Aasta Hansteen ve Feminizm

 

isediyani

Sediyani Seyahatnamesi, cilt 10, bölüm 25…

 

 

 

Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 25

İbrahim Sediyani

“Yeni bir ulus yaratmak, kadınla başlar.”

Malcolm X

     Avrupa kıt’âsının en kuzeyinde, İskandinavya coğrafyasının güzel ülkesi Norveç’in başkenti olan muhteşem güzellikteki Oslo şehrinde yaptığımız gezi devam ediyor.

     Şehri geziyoruz; yürüye yürüye, sohbet ede ede, insanlarla kaynaşa kaynaşa…

     Stranden (Sahil) adlı uzuuun, sahil boyunca uzanan caddede yürüyoruz. Buralar, tamamen trafiğe kapalı. Sadece yayalar girebiliyor. İnsanların yürüyüş yaptığı, gezdiği, güzel vakit geçirdiği, alışveriş yaptığı, café ve restoranlarda birşeyler yiyip içtiği, limanı ve gemileri seyrettiği, denizi doyasıya yaşadığı yer burası.

     Bu güzel cadde üzerinde, denizi sağımıza, birbirinden çekici café ve restoranları solumuza alarak yürüyoruz.

     Sahil’de yürürken (hem caddenin ismi hem de gerçekten sahil), yer yer karşımıza ilginç anıtlar ve heykeller de çıkıyor. Norveç zaten heykelcilik sanatının oldukça popüler olduğu bir ülke ve bu tür eserlere burada büyük ehemmiyet veriliyor. Her ne kadar Türkiye’deki AKP’li belediyelerin yaptırdığı Rabiâ heykellerinin yanında bunların lafı bile olmaz ve “Ucube” kalırsa da, yine de Norveç’teki heykel sanatını küçümsememek gerek diye düşünüyorum kanaatini taşımaktayım fikrimi sorarsanız bana göre.

     Birazdan karşımıza başka bir anıt heykel çıkıyor. Bu seferki, bir kadın heykeli. Ama bu, öyle isimsiz bir kadın değil. Heykeli dikilen bu kadın, yüz yıl önceki feminist hareketin Norveçli öncülerinden Aasta Hansteen (1824 – 1908)’dir.

     Danimarkalı bir anne ile Norveçli bir babanın kızı olan ressam, yazar ve aktivist Aasta Hansteen, 10 Aralık 1824 tarihinde, o zamanlar ismi Kristiana olan Oslo şehrinde doğdu. Babası Christopher Hansteen (1784 – 1873), o zamanlar ismi Kraliyetli Frederik Üniversitesi (Nrv. Kongelige Frederiks Universitet) olan ancak 1939 yılından beridir şimdiki ismi Oslo Üniversitesi (Nrv. Universitetet i Oslo) olan üniversitede astronomi, jeofizik ve uygulamalı matematik profesörüydü.

     Norveç’in ilk profesyonel ressamı olan Aasta Hansteen, sanat eğitimine henüz 16 yaşında bir kızken Danimarka’nın başkenti Kopenhag (Dan. København)’da başladı.

     İlginçtir ki, o dönemde kız öğrencilerin erkek öğretmenlerden ders alması imkânsıza yakın birşey iken ve okullarda “karma eğitim” bile yok iken, bu genç kız, 1840 – 49 yılları arasında Kopenhag’da 9 yıl boyunca sanat eğitimini başta ressam Johan Gørbitz (1782 – 1853) olmak üzere erkek öğretmenlerden almıştır. Ve ne kadar ilginçtir ki, bu genç kız büyüyüp olgun bir kadın olduğunda, Norveç’te feminist hareketin öncülüğünü yapacaktır.

     Kopenhag’da sanat eğitimi alan ve resim çizmeyi öğrenen Aasta, burayı bitirdikten sonra, 1849 yazında Almanya’ya gitti. Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (Alm. Nordrhein – Westfalen) eyaletinin başkenti Düsseldorf’ta bulunan Düsseldorf Ressam Okulu (Alm. Düsseldorfer Malerschule)’nda 1849 – 52 arasında 3 yıl boyunca hassas fırça hizalanması eğitimi gördü ve güzel fırçalamayı öğrendi. 1852 yılında Almanya’daki bu okulu bitirdiğinde, artık hem 28 yaşında bir kadın, hem de gerçek bir ressamdı.   

     Almanya’daki okuldan mezun olduktan sonra Fransa’nın başkenti Paris’e gitti ve eserleri 15 Mayıs – 15 Kasım 1855 tarihleri arasındaki Paris Dünya Fuarı (Frsz. Exposition Universelle de Paris)’nda sergilendi. Fransa’da düzenlenen tarihteki ilk dünya fuarı olan bu sanat fuarına 34 ülkeden 23 bin 954 sanatçı katılmış, fuarı 6 ay boyunca tam 5 milyon 162 bin 330 kişi ziyaret etmiştir.

     Aasta, daha sonra Norveç’e geri döndü ve doğum yeri olan Kristiana (bugünkü Oslo)’ya yerleşti. Başarıları memleketine döndükten sonra da devam etti. Kentteki tek portre ressamı olmuştu. O dönemler çizdiği en önemli portre muhtemelen babası Christopher Hansteen’in portresidir ki, bu çalışması bugün halen Oslo’daki Norveç Ulusal Galerisi (Nrv. Nasjonalgalleriet i Norge)’nde sergilenmektedir.

     Ancak o aynı yıllarda ilginç birşey oldu. Portre çizimlerine ülkede gösterilen ilgisizlik ve biraz da resim sanatının çeşitli odak ve grupların tekelinde olması, bu çevrelerden birine bağlı olmadan özgür ve bağımsız çalışmanın kişiyi ilerletememesi ve desteksiz bırakması (tıpkı şimdiki Türkiye’de sanat ve yazarlık faaliyetlerinin durumu gibi), Aasta’yı kendi sanatından soğuttu ve ressamlığı bırakma kararı aldı.

     Aasta bu durum yüzünden o yıllarda hem manevî hem maddî yönden çok zorluk çekiyordu. Genç kadın üretiyor, harika eserler yaratıyor ama kazanamıyordu. Geçimini dahi sağlayamıyordu.

     O’nun için çok zor bir karardı bu, ama başka çaresi yoktu. Sanat, çeşitli odak ve grupların tekeline girmişti. Bir yere gelmek, yükselmek istiyorsan, bu çevrelerden birine ait olacak ve onlar adına üretecektin. Aasta gibi “özgür rûhlu” bir insan ise hiç kimseye ve hiçbir çevreye ait olamazdı, o özgür ve bağımsız bir aydındı. (Kendisini çok iyi anladığımı rahatlıkla söyleyebilirim)

     Ressamlığı bırakıp edebiyatçı ve yazar olmaya karar veren Aasta, gidip o dönemler dilbilgisi ve gramer çalışmalarının güçlü bir biçimde yapıldığı Telemark iline yerleşti.

     Birkaç yıl Telemark’ta kalıp burada dilbilgisi, gramer, yazım tekniği, iyi yazarlık yapma eğitimleri alan Aasta, bu eğitimi tamamladıktan sonra tekrar Kristiana (bugünkü Oslo)’ya döndü ve burada dilbilimci Ivar Andreas Aasen (1813 – 96) ile çalışmaya başladı.

     Aasta, resim sanatında nasıl başarılı bir insan idiyse, edebiyat ve yazarlıkta da aynı şekilde başarılı, üretken ve yaratıcı bir kişilik olduğunu göstermişti. 1862 yılında “Skrift og Umskrift i Landsmaalet” (Ülke Deyimlerinin Yazı ve Grameri) adlı ilk kitabını yayınladı. Küçük bir sözlük şeklinde çıkan bu kitapla Aasta Hansteen, Norveç dilinin Nynorsk (Yeni Norveççe) lehçesinde kitap yazan ilk kadın yazar olarak tarihe geçti. (Ki unutmayın: O dönemler Norveç diye bir ülke yok ve dolayısıyla Norveççe de resmî dil değil.)

     Sonra “Ferdamannen” adlı dergide makaleler kaleme almaya başladı. Birkaç şiir yazdı.

     Aasta Hansteen’in kadın hakları mücadelesine başlaması ve feminist bir kimlikle kendini göstermesi, 1870’li yılların başına tekabül ediyor. Bu tarihten başlayarak gazetelerde, dergilerde ve broşürlerde yazılar yazarak, ayrıca kentin çeşitli yerlerinde konferanslar vererek, kadın hareketinin güçlü bir savunucusu olacağını göstermeye başladı.

     1871 yılında, aylık İskandinav dergisi “Folkelig og Kristelig Oplysning” (Halk ve Hristiyan Aydınlanma) adlı dergide, “Kvindens Stilling i Verden” (Kadının Dünyadaki Yeri) adlı makalesi yayınlandı. Yazdığı bu makaleyle Aasta, feminist mücadelesine ciddi olarak başlamıştır.

     1870’lerin Norveç ve İskandinavya’sında, kadınların café’lere gitmesi ve o ortamlarda erkeklerle karışık oturup konuşması alışılmadık bir durumdu. Bunu yapan kadın, toplum tarafından damgalanırdı. Aasta toplumun bu örf ve âdetlerini dinlemedi; mensubu olduğu toplumun bütün ayıplamalarına ve dedikodularına rağmen Kristiana (bugünkü Oslo)’daki kahvehanelere gidiyor, orada insanlara siyasî konuşmalar yapıyordu. Erkeklere kadın hakları mücadelesinin haklılığını anlatıyordu. Aasta’nın o günkü şehirde gidip de bu konuşmaları yaptığı kahvehaneler, genelde Engebret Café ve Petersens Bodega (halen işlek, şimdiki adı Blom Café) adlı kafelerdi.

     O zamanlar Bodega, sıralı ve her iki taraftan müşterilerin içeri girebildiği, dar ve uzun menzilli bir lokasyondan oluşuyordu. İçeride masa ve sandalyeler vardı. Buraya kadınlar geldiği ve kadınların toplantılar yapmasına müsaade ettiği için bu kahvehane, o zamanki şehir toplumu tarafından ayıplanmış, hatta toplumdaki bazı insanlar ve bizzat kendi erkek müşterileri tarafından kapısına ve pencerelerinin camlarına tebeşir ile çizgiler çizilmiştir.

     Aasta Hansteen’in ancak erkeklerin girebildiği yerlere bir kadın olarak rahatça girmesi, kahvehanelerde erkeklerle oturup onlara siyasî konuşmalar yapması, kendisi hakkında birçok itham ve iftiraların atılmasına sebep olmuştur. Zaten çirkin bir kadın olduğu için bu kadar rahat davrandığından tutun cinsel bir cazibesinin olmadığından ötürü erkeklerin dikkatini bu şekilde çekmeye çalıştığına kadar, kısır olduğundan dolayı zaten çocuk doğuramayacağı için istediği erkekle beraber olup yattığından tutun aslında eşcinsel olduğuna hatta bir karısının olduğuna varıncaya kadar her türlü iftiraya ve karalamaya uğramıştır.

     Aasta hakkındaki bütün bu çirkin itham ve karalamalar, O’na atılan iftiralar, yalnızca toplum bireyleri tarafından sokak köşelerinde veya kahve köşelerinde dedikodu şeklinde icra edilmiyordu. Bu itham, iftira ve karalamalar, o günün erkekegemen ikliminde, açık açık gazetelerde erkek yazarlar tarafından yazılan şeylerdi. Gazetelerde yazılıyordu bunlar. Örneğin o zamanlar yayınlanan “Byoriginaler” (Kent Özgünleri) adlı gazetede, bir erkek köşe yazarı şunları yazıyordu, Aasta Hansteen için: “Dürtüsel ve zorlu bir havası var. Aasta Hansteen çok ilginç bir kadın. Bir erkek olarak diyebilirim ki, cinsel cazibesi sıfır. Kadınların oylama kulübünde Randi Behl ile dans yaparken izledim onu. Hareketleri çok tuhaftı. Eşcinsel olduğu apaçık belli oluyordu. Hatta söylendiğine göre bir karısı bile varmış.”

     Evet… Bunları okurken eminim ki birçoğunuz gülüyorsunuz. Aklınıza Kemal Sunal – Şener Şen filmlerindeki cahil köylü kalabalıklar geliyordur. Zirâ hiçbir farkları yok. Fakat ben de yazarken gülmekle birlikte, bir yandan da şunu düşünüyorum: Bu İskandinavya toplumları, Norveç, İsveç, Finlandiya, aradan sadece 150 yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra bugün, şu anda, dünyanın en medenî toplumları. Erkekegemen zihniyetin tümüyle tarihe gömüldüğü hatta kadınegemen bir yapının oluştuğu, demokrasinin ve insan haklarının en güçlü olduğu ülkeler bunlar, günümüzde.

     Doğrusu, İskandinavya toplumlarının 150 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirdiği muazzam dönüşüm ve değişime, bu kısa zaman zarfında katettiği aşamaya bakınca, insan İslam toplumları için biraz olsun ümitleniyor. Fakat daha sonra aklıma Buharî’ler, Gazalî’ler gelince ve bunları tartışmanın dahi “küfür” sayıldığını hatırlayınca, bu umudum yok oluyor haliyle. (Belki de bu paragrafı yazdım diye şimdi “kâfir” oldum, kimbilir. Fıkıhçılara sormak lazım…)

     Aasta daha fazla kaldıramaz bu iftira ve dedikoduları. Norveç’i terkedip ABD’ye gitmeye karar verir. 9 Nisan 1880 tarihinde, kızkardeşi Theodora Nielsen (? – ?) ile birlikte, Christiana (bugünkü Oslo)’dan kalkan bir gemiyle Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne gider.

     Aasta Hansteen, ABD’de 6, 5 yıl Boston bölgesinde, 2, 5 yıl da Chicago bölgesindeki Midwest’te yaşadı. Burada hem sanatla uğraştı, hem de zanaat işlerinde çalıştı. ABD’de yaşadığı 9 yıl içinde başta abolityonist (kölelik karşıtı) siyasetçi Wendell Phillips (1811 – 84), abolityonist (kölelik karşıtı) kadın siyasetçi ve kadın hakları savunucusu Lucy Stone (1818 – 93), kadın edebiyatçı ve yazar Julia Ward Howe (1819 – 1910) ve kadın gazeteci ve kadın hakları savunucusu Mary Ashton Rice Livermore (1820 – 1905) olmak üzere, pekçok önemli isimle tanıştı ve onların birikimlerinden çok şey kaptı.

     Bu arada Aasta ABD’deyken, O’nun Norveç’teki arkadaşları, Kristiana (bugünkü Oslo) şehrinde 28 Haziran 1884 tarihinde Norveç Kadın Derneği (Nrv. Norsk Kvinnesaksforening) adlı bir dernek kurdular. Aasta’nın toplam 171 dâvâ arkadaşı tarafından kurulan bu dernek, biri kadın biri erkek iki kişinin, Norveç’teki feminist hareketin öncü isimlerinden olan Gina Krog ya da gerçek ismiyle Jørgine Anna Sverdrup Krog (1847 – 1916) ile liberal siyasetçi ve editör Hagbart Emanuel Berner (1839 – 1920)’in öncülüğünde kurulmuştu. Derneğin, kısa adı V olan Venstre (Liberal Parti) ile inorganik bağı vardı; derneğin kurucularından pekçoğu bu partinin üyeleriydiler, aynı zamanda. Bu parti de yeniydi, ayrıca. 28 Haziran 1884’te kurulan Norveç Kadın Derneği’nden sadece ve tam 5 ay önce, 28 Ocak 1884’te kurulmuştu. (İLGİNÇ BİR NOT: Dernek de parti de halen faaldır. Liberal parti olan Venstre, şu anda Norveç’teki siyasî partiler arasında en eski tarihli partidir. Şu anki lideri Trine Skei Grande, genel sekreteri de Trond Enger’dir. Parti, biz bu geziyi yaptıktan 4 ay sonra Norveç’te 11 Eylül 2017 günü yapılan son genel seçimlerde % 4, 4 oy oranı almış ve meclise 8 milletvekili göndermiştir.)

     1889 yılında ülkesi Norveç’e geri dönen Aasta, artık demokrasi, insan hakları ve kadın hakları mücadelesinin evrensel isimleri ile tanışıp onların birikimlerinden istifade etmiş, ABD’de geçirdiği 9 yıl zarfında çok daha donanımlı bir insan haline gelmiş ve üstelik uluslararası bir şöhret de kazanmış bir kadın olarak dönüyordu ülkesine.

     Aasta’nın ülkesine döndükten sonra yaptığı ilk iş, kendisi yurtdışındayken memleketteki arkadaşlarının kurduğu Norveç Kadın Derneği (Nrv. Norsk Kvinnesaksforening)’ne üye olmak ve bu dernek bünyesinde faal olarak çalışmaktır.

     Resim sanatına geri döndü, boş zamanlarında tekrar portre resimleri çizmeye başladı. Kristiana (bugünkü Oslo)’da yayın yapan “Verdens Gang” (Dünyanın Zamanı) adlı gazetede köşe yazarlığı yapmaya başladı. Ve çok ilginçtir: Bütün hayatı sanat ve edebiyat ile geçen Aasta, bu işten ilk defa para kazanıyordu. Gazetede aldığı maaş, O’nun yazı hayatında kazandığı ilk paradır. Norveçli reformcu gazeteci – yazar Marcus Møller Thrane (1817 – 90)’nin portresini yaptığında, resimden de para kazanmaya başladı.

     Aasta ülkesinde feminist hareketin öncülüğünü yaparken, Hristiyan dînci ve muhafazakâr çevrelerin her çeşit iftira ve karalama kampanyalarına maruz kaldı fakat kadınlardan ve erdemli erkek aydınlardan, ayrıca reformcu siyasetçilerden büyük destek gördü.

     Tevrat ve İncil’deki “kadın karşıtı” âyetlerden dolayı Musevîlik ve Hristiyanlık inancını cesur bir biçimde eleştirmekten çekinmeyen Aasta – ki o dönemde Dîn’i eleştirmek hakikaten büyük cesaret isterdi – hem Hristiyan hem Yahudî dîn çevreleri tarafından lanetle anılan ve büyük nefret gösterilen bir kadındı.

      Ama Aasta yalnızca bir “femen” (kadın) değil, aynı zamanda bir “fenomen” haline gelmişti Norveç’te. Hatta O, o dönemin en önemli edebiyatçı – yazarlarından Henrik Johan Ibsen (1828 – 1906)’in 1877 tarihinde kaleme aldığı “Samfundets Støtter” (Toplum Destekleri) adlı romanının başkahramanı Lona Hessel’e ilhâm kaynağı olan kişiydi ve ayrıca Gunnar Edvard Rode Heiberg (1857 – 1929)’in kaleme aldığı bir romanın başkarakteri olan Ulrike Teyze de aslında Aasta’nın tâ kendisiydi. Sadece bunlar da değil: Norveçli ünlü kadın bestekâr ve piyanistin Agathe Ursula Backer Grøndahl (1847 – 1907), yaptığı besteleri Aasta’ya adamıştı.

     Aasta Hansteen, hayatı sanat, edebiyat ve kadın hakları mücadelesi ile geçen bu güzide ve kıymetli hanım, 13 Nisan 1908 tarihinde vefât etti. Yani Norveç bağımsızlığını kazanıp Norveç devleti kurulduktan 3 yıl sonra. Öldüğünde, 84 yaşındaydı.

     O’nu Kristiana (bugünkü Oslo)’daki sadece önemli kişilerin gömüldüğü Bizim Kurtarıcılarımızın Mezarlığı (Nrv. Vår Frelsers Gravlund)’na gömdüler. Aasta’nın mezarı, buraya gömüldükten iki yıl sonra, 1910 yılında Norveçli heykeltraş Gustav Vigeland (1869 – 1943) tarafından yapılan bir büst ile bezendi ve bir çalı ile boyandı.

     Aradan uzun yıllar geçse de, Aasta hiçbir zaman unutulmadı. 1977 yılında Oslo’daki bir caddeye Aasta Hansteens Vei (Aasta Hansteen Yolu) adı verildi. Norveç’in 3. büyük şehri olan Trondheim’da da yine bir caddeye Aasta’nın ismi verildi.

     1984 yılı, 1884 yılında kurulmuş olan Norveç Kadın Derneği (Nrv. Norsk Kvinnesaksforening)’nin 100. yıldönümü olduğu için, dernek yöneticileri, bunu taclandırmak amacıyla Aasta’nın anısına bir anıt yapmak istediler. İşte bizim şu anda önünde durduğumuz, yazının altında fotoğrafları bulunan ve bu konuyu da onun yanında sizlere anlattığımız heykelin hikâyesi burada başlıyor.

     Aasta Hansteen’in başkent Oslo’da, Aker Brygge sahilinde bulunan bu bronz heykeli, buraya 1985 yılında dikildi. Norveçli heykeltraş Nina Emilie Sundbye (1944 – halen hayatta) tarafından yapılan bu heykelin finansmanını Norveç Kadın Derneği (Nrv. Norsk Kvinnesaksforening) ve devlete ait, Norveç Kültür Bakanlığı bünyesindeki Norveç Kültür Konseyi (Nrv. Norsk Kulturråd) sağladılar.

     2012 yılında, Norveç’e ait Kuzey Denizi açıklarındaki bir petrol ve doğalgaz arama şantiyesine O’nun ismi verildi: Aasta Hansteen FPSO Spar.

     Bu arada, 28 Haziran 1884 tarihinde kurulmuş olan ve Aasta Hansteen’in de üye olduğu, Norveç’teki feminist hareketin ilk yapısal örgütlenmesi kabul edilen Norveç Kadın Derneği (Nrv. Norsk Kvinnesaksforening), halen faaliyettedir ve çalışmalarına devam etmektedir. Derneğin şu anki başkanı Marit Nybakk (1947 – halen hayatta)’tır. (İlgi duyan okurlarımız için, derneğin web adresini verelim: www.kvinnesak.no)

     Evet… Bazen tek bir insanın yaşam biyografisi, bir siyasî mücadelenin bütün bir tarihidir. Aasta Hansteen de böyle bir insan. O’nun yaşam öyküsü, Norveç’teki “kadın hakları” ya da “kadının insan hakları” mücadelesinin bütün bir serencamını gözler önüne seriyor.

     “Kadın hakları” ya da “kadının insan hakları” nedir, bu kavramlardan neyi anlamalıyız? “Kadın mücadelesi” çoğu kişinin zannettiği gibi bir cinsiyet mücadelesi midir, yoksa en temel insan hakları mücadelesinden midir?

     Özellikle 19. yüzyıldan itibaren önem kazanmaya başlayan “kadın hakları” kavramı, kadınların erkeklerle her alanda eşit olmasını, eşit bir biçime yasal, sosyal, ekonomik ve siyasal haklara sahip olmasını ifade ediyor.

     Burada şöyle bir soru sorulabilir: “İnsan hakları” diye bir kavram varken, ayrıca “kadın hakları” kavramı niçin var? Kadın, “insan” tanımına girmiyor mu ya da “insan hakları” ifadesi kadınları kapsamıyor mu? “Kadın hakları” diye ayrı bir tanımlama ve olgu var iken, “erkek hakları” şeklinde ayrı bir tanımlama ve olgu neden yok?

     Hayır, aslında ortada çarpık bir durum yok, anlaşılmayacak bir durum yok. Bunu da şu şekilde izah edebilirim:

     “İnsan hakları” kavramının, evet doğrudur, aslında kadın – erkek bütün bireyleri kapsaması gerekir. Çünkü “eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkı” diyebileceğimiz ve hakezâ doğarken sahip olduğumuz temel haklar, cinsiyete göre farklılık gösteremez. Bunlar, ister kadın olalım ister erkek, ömrümüz boyunca kesintisiz olarak sürer. Bunlar vazgeçilemezdirler ve hiçbir durumda da değiştirilemezler.

     Uygar dünyada, içinde bulunduğumuz medeniyet çağında, herkes dîn, mezhep, ırk, etnik köken, dil, sosyal sınıf, yaş ve cinsiyete bakılmaksızın yasalar önünde eşittir. Ancak yasaların çoğu kez gerektiği gibi uygulanmadığı ve haklarımızın yeterince korunmadığı da bir gerçek.

     Yasalar bazen kadınlar gibi erkeklerin haklarını da korumayabiliyor, çiğneyebiliyor. Ne var ki, erkeklerin hakları çiğnendiği zaman, bu, erkekler erkek olduğu için gerçekleşmez. Daha çok devletin veya toplumsal dokunun layıkıyla uygar ve demokratik olmaması nedeniyledir. Yani genel bir sorunun parçası olarak ezilmektedir erkek. Velâkin kadınlar ezildiğinde, kadınların hakları ihlal edildiğinde, bu durum çoğu zaman kadınlar sırf kadın olduğu için gerçekleşir.

     Örneğin Türkiye’de işçilik ucuzsa, işçiler az para kazanıyor ve aldıkları maaş ile anca zar zor geçimlerini temin edebiliyorlarsa, bu genel bir sorundur. Bundan erkek – kadın ayırt etmeksizin her emekçi olumsuz etkilenir. Dolayısıyla bu genel anlamda bir “insan hakları sorunu”dur ya da dar anlamda “işçi hakları sorunu”dur. Ancak siz sırf kadın olduğunuz için bir şirkette erkeklerden az maaş alıyorsanız, siz sırf kadın olduğunuz için çalıştığınız işyerinde en pis işleri size yaptırıyorlarsa, siz sırf kadın olduğunuz için hizmetçi gibi görülüyorsanız, siz sırf kadın olduğunuz için sizler gibi işçi olan erkekler size emir veriyorsa, bu bir “kadın hakları sorunu”dur veya daha doğrusal tanımlamayla “kadının insan hakları sorunu”dur. Neden? Çünkü siz bu ayrımcılığa ve adaletsizliğe sırf cinsiyetinizden dolayı, yani sırf kadın olduğunuz için uğruyorsunuz da ondan.

     Peki kadın bu ayrımcılığı ve adaletsizliği dünyada yaşıyor mu? Yaşıyor. Türkiye’de yaşıyor mu? Yaşıyor. Almanya’da yaşıyor mu? Yaşıyor. İsveç’te yaşıyor mu? Yaşıyor. Norveç’te yaşıyor mu? Yaşıyor.

     Kadın, bunu dünyanın her yerinde yaşıyor. Düşünün ki, dünyanın en medenî, en uygar, en demokratik ve en gelişmiş ülkelerinde bile yaşıyor. Norveç, İsveç, Danimarka, Almanya gibi ülkelerde bile aynı işyerinde çalışıp aynı işi yapan erkek ve kadın aynı maaşı alamıyor. Kadına daha düşük ücret veriliyor. Neden? Kadın olduğu için. O Norveç, İsveç, Danimarka, Almanya ki, ekonomileri dünyanın en gelişmiş ekonomileri, devletleri dünyanın en sosyal devletleri.

     Dolayısıyla böyle bir sorun var. Erkek de eziliyor evet, sömürülüyor, alınteri gaspediliyor, zûlme uğruyor; ancak erkek, kapitalist sömürü düzeninin sonucu olan genel bir sorunun parçası olarak eziliyor. Cinsiyetinden dolayı değil! Fakat kadın, hem genel sorunun bir parçası olarak eziliyor, erkek kardeşleriyle birlikte, hem de kadın olması münasebetiyle sırf cinsiyetinden dolayı ekstradan eziliyor.

     Dolayısıyla, ne zaman ki kadının ezildiği, kadınların adaletsizliğe ve ayrımcılığa maruz kaldığı dile getirildiğinde hemen karşı refleks gösterip “Tek kadın mı eziliyor? Sanki bu sistemde erkekler ezilmiyor mu?” diyen erkeklerin yaptığı şey, dürüstçe bir itiraz değildir. Aksine, aşağılık ve ahlâksızca bir tepkidir. Erkekler de bu sistemde eziliyor, doğrudur, ama erkekler erkek olduğu değil, genel bir sorunun parçası olarak eziliyor çünkü. Fakat kadın, kadın olduğu için de eziliyor.

     Genel bir sorunun parçası olarak ezilmek, adaletsizliğe ve ayrımcılığa uğramak farklı bir durumdur, sahip olduğu bir kimlikten dolayı (cinsiyet, ırk, dil, dîn veya mezhep) ayrıca özel olarak ezilmek, adaletsizliğe ve ayrımcılığa uğramak farklı bir durumdur.

     Örneğin bir toplum eğer cahil ise ve cahil olduğu için çocuklarını okula göndermiyorsa, çocuklarını okutmuyorsa, bu genel bir sosyolojik sorundur. Ama kız çocukları sırf kız olduğu için okula gönderilmiyorsa, “kızlar okumaz” deniliyorsa, bu kız çocuklarının sırf kız oldukları için yaşadıkları bir sorundur.

     Konunun daha iyi anlaşılması için, şöyle bir örnek vereyim: Türkiye’de adil bir yönetim yoktur, değil mi, adaletsiz bir devlet var. Demokrasi, insan hakları yok. Rejim, halkın maddî ve manevî değerleriyle taban tabana zıt ilkeler üzerine inşâ edilmiş ve halka zûlmediyor. Devletin bu baskıcı, otoriter yapısı, toplumun tüm kesimlerini olumsuz etkiliyor. Türkiye’de devlet, Türk, Kürt, Laz, Sünnî, Alevî demeden herkese zûlmediyor. Bu, Türkiye’nin genel bir sorunudur. Fakat örneğin Kürtler, bir de Kürt oldukları için ekstradan eziliyorlar, zûlüm görüyorlar. Örneğin “Kürt” kimliği inkâr ediliyor, Kürt çocuklarının anadilde eğitim hakları dahi yok, onbinlerce köyün ismi sırf Kürtçe olduğu için zorla değiştirilmiş ve onlara masa başında uyduruk isimler verilmiştir. Köy yakmalar, faili meçhul cinayetler, cezaevleri ve işkenceler hakezâ. Şimdi Kürtler bu zûlmü niye görüyor? Sırf Kürt olduğu için. Meselâ Türkler görmez aynı zûlmü, Türk inkâr edilmez, Türkçe yasaklanmaz, Türkçe köy isimleri haritada rahatça yer alabilir. Türkler bu zûlmü, ayrımcılığı ve adaletsizliği görmezken Kürtler niye görüyor? Kürt olduğu için. Bu da “Kürt sorunu” denen bir sorunu ortaya çıkardı. Tıpkı kadın – erkek mevzûsunda bahsettiğimiz, genel bir sorunun sonucu olan “insan hakları sorunu” ile sırf kadın olduğu için yaşanan mağduriyetin sonucu olan “kadın sorunu” veya “kadının insan hakları sorunu” gibi, buradaki örnekte de, Türkiye’nin antidemokratik ve baskıcı bir yönetime sahip olmasından dolayı toplumun tüm kesimlerinin yaşadığı mağduriyet “insan hakları sorunu” iken, Kürtler’in sırf Kürt olduğu için yaşadığı inkâr, asimilasyon ve mağduriyetler ise “Kürt sorunu” olarak tanımlanır.

     Kadın, sırf kadın olduğu için eziliyor. Bunun adı “kadın hakları sorunu”dur. Buna karşı verilen mücadele ya da düşünyapısal tanımlamayla Feminizm, bir “kadın hakları mücadelesi”dir. Ve haklı bir mücadeledir. Her inanç ve ideoloji gibi bunun da içi boşaltılmış, popüler kültürün ifsadıyla asıl mecrâsından saptırılmış olabilir. Ama bu, çıkış noktası olarak Feminizm’in, haklı bir tepkimenin ismi olduğu gerçeğini değiştirmez.

     Kadın, sırf kadın olduğu için eziliyor. Kadın, kadın olmanın tüm yan özellikleri nedeniyle de eziliyor. Kadın olduğu için, aynı işyerinde aynı işi yaptığı erkek işçilerden daha az ücret alıyor. Evli ise, hamile kaldığında çalışamayacağı düşünülerek işe alınmıyor. Başörtülü ise, başörtüsünden dolayı işe alınmıyor, Türkiye’de 28 Şubat sürecinde olduğu gibi başörtüsü yüzünden okuldan atılıyor.

     Kadının sırf kadın olduğu için ve kadın olmasının tüm tamamlayıcı özellikleri dolayısıyla gördüğü zûlme, yaşadığı ayrımcılık ve adaletsizliğe pekçok örnek vermek mümkün. İşte buna genel anlamda “kadın sorunu” diyoruz. Buna karşı kadının verdiği mücadeleyi ise “kadın hakları mücadelesi” olarak adlandırmak gerekiyor.

     Ve unutmayın: Haklı bir mücadeledir.

     “Kadın hakları mücadelesi”, erkeklere karşı verilen bir mücadele değildir, erkekegemen sisteme ve zihniyete karşı verilen bir mücadeledir.

     Bir tepkime ideolojisi olarak Feminizm’in çıkış noktası budur. Ama ne yazık ki popüler kapitalist kültürün etkisiyle yozlaştırılmış, içi boşaltılmıştır. Böylesine haklı ve asil bir mücadele, bugün ne yazık ki “erkek düşmanlığı”na, “evlilik düşmanlığı”na, “annelik düşmanlığı”na, daha komiği ise “mutfak düşmanlığı”na hatta “çiçek düşmanlığı”na indirgenmiştir.

     “Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesi”nde her insanın eşit olduğu ve özgür olduğu ısrarla vurgulanıyor. Her insanın haklarına ve ana özgürlüklerine hiçbir ayrım gözetmeksizin fırsat eşitliği alanında sahip olmuş olduğu ve cinsiyete dayalı ayrımcılığın kabul edilemeyeceği açıkça belirtiliyor. Yani dünya üzerinde erkeklerin sahip olduğu her hak, kadınlar için de geçerlidir.

     Devam ediyoruz gezimize…

     Sahil boyunca yürürken, bir yandan café ve restaurant’lara, bir yandan tarihî veya resmî binalara baka baka geziyor, bir yandan da insanları gözlemliyoruz. Burda her çeşit insan görmek mümkün çünkü.

     Biraz sonra karşımıza ilginç bir çift çıkıyor. Karşıdan gelen ve biri erkek biri kadın bu biraz yaşlıca çiftin üzerinde ilginç kıyafetler var.

     Erkeğin kafasında bir piramidi andıran kahverengi renkte bir külah, üzerinde bej renkte bir elbise, üstünde “Süpermen’in pelerini” gibi sırtına değil ama sağ omzuna asılı ve yandan sarkan haki renkte bir pelerin, altında yeşil – beyaz damalı bir pantolon. Bir de pelerinle ters tarafta, sol omzuna asmış siyah renkte çantası, bir kayışla kemer gibi beline bağladığı turuncu renkte kocaman cüzdanı var adamın. Kadının ise kafasında aşçı başlığını andıran açık haki yeşili bir başlık, üzerinde beyaz bir elbise, o elbiseyi ön taraftan nerdeyse tümüyle kapatan ve göğsünün üzerinde başlayıp en aşağıya kadar inen turuncu renkte bir önlük, sağ omzuna asmış ve yandan sarkan koyu turuncu renkte bir çanta bulunuyor. Bir de üzerinde gümüş takılar var kadının.

     Bir an için, bunların “Paralel Evren”den gelmiş olabileceklerini düşündüm, ama kendim de oradan geldiğim için, bunun olmayacağına kanaat getirdim. Benim geldiğim gezegende kimse böyle giyinmiyor çünkü.

     Bayağı merak ettiğimiz için, bunu gidip bizzat kendilerine sormayı düşündük. Ama nasıl yapacağız bunu? Biz Kürtçe’nin Kurmançî lehçesini konuşuyoruz, onlar ise Kürtçe’nin Norveçî lehçesini konuşuyorlar. Tek umudumuz, aynı zamanda Kürtçe’nin İsveçî lehçesini de bilen Şükrü abi. Şükrü abiye,

     – Abi belki İsveççe biliyorlardır, git sor bence, diyorum.

     Çifti durduruyoruz. Şükrü abi onlarla konuşmaya başlıyor:

     – Ursäkta, jag frågar dig något. Pratar du Svenska? (Pardon, bir şey soracağım. İsveççe biliyor musunuz?)

     – Ja, snälla. (Evet, buyrun.)

     – Vi undrade om din kläder. Är dessa Norska traditionella kläder? (Kıyafetlerinizi merak ettik de. Bunlar Norveç’in geleneksel kıyafetleri mi?)

     Ama cevap çok şaşırtıcı ve sürprizdi:

     – Det här är gamla Vikingskläder. Vi klä upp som Vikingar och återuppliva sitt minne. (Bunlar eski Viking kıyafetleri. Bizler Vikingler gibi giyinerek, onların hatırâsını canlandırıyoruz.)

     İlginç, çok ilginç hem de…

     Fotoğraflarını çektik. Onlara, bu durumun çok hoşumuza gittiğini ve Vikingler’i çok sevdiğimizi söyledik. Güldüler; sevindiler buna. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN NOT: Sizler için hazırlayacağımız geniş kapsamlı “Viking Dosyası”nı, yarın İsveç’in Göteborg şehri yakınlarındaki Viking adalarını gezerken, “Seyahatname”nin ilerleyen bölümlerinde okuyacaksınız.)

     Devam ediyoruz gezimize…

     Pipervika adlı limanın girişinde, Aker Brygge Deniz Feneri (Nrv. Fyret Aker Brygge) ile Aker Brygge Saat Kulesi (Nrv. Aker Brygge Klokketårn)’nin olduğu yerde, çubuklu pamuk şekeri (ya da pamuklu şeker çubuğu) yapıp satan genç bir hanım var.

     Hani bilirsiniz; çubuğu makinânın içine batırıyorlar, içinde dönmekte olan pamuklu şeker çubuğa dolanıyor, dolanıyor ha dolanıyor, dolandıkça büyüyor. Buna çubuklu pamuk şekeri (ya da pamuklu şeker çubuğu) diyorlar. Çubuğun etrafında balon gibi büyüyen pamuklu şeker. Ye, yiyebilirsen tabiî…

    Şükrü abiyle Fırat’tan “helâllik” dileyip, kızla tanışmak ve sohbet etmek için yanına gidiyorum.

     Kızın yanına gidince, gülümseyerek selam veriyorum:

     – Hallo. 🙂

     O da aynı güleryüzle karşılık veriyor:

     – Hallo. 🙂

     Kız çok güzel, latif şirin. Hem kitap kurdu hem bir âhu. Venüs mü desem Afrodit mi; eli yüzü düzgün, bir içim su.

     Elbette ki feminist bir kız. Metafiziğe de inanmakta. Bir kusuru var yalnız kızın, biraz entel takılmakta. Optimist hem de pesimist biraz, idealizmi de savunmakta. Teoride desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta. Bazen ben hümanistim diyor, bazen rasyonalist oluyor. Değişik bir psikoloji, bir felsefe, idiotloji.

     Bizim Sediyani satranç oynar. Yusuf Can dinler, dünyayı gezip “Seyahatname” yazar. İşsiz kaldığında devrim yapar, hükûmeti eleştirir, Kürdistan kurar. Dedik ki abayı yakmış kıza, bundan haberi yok kızın ama.

     Ne yapmalı, ne etmeli? Bir oyunbazlık bir şeytanlık. Kıza dalavere mi çevirmeli? Bu beraberlik nasıl olacak? İkisi de ayrı telden çalıyor. Centilmence mi yaklaşmalı, familyasıyla mı tanışmalı, bir bilene mi danışmalı?

     Sediyani kızın yanına gidiyor, tam yaklaşırken Yusuf Can başlıyor aynen kasetten. Matmazel Yusuf Can’ı duyar duymaz bir an kendinden geçiyor. Ha bayıldı ha bayılacak derken, Sediyani kızın elinden tutuyor.

     Kız “pardon” diyor, “Başım döndü, Yusuf Can yakar gönlümü.”

     Sediyani diyor, “Rica ederim, gelebilir her genç kızın başına. Yardım edeyim size isterseniz, evinize götüreyim icabında.”

     Kız diyor, “Ay nasıl olur? Ben sizi hiç tanımıyorum ama. Hem Türkiye’deki İslamcılar ne der sonra? Merci giderim tek başıma.”

     “Olur mu ne önemi var” diyor Sediyani, “Yürüyelim işte ne çıkar bundan. Hem sizinle de tanışmış oluruz, hem konuşuruz şurdan burdan.”

     “Ne kibar çocuk” diyor kız içinden, “hem samimî hem vefalı yani.”

     Fakat kız Sediyani’yi tanımadığı için, onu tanımak için bir imtihan yapmayı planlıyor. Kafasında bir plan kuruyor, “Sediyani’ye bir imtihan çekeyim de bakalım bu insan nasıl bir şeymiş?” diye tasarlıyor. Kendisine birkaç soru soruyor:

     Kız diyor, “Felsefe’yi sever misiniz?”

     Sediyani diyor, “Biz hep devrimciyiz.”

     “Luther” diyor kız, “Makyavelli?”

     “Laik kemalist rejim yıkılacak” diyor Sediyani, “yazdığımız yazılardan belli.”

     Kız anlıyor ki dünyalar ayrı. Sediyani’ye kibarca bir “bay bay”, “Auf wiedersehen, Çüsss”…

     Sediyani diyor “hay hay”, “Selam ve dûâ ile”…

     Gözü parlıyor aniden kızın, “Şeytan tüyü var bu hınzırın.”

     Sediyani anlıyor ki doğru yolda, “Hazırım” diyor “buluşmaya”.

     Kız diyor, “Bu işler narin. Bugün olmaz Sediyani, belki yarın.”

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 10

FOTOĞRAFLAR:

Avrupa kıt’âsının en kuzeyinde, İskandinavya coğrafyasının güzel ülkesi Norveç’in başkenti olan muhteşem güzellikteki Oslo şehrinde yaptığımız gezi devam ediyor. (NORVEÇ)

Şehri geziyoruz; yürüye yürüye, sohbet ede ede, insanlarla kaynaşa kaynaşa… (NORVEÇ)

Stranden (Sahil) adlı uzuuun, sahil boyunca uzanan caddede yürüyoruz. Buralar, tamamen trafiğe kapalı. Sadece yayalar girebiliyor. İnsanların yürüyüş yaptığı, gezdiği, güzel vakit geçirdiği, alışveriş yaptığı, café ve restoranlarda birşeyler yiyip içtiği, limanı ve gemileri seyrettiği, denizi doyasıya yaşadığı yer burası. (NORVEÇ)

Birazdan karşımıza başka bir anıt heykel çıkıyor. Bu seferki, bir kadın heykeli. Ama bu, öyle isimsiz bir kadın değil. Heykeli dikilen bu kadın, yüz yıl önceki feminist hareketin Norveçli öncülerinden Aasta Hansteen (1824 – 1908)’dir. (NORVEÇ)

Danimarkalı bir anne ile Norveçli bir babanın kızı olan ressam, yazar ve aktivist Aasta Hansteen, 10 Aralık 1824 tarihinde, o zamanlar ismi Kristiana olan Oslo şehrinde doğdu. Babası Christopher Hansteen (1784 – 1873), o zamanlar ismi Kraliyetli Frederik Üniversitesi (Nrv. Kongelige Frederiks Universitet) olan ancak 1939 yılından beridir şimdiki ismi Oslo Üniversitesi (Nrv. Universitetet i Oslo) olan üniversitede astronomi, jeofizik ve uygulamalı matematik profesörüydü.

Norveç’in ilk profesyonel ressamı olan Aasta Hansteen, sanat eğitimine henüz 16 yaşında bir kızken Danimarka’nın başkenti Kopenhag (Dan. København)’da başladı.

İlginçtir ki, o dönemde kız öğrencilerin erkek öğretmenlerden ders alması imkânsıza yakın birşey iken ve okullarda “karma eğitim” bile yok iken, bu genç kız, 1840 – 49 yılları arasında Kopenhag’da 9 yıl boyunca sanat eğitimini başta ressam Johan Gørbitz (1782 – 1853) olmak üzere erkek öğretmenlerden almıştır. Ve ne kadar ilginçtir ki, bu genç kız büyüyüp olgun bir kadın olduğunda, Norveç’te feminist hareketin öncülüğünü yapacaktır. (NORVEÇ)

Aradan uzun yıllar geçse de, Aasta hiçbir zaman unutulmadı. 1977 yılında Oslo’daki bir caddeye Aasta Hansteens Vei (Aasta Hansteen Yolu) adı verildi. Norveç’in 3. büyük şehri olan Trondheim’da da yine bir caddeye Aasta’nın ismi verildi.

1984 yılı, 1884 yılında kurulmuş olan Norveç Kadın Derneği (Nrv. Norsk Kvinnesaksforening)’nin 100. yıldönümü olduğu için, dernek yöneticileri, bunu taclandırmak amacıyla Aasta’nın anısına bir anıt yapmak istediler. İşte bizim şu anda önünde durduğumuz, yazının altında fotoğrafları bulunan ve bu konuyu da onun yanında sizlere anlattığımız heykelin hikâyesi burada başlıyor. (NORVEÇ)

Biraz sonra karşımıza ilginç bir çift çıkıyor. Karşıdan gelen ve biri erkek biri kadın bu biraz yaşlıca çiftin üzerinde ilginç kıyafetler var. (NORVEÇ)

Erkeğin kafasında bir piramidi andıran kahverengi renkte bir külah, üzerinde bej renkte bir elbise, üstünde “Süpermen’in pelerini” gibi sırtına değil ama sağ omzuna asılı ve yandan sarkan haki renkte bir pelerin, altında yeşil – beyaz damalı bir pantolon. Bir de pelerinle ters tarafta, sol omzuna asmış siyah renkte çantası, bir kayışla kemer gibi beline bağladığı turuncu renkte kocaman cüzdanı var adamın. Kadının ise kafasında aşçı başlığını andıran açık haki yeşili bir başlık, üzerinde beyaz bir elbise, o elbiseyi ön taraftan nerdeyse tümüyle kapatan ve göğsünün üzerinde başlayıp en aşağıya kadar inen turuncu renkte bir önlük, sağ omzuna asmış ve yandan sarkan koyu turuncu renkte bir çanta bulunuyor. Bir de üzerinde gümüş takılar var kadının. (NORVEÇ)

– Vi undrade om din kläder. Är dessa Norska traditionella kläder? (Kıyafetlerinizi merak ettik de. Bunlar Norveç’in geleneksel kıyafetleri mi?)

Ama cevap çok şaşırtıcı ve sürprizdi:

– Det här är gamla Vikingskläder. Vi klä upp som Vikingar och återuppliva sitt minne. (Bunlar eski Viking kıyafetleri. Bizler Vikingler gibi giyinerek, onların hatırâsını canlandırıyoruz.)

İlginç, çok ilginç hem de…

Fotoğraflarını çektik. Onlara, bu durumun çok hoşumuza gittiğini ve Vikingler’i çok sevdiğimizi söyledik. Güldüler; sevindiler buna. (NORVEÇ)

Pipervika adlı limanın girişinde, Aker Brygge Deniz Feneri (Nrv. Fyret Aker Brygge) ile Aker Brygge Saat Kulesi (Nrv. Aker Brygge Klokketårn)’nin olduğu yerde, çubuklu pamuk şekeri (ya da pamuklu şeker çubuğu) yapıp satan genç bir hanım var. (NORVEÇ)

Hani bilirsiniz; çubuğu makinânın içine batırıyorlar, içinde dönmekte olan pamuklu şeker çubuğa dolanıyor, dolanıyor ha dolanıyor, dolandıkça büyüyor. (NORVEÇ)

Buna çubuklu pamuk şekeri (ya da pamuklu şeker çubuğu) diyorlar. Çubuğun etrafında balon gibi büyüyen pamuklu şeker. Ye, yiyebilirsen tabiî… (NORVEÇ)

Elbette ki feminist bir kız. Metafiziğe de inanmakta. Bir kusuru var yalnız kızın, biraz entel takılmakta. Optimist hem de pesimist biraz, idealizmi de savunmakta. Teoride desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta. Bazen ben hümanistim diyor, bazen rasyonalist oluyor. Değişik bir psikoloji, bir felsefe, idiotloji. (NORVEÇ)

Kız diyor, “Felsefe’yi sever misiniz?”

Sediyani diyor, “Biz hep devrimciyiz.” (NORVEÇ)

Aasta Hansteen

(1824 – 1908)

 

428 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Aasta Hansteen ve Feminizm

  1. Roşev Sitav dedi ki:

    Burada şöyle bir soru sorulabilir: “İnsan hakları” diye bir kavram varken, ayrıca “kadın hakları” kavramı niçin var? Kadın, “insan” tanımına girmiyor mu ya da “insan hakları” ifadesi kadınları kapsamıyor mu? “Kadın hakları” diye ayrı bir tanımlama ve olgu var iken, “erkek hakları” şeklinde ayrı bir tanımlama ve olgu neden yok? (nokta)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir