “yasadışı faaliyetler” gibi muğlak bir suçlamayla ve hiçbir somut gerekçe gösterilmeden tutuklanır. Hakkında hiçbir soruşturma ve arama emri bulunmadığı halde evine baskın yapılır ve alınıp karakola götürülür. Elçi, durumu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet eder. Daha sonra serbest bırakılır. (Bu dâvâ tam 10 yıl sürmüş ve tâ Kasım 2003’te sonuçlanmış, Türkiye, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”nin 3. maddesi uyarınca, ayrıca “hukuksuz tutuklama”yı kapsayan 5. maddesi uyarınca ve “aile mahremiyetini ihlâl etme”yi kapsayan 8. maddesi uyarınca mâhkum edilmiştir.)

     1995 yılında, öğretmen olan Türkan Elçi (? – halen hayatta) ile evlenir. Düğünleri – bugün otel olarak kullanılan – bir binanın üst katında yapılır. Bu evlilikten, Nazenin ve Arin adlarında iki kızları olacaktır.

     Daha sonra Almanya’ya giden Tahir Elçi, Renanya – Palatina (Alm. Rheinland- Pfalz) eyaletinin Trier şehrinde bulunan Avrupa Hukuk Akademisi (Alm. Europäische Rechtsakademie)’nde “uluslararası ceza ve usûl hukuku” dersleri alır. Ülkesine döndükten sonra 1998 yılından başlayarak “insan hakları” üzerine seminerler düzenler.

     “Ceza hukuku” ve “insan hakları” alanlarında yetkin ve donanımlı bir avukat olan Tahir Elçi, 1998 – 2006 yılları arasında Diyarbakır Barosu’nda yönetici olarak görev yapar. Bu süre zarfında ulusal ve uluslararası birçok konferansa konuşmacı olarak katılır.

     21 Kasım 2004 tarihinde Mardin (Kürt. Mêrdîn) ili Kızıltepe (Kürt. Koser) ilçesinde evlerinin önünde oynarken polisler ve özel timler tarafından açılan ateşle babası Ahmet Kaymaz (1973 – 2004) ile birlikte öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz (1992 – 2004)’ın dâvasına Tahir Elçi bakar. Dâvâ devlet tarafından Mardin’den Eskişehir’e alınır. Uğur’un katilleri olan polisler yargılandılar ama beraat ettiler. “Güvenlik gerekçesiyle” Eskişehir’de görülen dâvâ sırasında müdahil avukat Tahir Elçi, “Tarafsız yargılama istiyoruz” dediği için “adil (!) yargılamayı etkilemeye çalışmakla” suçlanarak hakkında dâvâ açılır. Böylece katiller beraat ederken maktulün avukatları “suçlu” durumuna düşerler. 2015’te yapılan “yargılamanın yenilenmesi” talebi de Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden reddedilir.

     Tahir Elçi’nin baktığı diğer bir önemli dâvâ da “Cizre Faili Meçhul Cinayetler Dâvâsı” idi. Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz (1958 – halen hayatta)’ün 23 Mart 2009 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Cizre’deki bazı cinayetlerle ilgili yürüttüğü soruşturma kapsamında gözaltına alınmasıyla başlayan ve 1990 – 96 yılları arasında Cizre’de kaybedilip infaz edilenlerin ailelerinin müdahil olduğu bu dâvâda, Cemal Temizöz “adam öldürmeye azmettirmek ve silahlı örgüt üyesi olmak” suçlamalarıyla 25 Mart 2009 günü tutuklanır. 12 Eylül 2014’te tahliye olan ve tutuksuz yargılanan Temizöz, MHP’li Cizre Belediye Eski Başkanı, Korucubaşı ve Tayan Aşireti Reisi Kamil Atağ (? – halen hayatta)’ın da bulunduğu 7 sanıkla birlikte 5 Kasım 2015 tarihinde Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı ile yapılan tüm suçlamalardan ayrı ayrı beraat eder. (NOT: 1990 – 96 yılları arasında Cizre’de kaybedilip infaz edilenlerin hikâyesini ele alan ve bahsettiğimiz bu dâvâ sürecini de belgeleyen “Faili Devlet” adında bir film çekilmiştir.)

     2010 yılında “Diyarbakır Baro Başkanlığı” seçimini az bir farkla kaybeder. Fakat iki yıl sonra aynı seçimi kazanır ve Tahir Elçi, 6 Kasım 2012 tarihinde “Diyarbakır Barosu Başkanı” seçilir. 2014 yılında yapılan “olağan genel kurul”da aynı göreve yeniden layık görülür.

     Aynı zamanda İnsan Hakları Derneği (İHD) üyesi olan Tahir Elçi, ayrıca Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Kurucular Kurulu üyeliği görevlerini de birlikte yürütür.

     28 Aralık 2011 günü Şırnak (Kürt. Şehr-i Nûh) ilinin Uludere (Kürt. Qilaban) ilçesine bağlı Ortasu (Kürt. Roboskî) köyünde Türk F – 16 savaş uçaklarının bombalaması sonucu katledilen 34 köylünün dâvâsına yine Tahir Elçi bakar. “Roboskî Katliâmı” olarak tarihe geçen bu korkunç olay, Elçi’nin baktığı en önemli dâvâlardan biridir.

     15 – 16 Haziran 2013 tarihlerinde Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)’nin öncülüğünde Diyarbakır’da düzenlenen – ve benim de konuşmacı olarak dâvet edildiğim – “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı” (K. Kürt. Konferansa Yêkitî û Çareserî ya Bakurê Kurdistanê; Z. Kürt. Konferansa Yêwitî û Çareserî ya Vakurê Kurdistanê)’na katılan isimlerden biri de Tahir Elçi’dir. Diyarbakır’da üniversite okuduğumuz ve henüz çok genç olduğumuz yıllarda Tahir Elçi’yle hiç karşılaştık mı bilmiyorum ama, kendisini ilk (belki) ve son kez görüşüm, oradadır.

Tahir Elçi (sağdan ikinci), 15 – 16 Haziran 2013 günlerinde Diyarbakır’da düzenlenen Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nda (FOTO: İbrahim Sediyani)

     7 Haziran 2015 tarihinde yapılan genel seçimlerde, seçmen kitlesi Kürtler’den oluşan Halkların Demokratik Partisi (HDP)’nin kazandığı muazzam zaferi ve Türkiye’nin 3. büyük partisi olup Meclis’e 80 milletvekili göndermesini hazmedemeyen karanlık güçler tarafından seçimden sonra Türkiye bir “korku odası”na dönüştürülür. Ardı arkası kesilmeyen terör olayları, bombalanıp yıkılan şehirler, yakılan köyler ve ormanlar, faili meçhul cinayetler, basına ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik baskı ve susturmalar, birbirini takip eder…

     Bu uğursuz ve lanetli süreç, 49 yıllık bereketli ömrü boyunca silahların susması, barış ve kardeşliğin sağlanması, insan hakları ve demokrasinin hayat bulması için mücadele etmiş olan erdemli insan Tahir Elçi’yi de aramızdan alacaktır…

     Tahir Elçi, 14 Ekim 2015 akşamı bir televizyonda katıldığı bir canlı yayın programında yaptığı açıklamalar nedeniyle soruşturmaya tabi tutulur. 20 Kasım günü Diyarbakır’da gözaltına alınarak İstanbul’a getirilir. Elçi, savcılığın tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk etmesine karşın Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “adlî kontrol şartıyla” serbest bırakılır. Ayrıca Tahir Elçi hakkında 7, 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddiâname hazırlanmış ve yurtdışına çıkış yasağı konulmuştu. Bu açıklamanın ardından sözkonusu TV kanalına da 700 bin TL para cezası kesilir.

     Diyarbakır’ın Sur semtinde çatışmaların yoğunlaştığı ve kültürel – mimarî değerlerin yıkıma uğradığı bir süreçte, 28 Kasım 2015 tarihinde Sur’da bulunan Şeyh Mutahhar Camiî’nin meşhur 500 yıllık Dört Ayaklı Minare’si altında bir basın açıklaması yapılır. Açıklamayı Tahir Elçi okumaktadır. Tahir Elçi aynı açıklamayı hem Türkçe hem Kürtçe olarak yapar.

     Tahir Elçi, bu açıklamada şunları söyler ve bunlar aynı zamanda O’nun son sözleridir:

     “Yıllar önce Afganistan’da Taliban güçlerinin Buda heykelini bombalama görüntülerini hep birlikte dehşet içinde izlerdik.

     Yine son birkaç yıl içinde IŞİD denilen o barbar grupların Palmira’da, Musul’da, Ézidî yurdu Şengal’de o insanlığın tarihî birikimlerine yönelik suikastlerini, bombalamalarını hep endişeyle, kederle izlerdik.

     Ve Türkiye toplumu olarak hep şunu derdik: ‘Aman bunlar bizden uzak olsun…’ 

     Ne yazık ki çok kısa bir süre içerisinde bizim de tarihî eserlerimize, tarihî değerlerimize yönelik benzer girişimler sözkonusu oldu.

     Değerli arkadaşlar;

     Şu anda içinde bulunduğumuz Diyarbakır’ın tarihî Suriçi bölgesi, 9000 yıllık geçmişe sahip. Bu alan içerisinde surlar, camiler, kiliseler ve daha başka tarihî yapılar bulunmaktadır. Hemen yanıbaşımızda bulunan, ‘Diyarbakır’ deyince zihinlerimizde en çok canlanan, ‘Diyarbakır’ ismiyle en çok anılan, zihinlerimizde Diyarbakır’ın adıyla en çok sembolize olan Dört Ayaklı Minare’yi ne yazık ki iki gün önce, şu an gördüğünüz gibi, ayağından vurdular.

     Arkadaşlarımızın elindeki lolitoplardan da gördüğünüz gibi, şunu diyoruz: Tarihî Dört Ayaklı Minare insanlığa sesleniyor: ‘Beni ayağımdan vurdular. Ne savaşlar, ne felâketler gördüm, ama böyle ihanet görmedim’ diyor bize.

     Değerli arkadaşlar;

     Bu tarihî yapı Anadolu’da örneği tek olan bir eserdir. Dünyada bunun bir örneği yoktur. ‘Diyarbakır Salnameleri’ne göre ve buradaki yazıtlara göre İslam’dan önce inşâ edilmiş, tahminen bir ‘çan kulesi’ gibi tasarlanmış, ancak İslamiyet’ten sonra, fetihten sonra Akkoyunlu Hükümdarlığı döneminde Sultan Kasım tarafından, biraz, hemen yanıbaşımızda gördüğünüz Şeyh Mutahhar Camiî inşâ edilmiş ve bugüne kadar Diyarbakır’da yaşanan birçok felâketten sağ olarak kurtulmuştur, bu eser.

     Biz Diyarbakırlılar olarak, Diyarbakır Barosu olarak tarihî değerlerimize, tarihî eserlerimize, 1000 yıllık, insanlığın 1000 yıllık emeğine, birikimine bu kadim şehirde sahip çıkalım.

     Ve bu nedenle, buradan çok açıkça bir çağrı yapmak istiyoruz:

     Biz bu tarihî bölgede, birçok medeniyete beşiklik etmiş, evsahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz.

     Ve bu amaçla bugün arkadaşlarımla, Diyarbakır Barosu’nun üyesi avukat arkadaşlarımla, Diyarbakırlılar’la birlikte burdayız. Buradan demokratik tepkimizi ifade etmek için burdayız.

     Bu davranışı, tarihe yönelik şiddet eylemini, tarihe yönelik, tarihî bir değere yönelik bu suikastı, bu saygısızlığı kınıyoruz.

     Tarihine, tarihsel değerlerine, tarihsel mirasına sahip çıkmayan toplumlar doğru ve güvenli bir gelecek de kuramazlar. Bu nedenle tarihimize, değerlerimize, tarihî ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım diyoruz.”

     Tahir Elçi bu açıklamayı yaptıktan hemen sonra o sokakta silahlı çatışma çıkar ve orada bulunanlar daha ne olduğunu anlamadan, Tahir Elçi’nin yerde yüzüstü uzanmış yatmakta olduğunu görürler.

     Silahla vurulmuş ve başına isabet eden kurşunla öldürülmüştür, Tahir abi.

     Bütün Türkiye’yi ayağa kaldıran bu olayın ertesi sabahı Tahir Elçi’nin cenazesi Diyarbakır Selahaddîn Eyyubî Üniversitesi’nden alınır ve Diyarbakır Barosu’nun ambleminin bulunduğu bir örtüye sarılı olan tabut, töreninin yapılacağı Koşuyolu Parkı’na götürülür. Avukatlar yürüyüşte Elçi’nin fotoğraflarını ve üzerinde Türkçe ve Kürtçe olarak “Seni unutmayacağız” yazan pankartlar taşırlar. 80 ilin baro başkanlarının cübbeleriyle yer aldığı cenaze törenine Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri de katılırlar. 50 bin kişinin katıldığı törenin ardından cenaze Diyarbakır Yeniköy Mezarlığı’na defnedilir.

Tahir Elçi’nin cenaze töreninde eşi Türkan Elçi ile kızı ve CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu acılar içinde…

     Ölümü dünya basınında da geniş yer bulan Elçi’nin yaşamını yitirmesinden sonra Türkiye’nin birçok şehrinde protesto gösterileri olur. Özellikle DiyarbakırAnkaraİstanbul ve İzmir’de geniş çaplı gösteriler düzenlenir.

     Cenazenin defninden bir gün sonra, 30 Kasım 2015 günü HDP tarafından Meclis’e Tahir Elçi cinayetiyle ilgili olarak bir “soruşturma komisyonu” kurulması teklifi götürülür. CHP tarafından da desteklenen bu araştırma önergesi, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) oylarıyla reddedilir.

     Meclis’teki bu oylama ve yaşanan tartışmalar esnasında, Tahir Elçi’nin 25 yıllık yakın arkadaşı olup kendisi de Diyarbakırlı bir Kürt olan, aynı şekilde avukat olup Tahir Elçi’den daha önce “baro başkanlığı” yapmış bulunan CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu (1963 – halen hayatta ve milletvekili), Meclis’te Tahir Elçi’nin öldürülmesiyle ilgili araştırma önergesi hakkında konuşurken AK Parti sıralarından gelen tepkilere kızarak “Yazıklar olsun size!..” der ve kürsüyü terkeder.

     Tahir Elçi cinayetinin üzerinden bugün itibariyle iki yıl geçmiştir ancak soruşturmada (yapılıyorsa tabiî) milim gelişme dahi olmamıştır. Olay öylece karanlıkta kalmış veya bırakılmıştır.

     Öldürülen Tahir Elçi’nin bir dosyada savcı tarafından “örgüt mensubu” gibi gösterilmesine tepki gösteren Diyarbakır Barosu Eski Başkanı ve aynı şekilde Tahir Elçi’nin 25 yıllık yakın arkadaşı olan Av. Mehmet Emin Aktar (1962 – halen hayatta), 15 Kasım 2017 günü bir medya kuruluşuna yaptığı açıklamada, Elçi’ye yapılanın zihin dünyasının dışavurumu olduğunu söyleyerek, “Bu toplumda öyle bir zihin anlayışı var ki, kendinden olmayan herkesi suçlu, düşman veya terörist olarak görüyor. Bu elbette suçtur. Kendisi için asla böyle birşey söylenmeyecek, baro başkanlığı yapmış, yıllarca hukuk mücadelesi vermiş birinden bahsediyoruz. Bugünkü hakim olan algıya göre savunma yapan bütün avukatlar onlar için terörist. Bu söylem, Tahir Elçi’nin de ömrü boyunca mücadele ettiği cezasızlık pratiğinin bir sonucu” demiştir.

     CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise aynı gün yaptığı açıklamada, savcının ifadeleri için yargı yoluyla hesap soracaklarını dile getirmiş, “Ortada fail yok, soruşturmada ilerleme yok. Biz faillerin kim olduğunu, bu olayın gelişimini ve buna zemin hazırlayanları çok iyi biliyoruz. Merkez medyada ve her yerde bu ölümü hazırlayanlar bir kez bile özür dilemediler. Bir kez bile geriye bakıp pişmanlık duymadılar. Dönemin Başbakanı söz vermişti ‘faili meçhul kalmayacak’ diye, nerede verilen söz? Ortada yok. İki yıl geçti, soruşturmasında hiçbir ilerleme yok” demiştir.

     Geçtiğimiz hafta, 28 Kasım 2017 günü Tahir Elçi, katledilişinin 2. yıldönümünde mezarı başında anıldı. Anma törenine râhmetli Tahir Elçi’nin eşi Türkân Elçi, kimi aydınlar, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, CHP ve HDP milletvekilleri de katıldılar.

     Burada bir konuşma yapan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, olayın ve yaşanan sürecin belki de en net fotoğrafını çeken şu açıklamayı yaptı:

     “Hırsız evin içindeyse kilit işe yaramaz. Polis kameralarında 13 saniyelik bir boşluk var, birçok işyerinin kamera görüntüleri alınmış değil, birçok kayıt da silinmiş. Tahir Elçi’nin vurulduğunu gören ya da ateş eden polislerin ifadesi ‘şüpheli’ sıfatıyla alınmış değil. Soruşturmanın etkin yürütülmemesi, faillerin kimliği noktasında bize bir ipucu vermekte.”

     Tahir Elçi’yi kalleşçe katledilmesinin 2. yıldönümünde bizler de râhmetle, sevgiyle ve özlemle anıyoruz.

     Seni unutmayacağız, Tahir abi…

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 10

FOTOĞRAFLAR:

İsveçli kimyacı ve kâşif Alfred Bernhard Nobel (1833 – 96) anısına 1901 yılından beri verilen “Nobel Barış Ödülü” (Nrv. ve İsv. Nobels Fredspris)’nün her sene O’nun ölüm yıldönümü olan 10 Aralık’ta düzenlenen bir törenle verildiği Nobel Barış Merkezi (Nrv. Nobels Fredssenter)’nin önünde bu vakıâyı tefekkür ederken, binanın hemen karşısında, üzerinde çeşitli insan portrelerinin çizilmiş olduğu büyük bir duvar, dikkatimizi çekiyor.

Duvarın üzerinde çeşitli insanların resimleri ve bazı olaylar çizilmiş. Bunlar ressamların eliyle çizilmiş resimler.

Duvarın dibinde ise çocuklar oyun oynuyorlar, küçük kız çocukları ip atlıyorlar. (NORVEÇ)

Nobel Barış Merkezi’nin hemen karşısında, 4 m yüksekliğinde ve 60 m uzunluğunda bir duvar.

Duvarın ismi, “Barış Duvarı” (Nrv. Fredsmuren). Bu bir “ifade özgürlüğü duvarı”.

Bu sanat eserinin adı ise “Bilinmeyen Sayılar” (Nrv. Ukjente Tall). (NORVEÇ)

Üzerinde “ifade özgürlüğü engellenmiş”, dünyanın farklı ülkelerinden 8 önemli insanın portrelerinin çizildiği bir sanat eserine dönüştürülmüş, duvar. Bu insanlar; Almanya’daki Nazi rejimine muhalif olan liberal sol görüşlü ve 1935 Nobel Barış Ödülü sahibi Alman yazar, yayıncı ve pasifist Carl von Ossietzky (1889 – 1938), Meksikalı insan hakları avukatı Digna Ochoa y Plácido (1964 – 2001), Türkiyeli Kürt avukat ve Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi (1966 – 2015), Irak’taki Baas rejimi döneminde cezaevinde işkenceler gören, bugün ise Kürdistan’da fizik öğretmenliği yapan Kürt öğretmen Kemal Rauf Resul (? – halen hayatta), Ruandalı insan hakları aktivisti ve demokrasi kampanyacısı, şu anda ülkesinde cezaevinde yatmakta olan Victoire Ingabire Umuhoza (1968 – halen hayatta ve hapiste), İran’da uzun yıllar cezaevinde yatan Kürt gazeteci Adnan Hasanpur (1981 – halen hayatta), Özgür Suudî Liberalleri’nin kurucu ortağı olan ve şu anda Suudî Arabistan’da cezaevinde yatan blog yazarı Raif Muhammed Bedewî (1984 – halen hayatta ve hapiste) ve Bahreyn’deki baskıcı ve mezhepçi rejimi eleştiren şiirler kaleme alıp okuduğu için ülkesinde cezaevinde yatıp işkence gören şair ve öğretmen Âyet Hasan Muhammed el- Qurmezî (1991 – halen hayatta)(NORVEÇ)

Sanat duvarındaki bu resimler, 5 Mayıs – 2 Haziran 2016 tarihleri arasında Norveçli ressam Johannes Høie (1981 – halen hayatta) ve Kürt ressam Şıvan Dlêr Qeredaxî (1977 – halen hayatta) tarafından çizildi. Çizimler 4 hafta sürdü ve 9 Haziran 2016’da açılışı yapıldı. (NORVEÇ)

Bu sanat eserini yaratan sanatçılardan biri olan Kürt ressam Şıvan Dlêr Qeredaxî’nin kendisi de bir mülteci. Saddam Hüseyin döneminde Baas rejiminin zûlüm ve katliâmları nedeniyle Irak’tan hicret edip Norveç’e iltica eden bir insan. Aynı zamanda, duvarda resmi çizili olan ve bugün Azad Kürdistan’da öğretmenlik yapan Kemal Rauf Resul’un kardeşi.

Şıvan Dlêr Qeredaxî, 8 Haziran 1977 tarihinde Irak Kürdistanı’nın Süleymaniye şehrinde doğdu.

Çocukluğu Kürdistan’da geçen Şıvan, İran – Irak Savaşı (1980 – 88)’nin sürdüğü sıcak yıllarda Irak Baas rejiminin Kürt halkına yönelik gerçekleştirdiği Enfal Soykırımı (1986 – 89)’nı ve Halepçe Katliâmı (16 Mart 1988)’nı yaşadı. (NORVEÇ)

Çizim, resim fotoğraf, montaj ve video alanlarında uğraş veren bir sanatçı olan Şıvan Dlêr, ortaya koyduğu eserlerde çok ırklı ve çok kültürlü dünyada kimlik sorunsalını ve özellikle de mültecilerin dramını işledi. Olasılıklar, gelenekler, ihlaller ve önyargılar arasındaki gerilimi inceleme konusu yaptı. (NORVEÇ)

Önünde bulunduğumuz “Barış Duvarı”ndaki çizimleri yapan diğer sanatçı olan Norveçli ressam Johannes Høie ise 1981 yılında Oslo’da doğdu.

2002 – 03 yılları arasında Oslo Çizim ve Boya Okulu (Nrv. Oslo Tegne- og Maleskole)’de, 2003 – 06 yılları arasında Bergen şehrindeki Bergen Sanat Akademisi (Nrv. Kunstakademiet i Bergen)’de, 2005 – 06 yılları arasında Almanya’nın başkenti Berlin’deki Berlin Sanat Yüksekokulu (Alm. Konsthochschule Berlin)’de, 2006 – 08 yılları arasında da Norveç’in başkenti Oslo’daki Oslo Güzel Sanatlar Akademisi (Nrv. Statens Kunstakademi i Oslo)’nde eğitim gördü. (NORVEÇ)

Carl von Ossietzky

(ALMANYA)

Digna Ochoa y Plácido

(MEKSİKA)

16 Ekim 2001 tarihinde, başkent Meksiko’da, Zacatecas Caddesi – 31 A adresindeki bir hukuk bürosunda çalışmaya başlar ancak bu büroda işe başladıktan 3 gün sonra öldürülür.

Öldürüldüğünde sadece 37 yaşındaydı.

Çalıştığı hukuk bürosunda kimliği belirsiz kişiler tarafından 19 Ekim 2001 günü uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülen Digna Ochoa y Plácido’nun cesedi, kendi çalışma masasında bulunmuştu. Cesedin yanında ayrıca, “aynı şeyin büroda çalışan diğer avukatların da başına geleceğini” belirten bir de tehdit notu vardı.

Victoire Ingabire Umuhoza

(RUANDA)

Ruandalı insan hakları aktivisti ve demokrasi kampanyacısı, şu anda ülkesinde cezaevinde yatmakta olan Victoire Ingabire Umuhoza, 3 Ekim 1968 doğumlu. Evli, üç çocuk annesi.

1997 yılında 29 yaşındayken, Ruanda’daki kısa adı RRD olan Demokrasi İçin Cumhuriyet Rallisi (Kiny. Repubulika Y’U Rwanda; Frsz. Rassemblement Républicain pour la Démocratie; İng. Republican Rally for Democracy) adlı siyasî partiye katıldı ve bu tarihten itibaren Ruanda siyasî muhalefetinin mücadelesinde yer aldı.

Victoire Ingabire yaptığı ilk siyasî konuşmasında, “Benim amacım, Ruanda’yı hukukun üstünlüğüne ve uluslararası demokratik standartlara saygı gösterilen, etnik millîyetçiliğin son bulduğu, tüm kamu kurumlarının temel taşı olacağı bir anayasal devlet haline getirmek” dedi. Siyasî faaliyetleri, bireylerin etnik kökenleri ya da bölgesel kökenleri yerine paylaşılan politik tavırları temel alarak, bir “adalet devleti” ideali etrafında toplanmıştır. Ayrıca Ruanda’da kadınların daha fazla yetkilendirilmesi çağrısında da bulunmuş ve bu çağrı ses getirmiştir.

Âyet Hasan Muhammed el- Qurmezî

(BAHREYN)

Bahreyn’deki baskıcı ve mezhepçi rejimi eleştiren şiirler kaleme alıp okuduğu için ülkesinde cezaevinde yatıp işkence gören şair ve öğretmen Âyet Hasan Muhammed el- Qurmezî, 1 Ocak 1991 tarihinde Körfez’in küçük ülkesi Bahreyn’in İsa şehrine bağlı Sened köyünde doğdu.

Aslında 20 yaşında olduğu 2011 yılına kadar O’nu tanıyan kimse yoktu. Bahreyn’de 23 Şubat 2011 günü diktatör rejim aleyhine düzenlenen kitlesel bir gösteride, iktidar aleyhine bir şiir okuduğu için tutuklanınca, dünyaca ünlü bir isim oldu.

Gözaltında iken işkence görür, Âyet. Uluslararası insan hakları örgütleri, tutukluluk halinin ve duruşmanın, “Bahreyn makamlarının vahşîliğini tasvir ettiğini” açıkladılar. Âyet’in kendisinin yaptığı açıklama ise dehşet vericiydi: Âyet, polisler tarafından tutuklandıktan sonra önce Saray’a götürülüp kendisine dayak atıldığını, sonra da tecavüz ile tehdit edilerek gözaltına alındığını söylemişti.

Âyet daha sonra “ev hapsine” mâhkum edildi. Ancak soruşturması devam ediyordu.

1 Mart günü evine kimliği belirsiz kişiler tarafından telefon açıldı. Bu telefonlarda ölüm tehditleri yapıldı ve kendisine tecavüz edecekleri tehdidinde bulunuldu.

Ertesi gün, 30 Mart, Âyet, polisin ailesinin evine ikinci kez baskın yapmasıyla tutuklandı. Polisler eve ilk girdiklerinde Âyet yine evde yoktu. Baskın esnasında polisler, Âyet’in dört kardeşinden dördünü de silah doğrultarak yere yatırdılar. Bir polis memuru, Âyet’in babasına, “Eğer Âyet’in nerede olduğunu 15 dakika içinde söylemezsen, oğullarının dördünü de gözlerinin önünde öldürürüz. Bu konuda emir var ve şu anda bunu yapmaya yetkimiz var” demişti, yüksek sesle. Âyet’in ailesi, kızlarının eve dönmesini istemekten başka çareleri olmadığına inandılar. Âyet’i arayıp durumu bildirdiler ve kendisine eve dönmesini rica ettiler. Âyet eve döndü. Polisler O’nu kelepçeleyip götürdüler.

Âyet, resmî giyimli, ikisi de maske takmış ve her ikisi de kadın olan iki polis tarafından arabaya bindirilip götürüldü. Kadın polisler kendisini götürürken, yolda, “karakolda kendisini nasıl döveceklerini, kendisine erkek görevliler tarafından nasıl tecavüz edileceğini, kendisinin çıplak fotoğraflarının internette nasıl yayınlanıp yayılacağını” söylüyor, “bir daha insan içine çıkamayacaksın” diye tehdit ediyorlardı.

Genç bir kıza bu aşağılık tehditleri yapan polisler de kadın idiler ve daha kötüsü, bu dediklerinin hepsi gerçekten de oldu.

Raif Muhammed Bedewî

(SUUDÎ ARABİSTAN)

Raif Bedewî 2006 yılında henüz 22 yaşındayken “Özgür Liberaller Ağı” (Ar. الشبكة الليبرالية الحرة [El- Şebeket’ul- Liberaliyyet’el- Hurre]) adlı web sitesini kurdu.

Raif, kurduğu bu web sitesinde, teokratik gerici Suudî rejiminin büyük öfkesini kazanmasına yol açacak yazılar kaleme alıyordu. Devletin dînî veya ideolojik değil laik olması gerektiğini söylüyor, “Devletin dîni olmaz, insanların dîni olur; devlet tüm dînlere karşı eşit ve adil davranmalıdır. Devletin dînî esaslara dayanmaması onun sapkın olduğu anlamına gelmez” diyor, dîn ve düşünce özgürlüğünü savunuyor, isteyen kişinin istediği inancı benimseyip istediği düşünceyi savunabilmesi gerektiğini ve bu konuda herkesin özgür olması gerektiğini savunuyor, “Liberalizm herkes için özgür ve iyi bir hayat vizyonudur” diyor, ayrıca kadınların insan sınıfından bile sayılmadığı Suudî Arabistan’da kadınların özgürlüğünü savunuyordu.

Kemal Rauf Resul

(IRAK KÜRDİSTANI)

Irak’taki Baas rejimi döneminde cezaevinde işkenceler gören, bugün ise Kürdistan’da fizik öğretmenliği yapan Kürt öğretmen Kemal Rauf Resul, aynı zamanda “Barış Duvarı”ndaki bu resimleri çizen sanatçılardan biri olan Kürt ressam Şıvan Dlêr Qeredaxî’nin ağabeyi.

Adnan Hasanpur

(İRAN KÜRDİSTANI)

Adnan Hasanpur’un editörü olduğu haftalık “Asu” gazetesi, Ağustos 2005 tarihinde baskıcı İran rejimi tarafından “ulusal güvenliği tehdit etmek ve kamuoyunu rahatsız eden yayınlar yapmak” suçlamasıyla kapatıldı. Adnan Hasanpur ve gazetenin diğer bir çalışanı olan ve aynı zamanda çevreci bir insan olup ekolojik “Sebzçiya” (Yeşildağ) örgütünde gönüllü olarak çalışan Kürt gazeteci Abdulwahid Hiva Botimar (1979 – halen hayatta) aynı suçlamalarla itham edilirler.

Abdulwahid Hiva Botimar, 25 Aralık 2006 tarihinde tutuklanır. Tam bir ay sonra da, 25 Ocak 2007’de Adnan Hasanpur evinden gözaltına alınarak Mehâbâd Cezaevi’ne konur. İran rejimi, Adnan Hasanpur’un hapishanede ailesiyle ve hatta avukatlarıyla görüşmesine dahi izin vermez.

Tahir Elçi

(TÜRKİYE KÜRDİSTANI)

Türkiyeli Kürt avukat ve Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, 1966 yılında Şırnak (Kürt. Şehr-i Nûh) ilinin Cizre (Kürt. Cezira Botan) ilçesine bağlı Hisar (Kürt. Hebler) köyünde doğdu.

Cizre’ye 15 km mesafede bulunan, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hûd sûresinin 44. âyetinde ismi zikredilen heybetli Cudi Dağı (Kürt. Çiyayê Cûdi)’nın eteklerinde yer alan bu köy, son derece fakir bir köydü. Güzel bahçeleriyle ve özellikle de nar ağaçlarıyla ünlüydü. Halkın tamamının Kürtçe konuştuğu, özellikle kış mevsiminin uzun ve soğuk gecelerinde dengbêj divanlarının kurulduğu, yaz aylarında ise açık havada hitabet ve tiyatral yetenekleri iyi olan kişiler tarafından çocuklara Kürtçe masal ve efsanelerin anlatıldığı, Kürt kültürünün doyasıya yaşandığı bir köydü. (İLGİNÇ BİR NOT: Dünyaca ünlü Kürt şairi Cegerxwîn’in “Şam Şekıre, Welat Şêrintıre” adlı şiirinde geçen “Çena te guhê Cûd û Şax û Hebler, Qırık eywan û taqa kesrewani” dizelerinde geçen Hebler işte bu köydür, Tahir Elçi’nin köyüdür.)

1991 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak “avukat” olur.

İlk avukatlık bürosunu mezun olduğu aynı yıl memleketi Cizre’de açar. Bir pasajın içindeydi bu büro.

Ama işte, Diyarbakır, Aşk-ı Diyarbekir, bir kez soludun mu havasını, bir kez uyudun mu kollarında, ömür boyu çıkmaz kokusu üzerinden, dünyanın neresine gidersen git seni tekrardan kendine çeker. Bir defalığına olsun “Diyarbekirli” olursan, ömrünün sonuna kadar öyle kalırsın.

Dayanamaz Tahir abi Diyarbekir hasretine, bir yıl sonra geri döner.

2010 yılında “Diyarbakır Baro Başkanlığı” seçimini az bir farkla kaybeder. Fakat iki yıl sonra aynı seçimi kazanır ve Tahir Elçi, 6 Kasım 2012 tarihinde “Diyarbakır Barosu Başkanı” seçilir. 2014 yılında yapılan “olağan genel kurul”da aynı göreve yeniden layık görülür.

Aynı zamanda İnsan Hakları Derneği (İHD) üyesi olan Tahir Elçi, ayrıca Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Kurucular Kurulu üyeliği görevlerini de birlikte yürütür.

Diyarbakır’ın Sur semtinde çatışmaların yoğunlaştığı ve kültürel – mimarî değerlerin yıkıma uğradığı bir süreçte, 28 Kasım 2015 tarihinde Sur’da bulunan Şeyh Mutahhar Camiî’nin meşhur 500 yıllık Dört Ayaklı Minare’si altında bir basın açıklaması yapılır. Açıklamayı Tahir Elçi okumaktadır. Tahir Elçi aynı açıklamayı hem Türkçe hem Kürtçe olarak yapar.

Seni unutmayacağız, Tahir abi…

 

441 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir