Den Lille Havfrue

 

isediyani

Sediyani Seyahatnamesi, cilt 10, bölüm 14…

 

 

Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 14

İbrahim Sediyani

“Her insanın hayatı, Tanrı’nın yazdığı bir peri masalıdır.”

Hans Christian Andersen

     Bir varmış, bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş, bizden delisi hiç yokmuş. Çok söylemesi günâhmış.

     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… İp koptu beşik devrildi; anam düştü beşikten, alnını yardı eşikten… Babam kaptı maşayı, anam kaptı küreği, gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi… Dar attım kendimi dışarı; kaç kaçmaz mısın?.. Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye. Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye… Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye… Tozu dumana kattım, Edirne’ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye. Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye… Bereket inandılar, tutup beni saldılar… Orada buldum iki çifte bir kayık. Çek kayıkçı Eyüb’e… Eyüb’ün kızları haşarı. Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı… Orada gördüm bir kız; adı Emine, gittim yanına… Bir tarafı tozluk dumanlık, bir tarafı çayırlık çimenlik, bir tarafı sazlık samanlık… Bir tarafta boyacılar boya boyuyor renk ile; bir tarafta demirciler demir dövüyor denk ile; bir tarafta Osmanoğlu cenk ediyor şevk ile… Anan yahşi, baban yahşi, kurtuldum ellerinden, vardım masal iline…

     Masal masal maniki, yolda saydım oniki, onikinin yarısı, tilki çakal karısı. Masal masal martladı, iki fare atladı, kurbağa kanatlandı, tos vurdu bardağa, çocuk çıktı çardağa. Masal masal maniki, kuyruğu var oniki, kuyruğunda beni var, kulağında çanı var. Masal masal matadar; dil okur, damak tadar.

     Bu sözün önü var, arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok… Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle… İyi ama susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, Mevlâm uğratmasın iftiraya nazara… Bir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan. Kendisi akça pakça, eti kemiğinden pekçe, ne kazan kaldı ne kepçe, kırk gündür kaynatırım kaynamaz… Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk olduk; kırkımız kırk ateş yaktık, kırk gündür kaynatırız kaynamaz… Baktık ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti; onumuz un, onumuz odun çekti; haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık, suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; vay ne kaynattık ne kaynattık… De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim, bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı?.. Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana, kanadını kaldırıp uçan uçana… Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği, vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden kolanı; bindirdim üstüne doksanlık anamı… Boynuna mavi bir boncuk takmadım ama, koynuna koydum bir sabırtaşı. Sabırtaşı, sabırcıktaşı deyip geçmeyin öyle… Ne anamın aşı, ne gözümün yaşı. İtler işin başı, tandırın başı, masalın başı, bu sabırtaşı… Verilecek kuluna vermiş, bize de versin… Yaradan; haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi; sabırlı kim, sabırsız kimdi?

    Vay ne köşe bu köşe!.. Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe… Bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi diye iki tekerleyip üç yuvarlarken, aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası… Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı… Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim… Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni kanadına kaşına demeye kalmadı, bir de gördüm ki ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, zümrüd-ü anka dedikleri değil mi?.. Kafdağı’nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın hele; yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik bir masal…

     Azdan çoktan, hoppala hoptan; sana bir mintan yaptırayım çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan, düğmeleri turptan… Zaman o zaman idi. Bit bineğim, pire yedeğim idi. Darı topuzum, çavdar kalkanım idi. Bir tüfeğim var idi. Ayran ile doldurur, şerbet ile ateşlerdim… Çıkardım dağlar başına, broy broy der gezerdim. Yetmiş karga ayağa kalkardı, ağa geliyor diye… Bre ağalar, bre beyler! Elif’ten be’ye çıktım, seyirttim köye çıktım. Çobandan kaymak yedim, ağadan değnek yedim. Değneği kuşa verdim. Kuş bana kanat verdi. Çaldım kanadı yere, uçup gittim göklere… Baktım bir has bahçe, içinde sular akar. Oturmuş çeşme başına, iki güzel bana bakar. Büyüğüne selam verdim, küçüğüne tutuldum. Sofrasında mum olayım, bahçesinde gül olayım…

     Bir hayladık, bir huyladık; cümle âlemi topladık… Allah’ın kışı tandırın başı olur da kim gelmez? Haylanan da geldi, huylanan da geldi, ahlanan da geldi, ohlanan da geldi. Hele büyük baş, büyük kara kadı, kuru dadı geldi… Kadıyı dadıyı duyunca; yabanın ördeği, kazı geldi… Ördeği kazı görünce, bir de çulsuz tazı geldi. Tazının peşinden de görmemişin oğlu, Kör Memiş’in kızı geldi… Ne etti ne etti, arkası sökün etti. Kambur Ese, Sarı Köse geldi; biri saltanata, biri süse geldi… Bunları duyar da durur mu ya! Hımhımınan burunsuz, birbirinden uğursuz geldi… Bu iki uğursuzun ardından da ekmediğin yerde biten bir arsız, yüzsüz geldi… Daha daha, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa geldi, geldi dertlere deva, gönüllere sefa geldi… Derken efendim, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok; kimi aç, kimi tok; geldi, toplandı… Toplandı ya, hepsi de başını kaldırıp kaşını yaktı, derken her kafadan bir ses çıktı; başladı her biri bir maval okumaya… Kimi ince eğirip sık dokudu; kimi yukarıdan atıp aşağıdan tuttu… Kimi tavşana kaç, tazıya tut dedi; kimi ağzını yum, dilini yut dedi… Kimi kâh nalına, kâh çivisine vurdu; kimi süt dökmüş kedi gibi oturdu… Kimi kâhya karı gibi her işe karıştı; kimi gemi azıya alıp birbiriyle yarıştı… Kimi akıntıya kürek çekti; kiminin kırdığı ceviz kırkı geçti… Kimi ellisinden sonra kaval çaldı; kimi de benim gibi kırkından sonra masala daldı… Bir var ki, hangisine ne denir? Allah her kuluna bir çene, her çeneye bir gene vermiş, oynatıp duruyor. Lafla peynir gemisi yürümez ama, sadece dinlemekle de olmaz; laf ebeleri adamı aptal yerine korlar sonra… Bari ben de birini çekip çekiştireyim dedim ya, ne haddime! Yetmişiki millet burada, sade bir Keloğlan yok ortada… Yüz yüzden utanır, ötekileri dilime dolayacak değilim ya, ben de tuttum Keloğlan’ın yakasından…

     Harda hurda, eşeği yedirdik kurda. Altmış tarla buğda. Yedim karnım doymadı… Denizi çorba ettim, gemiyi kepçe ettim. Yedim içtim, yüzüm gülmedi. Yediler yemiş, parayla biter her iş… Karadeniz’in martısı, Akdeniz’in haritası, zeytinyağının tortusu, hoştur pilavın yoğurtlusu… Akdeniz yağ olsa, Karadeniz bal olsa, karnımızın bir tarafını doldurmaz. Ya bir kaz dolması, ya bir ördek kızartması olsa, belki doyarız… Evimizin önünde bir ağaç vardı, kırk kişi tuttum yondurdum, kırk kişi tuttum oydurdum, kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu içine doldurdum. Oturdum yedim, dudaklarımın bile haberi olmadı… Karşıya baktım, dere gibi hoşaflar, tepe gibi pilavlar, kolum gibi dolmalar, budum gibi sarmalar. Ye yemez misin, hani de görmez misin?.. Karnım davula döndü, ağzımın bir şeyden haberi bile olmadı. Birazını da eşeğe yükledim, size getiriyordum… Dereden geçerken kurbağalar vırak vırak deyince anladım ki bırak bırak diyorlar… Neyse, orada yattım… Sabah oldu, baktım çizmeler yok. Oradan bunları aramaya gittim… İğneyi diktim, bezi diktim, üstüne çıktım baktım: Küçük bir meydanda çizmeler çift sürüyorlar… Vardım, sineğin derisini attım, büyük bir meydan belirdi. Çifti elime aldım, sürdüm ektim. Bir ekin oldu ki, yatsam sakalımda, dursam topuğumda, ama adam yutuyor… Bunu nasıl biçeriz, nasıl biçeriz derken, öteden bir çakal geldi. Orağı bu çakala bir attım. Orağın sapı çakalın karnına girdi, ağzı kaldı dışarıda. Çakal kaçtı, orak biçti, çakal kaçtı, orak biçti… Ekinin hepsi biçildi. Bunu neyle toplarız, neyle toplarız derken, öteden bir kasırga koptu. Ekini topladı, harman etti. Bunu bizim ihtiyar çil horoza sürdürdüm, savurdum. Altmış okka bir yanına, yetmiş okka bir yanına vurdum, ben de çil horozun üstüne bindim, sürdüm değirmene… Değirmene yaklaşınca susadım. Oradaki pınara indim. Pınardan ağzım ile içtim gözüm istedi, gözüm ile içtim kulağım istedi… Kafamı kestim, pınarın içine attım. Oradan değirmene vardım. Değirmenci hani kafan dedi. Pınara attım dedim. Değirmenci, ama onu şimdi çakal yer dedi. Oradan kalktım geldim, baktım ki, çakal kulağımın ucundan tutmuş… Çakala bir yumruk attım, yumruğum çakalın karnına girdi. İçini karıştırdım, kusur kusur ediyor. Çektim çıkardım: Bir kâğıt. Okudum; bir yanı yalan, bir yanı dolan… Aşağıdan birden, tutun be, vurun be diye patırtı koptu. Eyvah, beni tutmaya geliyorlar dedim. İki kalktım, bir hopladım, seksen ayak merdiveni birden atladım… Baktım, beşyüz atlı asker. Nereye gidiyorsunuz dedim. Silbasanoğlu Hasan’ı aramaya dediler. Ben bundan birşey anlamadım, bir daha sordum. Gene Silbasanoğlu Hasan’ı dediler. Neyse, katıldım ben de onlara, vardık Edirne’ye. Silbasanoğlu Hasan’ı tuttuk. Meğer o da, bir pireymiş… Bindim pireye, vardım Tire’ye… Gel gelmez misin, yol bilmez misin? Bu işlere sen gülmez misin?.. Tuttum pirenin irisini, çadır yaptım derisini. Altmış adam altında sığınmadık mı?.. Tuttum pirenin eşini, neler getirdi başıma: Onsekizbin mandaya çektirdim leşini… Tuttum pirenin ağını, çektim çıkardım yağını. Doksan okka tartmadık mı?.. Tuttum pirenin beyini, sırtına kurduk düğünü. Altmış batman bağırsak yağını, gidip pazarda satmadık mı?.. Pireye vurdum palanı, altından çektim kolanı. Sen de beğendin mi benim uydurduğum yalanı?..

     Anam kaptı yarmayı, ben kavradım sarmayı. Anam dedi bırak sarmayı. Ben ana dedim, sen de bırak yarmayı. Anam bıraktı yarmayı. Fırladım kaçtım anahtar deliğinden… Gittim, gittim… Tam altı ay yürüdüm. Arkama bir baktım ki ne göreyim? Bir karış yol gitmişim. Neyse tekrar başladım yürümeye. Bu kez, bir altı ay daha gittim… Bir kulak verdim ki, tellallar bağırıyor: Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu kim yiyecek diye… Hemen eve gittim. Bir kavak ağacı vardı, kırk kişi tuttum yontturdum, kırk kişi tuttum oydurdum. Bir kepçe yaptırdım, omuzladım kaldırdım, dizlerimi daldırdım. Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu, o kepçeye aldırdım. Öyle bir yuttum ki, dudaklarımın bile haberi olmadı… Neyse ayrıldım oradan. Gittim gittim, bir memlekete vardım… Bir kahveye girdim. Baktım hepsinin gözleri parlıyor. Gözleriniz neden parlıyor öyle dedim. Evlendik de ondan dediler. Beni de evlendirin dedim, olur dediler… Aldılar bana bir kız… Boyuna baktım minare kadar, gözleri lokma tavası, memeleri un çuvalı kadar. Sümükleri sarkar, görenler korkar, Allah’ım dedim beni kurtar… Kaç bakalım kaçmaz mısın?.. İndim bir sarayın bahçesine. Baktım ki çiçekçiler çiçek, gülcüler gül aşılıyor. Susun! Masalcı masala başlıyor…

     Bir varmış, bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş, bizden delisi hiç yokmuş. Çok söylemesi günâhmış. Memleketin mektebi de merkebi de çokmuş; çocuklar aynı lafları okur okur dururmuş; kalemin kitabın fiyatı yirmibeş kuruşmuş… Handadır handa, bir kara manda; üçyüz yaşındaydım evvel zamanda. Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş. Vurdum karıncaya palanı, kırk yerinden bağladım kolanı, sardım sırtına seksensekiz çuval soğanı, vardım pazara… Vay ne pazar ne pazar, güzeller durmaz gezer… Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar… Buldum bir köşe, başladım işe… Soğan sarmısak satarken, terazimin kolu kırıldı bir güzele bakarken… Kurbağa kanatlandı gitti gelin getirmeye, gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa… Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı…

     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…

     Baltık Denizi (Dan. Østersøen)’nin derinliklerinde, tââââââââââââ en derinliklerinde, deniz canlılarının ülkesinde ilginç ilginç hayvanlar ve ilginç ilginç bitkiler yaşarmış…

     Deniz kralının sa­rayı, denizin en derin yerindeymiş. Sarayın duvarları mer­candan, pencereleri en güzel sarı kehribardan. Çatı­sını kapatan istiridyelerin ve midyelerin açılıp kapanan kabukları, saraya ayrı bir güzellik katarmış. Her birinde öyle parlak inciler varmış ki, bunların en küçüğü bile bir krali­çe tacına yaraşacak büyüklükteymiş.

     Deniz kralının birbirinden güzel altı kızı vardı. Eşi öldü­ğü için, kızlarına yaşlı annesi bakıyordu. Güzel prenses­lerin en güzeli, en küçüğü idi. İsmi, Sirenetta idi. Cildi gül yaprağı gi­bi yumuşak ve yarı saydam, gözleri derin bir göl gibi maviydi. Onun da ablaları gibi, bir balık kuyruğu vardı. Çünkü onlar denizkızlarıydı.

     Çocuklar bütün gün, duvarlarında canlı çiçekler açan sarayın geniş salonlarında oynarlardı. Sarı kehri­bar pencereler açılınca, kırlangıçların açık pencere camlarından evlerimize girmesi gibi, balıklar da saraya girerlerdi. Onları okşayan prenseslerin ellerinden yem yerlerdi.

     Sarayın önünde, ağaçları koyu mavi ve ateş kırmızısı olan bir bahçe vardı. Meyveleri altın gibi parlar, sapları ve yaprakları durmadan sallanan çiçekleri küçük alevleri andırırdı. Yerler incecik beyaz kumlarla kaplıydı. Her ta­rafa yayılan mavi bir ışık, denizden çok, gökyüzündeymişsiniz hissini verirdi. Denizin sakin olduğu günlerde, ışık saçan küçük bir çiçeğe benzeyen güneş bile görülebi­lirdi.

     Prensesler bazen bahçede oyalanır, orasını diledikleri gibi ekerlerdi. Biri bir balina biçimi verir, öbürü başka bir deniz canlısı, ama en küçüğününki güneş gibi yuvarlaktı ve sadece güneş rengi çiçekler dikmişti.

     Küçük denizkızı, sessiz ve düşünceli bir çocuktu. Ablaları batık ge­milerde buldukları çeşitli şeylerle oynardı. O, gül rengi güzel bir salkım söğüdün mor gölgesinin altına oturup, batık bir gemiden çıkardıkları sevimli bir oğlan çocuğu heykelini süslemekle vakit geçirirdi. İnsanların yaşadıkları dünya üstüne anlatılan hikâyeleri dinlemekten çok hoşlanırdı. İhtiyar ninesine şehirleri, insanları ve hayvanları anlatması için yalvarırdı. Yeryüzündeki çiçeklerin, denizde rastlamadığı mis gibi bir koku yaymalarına ve ormanların yeşil olmasına çok şaşırıyordu, küçük denizkızı Sirenetta. Balıkların ağaçlarda nasıl olup da ötüşüp uçuştuklarına akıl sır erdiremiyordu. Büyükanne, küçük kuşlara balık diyordu, çünkü başka türlü anlamalarına imkân yoktu.

     Büyükanne,

     – Ancak 15 yaşına girdiğiniz zaman deniz yüzeyine çıkabilirsiniz. O zaman ay ışığında kayalara oturup, büyük gemilerin geçişlerini seyredebilir, ormanları ve şehirleri uzaktan görebilirsiniz, diyordu.

     Gelecek yıl, kızların büyüğü onbeşine basacaktı. Kardeşler arasında birer yaş olduğuna göre, en küçüğü­ Sirenetta’nın denizin dibinden çık­masına daha beş senesi var demekti. Ablaları, ilk çıkışında görece­ği harikaları mutlaka gelip onlara anlatacağına söz vermişti. Çünkü büyükannenin ağzından lâf dirhemle çıkardı, çok az konuşurdu. Hâlbuki onların bilmek için yanıp tutuştukları neler vardı neler!..

     İçlerinde en meraklısı, şüphesiz en küçüğü Sirenetta’ydı. Çoğu geceler, balıkların yüzgeçleri ve kuyrukları ile dövdükleri mavi suları bakışları ile delmeye uğraşarak açık pencerenin önünde otururdu. Gerçekten de bir gece, ayla yıldızları görebilmişti. Denizin derinliklerinden bakınca, denizkızına solgun ve kocaman görünüyorlar­dı. Onları kara bir bulut örtünce, o sırada bir balinanın ya da büyük bir geminin geçmekte olduğunu anlıyor­du. İnsanlar, derinlerde, küçük bir denizkızının onlara beyaz ellerini uzattığını nereden bilsinlerdi ki?..

     Büyük prensesin 15 yaşına bastığı ve yeryüzüne çıkacağı gün, nihayet geldi. Ablaları yüzeye çıkıp, geri döndükten sonra, heyecanla gördüklerini anlatmaya başladı:

     – Ah! Ay ışığında kumlara uzanıp, ışıkları yüzlerce yıldız gibi parlayan şehri seyretmeye, uzaktan duyulan müzik seslerini, kilise çanlarını ve insanların seslerini dinlemeye doyum olmuyor…

      Küçük denizkızı, ablasını can kulağı ile dinliyordu. Her gece, penceresinin önünde oturuyor ve şehrin ışıklarını düşünüyordu. 

      Ertesi yıl, ikincisinin yaşı dolunca heyecan içinde ha­zırlandı ve yüzeye doğru yüzdü. Güneş, ufka değdiği sıra­da sudan çıktı. Bu manzaranın gözkamaştırıcı güzelliğine hayran olmuştu.

     Dönüşünü sabırsızlıkla bekleyen kardeşleri, etrafını sardılar. O da anlatmaya başladı:

     – Bulutlar, düşündüğümden de güzel görünüyorlar­dı. Allı, morlu renkleriyle önümden geçerlerken, gökyü­zünde beyaz ve uzun bir duvak gibi uçan kuğu sürüsü gördüm. Ben de kızıl renkli güneşe doğru uçmak iste­dim, ama aniden yok oldu. Denizin yüzünü ve bulutları boyayan pembe ışık da soldu.

     Sonra, sıra üçüncü kıza geldi. İçlerinde en cesurları oydu. Geniş bir nehre girdi ve bağları, bahçeleri, tepe­leri, yeşil ormanların arasındaki büyük şatoları ve çiftlik­leri gördü. Kuşların seslerini dinledi. Güneşin sıcaklı­ğı, birkaç kere serinlemek için derinlere dalmasına neden oldu. Bir koyda yüzen, oynayıp bağıran ço­cukları seyretti. Onu gören çocuklar, korka­rak kaçıştılar. Siyah bir hayvan – köpek – öyle çok bağırdı ki, kor­kuya kapılıp, hemen denize dalmak zorunda kaldı.

     Dördüncüsü, onun kadar cesur değildi. Gökkubbe­nin billur gibi olduğu ve kilometrelerce ötesinin kolayca görüldüğü denizin ortasında durmayı tercih etti. Uzaktan geçen gemileri seyretti. Yanıbaşında neşeyle takla atan yunusbalıklarıyla oynadı. Burunlarından su fışkırtan balinaları gördü.

     Sıra beşinciye geldi. Onun doğum günü kışa rastla­dı, ama diğerlerinin henüz görmediklerini gördü. Denizin yeşilimsi garip bir rengi vardı, her tarafta değişik şekillerde, elmas gibi ışıltılı buz dağları yüzüyordu.

     – Her biri, insanların yaptıkları kubbelerden daha iri birer inciye benziyorlardı, diyordu.

     En büyüklerinden birine oturdu. Çözüp gelişigüzel rüzgâra bıraktığı saçlarını gören gemiciler uzaklara ka­çıştılar. Akşam çıkan fırtına, gökyüzünü bulutlarla kapla­dı. Şimşekler çaktı, gök gürledi ve kararan deniz kabararak koca koca buz yığınlarını oradan oraya sürükledi. Şimşeklerin kızıl parlaklığı ile ışıldayan buzdağları çok güzel görünüyorlardı. Bütün yelkenler toplandı ve deniz­ciler dehşete kapıldılar. O, buzdağında rahat rahat oturdu ve yıldırımların zikzak çizerek suya inişini seyretti.

     Yeryüzünü görmek için sabırsızlanan denizkızları, gördüklerinden büyüleniyorlardı, ama sonradan merak­ları azaldı.

     – Evet, iyi hoş ama hiçbir yer denizkızlarının kendi yurdu gi­bi olmuyor, diyorlardı.

     Bazı akşamlar, kolkola suyun yüzüne çıktıkları olmu­yor değildi. Hiçbir insana nasip olmayacak güzel­likte, büyüleyici sesleri vardı. Fırtınada bir geminin ba­tacağından şüphelenirlerse, oraya doğru yüzerler ve deniz dibindeki güzellikleri öven şarkılar söyleyerek de­nizcileri davet ederlerdi. Denizciler, bu güzellikleri hiçbir zaman göremediler. Çünkü gemi batar batmaz insan­lar boğuluyor, denizler padişahının sarayına ancak ölü­leri geliyordu. Ablalarının arkalarından bakan küçük de­nizkızı Sirenetta, ağlamak istiyordu, ama denizkızlarının gözünde yaş yoktur; kalbi bu yüzden daha çok acı çekerdi.

     – Ah, onbeşime bir girsem! Üst dünyayı ve orada oturan insanları ne kadar seveceğimi şimdiden hissediyo­rum, diyordu.

     Nihayet, o gün geldi. Sirenetta 15 yaşına girdi. Büyükannesi,

     – Gel, ablaların gibi seni de süsleyeyim, dedi.

     Saçlarına, her yaprağı bir incinin yarısı kadar olan beyaz zambaktan bir taç taktı; sonra da yüksek mevki­ini belirtmek için, prensesin kuyruğuna sekiz iri istiridye bağlattı.

     – Canımı çok acıtıyorlar, dedi Sirenetta. Yaşlı kraliçe,

     – Güzel görünmek için, acıya katlanmak gerek, di­ye cevap verdi.

     Genç kıza kalsa, bütün bu süsle­ri ve başını ağrıtan ağır tacı kaldırıp atar, kendisine çok daha yaraşan, bahçesinin kırmızı çiçek ferini takardı, ama ağzını açmaya cesaret edemedi.

     Vedâ edip, sabun köpüğü gibi hafifçe yüzdü.

     Başını sudan çıkardığında, güneş batmıştı, ama bulutlar altın gibi parlıyor, akşam yıldızı göğün ortasında ışıldıyor­du. Hava tatlı ve serin, deniz durgundu. Küçük denizkızının yanıbaşında üç direkli bir gemi duruyordu; yalnız, bir tek yelkeni açıktı.

     Gemiciler, iplere asılı duran renk renk fenerleri yaktılar. Küçük denizkızı, sessizce gemiye doğ­ru yüzdü ve pencerelerinden birine yaklaşarak içeriye baktı. İçerde çok iyi giyimli insanlar vardı. İçlerinde en yakışıklısı, 20 yaşında, siyah saçlı, mavi gözlü, şa­hin bakışlı, genç bir prensti. Zaten bütün bu hazırlıklar, onun 20. doğum gününü kutlamak için yapılıyordu.

     Gemiciler güvertede dans ediyorlardı. Genç prens yanlarına gelince havaî fişekler etrafı gündüz gibi ay­dınlatarak göklere yükseldi. Küçük denizkızı ürküp deni­ze daldı, ama az sonra tekrar çıktı. Sanki gökyüzündeki bütün yıldızlar üstüne yağıyor gibiydi. Ömründe böyle bir şenlik görmemişti: Kocaman güneşler dönüyor, ateş­ten balıklar havayı deliyor ve bütün deniz duru ve sakin ışıldıyordu. Havaî fişeklerin aydınlığında en küçük bir ay­rıntı bile seçiliyor, insanları daha iyi görebiliyordu. Prens ne kadar da güzeldi! Herkesin elini sıkıyordu. Müzik, ge­ceye tatlı nağmelerini yayarken, herkesle konuşup gülüyordu.

     Vakit hayli ilerledi, ama küçük denizkızı geminin ve prensin seyrine doyamamıştı.

     Yelkenler birer birer çözüldü ve gemi suda hızla yol almaya başladı. Prenses de peşine takılmış gidiyordu, ama deniz birden kabarmaya başladı, göğü kara kara bulutlar kapladı. Tâ uzaklarda şimşekler çakıyor, müthiş bir kasırga kopacağa benziyordu. Gemi, coşkun denizin üstünde bir o yana, bir bu yana sallanarak hızla ilerliyordu. Dağ gibi yükselen dalgalar gemiyi kâh bir kuğu gibi yuvarlıyor, kâh yu­karı kaldırıyordu. Bu değişik yolcu­luk, önce denizkızının çok hoşuna gitti. Şiddetli sarsıntılarla gemi çatır­damaya başlayıp da direği kamış gibi kırılınca, kız tehlikeyi anladı. Gemi yan yatmış ve ambarlarına su dolmaya başlamıştı. Gemiden kopan kalaslardan ve kalıntılardan korunmak için biraz uzaklaştı.

     Ortalık öyle karardı ki, göz gözü görmüyordu. Arada bir çakan şimşeklerin ışığında, gemidekilerin te­lâşını ve büyük bir sarsıntı ile ikiye bölünüp derin sulara gömülen gemiyi gördü. Denizkızı çok sevindi, yakışıklı prensin kendi saraylarına ineceğini düşündü. Sonra, insanların suda yaşaya­madıklarını ve babasının sarayına ölmüş olarak geleceği­ni hatırladı.

     O zaman, tehlikeyi göze aldı ve geminin kalıntılarının arasından yüzerek geçti. Aradı, aradı; sonunda ölmek üzere olan prensin yanına ulaştı. Küçük denizkızı, prensi yüzeye çıkardı ve başını suyun üstünde tutarak kendini akıntıya bıraktı.

     Ertesi sabah, hava düzelmişti, fakat gemiden eser yoktu. Kızgın güneş, genç prensin yanaklarına can getirmek ister gibiydi, ama gözleri sımsıkı kapalıy­dı. Denizkızı Sirenetta, prensin alnına bir öpücük kondurarak saçlarını düzeltti. Küçük bah­çesindeki heykele benzetmişti onu. İyileşmesi için dûâlar etti, ama hâlâ uyuyordu.

     Tepelerinde beyaz karlar ışıldayan mavi dağlarla çevrili bir yerin önünden geçiyordu. Yamacın altında güzel yeşil bir ormanın yanıba­şında bir kilise vardı. Bahçelerde portakal ve elma ağaçları ve çok güzel çiçekler vardı. Biraz ötedeki bir kayalığa kadar uzanan deniz, ince ve beyaz bir kumla ör­tülü bir koy meydana getirmişti. Denizkızı prensi oraya bı­raktı. Biraz sonra kilise çanları çalmaya başlayınca bah­çelerin birinden bir alay genç kız çıktı. Küçük denizkızı yü­zerek uzaklaştı ve zavallı prensi gözetlemek için bir kaya­nın arkasına gizlendi.

     Oradan geçen bir genç kız, prensi buldu ve koşarak yardım çağırmaya gitti. Denizkızı, prensin kendine geldiğini ve çevresindekilere gülümsediğini görünce çok mutlu oldu. Prensi bir eve taşıdıklarını gören denizkızı, babasının sarayına döndü.

     Her zaman dalgın ve sessiz olan denizkızının bu hali, o günden sonra daha da arttı. Ablaları yukarıda neler gördüğünü anlatması için çok ısrar ettiler, ama o birşey anlatmadı. Prensi görebilmek için birçok kez o koya gitti. Kayaların ardına gizlenerek, onu görebilmek umu­duyla saatlerce bekledi. Bahçelerde yemişle­rin olgunlaştığını, yüksek dağlarda karların eri­diğini gördü, ama prensi göremedi. Her defasında denizin dibine daha üzgün dönüyordu. Yüzüstü bırakılmış, unutulmuş çiçeklerin uzun saplarını ağaç dallarına sararak, büyük yaprakları ile ışığın bile girmediği bir kubbe oluşturmuşlardı. Denizkızı, küçük bahçesinde oturuyor ve prense benzeyen küçük mermer heykelciğine kollarını dolayarak avunuyordu. 

     Sonunda bu acıya dayanamadı ve derdini ablalarından birine açtı. Ablası da diğer kardeşlerine ve çok yakın arkadaş­larından birkaç denizkızına söyledi. İşe bakın ki, prensin gemisindeki şenliği seyreden biri varmış içlerinde. O hem prensi tanıyor, hem de krallığının nerede olduğu­nu biliyormuş.

     Ablaları, küçük kardeşlerini prensin yaşa­dığı şatonun önüne götürdüler. Bu şato, san ve parlak taşlardan yapılmıştı. Büyük mermer merdivenlerden bahçeye giriliyordu. Şatonun yaldızlı kubbeleri güneş gi­bi parlıyor, bahçesindeki heykeller canlı gibi duruyorlar­dı. Eşsiz perdelerle, halılarla döşenmiş, duvarları büyük resimlerle kaplanmış salonları göz kamaştırıyordu. Avlu­daki fıskiyeli havuzda yetişen en nadide bitkileri, güneş, billur bir kubbeden süzülerek ısıtıyordu.

     Küçük denizkızı, o günden sonra sık sık şatonun çev­resinde dolaşır oldu. Kıyıya yaklaşıp, sulara gölgesi vu­ran mermer balkonun altında oturmayı bile göze alıyor­du. Mehtapta balkona çıkan prensi oradan görüyordu. Prensi birçok defalar, bir teknenin içinde gelip geçer­ken de gördü. Beyaz yelkenini görenler, kanadını açmış bir kuğu sanıyorlardı tekneyi. Balıkçıların, genç prensin iyiliğini övdüklerini duymuştu. Bu yüzden, onun hayatını kurtardığı için seviniyordu. İnsanlara olan sevgisi gün­den güne artıyor, sevgisi arttıkça da onların arasında olmak isteği büyüyordu. Onlar, gemilerle denizleri aşması­nı biliyor, bulutların ötesindeki yüce dağlara tırmanıyor, sonsuz ormanlardan, yeşermiş tarlalardan faydalanıyor­lardı.

     Denizkızı daha çok şey öğrenmek için, büyük annesine gitti ve ona,

     – İnsanlar boğulmazlarsa, sonsuza kadar yaşarlar mı? Bizler gibi ölmezler mi?, diye sordu.

     – Tabiî ölürler. İnsanların ömrü bizimkinden de kısa­dır. Bizim bazen üçyüz yıl yaşadığımız olur; sonra varlığımız tükenince köpük haline geliriz. Çünkü denizin dibinde cansız vücûdları alacak mezarlar yoktur. Rûhumuz ölümsüz değildir; herşey ölümle biter. Biz, tıpkı yeşil kamışlara benzeriz, onlar da kesildikten sonra bir daha yeşermezler. Bunun aksine, insanların sonsuza kadar yaşa­yan bir rûhları vardır. O rûh, vücûdları toprak olduktan sonra da yaşar ve parlak yıldızlara kadar çıkar. Biz nasıl ki insanların memleketlerini görmek için suların derinliğin­den çıkıyorsak, onlar da deniz canlılarının erişemeye­cekleri uçsuz bucaksız yerlere, Cennet’e yükselirler.

     Küçük denizkızı, üzgün üzgün:

     – Bizim neden ölümsüz bir rûhumuz yok? Bir gün bile insan olabilmek, sonra da Cennet’e erişebilmek için, ka­lan günlerimi seve seve verirdim.

     İhtiyar ninesi:

     – Böyle budalalıklarla beni yorma! Biz burada, insan­ların yukarda olduklarından daha mutluyuz.

     – Nasıl olsa bir gün gelip öleceğim ve bir köpük ola­cağım. Artık benim için ne dalgaların fısıltısı, ne çiçek, ne güneş kalacak! Ölümsüz bir rûha sahip olmanın ça­resi yok mu, babaanne?

     – Bir çaresi var, ama o da imkânsız gibi birşey. Bir in­sanın, seni sonsuz bir aşkla sevmesi ve onun için dünyadaki herşeyden daha önemli olman gerekir. Ancak o zaman, sana bütün kalbi ve bütün rûhu ile bağlanırsa, seninle evlenerek sonsuza kadar severse, rûhu senin bedenine geçer; sen de insanların mutluluğuna erişirsin. Ama böyle birşey asla olamaz! Çünkü denizde üstün bir gü­zellik sayılan balık kuyruğunu, onlar yeryüzünün en çirkin şeyi sayarlar. Zavallı insanlar! Güzel olmak için, ayak de­dikleri iki kaba desteğe ihtiyaç duyarlar!

     Balık kuyruğuna bakarak, denizkızı mahzun mahzun içini çekti.

     İhtiyar ninesi,

     – Neşeli olalım! Varlığımızın üçyüz yılı içinde müm­kün olduğu kadar eğlenelim. Üçyüz yıl, oldukça uzun bir zamandır. Biliyorsun, akşam sarayda balo var. Haydi, gidip hazırlan güzel kızım, dedi.

     Balo için hazırlanan saray, öyle göz kamaştırı­cıydı ki, hayâl bile ede­mezsiniz. Koca dans salonu sırf billurdandı. Her tarafa yerleştirilen binlerce iri ka­buk, salonu mavimsi bir ışıkla aydınlatıyordu. Bu ışık şeffaf duvarlardan denize de yansıyor­du. Altın ve gümüş gibi ışıldayan pul­larla kaplı büyüklü küçüklü sayısız balı­ğın yüzdüğü görülüyordu. Salonun ortasından geniş bir dere akıyor, içinde yunuslarla dans eden denizkızları o eşsiz sesleriyle şarkı söylüyorlardı.

     En güzel söyleyen de, küçük denizkızı Sirenetta oldu. Öyle çok alkış topladı ki, sevincinden bir an için yeryüzünü unut­tu.

     Âşık olduğu prensi ve ölümsüz rûhu hatırlayınca, eski kederine büründü yine. Eğlenceyi bırakarak usulcacık saraydan çıktı, küçük bahçesine gelip oturdu. Suları delen boru seslerini o zaman duydu.

     – İşte, geçiyor! Bütün kalbimle, bütün rûhumla sevdi­ğim, bütün düşüncelerimde yer eden, hayatımın mutlu­luğunu emanet etmek istediğim insan. Onun uğruna her şeyimi feda ederim. Ablalarım dans ededursunlar; ben gidip, bugüne dek nefret ettiğim deniz büyücüsü­nü bulayım. O, belki bana bir akıl verir.

     Bahçeden çıkan küçük denizkızı, büyücünün yaşa­dığı yere doğru yüzdü. Bu yoldan hiç geçmemişti. Ne bir çiçek, ne bir ot büyümüştü burada. İç karartıcı ve ürkü­tücü bir yolda ilerledi. Büyücünün garip bir ormanda yükselen evine ulaşabilmek için, prensesin bu korkunç yerden geçmesi lazımdı. Burada, yerden çıkan yüz baş­lı yılanlara benzeyen yarı hayvan, yarı bitki canlılar var­dı. Dallar, ucunda durmadan kımıldayan solucan gibi uzun ve yapışkan kollardı.

     Korkuya kapılan küçük denizkızına kalsa, hemen geri dönecekti. Prensi için yoluna devam etti. Dallara takılmaması için, uzun saçlarını başına doladı ve kollarını göğsüne kavuşturdu. Bu şekilde iğrenç yaratıkların ara­sından balık gibi, hızla yüzerek geçti. Nihayet, iri deniz yılanlarının sarımtı­rak, çirkin karınlarını göstererek çöreklendikleri ormandaki geniş meydana ulaştı. Bu meydanın ortasında, batık gemiler­den çıkan ölülerin kemiklerinden yapılmış büyücünün evi vardı. Büyücü, iri bir ta­şa oturmuştu ve insanların küçük ka­naryalara yem verdiği gibi, bir kur­bağayı besliyordu. Kor­kunç yılanları “Minik piliçlerim” diye seviyor ve süngerleşmiş göğsünde çöreklenmelerinden zevk alıyordu.

     Prensesi görünce,

     – Ne istediğini biliyorum, dedi. İsteklerin çok aptalca, ama başının belâya gireceğini bildiğimden, sana yardım edeceğim. Prens, seni sevip alsın ve sana ölümsüz bir rûh versin diye, balık kuyruğundan kurtulup, onun yerine insanların üstünde yürüdükleri iki ayak istiyorsun.

     Bu sözleri söylerken, kurbağa ile yılanları yere seren tüyler ürpertici bir kahkaha attı.

     – Her neyse, geldiğin iyi oldu, çünkü yarın güneş doğduktan sonra çok geç olacaktı. Dileğinin yerine gel­mesi için, bir yıl daha beklemen gerekecekti. Şimdi ben sana bir iksir hazırlayacağım. Gün doğmadan önce, yeryüzüne çık ve kıyıya oturup, iksiri iç. O zaman bir çift ayağa kavuşacaksın, ama keskin bir kılıçla kesiliyormuşçasına canının yanacağını da söyleyeyim. Herkes gü­zelliğine hayran olacak; sen, nazlı yürüyüşünle gelip ge­çerken, her adımda canın yanacak, ayaklarından kan­lar akacak. Bütün bu acılara katlanacaksan eğer, ben de sana yardım ederim, dedi.

     Denizkızı, âşık olduğu prensi ve ölümsüz rûhu düşünerek, titrek bir sesle,

     – Katlanırım, diye cevap verdi.

     Büyücü,

     – Şunu da iyi bil ki, dedi ve uyardı, bir ke­re insan olduktan sonra bir daha denizkızı olamazsın. Babanın sarayını bir daha göremeyecek­sin. Prens, sana bütün kalbi ve bütün rûhu ile bağlanmayacak olursa ve seninle evlenmez­se hiçbir zaman ölümsüz bir rûha sahip olamazsın. Başka bir kadınla evlendiği gün, kalbin kırılacak ve sen dalgaların üstünde bir parça köpük olacaksın.

     Küçük denizkızı, bir ölü kadar solgun,

     – Razıyım, dedi.

     Büyücü,

     – O halde benim hakkımı da vermelisin, dedi. Denizkızları arasında sesi en güzel olanı sensin. Senden sesini istiyo­rum! Kıymetli iksirimin karşılığı olarak, senin en güzel şeyi­ni istiyorum. Çünkü onun etkili olması için, ben de kendi kanımı akıtmak zorundayım.

     Küçük denizkızı, titreyerek sordu:

     – Sen benim sesimi alınca geriye ne kalıyor?

     Büyücü cevap verdi:

     – Güzel yüzün, nazlı yürüyüşün ve manalı gözlerin. Bir erkeğin kalbini sımsıkı bağlamak için bunlar yeter. Haydi! Gayret! Çıkar dilini keseyim de sonra iksirimi veririm.

     Prenses, bunu da kabul etti; zavallı yavrucak dilsiz kaldı. Büyücü, sihirli iksiri kaynatmak üzere kazanı ateşe oturttu.

     Kazanı temizlemek için, birkaç tane yılan aldı. Sonra göğsünde bir yara açıp, siyah kanını kazana akıttı. Kazandan korkunç, iğrenç bir koku yayan yoğun bir bu­har yükseldi. İhtiyar büyücü, durmadan birşeyler katıyordu. Karışım fokur fokur kaynamaya başlayınca, timsah iniltile­rini andıran bir ses çıkardı. İksir hazırlandıktan sonra, du­ru bir su gibi oldu. Onu bir şişeye boşaltan büyücü, denizkızına uzatarak,

     – İşte, iksirin hazır, artık gidebilirsin, dedi.

     Denizkızı artık konuşamıyordu. Elinde yıldız gibi par­layan iksiri gören dallar, korkuyla gerilediler. Denizkızı böylece ormandan ve uğultulu dalla­rın arasından geçip gitti. Babası­nın sarayına geldiğinde, büyük dans salonunun ışıkları sön­müştü. Herkes uykuya çekil­miş olmalıydı, ama içeri gir­meyi göze alamadı. Artık onlarla konuşamazdı, bir daha dönmemecesine yanlarından ayrılacaktı. Kederden yüreği parça­lanır gibi oldu. Bahçeye süzüldü ve ablalarının bahçelerinden birer çiçek kopardı. Arkasına bakma­dan hızla yüzeye doğru yüz­dü.

     Prensin şatosunu gördüğünde, güneş henüz doğmamıştı. Kıyı­ya oturup, iksiri bir seferde içti. Sanki bilenmiş bir kılıç vü­cûdunun ortasından geçiyormuş gibi oldu, bayılıp ölü gibi yere serildi. Korkunç bir acıyla uyandığında güneş, denizin üstünde ışıl ışıl parlıyordu. Karşısında, siyah gözlerini ona dikmiş yakışıklı prens duruyordu. Küçük denizkızı, balık kuyruğunun yerinde iki beyaz, zarif bacak olduğu­nu gördü.

     Prens, kim olduğunu, nereden geldiğini soruyordu. O ise bir tek söz söylemeden, yüzüne baktı. Sonra delikanlı onu elinden tutarak, şatoya götürdü. Büyücünün söylemiş olduğu gibi, her adımda dayanılmaz acılar çekiyor­du; bununla beraber, prensin kolunda, sabun köpüğü gibi hafifçecik, mermer merdivenlerden çıktı. Herkes za­rif yürüyüşüne hayran ol­muştu. Güzelliğine do­yamıyorlar, ipekliler, bürümcükler giydiriyorlardı, ama o hep sessizdi. Onu giydirip süsledikten sonra, elinden tu­tup prensin yanına götürdüler, Prens, onu yanına oturttu ve gü­zel şarkılar söyleyen kızları dinlemeye başladılar. O kadar güzel söylüyorlardı ki, prens de genç kıza gülümseyerek onları alkışlıyordu.

     “Onun uğruna, bunlardan çok daha güzel bir ses fedâ ettiğimi bilse” diye geçiriyordu içinden, zavallı denizkızı.

     Şarkılardan sonra kızlar, güzel bir müziğin eşliğinde, zarif danslar ettiler. Küçük denizkızı, beyaz kollarını kaldırdı ve ayaklarının ucunda dans etmeye başladı. Her­kes hayran oldu, kendinden geçti. Prens, bir daha on­dan ayrılmayacağını söyledi. Dans ederken çektiği acı­ların kimse farkında değildi.

     Ertesi gün, prensle beraber atla gezmeye çıktılar. Burcu burcu kokan ormanlardan geçtiler, yüksek dağ­lara çıktılar. Gece herkes uykudayken, usulca mermer merdivenlerden indi. Denizin serin sularına ayaklarını soktu. Birden ülkesini hatırladı ve kalbi acıyla doldu.

     Bir gece ablalarını gördü, elele tutuşmuş yüzüyorlar ve güzel sesleriyle şarkılar söylüyorlardı. Küçük denizkızı, kendini tutamayarak onlara el salladı. Tanıdılar ve onun yüzünden çektikleri üzüntüleri anlattılar. Her gece geli­yorlardı. Bir gün, yıllardan beri başını sudan çıkarmayan babaannelerini ve başı mercan taçlı deniz padişahını bile getirdiler; ikisi de kızlarına ellerini uzatmakla beraber, ablaları gibi kıyıya gelmeye cesaret edemediler. 

     Prensin sevgisi günden güne artıyordu, ama eş olarak almayı düşünmeden, onu sevimli bir çocuğu sever gibi seviyordu. Halbuki onun ölümsüz bir rûha sahip olması ve günün birinde köpük olmaması için prensin denizkızı ile evlenmesi şarttı.

     – Beni sevmiyor musun?..

     Kollarına alıp alnına bir öpücük kondurduğunda, zavallı kızın gözleri sanki bunu sormuştu.

     – Elbette, diye cevap verdi prens. Senin kalbin hepsininkinden temiz; sen bana herkesten daha bağ­lısın. Üstelik bir daha göremeyeceğim genç bir kızı hatırlatıyorsun bana. Batan bir gemideydim, dalgalar beni genç kızların yaşadıkları bir manastırın yakınlarına sürükledi. İçlerinde en genci beni buldu ve hayatımı kurtardı. Ben onu iki defa görebildim. Dünyada ondan başkasını sevemem! Sen, tıpkı ona benziyorsun. Bazen gönlümde onun yerini aldığın bile oluyor.

     Küçük denizkızı, içinden,

     – Dalgaların arasından manastıra kadar benim taşı­dığımı bilmiyor. Bir başkasını seviyor! O genç kız, bir ma­nastırda kapalı; dışarı çıkmıyor. Belki bir gün, onu unutur ve beni sever, diye düşündü.

     Günün birinde, prensin komşu kralın kızı ile evlene­ceği duyuruldu. Kralın ülkesine gidecek güzel bir gemi hazırlandı. Prensin düşüncelerini iyi bilen denizkızı, buna gülüp geçti. Çünkü prens ona,

     – Annem ve babam, çok ısrar ettiği için prensesi bir kere gidip görmeliyim. Onunla evlenmem için, beni as­la zorlamazlar. Onu sevemem, çünkü o senin gibi ma­nastırdaki kıza benzemiyor. Bana kalsa, sessizliğine rağmen seninle evle­nirdim, demişti.

     Prens bunları söylerken denizkızının uzun saçlarına bir öpücük kondurmuştu.

     Nihayet, bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Prens, denizkızını da yanına alarak yolculuğa çıktı. Gemide,

     – İnşallah denizden kork­mazsın yavrum, dedi.

     Sonra fırtınalardan, kudurmuş denizlerden, acayip balıklardan ve dalgıçların suların dibinde buldukların­dan bahsetti. Kız, içinden gülüyordu, çünkü denizin dibi­ni onun kadar bilen yoktu.

     Denizkızı, herkes uyuduktan sonra ayışığında etrafı­nı seyretmek için dışarı çıktı. Babasının sarayını ve büyük annesinin gözlerini gördüğünü sandı. Bir gece, ablaları gemiye yaklaşmışlardı. Mahzun mahzun onun yüzüne bakıyorlardı. Prenses, gözleriyle kardeşlerine herşeyin yolunda gittiğini anlatmaya çalıştı. Tam o sırada, bir ge­mici gelince gözden kayboldular.

     Ertesi gün, gemi komşu kralın ülkesine vardı. Şehirdeki bütün çanlar çalıyor, her yerden müzik sesleri geliyordu. Onla­rı karşılamaya gelen yüzler­ce asker, limanda sıralan­dılar. Büyük bir kalabalığın arasından geçen arabalarla muhteşem bir saraya girdiler. Onların şerefine şenlikler yapıldı, balolar düzenlendi. Onu görmek için çok sabırsızlanıyor­du. Nihayet kız geldi. Ömründe bu kadar güzel bir yüz, böyle beyaz bir ten ve çekici iri siyah gözler görmemişti.

     Prens onu görünce,

     – Sensin!, diye haykırdı, kıyıda hayatımı kurtaran!

     Yanakları al al olan nişanlısını kucakladı. Sonra kü­çük denizkızına dönerek,

     – Mutluluğun bu kadarı fazla! En çok istediğim şey gerçekleşti. Sen de benim mutluluğuma sevinmelisin, çünkü sen beni herkesten çok seversin.

     Denizkızı, prensin elini öptü, ama kalbi paramparça olmuştu, Sevdiğinin evlendiği gün ölüp, köpük haline gelecekti.

     Bütün ülke, düğün için hazırlanmaya başladı. Her taraf­ta şenlik vardı; tel­lâllar, borazanlarını çalarak bütün sokakları dolaşıp düğünü ilan etti­ler. Büyük kilisede, gümüş kandillerde kokulu yağlar yanı­yor, papazlar buhur­danları sallıyorlardı. İki nişanlı, elele tutuşup piskopo­sun dûâsını aldılar. Küçük denizkızı ipekliler, sırmalar içinde törene katılmıştı, fakat aklı yalnız çok yakın olan ölü­münde ve bu yeryüzünde kaybettiklerindeydi.

     Aynı akşam, genç evliler, top atışları arasında gemi­ye bindiler. Yelkenler şişti; gemi, durgun denizin üstünde yavaşça ilerledi.

     Gece yaklaşırken, değişik renklerde fenerler yaktılar ve denizciler güvertede neşeyle dans etmeye başladı­lar. Küçük denizkızı, insanların dünyasını ilk defa gördüğü geceyi hatırladı. O da aralarına katılıp, dans etti. Her­kes, hayranlıkla onu seyrediyordu. Onun içinden geçen­leri ve çektiği acıyı hiç kimse farketmedi. Dans ederken, uğruna ailesini, yerini yurdunu, o güzelim sesini fedâ etti­ğini ve onun yüzünden çektiği işkenceleri düşünüyordu. Onunla aynı havayı kokladığı, derin denizi, yıldızlı göğü seyredebildiği son geceydi bu. Ölümsüz bir rûhu olmadı­ğına göre, onu artık sonsuz ve rüyâsız bir gece bekliyor demekti. Gece yarısına kadar, çevresindeki neşeye ka­tılıp kalbindeki ölüm korkusu ile gülüp dans etti.

     Nihayet, prensle prenses odalarına çekildiler. Ses se­dâ kesildi, yalnız geminin kaptanı ayaktaydı. Beyaz kol­larını geminin güvertesine dayayan küçük denizkızı, do­ğuya bakıyordu. İlk güneş ışığının kendisini öldüreceğini biliyordu. O sırada, kendi kadar solgun ablaları deniz­den çıktılar.

     Uzun saçları suda yüzmüyordu, kesilmişti. Şöyle dediler:

     – Seni ölümden kurtarması için saçlarımızı büyücü­ye verdik. O da bize şu iyice bilenmiş bıçağı verdi. Gü­neş doğmadan önce, senin onu prensin kalbine sapla­man gerek. Kanı ayaklarına dökülünce, balık kuyruğu haline gelecekler. Sen yine denizkızı olacak ve yanımı­za gelebileceksin. Elini çabuk tut! Çünkü güneş doğma­dan önce, mutlaka birinizden birinin ölmesi gerekiyor. Ufuktaki şu kızıllığı görüyor musun? Birkaç dakikaya ka­dar güneş doğacak ve senin için iş işten geçmiş olacak, diyerek dalgaların arasına daldılar.

     Küçük denizkızı, aşağıya inerek odanın kapısını ara­ladı, başını prensin göğsüne dayamış uyuyan genç ka­dını gördü. Yanlarına yaklaştı ve çok sevdiği prensin al­nına bir öpücük kondurdu. Sonra gittikçe daha fazla ağaran tan yerine gözlerini çevirerek, bir bıçağa, bir prense baktı. Bıçağı titrek bir elle kaldırdı ve… Hayır, ya­pamamıştı.

     Sessizce dışarı çıktı ve bıçağı denize fırlatıverdi. Bıçağın değdiği yerde, sudan kan fışkırır gibi ol­muştu. Denizkızı denize atladı ve vücûdunun eridiğini hissetti.

     Güneşin tatlı ve iyiliksever ışıkları soğuk köpüğe değiyordu. Küçük denizkızı kendini ölmüş hissetmiyordu. Parlak güneşi, kızıl bulutları gördü; üstünde binlerce say­dam yaratık uçuşuyordu. Hiçbir insan kulağının işitemeyeceği, son derece güzel bir melodi duyuyordu. Deniz­kızı yavaş yavaş köpükten ayrılan ve tıpkı onlarınkini an­dıran bir vücûdu olduğunu farketti.

     Hiçbir müziğe benzemeyen bir sesle,

     – Neredeyim?, diye sordu.

     – Hava perilerinin arasındasın, merak etme. Denizkızının ölümsüz bir rûhu yoktur, ancak bir erkeğin sevdası ile ona sahip olabilir; sonsuz hayatı bir yabancının elin­dedir. Tıpkı denizkızı gibi, Havva kızlarının da ölümsüz rûhları yoktur, ama iyilikleri ile onu kazanabilirler. Temiz hava götürmek için, vebalı havası insanları öldüren sıcak diyarlara uçarız. Havayı çiçek kokuları ile dolduru­ruz. Geçtiğimiz her yerde yardım eder, oralara sağlık götürürüz. Üçyüz yıl iyilik ettikten sonra, insanların mutlu­luğundan faydalanabilmek için, bize ölümsüz bir rûh ve­rirler. Zavallı küçük denizkızı, sen de bizler gibi acı çektin ve hava perilerinin dün­yasına kadar yük­seldin.

     Kollarını göğe kaldıran küçük de­nizkızı, ilk defa olarak gözyaşı döktü.

     Gemide, gülüşmeler, eğlenceler yeniden başlamıştı. Küçük denizkızı, prensi ve karısını, üzgün gözlerle, denize bakarken gördü. San­ki dalgaların en derin yerine kendini attığını biliyor gibiy­diler.

     Denizkızı, onlara el salladı ve hava perilerinin eşli­ğinde, göğe yükselerek pembe bir bulut oldu.

     * * *

     Tarih, Aralık 1909…

     Yer, Kopenhag’daki Danimarka Kraliyet Tiyatrosu (Dan. Københavns Kongelige Teater)…

     Danimarkalı dünyaca ünlü çocuk masalları yazarı Hans Christian Andersen (1805 – 75) tarafından 1837 yılında kaleme alınan ve O’nun 157 adet masalından biri olan “Küçük Denizkızı” (Dan. Den Lille Havfrue) adlı yukarıdaki masal sahnelenmektedir. Oyunun müziğini ise Danimarkalı komponist ve viyolonist Valdemar Fini Henriques (1867 – 1940) bestelemiştir.

     Sahnede “Küçük Denizkızı” rolünü, Danimarkalı ünlü balerin ve oyuncu Ellen Juliette Collin Price (1878 – 1968) oynamaktadır. 

     Büyük ilgi ile seyredilen masal bittikten sonra, salondaki izleyiciler ayakta alkışlarlar. Herkesin çok hoşuna gitmiş, etkilenmişlerdir.

     Seyirciler arasında, dünyaca ünlü Carlsberg bira markası ve şirketinin başkanı (ve şirketin kurucusunun oğlu) olan Carl Christian Hillman Jacobsen (1842 – 1914) de bulunmaktadır. Masaldan oldukça etkilenen ve Küçük Denizkızı’na âşık olan Carl Jacobsen, Kopenhag’a bu güzel masal kahramanının bir heykelinin yapılmasını arzular.

     İşadamı Jacobsen, bu arzusunu gidip birkaç hafta sonra, Ocak 1910’da Danimarkalı – İzlandalı ressam ve heykeltraş Edvard Christian Johannes Eriksen (1876 – 1959)’e açar ve kendisinden bu heykeli yapmasını rica eder. Jabobsen, heykelin bütün masraflarını karşılayacağını da söyler. Heykeltraş Edvard Eriksen de kabul eder bu teklifi.

     Bu fikirlerini gidip, tiyatro sahnesinde Küçük Denizkızı rolünü oynayan 31 yaşındaki balerin Ellen Price’e açıklarlar ve kendisinden bu heykel için modellik yapmalarını isterler.

     Ancak o dönemde “sanat” ile “ahlak” henüz birbirinden ayrılmamıştır; hânım sanatçılarda bir kadınlık onuru, namus duygusu, edep ve hâyâ vardır. Balerin Ellen Juliette Collin Price, hiçbir yabancı erkeğin karşısında çırılçıplak soyunamayacağını söyleyerek, bu teklifi reddeder. Oysaki ülkesinin başkentine heykelinin dikilmesi, dünyadaki her sanatçının en büyük hayâlidir. Bir sanatçının düşleyebileceği en büyük şey olan “tarihe geçme” ve “ölümsüzleşme” fırsatı olduğu halde, sırf heykel çırılçıplak yapılacağı için, balerin ve oyuncu Price bu teklifi kabul etmez, geri çevirir. Price, yalnızca kafasını model alabileceklerini söyler onlara.

     Bunun üzerine heykeltraş Edvard Eriksen, balerin Ellen Price’ın yalnızca başını model alır. Heykelin vücûdu içinse, çok ilginçtir, 28 yaşındaki kendi karısı Eline Eriksen (1881 – 1963)’in vücûdunu model alacaktır.

     Yani anlayacağınız, sevgili okurlar, Danimarka’nın ve Kopenhag’ın sembolü olan meşhur Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue) heykeli, aslında bir değil iki kadının bedenidir. Heykelin kafası, balerin ve oyuncu Ellen Price’in başıdır; heykelin geri kalan bedeni ise, heykeli yapan Edvard Eriksen’in karısı Eline Eriksen’in vücûdudur.

     1910 yılında yapımına başlanan heykel, bir yıl içinde, 1911’de tamamlanmıştır aslında. Peki o zaman, heykel 1911’de tamamlanmışsa, niçin 1913 yılında dikilmiştir? Neden iki yıl sonra?

     Sebebi çok ilginçtir: Çünkü heykelin Kopenhag’ın neresine dikileceği konusunda kurumlar ve Kopenhag halkı anlaşamamış, her kurum veya her semtin sakinleri heykelin kendilerine uygun bir yere dikilmesini istemiş, sırf bu yüzden Kopenhaglılar iki yıl boyunca birbirleriyle kavga etmişlerdir.

     Sonuçta heykelin – bizim Kopenhag’a gelirken ilk gezdiğimiz park olan – Langelinie kıyısına dikilmesi kararlaştırılmıştır. 

     Parkın ismi olan “Langelinie”, Danca’da “Uzun Hat” demek. Almanca’sı da aynı, “Langelinie” şeklindedir. Buraya bu ismin verilişi, 17. yy ortalarına kadar uzanan bir hikâye.

     Burası, Baltık Denizi’nin Kuzey Denizi’ne açıldığı boğazın kıyısında, oldukça ekolojik bir alan. Hem iskele, hem de aileler tarafından mesire alanı olarak kullanılıyor bugün. Kopenhag’a ulaşan yabancı gemilerin çoğu, genelde bu güzel iskelede yatıp dinlenirler.

     İnce bir şerit şeklinde uzanan park alanının uzunluğu, takriben 1 km 800 m.

     1848 tarihinde yaşanan bir halk ayaklanmasına kadar burası herkese açık bir alan değildi. Parkın kıyısında gemi iskelesinin kuruluş tarihi 1890’dır.

     Langelinie Parkı (Dan. Langelinie Park), 1966 yılında “doğal koruma alanı” ilan edilmiştir.

     Hem şehrin hem de ülkenin sembolü olan Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue) heykeli, 23 Ağustos 1913 tarihinde işte buraya dikilmiştir. (İLGİNÇ BİR NOT: Bu yüzden, her yıl 23 Ağustos günü, burada Küçük Denizkızı’nın doğum günü kutlanmaktadır.)

     Bu bronz heykelin boyu 1 m 25 cm, ağırlığı ise 175 kg’dır.

     Yılda ortalama 1 milyon turist bu heykeli ziyaret etmektedir. Ayrıca bu heykelin yılda ortalama 5 milyon kez fotoğrafı çekilmektedir.

     Dünyanın farklı yerlerinde, Kopenhag (Dan. København)’daki bu Küçük Denizkızı heykelinin taklidi yapılıp dikilmiştir. Bu yerler; ABD’nin Kaliforniya (İng. California) eyaletine bağlı Santa Barbara County ilinin Solvang ilçesi, ABD’nin Iowa eyaletine bağlı Audubon ilinin Kimballton ilçesi, ABD’nin Utah eyaletine bağlı Salt Lake County ilinin Salt Lake City ilçesi, Kanada’nın Britanya Kolombiyası (İng. British Colombia) eyaletine bağlı Vancouver şehri, Kanada’nın Alberta eyaletine bağlı Calgary Region ilinin Calgary ilçesi, Güney Kore’nin başkenti Seul, İspanya’nın başkenti Madrid’e bağlı Torrejón de Ardoz ilçesi, İtalya’nın Sicilya (İt. Sicilia) Adası’ndaki Syracuse kenti ve Romanya’nın Neamţ iline bağlı Piatra Neamţ ilçesi.

     Ayrıca Kopenhag Kastrup Havaalanı (Dan. Københavns Kastrup Lufthavn)’nda da bu eserin yazarı Hans Christian Andersen’in heykeli ve yanında da Küçük Denizkızı heykelinin küçük bir kopyası var.

     İstanbul için Kız Kulesi neyse, Kopenhag için de Küçük Denizkızı o. Ancak bizim Kız Kulesi kadar şanslı olmamıştır, zavallı Küçük Denizkızı. Çünkü oraya dikildiği 1913 yılından beri başına nerdeyse gelmedik kalmadı. Yani açıkçası “Sadece tecavüze uğramadı, onun dışında her türlü saldırıya uğradı” dersek, inanın mübalağa yapmış olmayız.

     Özellikle 1960’lı yıllardan başlayarak Hristiyan köktendîncilerin ve bağnazların saldırı ve tacizlerine uğrayan bu heykele yapılan bütün saldırılar da dînî ve siyasî sebeple yapılmış tacizlerdir. Ancak her saldırıdan sonra, heykel yeniden restore edilmiştir.

     İlk saldırı, 18 Nisan 1963 tarihinde yapılmıştır. Çıplak kadın heykelinden rahatsız olan Hristiyan fanatikler, heykelin üzerine kırmızı boya dökmüştür. Heykel sonradan temizlenmiş, ancak saldırılar durmamıştır.

     24 Nisan 1964 tarihinde kimliği belirsiz kişiler tarafından heykelin kafası kesilerek kaçırılır. Ertesi sabah heykeli başsız gören Kopenhaglılar, büyük şaşkınlık yaşarlar. Orijinal kafa hiçbir zaman ortaya çıkmaz. Denizkızı’na yeni bir kafa yapmak zorunda kalırlar. Ancak heykeli yapan heykeltraş Edvard Eriksen öleli 5 yıl olmuştur. Kafayı başka heykeltraşlar yaparlar, orijinal kafayı taklit ederek.

     1997 yılında ortaya atılan bir iddiâya göre, 24 Nisan 1964 tarihindeki saldırıyı gerçekleştiren ve Küçük Denizkızı heykelinin kafasını koparıp kaçıran kişi, bir ressam ve heykeltraş, ama marjinal siyasî – ideolojik fikirleri olan bir sanatçı olan Jørgen Axel Jørgensen Nash (1920 – 2004)’tır. Avrupa’nın önde gelen entelektüel, siyasî teorisyen ve avangart sanatçılarının oluşturduğu, 1957’de kurulup 1972’ye kadar devam eden uluslararası sosyal devrimsel bir siyasî – ideolojik hareket olan Situasyonist Enternasyonal (İng. Situationist International) hareketinin üyesi olan Jørgen Axel Nash bu iddiâ ve ihbar üzerine tutuklanmış ve yargılanmıştır. İddiâya göre Nash heykelin kafasını kestikten sonra onu götürüp Kopenhag yakınlarındaki Utterslev Mose adlı göle atmıştır. Ancak bu iddiâ hiçbir zaman kanıtlanamamıştır.

     17 Temmuz 1976 tarihinde Hristiyan köktendînciler tarafından Küçük Denizkızı’nın üzerine bir kez daha boya dökülür. Ancak saldırıdan sonra boya yeniden temizlenir.

     22 Temmuz 1984 tarihinde heykelin sağ kolu kesilir. Ancak iki gün sonra, suçlular (iki genç adam) tarafından kol geri getirilip devlete teslim edilir.

     5 Ağustos 1990 tarihinde kimliği belirsiz kişiler tarafından heykelin kafası kesilmeye çalışılır. Saldırganlar başarıya ulaşmazlar ancak heykele zarar verirler. Heykelin kafasında 18 cm uzunluğunda bir kesik tespit edilir.

     6 Ocak 1998 tarihinde heykelin kafası tekrar koparılıp kaçırılır. 34 yıl aradan sonra ikinci defa yaşanan bu benzer olay, infiale yol açar. Kafa bu kez testereyle kesilmiştir. Bunu yapanlar, yaptıktan hemen sonra serbest fotoğrafçı Michael Forsmark Poulsen (1967 – halen hayatta)’i telefonla arayarak haber vermişlerdi. Poulsen de polise haber verdi. Ertesi sabah olay tüm televizyonlarda “flaş haber”di. Failler kafayı geri vermek için 100 bin Danimarka Kronu (DKK) istiyorlardı. Heykelin kafası üç gün sonra bulundu. Bulunduğunda, kırılmış olduğu için bazı parçaları eksikti. Bunlar tamamlanarak 4 Şubat 1998 günü tekrar yerine kondu. Kimliği belirsiz failler ilk onu aradığı için, fotoğrafçı Poulsen “şüpheli” olarak tutuklanıp gözaltına alındı. Faillerle işbirliği içinde olduğundan kuşku duyuluyordu. Ancak bu kanıtlanamadığı için, iki hafta sonra serbest bırakıldı. Aradan on ay geçtikten sonra, Kasım 1998’de kendisine karşı olayla ilgili yeni suçlamalar yöneltildi. Ancak mahkum olmadı.

     1 Haziran 2003 tarihinde Hristiyan köktendînciler tarafından Küçük Denizkızı’nın üzerine bir kez daha boya dökülür. Bu kez kırmızı değil, beyaz boyadır. Ancak saldırıdan sonra boya yeniden temizlenir.

     11 Eylül 2003 tarihinde kimliği belirsiz kişiler tarafından heykel oturduğu taştan tümüyle kaldırılmıştır. Failler bunu dinamit kullanarak gerçekleştirmişlerdi. Heykel daha sonra limanın sularında bulunarak tekrar yerine, o taşın üzerine kondu.

     15 Aralık 2004 tarihinde aşırı sağcı kişiler tarafından, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)’ne üyelik başvurusunu protesto etmek için Küçük Denizkızı heykeline kara çarşaf giydirilmiştir. Böylece Denizkızı tamamen kara çarşafa sokulmuş, üzerine de Danca olarak “Tyrkiet i EU?” (Türkiye AB’de?) yazısı yazılmıştır.

     8 Mart 2006 tarihinde heykelin eline yapay bir pençe yapıştırıldı ve üzerine yeşil boya fırlatıldı. Polis bunu yapan bağnazların Hristiyan köktendînciler olduğunu ve “Dünya Kadınlar Günü”nü protesto etmek için bu eylemi yaptıklarını ortaya çıkardı.

     8 Mart 2007 tarihinde Langelinie’deki “Dünya Kadınlar Günü” kutlaması gösterileri sırasında, kalabalığın arasındaki bazı kişiler tarafından heykele pembe boya fırlatıldı. Ancak boya tekrar temizlendi.

     Mayıs 2007 tarihinde yine kimliği belirsiz kişiler tarafından heykele elbise giydirilip başına da başörtü bağlandı.

     15 Mayıs 2007 tarihinde Kopenhag’ın “özerk bir semti” olan Christiania sakinleri tarafından heykele kırmızı boya atıldı. Ancak boya tekrar temizlendi.

     2010 yılında ise Küçük Denizkızı’na tacizi bizzat devletin kendisi yaptı. Çok ilginçtir: 1 Mayıs – 31 Ekim 2010 tarihleri arasında Çin Halk Cumhuriyeti’nin Şanghay (Çin. 上海市 [Şànghǎi Şì]) şehrinde düzenlenen EXPO adlı uluslararası fuar nedeniyle Danimarka hükûmeti Küçük Denizi heykelini yerinden kaldırarak tâ Çin’e götürmüş ve Mayıs – Ekim ayları arasında Şanghay’da sergilemiştir. Denizkızı Çin’de iken, bu 5 ay boyunca Kopenhag’daki Tivoli Parkı’nda onun bir kopyası dikilmiştir. Çin’deki fuar bittikten 3 hafta sonra, Küçük Denizkızı 20 Kasım 2010 günü saat 14:00’te bir merasimle tekrar Kopenhag’daki eski yerine konulmuştur. Bu merasimde Danimarka Ekonomi ve İçişleri Bakanı Brian Arthur Mikkelsen (1966 – halen hayatta), Kopenhag Belediye Başkanı Frank Jensen (1961 – halen hayatta) ve Çin Büyükelçisi Xie Hangsheng (1955 – halen hayatta) de hazır bulunmuştur.

     23 Ağustos 1913 tarihinde dikilmiş olan heykelin 23 Ağustos 2013 tarihinde 100. doğum günü kutlandı. Küçük Denizkızı heykelinin bulunduğu Langelinie’de kutlama etkinlikleri düzenlendi. Etkinlik nedeniyle Danimarkalılar ve ülkeyi ziyaret eden turistler heykele akın ettiler. 100. yıl kutlamalarında Trolle ve Tormod (Dan. Trolle og Tormod) dans grubu DJ Skummemilk’in müzikleriyle gösteri yaparken, İspanyol dansçı Selene Muñoz (1988 – halen hayatta) dans gösterisinde bulundu. Heykelin fikir babası ve finansörü olan Carlsberg bira firması ünlü at arabaları ile ücretsiz bira, Toms çikolota ve şekerleme firması da ücretsiz çikolata dağıttı. Posta Danmark, Denizkızı pullarının ve biblolarının satışını yaptı. Değişik milletlerden 100 genç kız denize atlayarak 100 rakamı yazdılar. Kanocular Denizkızı etrafında gösteri yaptılar. Kopenhag Kültür Belediye Başkanı Pia Allerslev (1972 – halen hayatta), Denizkızı heykelinin bir Eyfel Kulesi kadar ünlü olduğuna işaret ederek, “Denizkızı heykeli herşeyden önce bizim ülkemizin simgesi haline gelmiş, Hans Christian Andersen’in masalından esinlenerek yapılmıştır. En az Eyfel Kulesi kadar ünlüdür. Bazı turistler heykeli yakından görünce küçüklüğü nedeniyle hayâl kırıklığına uğruyorlar. Ancak yine de önünde resimler çekilerek, Danimarka’yı ziyaret ettiklerini ispatlama yarışına giriyorlar. Denizkızı heykeli ülkemize milyonlarca turist çekiyor” dedi.

     Evet…

     Bütün bu anlattıklarımız, bizim Küçük Denizkızı’nı Kopenhag’daki yerinde ziyaret ettiğimiz 26 Mayıs 2017 gününden önce yaşanmış olaylar.

     Her ne kadar o günden bu yana fazla bir zaman geçmemişse de, bizden sonra yaşanan olaylar da var. Hem de 4 gün sonra. Biz Kopenhag’dan ayrıldıktan sadece 4 gün sonra:

     30 Mayıs 2017 tarihinde kimliği belirsiz kişiler tarafından heykel tamamen kırmızıya boyanmış, heykelin önündeki yürüyüş zeminine de yine kırmızı boyayla ve İngilizce olarak “Danmark Defend The Wales Of The Faroe Islands” (Danimarka Faroe Adaları’ndaki Balinaları Savunuyor) ibaresi yazılmıştı. Çevreciler ve hayvanseverler tarafından yapıldığı düşünülen bu eylemde, Danimarka’ya bağlı denizaşırı topraklar olan Faroe (Far. Føroyar; Dan. FærøerneAdaları’ndaki balina avcılığı protesto ediliyordu.

     Ondan da iki hafta sonra, 14 Haziran 2017 tarihinde kimliği belirsiz kişiler tarafından heykel bu kez beyaza boyanmış, heykelin önündeki yürüyüş zeminine de yine beyaz boyayla “Befri Abdulle” ibaresi yazılmıştı. Ancak bu ifadenin ne anlama geldiği çözülemedi.

     Evet, sevgili okurlar…

     Çocukların sevgilisi, Danimarkalı masal yazarı Hans Christian Andersen’in 1837 yılında kaleme aldığı Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue) adlı masal, bu masaldan ilham alınarak 1913 yılında başkent Kopenhag (Dan. København)’a dikilen bir denizkızı heykeli ve o heykelin 104 yıl boyunca başına gelenler, uğradığı taciz ve saldırılar…

     Dedik ya, “Bir tek tecavüze uğramamış, onun dışında her türlü taciz ve saldırıya maruz kalmış bu heykel”

     Bütün bunlar Müslüman bir ülkede yaşansa, ne kadar geri kalmış bir toplum olduğumuzdan tutun da bilmem neyimize kadar en sert eleştiriler yapılmış, binlerce yaygara kopartılmıştı şimdiye dek. Ama işte, bunlar Avrupa’nın kuzeyinde, İskandinavya’nın gelişmiş bir toplumunda yaşanıyor.

     Demek ki sorun “Müslüman, Hristiyan, Yahudî, Hindu, Budist” olmak değil. Sorun, “bağnaz” olmak. Bağnaz bağnazdır; hangi dînden, hangi toplumdan olursa olsun. Ve bunlar her toplumdan çıkarlar. Hepsi de birbirine benzer. Uygar ve aydın insanlar – dînleri ve ırkları ne olursa olsun – nasıl ki birbirine benziyorlarsa, bağnaz, fanatik ve dînci insanlar da böyle birbirlerine benziyorlar.

     Masal ile başlayıp sanat ve edebiyat ile devam ettirdiğimiz ve tarih ile sürdürüp siyaset ve sosyoloji ile bitirdiğimiz bu bölümü umuyorum ki beğendiniz.

     Masal masal maniki, yolda saydım oniki.

     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben ülke ülke gezip “Seyahatname” yazar iken…

     Gökten üç elma düştü: Sarı, kırmızı ve yeşil.

     Yeşil olanı, bu yazıyı yazana.

     Sarı olanı, bu yazıyı okuyana.

     Kırmızı olanı ise, yazıyı okuduktan sonra paylaşıp başkalarına da okutana.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 10

Hans Christian Andersen

(1805 – 75)

VİDEOLAR: Hans Christian Andersen’in “Küçük Denizkızı” (Den Lille Havfrue) masalını sesli olarak aşağıdaki videolardan dinleyebilirsiniz:

 

 

208 Total Views 5 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir