Sediyani’den Türkiye ve İran’a: “Bir Kere de Siz Kürtler’e Kardeş Olun”

 

isediyani

Bağımsızlık Referandumu’ndan dolayı Kürdistan’ı tehdit eden Türkiye ve İran’a yönelik Kürt yazar İbrahim Sediyani tarihî bir makale kaleme aldı…

 

Bir Kere de Siz Kürtler’e Kardeş Olun

İbrahim Sediyani

     Kurtuluş Savaşı (1916 – 22)’nda Kürtler olmasaydı, bugün “Türkiye” diye bir ülke olmazdı. Anadolu toprakları muhtemelen İngiliz, Fransız, Yunan ve Rus emperyalist güçleri tarafından paylaşılırdı.

     İran – Irak Savaşı (1980 – 88)’nda Kürtler olmasaydı, İran haritadan silinirdi. Neredeyse tüm emperyalist güçlerin ve hatta bölge devletlerinin tam desteğini arkasına alan Saddam Hüseyin ve Baas rejimi bu savaşta İran’ı yenemediyse, bunda en büyük sebep, “Iraklı Kürtler’in” Irak’a karşı İran’ın yanında yer almasıdır.

     Sonuç?

     Bugün ikisi bir olmuş, Kürdistan’ı haritadan silmeye çalışıyorlar.

     * * *

     Elbette ki, gerek Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu halkının ve gerekse İran – Irak Savaşı’nda İran halkının ortaya koyduğu gayret ve cesaret takdire şayandır. Ancak bunlar, tüm dünyaya karşı muzaffer olmanız için asla yeterli olmaz. Lakin bazı saikler vardır ki, onlar size savaşı kazandırır, onlar varsa yedi düvele karşı meydan okuyabilirsiniz. İşte o saik, hem Kurtuluş Savaşı’nda hem İran – Irak Savaşı’nda Kürtler’in desteğidir.

     Vicdanlı her insan ve hakkaniyetli her tarihçi, siyasetbilimci rahatlıkla kabul eder ki, Türkiye ve İran, her ikisi de bugün var iseler bunu Kürtler’e borçludurlar.

     Kürtler Türkler’in yanında savaşmasaydı Kurtuluş Savaşı nasıl neticelenirdi, bunu Türk millîyetçisi bir tarihçiye bilse sorsanız benim söylediklerimi söyleyecektir size. İran – Irak Savaşı hakezâ.

     Bana ve o kendi tarihçilerine rağmen hâlâ da bu gerçeği inkâr etmekte ısrar eden olursa, gidip I. Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Şehîdliği’nde yatmakta olan Kürt şehîdlerin mezarlarına bakabilir, gidip Tahran’daki Beheşt-i Zehrâ mezarlığında bulunan Halepçe Şehîdliği’ne bakabilir.

     Daha odur Malazgirt’e, Çaldıran’a, Mısır Seferi’ne, Selçuklu’ya, şuna buna hiç girmiyorum bile.

     Sonuç?

     Bugün ikisi ağızbirliği etmiş, tarih boyunca hiçbir zaman kendilerine karşı savaşmamış ve fakat her zaman düşmanlarına karşı kendilerinin yanında savaşmış olan Kürtler’i savaş ile tehdit ediyorlar.

     * * *

     Niçin yapıyorlar bunu?

     Kürtler bağımsızlık referandumuna gideceği için.

     Üstelik, Türkiye Kürtleri de değil bunlar. İran Kürtleri de değil. “Irak Kürtleri”.

     Kendi topraklarının dışında yaşayan Kürtler’in dahi kendi kendilerini yönetmesini kendileri için bir tehdit olarak görüyorlar, Türkiye ve İran.

     * * *

     Birinci Dünya Savaşı…

     Farklı dîn, mezhep, ırk, kavim ve dilden insanların yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman halkı olan Kürtler, 1911 – 12 Trablusğarb Savaşı ile başlayıp 1912 – 13 Balkan Savaşları ile devam eden ve 1914 – 18 Dünya Savaşı’nın sonuna kadar 7 yıl süren kanlı ve sıcak günlerde, bu büyük felâket zamanlarında devleti ve milleti hiçbir süreçte yalnız bırakmadı ve hemen her cephede canları ve kanlarıyla düşmanlara karşı savaştı. Art arda patlak veren Trablusğarb, Yemen ve Balkan Savaşları ve bunlardan hemen sonra başlayan Cihan Harbi’nde pekçok Kürt, Osmanlı ordusunda görev aldı. Kürtler, Osmanlı ordusuna kayda değer bir insan gücü sağladılar. Binlerce Kürt asker, Sarıkamış’taki 3. Ordu’da ve diğer cephelerde hayatını kaybetti. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı kuvvetlerinin büyük bölümü Kürtler’den oluşuyordu. (1)

     Merkez üssü Elâzîz’deki Murat Nehri kıyısında bulunan 11. Tümen ve merkez üssü Musul’da bulunan 12. Tümen tamamen Kürtler’den oluşuyordu. Ayrıca Erzurum’da konuşlanmış 9. Tümen’in ve Sivas’ta konuşlanmış 10. Tümen’in asker ve subaylarının çoğu Kürt’tü. Bununla da kalmayan Kürtler, çok sayıda sınır birliği, jandarma ve güvenlik güçleriyle birlikte 135 yedek süvarî bölüğü oluşturmuşlardı. (2)

     Mezopotamya’nın güneyindeki Şuaybe Muharebesi’nde yer alan Şeyh Mahmud Berzencî ve diğer Kürt liderlere bağlı çok sayıda gönüllü de cihad çağrısına olumlu yanıt vermişti (Şeyh Mahmud Berzencî, daha sonra 1921 yılında Güney Kürdistan’da “Kürdistan Krallığı” kuracak, bu devlet üç yıla yakın yaşayıp 1924 yılında yıkılacaktır). Büyük aşiret güçleri, Rus ordusuna karşı Osmanlı toprakları ve Osmanlı Kürdistanı’nda savaşmakla yetinmemiş, Osmanlı’nın dışında olan İran Kürdistanı’nda da yabancı emperyalist güçlere karşı vatanlarını korumak için savaşmıştı.

     4 yıl süren dünya savaşında cephede düşmana karşı savaşırken hayatlarını kaybeden Kürt sayısı 300 bin civarındadır. Savaş boyunca yaşanan ve savaştan sonra genişleyerek devam eden açlık ve salgın hastalıklar sonucunda da 500 bin sivil Kürt hayatını kaybetmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın Kürdistan’a maliyeti, 300 bini muharîb olmak üzere 800 bin Kürd’ün hayatı olmuştur. (3)

     Ermenî Tehcîri’ni bütün ayrıntılarıyla anlatan Batılı kaynaklar, Birinci Dünya Savaşı süresince devam eden Kürt göçünden – her nedense – bahsetmezler. Aynı dönem içinde özellikle Erzurum – Bitlis – Kars hattında yaşayan yüzbinlerce Kürt insanı, Rus ve Ermenî zûlmünden kaçarak Ege ve Akdeniz bölgelerine, Urfa ve Anteb dolaylarına göç etmek zorunda kaldı. Savaş boyunca Osmanlı’ya karşı savaşan İtilâf Devletleri ve – başta Kızılhaç olmak üzere – uluslararası yardım örgütleri, Ermenî ve Rumlar’ın yaşadıkları acılarla yakından ilgilendi. Ancak Kürtler’in uğradığı felâket, uluslararası kamuoyunda hiçbir yankı bulmadı. Kürtler konusunda yıllarca şartlanmış Batı kamuoyu, her türlü başvuruya kayıtsız kaldı. (4)

     O yıllarda Kürtler tarafından yayınlanan “Jîn” (= Hayat) dergisinde Abdurrahîm Rahmî (Zapsu), bu durumu şu satırlarla kaleme alıyordu:

     “Kürtler’in evleri, konakları, birkaç kibrite kurban edildi. Tarlaları ekecek kollar yok olmuş, toprakları sürecek mandaları, öküzleri, katır ve atları Savaş Vergileri Dairesi toplamış. Sabanlar, çift araç ve gereçleri, arabalar kışın soğuk günlerinde elbisesiz, çıplak savaşan zavallı askerlere kömür görevi yaptılar, yemek kazanları kaynattılar. Koyun sürüleri yok; iki ayaklı kurtlar tarafından parçalandılar. 120 hanelik köyden 10 kişi ancak hayatta kalabildi.” (5)

     Muhacirîn Müdüriyeti’nin kayıtlarına göre, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918)’nden sonra Kürdistan’dan 650 bin kişilik bir nüfûs Batı Anadolu vilayetlerine sevk edilmiştir. Bu göç olaylarıyla ilgili olarak Celâdet Ali Bedirhan, unutamadığı hatırâlarını şöyle anlatmaktadır:

      “Mütarekenin ardından İstanbul’a dönüp ordan da cepheye giderken, Toros geçitlerinde Kürt göçmenlerin kafilelerini görmüştüm. Uzaktan, öbek öbek toplanmış insan kümelerine benzeyen bu kafilelerin yanına gittiğim zaman gördüm ki, bunlar soğuktan taş kesilmiş insan heykellerinden başka birşey değildir. Vatanlarından çıkarılan bu insanların büyük bir kısmı bu suretle yollarda hastalıklardan, açlıktan ve soğuktan mahvolmuşlardı. 1919 senesinde Halep’te bu kafilelerden birine rastladım yine. Memlekete geri dönüyorlardı bu kez. Kendilerinden aldığım malumâta göre, memleketten 485 kişi olarak çıkarılmışlar; geri döndüklerinde sadece 255 kişi kalmışlardı.” (6)

     Kürtler, I. Dünya Savaşı’nda Türkler’le beraber omuz omuza bütün cephelerde cansiperane savaştılar. Bu savaşanlar arasında sadece İslam kardeşliğine inanan (günümüz tabiriyle) “İslamcı” aydınlar değil, o günün şartlarında kavmiyetçi fikirlere sahip (günümüz tabiriyle) “ulusalcı” Kürtler de vardı. Modern Kürt Ulusçuluğu’nun kurucusu olan ilk birkaç aileden biri sayabileceğimiz Cemilpaşa ailesinin bütün gençleri bu savaşta Osmanlı topraklarını savunmak için cephede yer aldılar ve emperyalist düşman ordularına karşı savaştılar. Çünkü ecnebîler vatanı işgal etmişti. “Aile içi mes’eleler” (Kürtler’in Türk, Laz, Arap ve diğer kavimlerle münasebetleri) bir tarafa bırakılmalı ve İslam toprakları Haçlı ordularından kurtarılmalı, yabancı güçler vatandan kovulmalı, Müslüman ümmetinin can, mal ve namusu için cenk edilmeliydi. Bu bahsettiğimiz Kürt entelektüel ve aristokat aileleri, Modern Kürt Ulusçuluğu’nun fikir babaları ve öncüsü olan ailelerdir ve bağımsız Kürdistan talebini seslendiren kişilerdir. Avrupa’nın değişik şehirlerinde üniversite öğrenimi gören Diyarbekirli Cemilpaşa’nın oğulları İbrahim ve Cevdet ile torunları Ekrem, Kadri ve Şemseddîn Cemilpaşa, 1914 yılında, yani savaş başlayınca derhal İstanbul’a dönerek savaşa gitmek için gönüllü olarak Osmanlı birliklerine katıldılar. (7)

     Oysa bu kişilere devlet tarafından o zamana kadar, (günümüz tabiriyle) “bölücü, ayrılıkçı, vatan hâini” gözüyle bakılıyordu.

     Diyarbekirli Cemilpaşa’nın torunu Kadri Cemilpaşa, o günleri şöyle anlatır:

     “Savaş kararı alınınca, üniversite öğrenimi görmekte olduğum İsviçre’den İstanbul’a gitmek için yola çıktım. Viyana’ya vardıktan sonra Romanya’nın başşehri Bükreş’e geçtim. Büyük zahmetlerden ve üç günlük bir yolculuktan sonra Bükreş’ten İstanbul’a varabildim ve kışlaya teslim oldum. Bir müddet sonra Ruslar’la savaşmak üzere Erzurum’a gönderildik.” (8)

     Kadri Cemilpaşa’nın amcaoğlu Ekrem Cemilpaşa ise o günleri çok ayrıntılı bir şekilde anlatır:

     “Avrupa’ya tahsile giden Cemilpaşa çocukları Cenevre, Lozan ve Münih’te Hêvî’nin bir şubesini açtılar. Arkadaşlar beni Lozan şubesine başkan yaptılar. Her Pazar günü benim odamda toplantı yapardık. Böylece de Avrupa’da çalışmaya başladık. Avrupa’da bu mevzûda çalışan gençlerin sayısı beş idi. Ben İsviçre’nin Lozan kentinde bir sene mühendislik mektebinde tedrisat gördükten sonra Belçika’nın Gand şehrine geçtim.

     Maalesef talih bu sene Kürt gençliğine yardım etmedi. 1914 senesinde Cihan Harbi patlak verdi. Avrupa üniversitelerindeki Osmanlı talebeleri İstanbul’a dâvet edildi. Bunların arasında bizler de vardık. Ben, İbrahim, Cevdet amcalarım, amcazâdem Kadri, en gencimiz olan kardeşim Şemseddîn, dönenler arasındaydık.

     İstanbul’da binlerce talebe toplanmıştı. Alman paşalar, Alman kumandanlar nezaretinde idiler. İstanbul’daki Hürriyet Mektebi’nde, ihtiyat zabiti yapmak üzere nazarî ve amelî dersler veriyorlardı. Üç ay ta’lim ve tedrîsten sonra herkes istediği şubeyi seçmede serbest bırakıldı. Ben topçuluğu seçtim. İbrahim amcam ile amcazâdem Kadri süvarîye ayrıldılar. Benim küçüğüm Şemseddîn istihkâm zâbiti oldu.

     Ben 24. Fırka’nın topçu alayında talim gördüm. Dört ay sonra Alman kumandanların huzurunda nazarî, amelî topçuluk ve binicilikten imtihan edildik. Alayda ihtiyat zabitinin mevcudu 120 idi. Namzedler içinden birincilikle imtihanı kazanarak topçu başçavuşu oldum.

     Çok sürmeden Çanakkale Harbi başladı. Bizim kıt’âmız uzun müddet Çanakkale cephesinde kalmadı. Kıt’âmızı Kafkas cephesi dedikleri Erzurum cephesine gönderdiler. İbrahim amcamla amcazâdem Kadri de bu cephede harb ediyorlardı. Daha bir sene geçmeden İbrahim amcam elinden bir Rus kurşunu alarak şehîd oldu. İbrahim amcam bir sene önce Almanya’nın Münih Üniversitesi’nden elektrik mühendisi olarak şehâdetname almıştı. İbrahim amcamdan evvel başka bir amcam bu cephelerde, alayı ile beraber Hasankale’ye hücûm etmiş, o da bu hücûmda şehîd olmuştu. Bu amcam yirmi sene evvel İstanbul Harbiyesi’nden mezundu. Çanakkale cephesinde de yine Harbiye mezunu ve alay kumandanı Naim amcam şehîd olmuştu. Bağdad çöllerinde de küçüğüm, istihkâm ihtiyat zabiti Şemseddîn şehîd olmuştu. Ben bir sene sonra Erzurum cephesinden Muş cephesine nakledildim. Dara Hênê (şu anda Bingöl’ün Genç ilçesi) vilayetinin Kuzm Dağları’nda Rus topçusunun mermisiyle yaralanınca Diyarbekir Hastanesi’ne gönderildim.” (9)

     Diyarbekirli Cemilpaşa’nın İstanbul Harbiye Mektebi’nden mezun oğullarından Miralay Naim Bey Çanakkale’de, Miralay Besim Bey ile küçük oğlu İbrahim ise Hasankale’de Ruslar’la savaşırken şehîd oldular. Ekrem Cemilpaşa’nın kardeşi Şemseddîn de Bağdad’da İngilizler’e karşı savaşırken şehîd oldu. Kadri Cemilpaşa ise Rus cephesinden Filistin cephesine gönderildi, esir düştü, ancak yıllar sonra Diyarbekir’e dönebildi. (10)

     İbrahim Cemilpaşa’nın ölümü ise hepsinden daha trajiktir. Daha bir yıl önce Almanya’nın Bayern (Bavyera) eyaletinin başkenti München (Münih) şehrinde üniversiteyi bitiren İbrahim Cemilpaşa, Kürtler’in ilk elektrik mühendisidir. Avrupa’da kalıp hayatını kurtarmak yerine, hem de mezun olduktan sadece bir yıl sonra, ülkesine dönüp Osmanlı topraklarının savunması için savaşarak Hasankale’de şehîd olmayı tercih etmiştir. (11)

     Burada tekrardan hatırlatmak istiyoruz ki, sözünü ettiğimiz bu Diyarbekirli Cemilpaşa ailesi, o dönemin Avrupa’da eğitim gören aristokrat ve entelektüel Kürt çevrelerinin öncü isimleriydiler ve isimlerini okuduğunuz bu kişiler, “Bağımsız Kürdistan” ideali üzerine şekillenen modern Kürt Ulusçuluğu fikrinin başlatıcıları, fikir babaları ve öncüleridirler. Savaştan önce devlet tarafından (günümüz tabiriyle) “bölücü, ayrılıkçı, vatan haini” olarak görülüyorlardı. Onlar bütün hayatları boyunca bağımsız bir Kürdistan devleti için mücadele etmiş insanlardır. Fakat Birinci Dünya Savaşı başlayınca ve bu savaşta Osmanlı toprakları yabancı işgaline uğrayınca, Cemilpaşa ailesinin bütün gençleri bu savaşta Osmanlı topraklarını savunmak için cephede yer aldılar ve emperyalist düşman ordularına karşı aslanlar gibi savaştılar. (12)

     Diyarbekir’de 40’tan fazla köy sahibi olan Cemilpaşa ailesinin hiçbir maddî sıkıntıları olmayan gençlerinin İsviçre, Almanya ve Belçika’daki rahat ve üstelik elit hayatlarını bırakarak vatan savunması için ülkelerine dönüp ölümü seçmeleri ibret vericidir. (13)

     Bu dönemde sadece Kürt köylüleri değil, Kürt ağa, molla ve şeyhleri de aynı tavrı sergilediler. Gözünün görebildiği her şeyi vurabilmesi ile ünlü, Sêhrd (Siirt) ili Misrîye (Kurtalan) ilçesinden Pêncinera aşireti reisi Bışarê Çeto da aşiretine mensub yüzlerce kişiyle birlikte şehîd oldu. Yaşadığı dönemin en saygın Nakşibendî şeyhlerinden olan Zûlqarneyn (Bitlis) ili Norşîn (Güroymak) ilçesinden ve “Şeyh Hazret” adıyla anılan Şeyh Muhammed Ziyaeddîn Norşinî ve kardeşleri ile Bediuzzeman Said-i Kurdî ile arkadaşı Çolamerg (Hakkari) ilinden Abdurrahîm Rahmî (Cüneyt Zapsu’nun dedesi), Kürtler’den milis alaylar düzenleyerek Ruslar’a karşı savaştılar. (14)

     Ruslar’ın top mermisiyle yaralanan Şeyh Hazret’in bir kolu kesildi; kardeşi Muhammed Said şehîd oldu. Said-i Nursî (el- Kûrdî) ve arkadaşı Abdurrahîm Rahmî Zapsu yaralanarak Ruslar’a esir düştüler; ancak seneler sonra esaretten kurtularak Sakartvelo (Gürcistan)’nun başkenti Tbilissi (Tiflis) üzerinden Zûlqarneyn (Bitlis)’e dönebildiler. (15)

     Kurtuluş Savaşı…

     Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler’in rolünü en iyi anlatan kişi, İsmet İnönü’dür: “Kürtler, millî mücâdelenin devamınca canla başla gayret gösterdiler.” (16)

     Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 1916 yılında Diyarbekir’de 16. Ordu’da görev yapmış, bu sırada pekçok önemli Kürt aşiret lideriyle yakınlık kurmuştu. Nitekim Samsun’a çıktıktan sonra “doğu vilayetleri”nden aldığı sinyallere güvenerek Kürdistan’daki bazı önemli isimlere, örneğin Cemil Paşazâde Kasım Bey’e (ki kendisi Kürt millîyetçisidir) telgraflar göndererek, Cemil Paşazâde Kasım Bey’i millî mücadele konusunda bilgilendirdi ve yardımlarını talep etti. Cemil Paşazâde Kasım Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafına olumlu yanıt verdi. Zaten Kürt aşiretleri de “Dîn ve vatan uğruna verilecek her türlü mücadeleye hazır olduklarını” Kâzım Karabekir Paşa’ya bildirmişlerdi. (17)

     Mustafa Kemal, telgraflarında kullandığı “Anasır-ı İslam” (İslam Unsurları) kavramına millî mücadele boyunca büyük vurgu yaptı. 1 Mayıs 1920 tarihli meclis konuşmasında, “Meclis-i âlinizi teşkil eden zevât yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürt, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamîye’dir, samimî bir mecmuâdır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği, hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-i İslam’a münhasır değildir. Anasır-ı İslamîye’den mürekkep bir kütleye aittir” diyordu. (18)

     Bu siyaset Kürtler arasında olumlu yankı buluyordu. David McDowall, Kürdistan halkının millî mücadeleye katkısını şöyle anlatır: “Sonbahar geldiğinde Mustafa Kemal’in propagandası çok sayıda aşireti hızla O’nun etrafına döndürmüştü. O yılın sonunda birçok nüfûzlu, saygın kentli Kürd’ün yanısıra, en az 70 Kürt aşireti Kemal’den yana olduğunu açıkladı. Bunlar, işgal tehlikesinin en büyük olduğu Kürdistan bölgesinde yaşayan aşiretlerdi ve en önemlileri güneyde Millî, doğuda ise Celalî ve Heyderan aşiretleriydi.” (19)

     Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve Sivas kongrelerine Kürtler’den pekçok temsilci dâvet etti. Sivas Kongresi’nden birkaç gün sonra Malatya’daki Hacı Kaya Ağa ve Şatzâde Mustafa Ağa’ya çektiği telgrafta şunları söylüyordu, M. Kemal: “Sizler gibi dîndar ve namuslu büyükler var olduğu müddetçe Türk ve Kürt biribirinden iki öz kardeş olarak yaşamaya devam edecektir. Türkler ve Kürtler, hiç şüphesiz Makam-ı Hilâfet etrafında sarsılmaz bir vücûd halinde, dahilî ve haricî düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacaktır.” (20)

     Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz hükûmeti tarafından bölgeye gönderilen Binbaşı Noel, Kürt şeyhlerinin – kendi ifadesiyle – “gerçek birer Türk dostu” olmalarına şaşırmış ve üzülmüştü. 1919 yılında Londra Hükûmeti’ne gönderdiği raporda şunları söylüyordu: “Türkler yoğun olarak Pan – İslamik çizgide çalışıyorlar. Bütün Kürt aşiretleri toplu halde Mustafa Kemal’in kollarına atılacaklardır.” (21)

     1950 – 54 yılları arası Demokrat Parti (DP) Diyarbakır milletvekilliği yapan Av. Mustafa Remiz Bucak şunları anlatıyor: “Diyarbekir’de ‘kolordu komutanı’ sıfat ve salahiyetiyle bulunduğu sırada Gazi Mustafa Kemal Paşa, emrindeki birliklerde mevcûd Kürt askerlerden ‘Kürt Taburu’ teşkîl ettirerek, millî libaslarını, yani şal ve şepik giydirip bellerine de meşhur Kürt hançerini taktırıp müstakil birlik halinde talim ve terbiye ettirmiş, hatta daha da ileri giderek, bizzat kendi şahsî muhâfızlığını da onlara tevdî ettirmek suretiyle kendisinin en yakini, en mutemedi olduklarını gerek birliğe, gerek bütün Kürdistan’a telkin ve ilân etmiş idi. O bölüklerde askerlik eden, halen berhayat (= hayatta olan) şahıslardan bu husus erbabınca tahkîk ettirilebilir.” (22)

     26 Şubat 1921’de İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan Lord Curzon da Kürdistan’daki durumu gözetleyip araştırdıktan sonra şu tesbiti yapıyordu: “Kürtler’in istedikleri şey, asırlardan beri olduğu gibi Türkler’le kardeş gibi yaşamaktan başka birşey değildir. Kürtler’le Türkler arasında bir İngiliz’le bir İskoç arasındaki farktan ziyade bir fark bulunmadığını beyan ediyorlar.” (23)

     Fakat o dönemi ve o dönem Anadolu insanının Kürd’üyle ve Türk’üyle içinde bulunduğu duygu halini sanırım en güzel anlatan, Hollandalı sosyalbilimci Martin van Bruinessen. Kürtler hakkında pekçok ciddî araştırması bulunan Martin van Bruinessen, o dönemi şöyle anlatıyor: “İslam, I. Dünya Savaşı yenilgisi üzerine Haçlı galipler ve yerli Hristiyanlar karşısında Türkler’i ve Kürtler’i birleştirmiş bir öğedir. Birçok Kürt, bu harekette gönüllü olarak yer aldı. Çünkü bu, Müslümanlar’ın Müslüman olmayanlara karşı savaşıydı.” (24)

     Mustafa Kemal Atatürk, “TBMM Başkanı” sıfatıyla El- Cezîre (Cizre) Cephesi Kumandanı Nihat Paşa’ya 27 Haziran 1920 tarihinde “Kürdistan Hakkında 5 Maddeden Oluşan Bir Talimat” (Buradaki “Kürdistan” ifadesi bizzat M. Kemal Atatürk’ün kendisine ait) göndermişti. M. Kemal burada açıkça Kürdistan’dan bahsetmekte ve Kurtuluş Savaşı başarılı olduktan sonra Kürdistan’da mahallî idare (özerklik) kurulup Kürdistan’ın içişlerinde serbest ve kendi kendini yöneteceğini vaad etmekteydi. (25)

     İlk mecliste 70 kadar Kürt temsilci vardı. Mustafa Kemal konuşmalarında sık sık Türkler’i ve Kürtler’i, milleti oluşturan “Anasır-ı İslam”ın iki kardeşi olarak sayıyordu. (26)

     I. Dünya Savaşı’ndan sonra Kurtuluş Savaşı’nda da kaderlerini Türkler’le bir kabul eden Kürtler Maraş, Anteb ve Urfa’da Fransızlar’a karşı destanlar yazdılar. Anteb müdafaasının efsanevî ismi “Kara Yılan” da Kürt’tü. Urfa’da 12 eşraf ve aşiret reisi ünlü “Onikiler Meclisi”ni oluşturararak Urfa direnişini örgütlediler. Savaşı birlikte kazandılar. (27)

     Savaş olur da türküleri olmaz mı?

     Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler’in millî mücadeleye katılımını simgeleyen türküler vardı. Onlardan en bilinen ikisi “Kara Yılan Türküsü” ve “İlhan Bey Türküsü”dür. (28)

     Ruslar’ın Diyarbekir’i ele geçirmek için üç yol seçeneği vardı: Zûlqarneyn (Bitlis) yolu, Çêwlîk (Bingöl) yolu ve Pasur (Kulp) yolu. En önemlisi Diyarbekir’in Pasur (Kulp) ilçesinden geçen yoldu. Buradan geçebilirlerse Diyarbekir’i rahatlıkla ele geçirebilirlerdi. 8. Fırka hazırlandı. Diyarbekir Kulp’ta bulunan 7 tane aşiretin 14 yaşından büyük bütün ferdleri eline silâh alıp direnişe katıldı. Şeyh Muhammed Emin komutanlığında Rus işgalcilere karşı direniş başladı. Boğazın iki yakasına siperler kazındı. Ruslar Pomak mevkiîne gelince ateş başladı. Rus işgalciler, Kulp halkının şanlı direnişi karşısında büyük zayiât vererek geri çekildi. Bu çatışmada Kulplular 6 bin 500 şehîd verdiler. Ruslar’dan ise 16 bin askeri esir aldılar. (29)

     Hatta öyle ki, inanması hakikaten güç ama gerçek, 15 Mayıs 1919 tarihinde ülkenin en batısındaki İzmir işgal edildiğinde, buna ilk ve en büyük tepkiyi diğer herhangi bir Ege şehri değil, ülkenin en doğusundaki Diyarbekir göstermiştir. (30)

     İzmir işgal edildikten sadece 48 saat sonra Diyarbekir’in Miya Farqîn (Silvan) ilçesinden Milletler Cemiyeti (Birleşmiş Milletler)’ne bir telgraf gidiyor. Silvanlılar aynı mektubu Sadaret Makamı’na ve İtilâf Devletleri (= İngiltere, Fransa, Rusya) temsilcilerine de gönderiyor. “Silvan halkı adına Silvan Belediye Reisi Ahmed Hilmî ve Silvan Müftüsü Abdurrahmân” imzasını taşıyan mektup şöyle (Silvanlılar’ın BM’ye gönderdiği bu mektupta İzmir şehrimizden bahsederken kullandıkları duygu yüklü ifadelere özellikle dikkat ederek okuyalım):

     “Yunanistan’ın bütün Osmanlı vatanı arasında rûh kadar büyük önemi olan gözbebeğimiz İzmir ve dolaylarını ilhâk tasavvuru ve işgal etmeye başladığını teessür ile haber aldık.

     İnsanlık ve adalete büsbütün aykırı gördüğümüz bu harekete gerek adaletsever devletlerin ve gerekse bütün İslam unsurlarının kayıtsız kalamayacağı fikrini bildirmekle birlikte, Osmanlı vatanından bölünme ve ayrılma kabul etmeyen ve 600 yıldan beri Osmanlı vatanından olan ve Osmanlılar’ın diğer Müslüman unsurlarıyla birlikte çeşitli musibet ve tecavüzlere uğrayan İzmirimiz’in bir karış toprağını bile ziyana razı olamayacağımızı bütün medeniyet alemine büyük acılı kalbimize tercüman olarak teblîğine aracı olmanızı ve İtilâf Devletleri’nin de bu hususa adaletle bakmalarını 30 bin nüfûs adına rica ve talep eyleriz.” (31)

     Bitmedi… Bir gün sonra, 22 Mayıs günü Diyarbekir şehir merkezinde halk İzmir’in işgalini protesto eden gösteriler düzenliyor. Diyarbekir Belediye Salonu’nda toplantılar düzenleniyor. İzmir’in işgalini protesto için mitingler ve BM ile dünya devletlerine çekilecek telgraflar konuşuluyor. Belediye binası önünde halkın geniş katılımıyla büyük bir miting düzenleniyor. (32)

     Tam üçbuçuk yıl işgal altında kalan “Ege’nin incisi” İzmir, 9 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtuluyor. Şimdi de İzmir’in kurtuluşunun Diyarbekir’de nasıl karşılandığına bakalım. O günkü bir Diyarbekir yerel gazetesinin 11 Eylül 1922 günkü, yani İzmir’in kurtuluşundan sadece iki gün sonraki baskısından aynen aktarıyoruz:

     “Güzel şehrimiz İzmir, düşman işgalinden kurtuldu. Bu zafer, Diyarbekir’de büyük şenlik ve törenlerle kutlandı. Ordumuzun sevgili İzmirimiz’e girdiği, Diyarbekir’de sabah erkenden top atışlarıyla ilân edildi. Diyarbekir halkı bu günü bayram ilân etti. Şehir şevkten, sevinçten derhal harekete geçti. ‘Allâh-û Ekber’ sedâları göğe yükseldi. Minarelerden tekbîr nidâları, salavât-ı şerîfe sedâları gök kubbesine doğru yükselmeye başladı. Caddelerde bütün dükkânlar, resmî daireler, hususî evler millî bayraklarla, şarkın güzel halılarıyla, gelin odaları gibi donatılmıştı. İktisadî meslekleri temsil eden esnaf heyetleri, her biri kendi mesleğinin bayrağı arkasında yürüyerek belediyeye doğru geliyorlardı. Bu kadar muhteşem bir toplantı ve bu kadar güzel bir resmî geçit Diyarbekir’de ilk defa vuk’ûa geliyordu. Geceleyin cami minaeleri kandillerle, daireler fenerlerle donanmıştı. İkinci gün çarşılar ipekli kumaşlarla, çiçekli halılarla tezyin olunmuştu. Halk ilk günkü bayrama doyamadıkları için, bir gün daha iktisadî işleri durdurdular; bir gün daha içtimaî hayat, vecdli bir hayat yaşadılar. İnşaallâh yakında sevgili Edirnemiz’e de kavuşarak bir de Edirne bayramı yaparız.” (33)

     Evet… Diyarbekir halkının İzmir’in kurtuluşu için sevinçten düzenlediği şenlikler, yaptığı bayram ve şehirdeki coşku, nerdeyse bizzat İzmir’deki kadar büyük. Bir de temenni var; o sıralar henüz işgal altında olan Edirne’nin de bir an önce kurtulması ve şu anda “İzmir bayramı” yapılan Diyarbekir’de bir de “Edirne bayramı” yapılması…

     Kurtuluş Savaşı’nda Diyarbekir’in çok büyük bir rolü var. Hatta öyle ki, “öncülük” derecesinde bir rol bu. Millî mücadelenin ilk önemli adımı olan, Kürdistan illerindeki millî kuruluşları doğuran kongreler (Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi) ile cemiyetlerin (Şarqî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) temeli bulunan, 1918 yılı sonlarında İstanbul’da kurulan Vilâyet-i Şarqîyye Müdafaa-i Hukuk û Millîye Cemiyeti’nin bilinen kurucularından çoğu Diyarbakırlı idi. (34)

     Evet…

     Osmanlı’nın en zor ve sancılı dönemini yaşadığı I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yılları boyunca Anadolu toprakları İngilizler tarafından işgal edilirken, Araplar ve diğer Müslüman kavimler Osmanlı’yı arkadan vurdular, “vatanı kurtarmak” yerine “vatan kurmak” derdine düştüler. (Atatürkçüler bu gerçeği sık sık dile getirirler. Fakat yeryüzünü ve tüm kâinatı yaratan Yüce Yaratıcı’nın bir Arap olduğunu ve sadece Arapça konuştuğunu zanneden İslamcılar ise her seferinde karşı çıkarlar buna, zorlarına gittiği için bunun “Kemalistler’in bir uydurması” olduğunu söylerler. Oysa gerçeğin tâ kendisidir! 22 tane Arap ülkesi çiçek açılır gibi açılmadı ya.)

     İngilizler Anadolu’yu işgal edip Araplar da Osmanlı’yı arkadan vururken, Kürtler bu sancılı sürecin başından sonuna kadar Türkler ile beraber işgalcilere karşı savaştılar, “vatan savunması” yaptılar. Büyük güçler tarafından kendilerine “vatan” (Kürdistan) teklif edildiği halde bunu reddettiler.

     Sonuç?

     İşgal sona erdikten sonra “Türkiye” (Türkler’in yurdu) adıyla bir devlet kuruldu. İngilizce okullarda mecburî olarak öğretilirken, Kürtçe yasaklandı. Arapça da “kutsal dil” idi zaten.

     “Kürt” kimliği inkâr edildi, “Kürt diye bir millet yok, bunlar Türk’tür” dendi.

     “İzmir’in Yunan işgalinden kurtuluşunu” yukarıda anlatmıştım. Kürtler nasıl seviniyor, bayram ediyorlardı, Yunan işgali sona erdi diye, değil mi? Sonuç? İşgal bitip yeni devlet kuruldukta sonra, Kürtler’in yaşadığı topraklara “Burası Kürtler’in yaşadığı topraklar” (KÜRDİSTAN) demek yasaklandı, “bölücülük” olarak kabul edildi. Ve fakat öte yandan, Ege kıyılarından tutun İran sınırına kadar olan bütün vatan topraklarına “Burası Yunanistan’ın doğu topraklarıdır” (ANADOLU) demek “vatanseverlik” olarak kabul edildi.

     Ülkenin doğusunda yaşayan Kürtler’in yaşadığı topraklara “Kürtler’in Yurdu” (KÜRDİSTAN) demek “vatan hainliği” oluyordu fakat ülkenin nerdeyse tamamına “Doğu Yunanistan” (ANADOLU) demek “vatanseverlik” idi. (Hâlâ öyle)

     Kürtler, Türkler için yaptıkları fedakârlıkların karşılığını inkâr, asimilasyon, katliâm, sürgün olarak almışlardı.

     Bu toprakların bugüne dek şahîd olduğu en korkunç katliâmlar yapıldı, Kürtler’e karşı.

     Tek başına Zilan Katliâmı bile on tane Yahudî Katliâmı eder. Tek başına Dersim Katliâmı on tane Srebrenitza Katliâmı eder.

     Yalnızca Şeyh Said Kıyamı esnasında ve sonrasında, 1925 – 27 yılları arasında Kürdistan topraklarındaki 700 köy yakılıp haritadan silindi, insanları sürgün edildi. Kürdistan’ın tam 14 şehri zarar görüp hasara uğradı. Kürdistan topraklarında 9 bin ev harabeye döndü. 50 bin Kürt göç ettirildi. 7 bin 500 Kürt zindanlara atıldı. 660 Kürt idam edildi. Toplam 80 bin Kürt öldürüldü. (35)

     Eylül 1925’te çıkartılan “Şark Islahat Planı” ile Kürtler üzerindeki asimilasyon ve baskılar sistematik bir devlet politikası olarak hayata geçirildi.

     Müslüman Türk kardeşleriyle omuz omuza verip Haçlı düşmanlara karşı “kahramanca savaşan” Kürtler’e, bu fedakârlıklarının ve kardeşliklerinin mükâfatı olarak yeni kurulan “Türkiye” Cumhuriyeti’nin çıkardığı “Şark Islahat Planı”, şu kanunları öngörüyordu:

     – Ermenîler’den kalan arazinin Kürtler’e kiraya dahi verilmemesi ve buraların evleri, hayvanları, tarım araçları ve bir yıllık geçimleri hükûmet tarafından sağlanacak biçimde Balkan ve Kafkas göçmenleriyle iskân edilmesi. 10 yıl içerisinde buraya 500 bin göçmen yerleştirilmesi. (Madde 5)

     – İsyanı bastırma masraflarının bölge halkına ödetilmesi. (Madde 8)

     – Bölgedeki “talî (ikinci derecede önemli) memuriyetlere” dahi Kürt memur tayin edilmemesi. Burada görev yapacak jandarma dahil bilumum memurlara “tahsisat-ı fevkalâdelerinin” % 75’’i oranında zam verilmesi, ordu mensuplarına “1 ilâ 5 nefer tayını” oranında zam yapılması. (Madde 10)

     – “Aslen Türk olup Kürtlük’e mağlup olmaya başlayan” (aslen Türk olduğu halde Kürtleşmiş) il ve ilçelerdeki devlet dairelerinde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka bir dil ile konuşanların “hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmekten ve mukavemetten” cezalandırılması. Bu ceza, her Kürtçe ve Arapça kelime başına 5 kuruş olarak gerçekleşecektir. (Madde 13)

     – “Aslen Türk olan fakat Kürtlük’e asimile olmak üzere bulunan” veya Arapça konuşan yerlerde acilen yatılı okullar ve “mükemmel kız mektepleri” açılması. (Madde 14)

     – Fırat’ın batısındaki dağınık Kürt yerleşimlerinde Kürtçe konuşmanın behemehal yasaklanması ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmalarının sağlanması. (Madde 16)

     – Halktan para toplayarak hükûmet binaları ve jandarma karakolları ve askeriye ve hudut karakollarının inşası. (Madde 17)

     – Bu binaların telefon ve telsiz gibi modern araçlarla donatılması. (Madde 20)

     – Kaçakçılığa karşı “zırhlı otomobil” alınması. (Madde 22)

     – Bölgeye ecnebî bir şahıs veya müessesenin izinsiz girmesine engel olunması. (Madde 24)

     Şark Islahat Planı’nın 41. maddesinde ise şöyle deniliyordu:

     “Malatya, Elâzîz, Diyarbekir, Van, Bitlis, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Pulur, Adıyaman, Besni, Arguvan, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükûmet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda, Türkçe’den başka bir dil kullananlar hükûmet ve belediyenin emrine aykırı davranmakla suçlanacak ve cezalandırılacaktır.” (36)

     Bu karardan sonra sokakta Kürtçe konuşmak suç, suçun karşılığı dayak ve para cezasıydı. Pazara ürün getiren köylüler, dayak ve para cezasından kurtulmak için müşterileriyle el ve kol hareketleri ile diyalog kurmak zorunda kalıyorlardı. İşte Kürtler’in en zor zamanlarında Türkler’e “kardeş” olmalarının mükâfatı buydu.

     Doğrusu, planın maddelerini okurken bile insanın tüyleri diken diken oluyor. Bir de bütün bu maddelerin en acımasız ve vahşî bir şekilde uygulamaya geçirildiğini düşünün, 1925 – 27 arası, daha geniş anlamıyla 1925 – 39 arası Kürdistan’da yaşanan devlet terörünü daha iyi anlama imkânına kavuşursunuz.

     Eğer bütün bunlar “faşizm” değilse, o halde faşizm nedir?

     Türk devleti, hatta bunlarla da yetinmedi… 5 yıl sonra, 1930 yılında “gayet mahrem ve zata mahsus” bir “Türkleştirme Genelgesi” yayınladı. İşte o genelgeden bazı maddeler:

     – Türkçe olmayan dillerde görüşen köylerden küçük dağınık olanları civar Türk köylerine dağıtılacaktır. (Madde 3)

     – Bilhassa kadınlar arasında Türkçe’nin yaygınlaştırılmasına çalışılacak, Türk kızlarının Türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesi teşvik edilecek, Türkçe bilmeyen köylü kadınları şehirlere celbedilerek Türk evlerine münasip hizmet ve suretlerle yerleştirilecektir. (Madde 10) (37)

     “Dahiliye Vekili” imzalı genelge ise şöyle bitiyordu:  “Hülâsâ dillerini, âdetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türk’ün tarihine ve bahtına bağlamak, her Türk’e teveccüh eden millî ve mühim bir vazifedir.” (38)

     Türk devletinin Kürtler’i “Türkleştirmek” için çıkardığı genelge ise bunları tavsiye ediyordu…

     Kürtler’in varlığını inkâr etmek ve “Kürt” adını dünyadan silmek için sadece Kürtçe’yi yasaklayıp katliâm yapmak yetmiyordu. Daha kalıcı sonuç elde etmek için, Kürtler’in tarihini ve coğrafyasını tamamen silmek ve ortadan kaldırmak gerekiyordu. Bunun için de asimilasyon politikaları hayata geçirilmeliydi ve geçirildi.

     Ülkede ismi Kürtçe olan ne kadar şehir, köy, dağ, nehir varsa hepsinin ismi zorla değiştirilerek onlara masa başında uyduruk Türkçe isimler verildi.

     1925 Şeyh Said Ayaklanması’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu’da yapılan isim değişikliklerinin ardından, 1934 – 36 yılları arasında 834 köye Türkçe isimler verildi. 1938 Dersim Katliâmı’yla birlikte isim değiştirme genelgelerle, valilik kararlarıyla devam etti. Kürtçe, Arapça, Ermenice, Lazca, Gürcüce, Çerkezce isimler genelgelerle ya da yerel yönetimler ve valilik tasarrufu ile değiştirildi. (39)

     1940 yılında İçişleri Bakanlığı’nın 8589 sayılı genelgesi ile ad değiştirme işlemi resmileşti ve tek elden yapılmaya başlandı. (40)

     1957 yılı ise adeta bir dönüm noktası oldu. Bu tarihte, “Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu” oluşturularak sistematik bir asimilasyon politikası hayata geçirildi. Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumu’nun temsilcilerinin bulunduğu bu komisyonda, coğrafyamızda yer alan tüm yerleşim birimlerinin adları ve coğrafî isimler değiştirilerek onlara Türkçe uyduruk isimler verildi. (41)

     Yıllar içinde iktidarlar değişti ama bu kurulun faaliyetleri hiçbir aksamaya uğramadan 1978 yılına kadar devam etti ve bu tarihler arasında binlerce isim değiştirildi.

     Sözkonusu komisyonun 1978’e kadar yürüttüğü bu asimilasyon faaliyeti, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonra, askerî rejim tarafından daha bir hızlandırılarak devam ettirildi. 1981 – 83 yılları arasında özellikle Kürtler’in yaşadığı Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yönelik, dünyada ve tarihte belki de eşine rastlanmayan bir kapsamlıkta, o coğrafyanın tarihini ve köklerini adeta tamamen ortadan kaldırmak amaçlı bir “isim operasyonu” gerçekleştirildi. Bunun sonucu olarak bölgede ismi değiştirilmeyen nerdeyse bir dönümlük bir toprak parçası bile kalmadı. (42)

     Türkiye’de ismi değiştirilen köylerin sayısı 12 bin 211’dir. Bir başka ifade ile ülkemizdeki köylerin takriben % 35 kadarının ismi değiştirilmiş durumdadır. (43)

     Ülkede ismi değiştirilmeyen nerdeyse bir dönümlük bir toprak parçasının bile kalmadığı, 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin ismin zorla değiştirildiği, haritadan silindiği, yok edildiği bu “asimilasyon politikası”, bu topraklar üzerinde yaşanan en büyük utançtır.

     Bunun insanlık tarihinde, dünya tarihinde ikinci bir örneği yoktur, olmamıştır.

     Bu utanç, aynı zamanda, hiç abartmasız, hak ve adalet mefhumundan uzaklaşmamış, vicdanı körelip kararmamış, erdem ve fazilet melekelerini yitirmemiş herkesin rahatlıkla kabul edeceği üzere, Kızılderili soykırımı ve Afrika’daki “insan ticareti”nden sonra, insanlık tarihinin en yüzkızartıcı 3. büyük suçudur. Tarihin en büyük 3. soykırımıdır. (44)

     * * *

     İran – Irak Savaşı…

     Bütün şiddetiyle devam eden İran – Irak Savaşı (1980 – 88)’nda, 8 yıllık o korkunç savaşın geride bıraktığı en acılı hatırâ, Enfal Soykırımı ve Halepçe Katliâmı olmuştu.

     İran’da 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi’ni boğmak ve genç İslam Cumhuriyeti’ni yıkmak için ABD emperyalizmi ve bölgedeki Suudî ve Katar gibi gerici Arap rejimlerinin kışkırtmasıyla İran’a saldırtılan Irak Saddam rejimi, savaşın bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemişlerdi. Çünkü tüm uluslararası güçler ve emperyalist devletler, Saddam’a her türlü silâh desteğini sunarken, Suudî Arabistan ve Katar da, kesenin ağzını sonuna kadar açmışlardı. Ama İran’ın bu kadar dayanacağını ve direnç göstereceğini, hiç beklemiyorlardı.

     Savaşta Iraklı Kürtler, onlarca yıldır kendilerini inim inim inleten Saddam rejiminden kurtulacaklarını ümid ederek, savaşta İran’ı destekliyor, silahlı pêşmerge güçleri İran askerleriyle beraber Irak ordusuna karşı savaşıyorlardı. Saddam, savaş esnasında Kürtler’i “hain” ilân etmişti. (45)

     Irak ordusu, 1986 – 89 yılları üç yıl süren “Enfal Operasyonu” adı verilen bir katliâm ve yok etme operasyonu başlatmıştı, Kürtler’e karşı.

     “Enfal”, Qur’ân-ı Kerîm’deki bir sûrenin adı ve Arapça’da “ganimetler” demek. Bir insanlık suçuna, içinde katliâm, imhâ, tecavüz, her türlü insanlıkdışı vahşetin sergilendiği operasyona bile Qur’ân sûrelerinin isimlerini verecek kadar aşağılık bir rejim için, sanırım fazla da söylenecek söz yok.

     Irak lideri Saddam Hüseyin emriyle ve “Kimyasal Ali” lakaplı Ali Hasan el- Mecid öncülüğünde gerçekleştirilen ve özellikle 1988 yılında doruk noktasına ulaşan Enfal Operasyonu’nda, kara harekâtları, havadan bombalamalar, yerleşkelerin sistematik bir şekilde yıkılması, toplu zorunlu göçler, idam mangaları ve kimyasal silah kullanımı gibi her tür vahşet sergilenmişti.

     Enfal harekâtında, bağımsız kaynaklara göre 100 bin ilâ 150 bin arasında Kürt katledilirken, 100 bin Kürt kadını dul kalmış, milyonlarca Kürt çocuğu da yetim kalmıştı. Kayıp 17 bin insan arasında da çeşitli Arap ülkelerine satılan binlerce Kürt kızı var. İşte böylesine insanlıkdışı bir harekâta, anlatması bile utanç verici olan bir insanlık suçuna, Qur’ân sûrelerinin adını veriyordu, aşağılık Baas rejimi. (46)

     Saddam Hüseyin’in 23 Şubat – 16 Eylül 1988 arasında Enfal Opresyonu’nu şiddetlendirdiği dönemde, Baasçı Irak devletinin, Mart 1988 başında tekrar başlattığı “şehirler savaşı”nda, başkent Tahran başta olmak üzere Qum, İsfahan, Hamedan, Baxteran (= Kirmanşâh), Şiraz gibi pekçok sivil yerleşim bölgelerine yönelik füze ve hava saldırıları sürerken, İran güçleri, “Fecr – 10” (= Şafak – 10) adıyla yeni bir hareket başlatıyordu.

     Ardından, Mart ayının ortasında İran ordusu, mütecaviz Irak ordusuna karşı “Zafer – 7 Harekâtı” adlı genel bir taarruz başlattı.

     İran askerleriyle işbirliği içindeki Kürt pêşmergeler, doğum yerleri olan bu bölgeleri çok iyi bildikleri ve büyük ölçüde nüfûzları altında tuttukları için harekâta büyük bir kolaylık sağlıyorlardı. Özellikle Celal Talabanî liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne bağlı pêşmergelerin İran ordusuyla yaptığı işbirliği, mütecaviz Baas rejimine ağır bir darbe indirmiş, gücünü epey bir zaafa uğratmıştı. (47)

     Irak ile İran arasındaki bu 8 yıl süren savaşta Kürdistanlılar (“Iraklı Kürtler”) hiçbir zaman Irak rejimini desteklememiş, desteklemek bir yana, savaşın başından beri İran askerleriyle beraber Irak rejimine karşı mücadele vermişlerdi. Zaten Saddam Hüseyin, Iraklı Kürtler’i boşuna “savaş haini” ilan etmemişti.

     Nitekim İran askerlerinin Kürtler ile yardımlaşarak ele geçirdiği Hurmal, Dûceyle, Tûveyle ve Bêyare şehirlerinden sonra, 15 Mart 1988 günü de Halepçe kenti, bu Kürt savaşçılar tarafından ele geçiriliyordu. Irak ordusu, buralarda fazla mukavemet gösteremeden teslim bayrağını çekti. (48)

     15 Mart, yani kimyasal katliâmdan bir gün önce, Halepçe şehri kurtarılmıştı.

     16 Mart 1988’deki Halepçe Katliâmı’nı anlayabilmek için, katliâmdan sadece bir gün önce, 15 Mart 1988 günü Halepçe şehrinde neler yaşandığına bakmamız lazım:

     Irak devletine karşı İran askerleriyle birlikte savaşan Kürt pêşmergeler, Halepçe’yi 15 Mart günü fethediyor ve Irak Baas rejiminden kurtarıyor. Katliâmdan bir gün önce.

     Kürt pêşmergeler, Halepçe’yi ele geçirdikten sonra, burayı fethettiklerini İran ordusuna bildiriyorlar. Halepçe halkı, İran askerlerini “Allah-û Ekber” feryadlarıyla, büyük bir coşku içinde karşılıyor ve Kürtler ile İranlılar, önce şükür secdesine kapanıp ilçe meydanında kalabalık bir kitle halinde namaz kıldıktan sonra, ordu, askerî hedefler, kışlalar ve tesisleri birer birer temizliyorlar. Bütün bu yaşananlar, Halepçe halkının İran askerlerini “Allah-û Ekber” sloganları atarak karşılaması, İran televizyonundan tüm dünyaya gösteriliyordu. (49)

     Hatta öyle ki, normalde bir şehrin bir başka ordu tarafından ele geçirilmesi sırasında en fazla korku duyanlar genç kızlar ve hânımlar olur ve onlar saklanacak yer ararlar; fakat bu kez, Halepçe’de, tam tersi bir durum yaşanmıştı. Genç kızlar ve hânımlar, korku ne demek, bir de kapı önlerine çıkmışlar, yenilgiye uğrayan Baas ordusunun sağa sola serpilmiş olan cesedleri arasından, “Allah-û Ekber” diyerek ilerlemekte olan İran güçlerini, onlar da “Allah-û Ekber” nidâları ve sevinç gözyaşları ile karşılıyorlardı. (50)

     Müslüman Irak Kürt halkının, İran güçlerini böylesine samimî bir hava içinde ve “kurtarıcı” olarak karşılaması, Saddam’ı daha bir hışımlandırmıştı.

     Irak Baas rejiminin 10 bine yakın askeri cepheden safdışı ediliyor ve 1000’den fazla asker de esir alınıyor. Esirler arasında 1 tümgeneral, 4 tuğgeneral, 15 albay ve 50’den fazla da küçük rütbeli subaylar ve ayrıca Saddam’ın kukla olarak oraya diktiği “Halepçe Kumandanı” da var. 700’den fazla tank ve zırhlı araç savaştan safdışı ediliyor, bunlardan 200 tanesi İran ordusunun eline geçiyor. 2000’den fazla diğer askerî kamyonlar ganimet olarak alınıyor. Amerika ve Sovyetler’in Saddam’a, İran’ı vurması için verdiği, dünya silâh sanayiînin en gelişmiş, en karmaşık sistemli, en yeni silâhları ve techizâtı da ganimet olarak ele geçirilenler arasında. (51)

     Baasçı Saddam rejiminin elinden kurtulan ve özgürlüğüne kavuşan Irak topraklarının alanı ise, 1000 m²’yi aşıyor. Bir aya yakın zamandır, şehirleri Amerika’nın emirleri ve Sovyetler’in verdiği 700 km menzilli füzelerle döven ve binlerce insanı katleden Saddam, Kürdistan’ı işte kaybediyordu. Pêşmergeler, İranlı Müslüman kardeşleri ile beraber, cinayetkâr Saddam rejimine karşı savaşım veriyorlardı. Bölgeyi avuçlarının içi gibi bilen bu yerel milis kuvvetler, düzenli ve ustaca gerilla taktikleriyle Irak ordusuna kök söktürüyorlardı. Saddam, bunun intikamını elbette alacaktı.

     Irak hava üssünden havalanan bir “Mig – 21” filosu Halepçe, Dûceyde, İnab, Hurmal ve Sirva kasabalarını kimyasal bir bombardımana tabi tutuyordu. Mig – 21’lerin art arda bıraktığı hardal gazı, sinir gazı ve siyanit gazı bombaları çok geçmeden etkisini gösteriyor ve binlerce masumun şehâdetine yol açıyordu. (52)

     Sofra başında, evde, kapı önündeki aileler, çalışan babalar, bulaşık ve çamaşır yıkayan, yemek yapan, evi süpüren, beşikteki çocuğu uyutmaya çalışan anneler ve beşikteki bebeler, dışarıda oyun oynayan çocuklar, henüz isimleri bile konmamış yavrular, koyunları ve davarları otlatan çobanlar, velhasıl mazlum, mustaz’âf, Müslüman 5 bin (halkın verdiği bilgilere göre 22 bin) kişi, şehîd ediliyordu.

     Katliâmdan sonra olay yerine gidip bütün vahşeti gözleriyle müşâhade eden Sabah gazetesinden Ramazan Öztürk şöyle anlatıyordu:

     “Halepçe, İnab, Dûceyde kasabalarıyla çevre köylerde yaşayan insanların tamamı ölüyor. Biz 21 Mart günü oraya vardık. Dört gün geçmişti aradan ve aynı vâhşet gözleniyordu. Bütün sokaklar, caddeler insan hayvan ve ölüleriyle doluydu. Gördüğümüz bütün insan cesetleri kadın, genç kız, çocuk ve bebeler ile çok yaşlılardı. En katı insan bile dayanamaz. Ben tarif edemiyorum. Katliâm demek, faciâ demek hafif geliyor. Vâhşet. Vâhşet de hafif geliyor. Dûceyde ve İnab’da gördüklerimizin de Halepçe’den hiçbir farkı yok. Her yer darmadağın, taş üzerinde taş kalmamış. İnab köyü de öyle. Bir tepenin eteğinde kurulu İnab’da yaşayan yüzlerce insan, Irak uçaklarının bombalarından kaçmak için çocuklarını alıp yollara düşmüşken gafil avlanmışlar. Dere kenarlarında, köyün çıkışındaki yolda, ağaç diplerinde, yerde yatan yüzlerce ceset. Hayvanlar da kaçamamış, çoğu olduğu yerde ölmüş. Köyün hemen yanındaki tepenin ardında ise, insan cesetlerinden oluşmuş bir başka tepecik. Tüylerimiz ürperiyor. Fotoğrafları çekerken ağlıyordum. Allah bir daha bana böyle bir sahne göstermesin.” (53)

     Güneş gazetesinden Faruk Ölçücü ise vâhşeti şöyle dile getiriyordu:

     “Etrafta hardal gazının yakarak öldürdüğü kadın ve çocuk cesetlerinin resimlerini çekerken, kusmamak için kendimi güç tutuyordum. Halepçe’nin bütün sokakları, Irak uçaklarının attığı kimyasal bombaların etkisiyle katledilmiş Kürt kadın ve çocukların cesetleriyle doluydu. Atılan sinir ve siyanit gazlarının etkisiyle iç solunum sistemleri tahrib olan bu zavallı insanlar boğularak ölmüşlerdi. Dış görünümlerinde hiçbir şey olmayan bu insanlar, sokaklarda uyur gibi yatıyorlardı. Koca kasabada, hayvan dahil hiç kimse kalmamıştı. Atılan kimyasal bombalar, düştüğü yerlerden uzak noktalara, rüzgârın etkisiyle gaz bulutu şeklinde evlerin içindeki odalarda saklanmış insanların da boğularak ölmesine neden olmuştu. Keşke ben de ölseydim.” (54)

     Katliâm karşısında dünya ne yaptı?

     Hiçbir şey…

     Halepçe Katliâmı’ndan 3 gün sonra İslam Konferansı Teşkilatı denen çadır tiyatrosu, Kuveyt’te toplantı halindeydi ve daha 3 gün önce binlerce insanın hunharca katledildiği Halepçe’nin adını bile anmadılar, tek kelime etmediler.

     Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Kenan Evren temsil ediyordu. 53 İslam ülkesinin, bu konferans sonunda yayımladığı “Sonuç Bildirgesi” bu bakımdan çok önemli bir belge. Ama aynı zamanda bir utanç belgesi! “Sonuç Bildirgesi”nde, Saddam Hüseyin’in Kürtler’e karşı zehirli gaz kullandığına dair hiçbir ima yoktu. Eleştiri veya kınama şöyle dursun, bu konuda küçücük bir bilgi, bir imâ bile yoktu. (55)

     Bulgaristan’da Türkler’e karşı geliştirilen isim değiştirme operasyonlarından dolayı Bulgaristan’ı eleştiren İslam Konferansı, Kürtler’e yapılan soykırımı duymazlıktan, bilmezlikten, görmezlikten gelmekteydi. Tıpkı Türkçe yer isimlerini değiştiren Bulgar devletini eleştiren aynı İslam Konferansı’nın, Kürdistan’da binlerce yer ismini sistematik bir asimilasyon politikası sonucu zorla değiştiren Türk devletini o güne kadar ve ondan sonra da bir kez olsun kınamamış olması gibi.

     Irak’ın Kürtler’e uyguladığı Enfal Operasyonu, 1986 – 89 tarihleri arasında sürdü ve bu operasyonlarda 180 bin Kürt öldürüldü…

     Saddam Hüseyin’in Dokan Baraj Gölü’nün kapaklarını açmasıyla binlerce Kürt çamurlar altında kalarak yaşamını yitirdi… 

     10 ilâ 70 yaş arası 8 bin Barzanî aynı gün evlerinden alınıp Irak’ın güneyindeki çöllere götürüldü ve çoğu diri diri gömülerek öldürüldü.

     Irak Kürdistanı’nda 4 bin 665 köyün 4 bini Enfal Soykırımı ile yerle bir edildi. 185 bin Kürdistanlı öldü. 1800 okul, 300 hastane, 3 bin camii ve 27 kilise yıkılarak toplamda Kürdistan’da köylerin % 90’ı yer ile yeksan edildi.

     Kürtler niçin yaşadılar bu felâketi? Saddam Hüseyin ve Baas rejimi neden böyle bir vahşete imza attı?

     İran – Irak Savaşı esnasında yaşanan ve yüzyılın en korkunç katliâmlarından biri olan bu trajediyi niçin yaşadı Iraklı Kürtler?

     İran – Irak Savaşı’nda İran’ın yanında yer aldıkları için.

     Sonuç?

     Bugün Kürtler’e dünyadaki en büyük düşmanlığı İran yapıyor.

     Bunca yıldır Irak rejimi altında – gerek ırkçı ve Sünnî mezhepçi Saddam dönemi ve gerekse şimdiki Şiî mezhepçi Irak – zûlmün ve baskının her türlüsünü yaşayan, soykırımdan başka bir şey tatmayan bu aynı Kürtler, bu aynı Kürtler, dünyadaki her onurlu millet gibi kendi kendini yönetmek, hür ve bağımsız bir millet olarak yaşamak için referanduma giderken, bu en tabiî ve fıtrî hakka karşı en büyük kin ve nefreti, en büyük düşmanlığı, en büyük kalleşliği İran yapıyor.

     İran niçin yapıyor bu düşmanlığı Kürtler’e?

     Hain ve kahpe olduğu için, başka ne olacak?

     * * *

     Kürtler yaklaşık dörtyüz yıldır zûlüm, baskı, katliâm, asimilasyon ve en kötüsü de “bölünmüşlük”ten başka birşey yaşamadılar. 1639 Kasr-ı Şirin ile başlayan bir “makus talih” bu.

     Kürdistan toprakları 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile 2’ye, 1923 Lozan Antlaşması ile 5’e bölündü. Birinci bölünmeyi Osmanlı ve İran yaparken, ikinci bölünmeyi de Batılı emperyalist devletler yaptılar.

     Türkiye ve İran, Kürtler’in her türlü hak, statü talebine “bölücülük” yaftasını yapıştırıyor ancak Kürdistan topraklarını ilk kez bölüp parçalayanlar Osmanlı ve İran’dır.

     Asıl bölücüler kim?

     Irak mı bölünecek yoksa Kürdistan mı zaten 5 parçaya bölünmüş? Hayır; Kürtler Irak’ı bölmüyorlar, siz Kürdistan’ı bölmüşsünüz!

     Özellikle son yüz yıl içinde Kürtler’in yaşamadığı hangi acı var? Onlara yaşatmadığınız ne kaldı?

     Kürtler’in son yüzyılda yaşadığı en büyük 2 trajedi şunlardır:

     1 – Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşadığı trajedi.

     2 – Enfal Soykırımı’nda yaşadığı trajedi.

     Bu acıları niçin yaşadı Kürtler?

     Birincisini, düşmanlarına karşı Türkler’in yanında yer aldıkları için. “Haçlılar’a karşı Müslüman Türk kardeşlerimizin yanında yer almalıyız” dedikleri için.

     İkincisini, düşmanlarına karşı İran’ın yanında yer aldıkları için. “İran bir İslam nizamı kurduğu için Haçlılar onlara savaş açtı, onlara karşı Müslüman İranlı kardeşlerimizin yanında yer almalıyız” dedikleri için.

     Sonuç?

     Türkiye ve İran; bugün ikisi bir olmuş, Kürdistan’ı haritadan silmeye çalışıyorlar.

     Bugün ikisi ağızbirliği etmiş, tarih boyunca hiçbir zaman kendilerine karşı savaşmamış ve fakat her zaman düşmanlarına karşı kendilerinin yanında savaşmış olan Kürtler’i savaş ile tehdit ediyorlar.

     Niçin yapıyorlar bunu?

     Kürtler bağımsızlık referandumuna gideceği için.

     Üstelik, Türkiye Kürtleri de değil bunlar. İran Kürtleri de değil. “Irak Kürtleri”.

     Kendi topraklarının dışında yaşayan Kürtler’in dahi kendi kendilerini yönetmesini kendileri için bir tehdit olarak görüyorlar, Türkiye ve İran.

     * * *

     Kürdistan Federe Devleti’nde halk Bağımsızlık Referandumu’na gidecek diye yapmadık tehdit, şantaj, hakaret kalmayan Türkiye ve İran’a şunu sormak istiyorum:

     Kürtler’e bu düşmanlığı niye yapıyorsunuz?

     Tarih boyunca size karşı savaşmamış, bilakis her zaman için düşmanlarınıza karşı sizin yanınızda savaşmış, en kötü zamanlarınızda hep sizin elinizden tutmuş, hep size yardım etmiş bu Kürtler’e olan buğz ve nefretiniz nedir, nedendir?

     Tarih boyunca topraklarınızı işgal eden, sizi sömüren, köy ve kentlerinizi yakıp sizi katliâma uğratan, kadınlarınıza tecavüz eden, ırzınızı ve namusunuzu kirleten İngilizler’e, Fransızlar’a, Yunanlar’a, Ruslar’a, Araplar’a hatta Moğollar’a bile gösterdiğiniz saygı, hürmet ve kardeşliği niçin size hiçbir kötülükleri dokunmamış Kürtler’e gösteremiyorsunuz?

     Tarih boyunca topraklarınızı işgal edip sizi sömürdükleri halde, köy ve kentlerinizi yakıp sizi katliâma uğrattıkları halde, kadınlarınıza bile tecavüz ettikleri halde İngiltere ile, Fransa ile, Yunanistan ile, Rusya ile, Arap devletleri ile hatta Moğolistan ile karşılıklı sevgi saygıya dayalı ilişki kurabiliyor, onların devlet olma hakkını tanıyabiliyor, onlara her türlü saygıyı gösteriyorken, bugüne dek size hiçbir kötülükleri dokunmamış, tarih boyunca size karşı savaşmamış, bilakis her zaman için düşmanlarınıza karşı sizin yanınızda savaşmış, en kötü zamanlarınızda hep sizin elinizden tutmuş, hep size yardım etmiş bu Kürtler’e bu aynı hakkı tanımıyor, aynı saygıyı gösteremiyor, kurulacak olan Kürdistan Devleti ile dostça ve kardeşçe münasebetler kurma çabası yerine Kürdistan’ı tehdit ediyor, savaş tamtamları çalıyor, hatta kendiniz için bir tehdit olarak görüyorsunuz.

     Kürtler şu ana kadar ne zaman size tehdit oldular ki, bundan sonra olsunlar? Kürtler daha önce size ne zaman bir kötülük yaptılar ki bundan sonra yapsınlar?

     Daha düne kadar, “Bizim Kürtler ile bir sorunumuz yok; biz Kürtler’e değil PKK’ya karşıyız, biz teröre karşıyız” diyordunuz. Bu söylediğinizin apaçık yalan olduğu da gün gibi ortaya çıktı. O ismini “öcü” gibi dilinizden düşürmediğiniz PKK da 25 Eylül’deki Bağımsızlık Referandumu konusunda hatta bizzat bağımsız Kürt Devleti konusunda sizinle aynı safta. Bağımsız Kürt Devleti’ne sizden daha fazla karşılar. Hatta siz Kürdistan kurulduktan sonra yarın öbürgün belki bu düşmanlığınızı terk edersiniz, Kürdistan ile dostluk ve kardeşlik ilişkilerinizi – geç de olsa – kurmaya çalışırsınız; ama öyle görünüyor ki PKK tek bir sempatizanı kalana dek Kürdistan düşmanlığına devam edecek.

     Ey Türkiye ve ey İran!

     Sizi biraz olsun hakkaniyete, insanlığa hatta Müslümanlık’a dâvet ediyorum.

     Dünyadaki bütün milletlerin özgürce, huzur içinde, hür ve bağımsız bir millet olarak yaşamaya hakları varken, Kürtler’in böyle bir hakkı yok mu yani? Hangi dînde, hangi inançta, hangi kitapta yazıyor bu?

     Malazgirt’te size kardeş olan biz…

     Birinci Dünya Savaşı’nda size kardeş olan biz…

     Kurtuluş Savaşı’nda size kardeş olan biz…

     İran – Irak Savaşı’nda size kardeş olan biz…

     Yahu bir kerecik de siz kardeş olun be, bir kere de siz!!!

     Bir kere de olsun, siz bize kardeş olun!..

     Çıkıp her ortamda, her fırsatta “Kürt kardeşlerimiz” diyorsunuz, “Kürtler bizim kardeşlerimizdir” diyorsunuz.

     Elhak, doğrudur da. Yüzde yüz doğru bir söylemdir bu. Kürtler sizin kardeşlerinizdir.

     Bizim sizin kardeşleriniz olduğumuza, 1000 yıllık tarih şahîddir!

     Yukarıda uzun uzadıya anlattım. Bütün o tarih, bütün o gerçekler, çok net bir biçimde gösteriyor ki, Kürtler sizin kardeşlerinizdir.

     Ama ben şunu sormak istiyorum size, ey Türkiye ve İran:

     Peki ama, siz de Kürtler’in kardeşleri misiniz? Siz de bize kardeş misiniz?

     Kürtler’in sizin kardeşleriniz olduğuna dair 1000 tane delil vardır, son 1000 yıllık tarihte. Peki sizin de Kürtler’in kardeşleri olduğunuza dair bir tane deliliniz var mı?

     Gösterebilir misiniz?

     Neyi göstereceksiniz? İdam sehpalarını mı, asimilasyonu mu, Kürtçe yasağını mı, haritadan sildiğiniz Kürtçe yer isimlerini mi, Dersim, Zilan, Mehâbâd ve Roboskî’yi mi, her gün onlarca Kürt gencini sallandırdığınız idam vinçlerini mi?

     “Kürtler bizim kardeşlerimizdir” demesi kolay. Aynı rahatlıkla çıkıp “Biz Kürtler’in kardeşleriyiz” diyebiliyor musunuz? Diyebilir misiniz bunu?

     Kürtler sizin kardeşleriniz ise, yani Kürtler “kardeşlik” hukukunun gereğini yerine getirmişlerse (ki getirmişler), bununla övünmesi gereken biziz, siz değil. Ama siz de Kürtler’in kardeşleri iseniz, yani siz de Kürtler’e karşı “kardeşlik” hukukunun gereğini yerine getirmişseniz, ancak o zaman övünebilirsiniz. Var mı böyle bir övünç kaynağınız?

     “1000 yıllık kardeşlik”ten bahsederken, dikkat ediyorum verdiğiniz örneklere, hep biz sizin yardımınıza koşmuşuz. Siz bize koştunuz mu hiç? Yok.

     “1000 yıllık kardeşlik” içinde, “Bakın biz Kürtler’e şurda omuz verdik” dediğiniz bir tane örnek var mı? Yok. Hep biz size omuz, hep biz…

     Bir kere de olsun siz bize omuz verin be, bir kerecik de siz! Bir kere de olsun siz bize kardeş olun…

     İşte size fırsat: 25 Eylül’deki Kürdistan Bağımsızlık Referandumu’na çıkıp omuz verin, destek olun. “Her millet gibi Kürtler’in de hür ve müstakil bir millet olarak yaşamaya hakları vardır” deyin.

     Peygamber Efendimiz (saw), “Kim ki kendisi için istediği bir hakkı diğer kardeşi için de istemedikçe, gerçek anlamda imân etmiş sayılmaz” buyurmuyor mu? (56)

     Öyleyse siz niçin kendiniz için hak gördüklerinizi (bağımsızlık, devlet, bayrak), Müslüman Kürt kardeşleriniz için hak olarak görmüyorsunuz? Tarih boyunca topraklarınızı işgal eden, sizi sömüren, köy ve kentlerinizi yakıp sizi katliâma uğratan, kadınlarınıza tecavüz eden, ırzınızı ve namusunuzu kirleten İngilizler’e, Fransızlar’a, Yunanlar’a, Ruslar’a, Araplar’a hatta Moğollar’a bile bu hakları görüyorken üstelik?

     Kusura bakmayın sevgili Türkiye ve sevgili İran hatta sevgili Ümmet! Gözünün yağında iki yumurta kırdığım İslam dünyasından, yanağından makas alıp havaya atarak rövaşata yaptığım Ümmet-i Muhammed’den hiç kimse kusura bakmasın ama, Kürdistan hakikat, bağımsız Kürdistan ise haktır.

     Türkler’e, Farslar’a ve Araplar’a HELAL olan birşey Kürtler’e HARAM olamaz. Böyle bir Şeriât dünya üzerindeki hiçbir dînde yok!

     Yüce insan Malcolm X’in dediği gibi, “Bir hak eğer başkalarına HELAL ama size HARAM ise, bilin ki o dîn Allah’ın dîni değil, düşmanlarınızın dînidir.”

     Sevgili Türkiye ve sevgili İran; ve dahi sevgili Türk kardeşlerimiz ve sevgili Fars kardeşlerimiz!

     Size HELAL kıldıklarını Kürtler’e HARAM kılan bir dîn yok! Öyle bir Tanrı da yok! Çünkü Tanrı dünyada “Apartheid rejimi” kurmak istediğini hiçbir kutsal kitapta söylemiyor. Bunlar sadece sizin kitabınızda yazıyor!

     Dünya üzerinde ne kadar dîn, mezhep, tarikat varsa, dünya üzerinde ne kadar mefkure, düşünyapı, ideoloji, dünya görüşü varsa, dünya üzerinde ne kadar siyasa, felsefe, mantık varsa, dünya üzerinde ne kadar hukuk, beyanname, sözleşme varsa, hepsine ama hepsine göre Kürtler haklıdır.

     Bir tarafa Türkiye ve İran’ın kapris ve dayatmalarını koyun, bir tarafa da Sayın Mesud Barzanî rehberliğindeki Kürdistan halkının talep ve isteklerini koyun, ve bu ikisini alıp İslam Şeriâtı’na götürün, Hristiyan Şeriâtı’na götürün, Yahudî Şeriâtı’na götürün, Budist Şeriâtı’na götürün, Sosyalizm’e götürün, Komünizm’e götürün, Liberalizm’e götürün, Çağdaş Demokrasi’ye götürün, Avrupa Birliği Kriterleri’ne götürün, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne götürün, Evrensel Hukuk’a götürün, nereye götürürseniz götürün, dünya üzerinde ne kadar dîn, mezhep, tarikat, mefkure, düşünyapı, ideoloji, dünya görüşü, siyasa, felsefe, mantık, hukuk, beyanname, sözleşme varsa, hepsine götürün; Kürtler haklıdırlar.

     Allah-û Teâlâ hiçbir milleti diğer bir milletin kaburga kemiğinden yaratmamıştır. İnsanlar hür olarak yaratılmıştır ve tüm milletlerin hür ve müstakil bir şekilde yaşamaya hakkı vardır. Dolayısıyla, tıpkı diğer hür ve müstakil milletler gibi Kürtler’in de hür ve müstakil millet olarak yaşamaya hakları vardır. Bu, Allah Tebareke we Teâlâ tarafından yaratılış itibariyle (fıtrat) verilmiş bir haktır, doğuştan var olan bir haktır.

     Geçmişte Kürt halkına Enfal, Halepçe gibi insanlık tarihinin en korkunç soykırımlarını yaşatan, bugün ise mezhepçi ve asimilasyoncu bir politika güden ve zaten kendisi de başka merkezlerden yönetilen Irak devletiyle aynı çatı altında yaşama imkânı kalmamıştır.

     Bağımsızlık istenci ve referandum kararı, son derece doğru ve olumlu bir karardır. Olması gereken oluyor ve hakikat tecelli ediyor. Kürdistan hakikat, bağımsız Kürdistan ise haktır. Bunun tartışmasının yapılması bile hak ve hakikate karşı savaş açmaktır, cehalettir. Hakkı inkâr etmektir.

     Sizler hak ve hakikate savaş açmış durumdasınız, ey Türkiye ve İran!

     Yüzlerce yıldır ikiniz birbirinize karşı kin ve nefret beslediğiniz halde, birbirinize karşı mezhepçilik ve mezhep düşmanlığı yaptığınız halde, konu Kürtler olunca hemen onlara karşı birleşiyorsunuz, aranızdaki mezhebî farklılıkları bir kenara itip, Kürtler haklarına kavuşmasın ve köle olarak kalsınlar diye hemen birleşebiliyor, güçbirliği yapıyorsunuz.

     Sünnî – Şiî kavganıza ne oldu? Kürtler referandum yapacak diye “Sünnî Türkiye” ve “Şiî İran” olmaktan vazgeçip tekvücûd mu oldunuz?

     Kusura bakmayın ey Türkiye ve İran, kusura bakmayın ama…

     Sözkonusu Kürtler olunca ortada ne Ali Hüseyin kalıyor ne de Ömer Osman.

     İkiniz de aynı Yezîd oluyorsunuz!

sediyani@gmail.com

     DİPNOTLAR:

(1) : David McDowall, A Modern History of the Kurds, s. 105, International Books Tauris & Co. Ltd. / Philip Wilson Publishers Ltd., Londra 1996

 (2) : Waide Jwaideh, Kürt Millîyetçiliğinin Tarihî Kökenleri ve Gelişimi, s. 242, İletişim Yayınları, İstanbul 1999

 (3 ): İbrahim Sediyani, Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı, cilt 1, s. 96, Şura Yayınları, İstanbul 2014

(4) : Altan Tan, Kürt Sorunu, s. 154, Timaş Yayınları, İstanbul 2009

(5) : Abdurrahîm Rahmî Zapsu, Jîn Dergisi, Sayı 8, 1919

(6) : Celâdet Ali Bedirhan, Mustafa Kemal’e Açık Mektup, Ronahî Yayınları, 1974

(7) : Altan Tan, Kürt Sorunu, s. 155, Timaş Yayınları, İstanbul 2009

(8) : Kadri Cemilpaşa, Doza Kurdistan: Kürdistan Dâvâsı ve Kürt Milletinin 60 Yıllık Esaretten Kurtuluş Savaşı Hatırâları, s. 39, Öz – Ge Yayınları, Ankara 1991

(9) : Ekrem Cemilpaşa, Muhtasar Hayatım: Kemalizm’e Karşı Kürt Aydınının Mücadelesinden Bir Yaprak, s. 22 – 25, Beybun Yayınları, Ankara 1992

(10) : Altan Tan, Kürt Sorunu, s. 157, Timaş Yayınları, İstanbul 2009

(11) : age

(12) : İbrahim Sediyani, Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı, cilt 1, s. 100 – 101, Şura Yayınları, İstanbul 2014

(13) : Altan Tan, Kürt Sorunu, s. 158, Timaş Yayınları, İstanbul 2009

(14) : age

(15) : age

(16) : İsmet İnönü, Cumhuriyet’in İlk Yılları, Cilt 1, s. 72, Cumhuriyet Kitaplığı

(17) : İbrahim Sediyani, Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı, cilt 1, s. 198, Şura Yayınları, İstanbul 2014

(18) : Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 1, s. 73, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınevi Genel Dizisi, İstanbul 2006

(19) : David McDowall, Modern Kürt Tarihi, s. 186, Doruk Yayınları, İstanbul 2004

(20) : Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Cilt 4, s. 71, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınevi Genel Dizisi, İstanbul 2006

(21) : Mim Kemal Öke, Belgelerle Türk – İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu, s. 25,  Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1992

(22) : Mustafa Remzi Bucak, Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü’ye Mektup, s. 70, Doz Yayınları, İstanbul 1997

(23) : Bilal Şimşir, Kürtçülük (1787 – 1923), s. 374, Bilgi Yayınları, İstanbul 2007

(24) : Martin van Bruinessen, Kürdistan Üzerine Yazılar, s. 46, İletişim Yayınları, İstanbul 1993

(25) : Türkiye Büyük Millet Meclisi Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, s. 551, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1985

(26) : Hamit Bozarslan, Kürd Millîyetçiliği ve Kürd Hareketi (1898 – 2000), s. 849, İletişim Yayınları, İstanbul 2002

(27) : Altan Tan, Kürt Sorunu, s. 169 – 170, Timaş Yayınları, İstanbul 2009

(28) : Mehmet Bayrak, Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri, s. 183, Yorum Yayınevi, Ankara 1985

(29) : Şevket Beysanoğlu, M. Kemal’in Diyarbakır’daki Kafkas Cephesi Komutanlığı, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 5, Mart 1986 / Ali Sarısu, M. Kemal Paşa Kulp’ta, Kara Amid Dergisi, Sayı 54

(30) : İbrahim Sediyani, Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı, cilt 1, s. 205, Şura Yayınları, İstanbul 2014

(31) : Yaşar Parlak, Silvan Tarihi, s. 115, Diyarbakır 1980  

(32) : Şevket Beysanoğlu, Kültürümüzde Diyarbakır, s. 59, San Matbaası, Ankara 1992

(33) : Diyarbekir Küçük Mecmuâ Gazetesi, Sayı 15, 11 Eylül 1922

(34) : Mahmut Göloğlu, Sivas Kongresi, s. 119 – 123, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 2008

(35) : İbrahim Sediyani, Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı, cilt 2, s. 702 – 704, Şura Yayınları, İstanbul 2014

(36) : Hasan Cemal, Klasik 29 Ekim Yazısı Okumak İsteyen Bu Yazıyı Okumasın!, Milliyet Gazetesi, 28 Ekim 2008

(37) : İbrahim Sediyani, Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı, cilt 2, s. 696, Şura Yayınları, İstanbul 2014

(38) : Mehmet Bayrak, Kürtler ve Ulusal – Demokratik Mücadeleleri (Gizli Belgeler, Araştırmalar, Notlar), s. 506 – 509, Öz – Ge Yayınları, Ankara 1993

(39) : İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 177, Özedönüş Yayınları, İstanbul 2009

(40) : age

(41) : age, s. 178

(42) : age

(43) : age, s. 179

(44) : İbrahim Sediyani, Başbakan Erdoğan’a Açık Mektup, Ufkumuz, 19 Eylül 2013

(45) : Keyhan Gazetesi, Sayı 22 (Halepçe Özel Sayısı), Şaban 1408 – Nisan 1988, İran Türkçe yayınları, Tahran – İran

(46) : İbrahim Sediyani, Halepçe, Yeryüzü Dergisi, Sayı 16, Mart 1992

(47) : Girişim Dergisi, Yıl 3, Sayı 33, Haziran 1988 / Dâvet Dergisi, Yıl 1, Sayı 3, Mart 1990 / Tevhid Dergisi, Yıl 1, Sayı 3, Mart 1990 / İbrahim Sediyani, Halepçe, Yeryüzü Dergisi, Yıl 2, Sayı 16, Mart 1992 / Selahaddin Eş Çakırgil, “Halepçe Hiroşima’sı, 25. Yıldönümünde… 16 Mart 1988…”, 16 Mart 2013

(48) : Sabah Gazetesi, 30 Mart 1988 / Güneş Gazetesi, 30 Mart 1988 / Milliyet Gazetesi, 5 Nisan 1988 / Hürriyet Gazetesi, 8 Nisan 1988

(49) : Girişim Dergisi, Yıl 3, Sayı 33, Haziran 1988 / Dâvet Dergisi, Yıl 1, Sayı 3, Mart 1990 / Tevhid Dergisi, Yıl 1, Sayı 3, Mart 1990 / İbrahim Sediyani, Halepçe, Yeryüzü Dergisi, Yıl 2, Sayı 16, Mart 1992 / Selahaddin Eş Çakırgil, “Halepçe Hiroşima’sı, 25. Yıldönümünde… 16 Mart 1988…”, 16 Mart 2013

(50) : Selahaddin Eş Çakırgil, “Halepçe Hiroşima’sı, 25. Yıldönümünde… 16 Mart 1988…”, 16 Mart 2013

(51) : İbrahim Sediyani, Halepçe, Yeryüzü Dergisi, Sayı 16, Mart 1992

(52) : Sabah Gazetesi, 30 Mart 1988 / Güneş Gazetesi, 30 Mart 1988 / Milliyet Gazetesi, 5 Nisan 1988 / Hürriyet Gazetesi, 8 Nisan 1988

(53) : Ramazan Öztürk, Sabah Gazetesi, 30 Mart 1988

(54) : Faruk Ölçücü, Güneş Gazetesi, 30 Mart 1988

(55) : İsmail Beşikçi – Yakup Aslan – Abdulbaki Erdoğmuş – Recep Tayyip Erdoğan – Mele Emin Botikî – M. Ali Erdoğan – İbrahim Sediyani, Halepçe İçin Ne Dediler?, Söyleşiler: Cesim İlhan, Haber Diyarbakır, 16 Mart 2013

(56) : Sahîh-i Buharî, İmân, hadîs no 7; Sahîh-i Mûslîm, İmân, hadîs no 71

     SEDİYANİ HABER

     23 EYLÜL 2017

1664 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir