Kopenhag Şehir Gezisi

 

isediyani

Sediyani Seyahatnamesi, cilt 10, bölüm 13…

 

 

 

Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 13

İbrahim Sediyani

Spis fisk, når det er frisk og gifte din datter, mens hun er ung.

(Balığı ye, henüz taze iken ve kızını evlendir, henüz genç iken.)

Dan atasözü

     Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da harika bir gün.

     Hava oldukça güzel.

     Gökyüzü masmavi. Tek bir bulut yok. Güneş tüm cömertliğiyle ısıtıyor şehrin caddelerini.

     Üstünde masmavi bir gök, etrafında masmavi deniz suları ile şehir, yılın en güzel gününü bizim için ayarlamış sanki. Bizim şehri ziyaret edeceğimiz ve gezeceğimiz zamana saklamış.

     Hava güzel olunca ve bir de hafta sonuna denk gelince, şehir de insan kaynıyor tabiî. Kopenhag sokakları, parkları, meydanları cıvıl cıvıl.

     Bir seyyah olarak, gezdiğim ülkelerin adaları, denizleri, gölleri ve nehirleri kadar şehirleri de önemli benim için. Hele metropolleri, başkentleri, pay-i tahtları. Her sokağında ayrı bir dünya, her semtinde ayrı bir evren vardır çünkü.

     Konyalı Yasin Pala ile Rawalpindi’yi, Edirneli Tahsin Gökgöz ile Mariánské Lážne’yi, Urfalı Mehmet Kâmil Gelgör ile Ohri’yi, Mardinli Doğan Özlük ile İsfahan’ı, Erzincanlı Ali Ayçil ile Nairobi’yi, Kırşehirli Salih Baran ile Dakka’yı ve Elâzığlı Basri İpek ile Anvers’i gezerken büyük keyif almıştım. Bakalım aynı keyfi, Bitlisli Fırat Erol ile Kopenhag’ı gezerken de alabilecek miyim?..

     Kopenhag (Dan. København)’ı gezmeye, hem şehrin hem de ülkenin sembolü olan Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue) heykelini ziyaret etmekle başlayacağız.

     Danimarka’nın Denizkızı’nı Kürdistan’a çay içmeye davet edeceğim, bakalım kabul edecek mi?

     Yemyeşil güzellikteki, her tarafı ağaçlar ve çiçeklerle süslü ve küçük bir yarımada üzerinde yer alan Langelinie Parkı (Dan. Langelinie Park)’ın içinde arabamızı uygun bir yerde “park” edip dışarı çıkıyoruz.

     Ne de olsa burası bir “park” ve haliyle arabayı da buraya “park etmek” lazım.

     Arabadan dışarı çıkınca, önce deriiiin bir nefes alıyoruz. Sadece fotoğraf makinâmızı alıp, kilitliyoruz arabanın kapısını.

     Danimarka’nın başkenti Kopenhag (Dan. København)’ı yürüyerek gezmeye başlıyoruz, Fırat kardeşimle beraber.

     Parkın ismi olan “Langelinie”, Danca’da “Uzun Hat” demek. Almanca’sı da aynı, “Langelinie” şeklindedir. Buraya bu ismin verilişi, 17. yy ortalarına kadar uzanan bir hikâye.

     Burası, Baltık Denizi’nin Kuzey Denizi’ne açıldığı boğazın kıyısında, oldukça ekolojik bir alan. Hem iskele, hem de aileler tarafından mesire alanı olarak kullanılıyor. Kopenhag’a ulaşan yabancı gemilerin çoğu, genelde bu güzel iskelede yatıp dinlenirler.

     İnce bir şerit şeklinde uzanan park alanının uzunluğu, takriben 1 km 800 m.

     1848 tarihinde yaşanan bir halk ayaklanmasına kadar burası herkese açık bir alan değildi. Parkın kıyısında gemi iskelesinin kuruluş tarihi 1890’dır.

     Langelinie Parkı (Dan. Langelinie Park), 1966 yılında “doğal koruma alanı” ilan edilmiştir.

     Park yalnız marina (liman) ve aile / çocuk parkları ile değil, anıtlar ve heykeller ile de görsel bir zenginlik sunuyor. Alanda dikkate değer yapıtlar arasında, 1887 yılında inşâ edilmiş olan İngiliz Azîz Albans Kilisesi (Dan. Sankt Albans Kirke), tâ 1902 yılından beridir çalışan “Langeliniepavillonen” isimli büyük bir restoran, Özgürlük Müzesi (Dan. Frihedsmuseet), 1908 yılında yapılan Gefion Çeşmesi (Dan. Gefionspringvandet), Danimarkalı efsanevî denizci Ivar Huitfeldt (1665 – 1710)’in anısına 1928 yılında yapılan Ivar Huitfeldt Anıtı, 1958 yılında yapılan Schalburgtage ve bir de tabiî, hem şehrin hem de ülkenin sembolü olup 1913 yılında yapılan Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue).

     Ve işte bir yandan sizlere bu bilgileri aktarıp bir yandan yürürken, Küçük Denizkızı heykelinin önüne geldik bile…

     Burası oldukça müstesnâ bir mekân.

     İstanbul için Kız Kulesi neyse, Kopenhag için de Küçük Denizkızı o. (Bir de çıkıp “kadının adı yok” diyorlar, halbuki erkeğin adı yok!)

     Küçük Denizkızı heykelinin bulunduğu alan oldukça kalabalık. Tamamı turist ve yabancı insanlar, heykelle beraber fotoğraf çektirebilmek için birbirlerini eziyorlar adetâ. Bu turistlerin büyük çoğunluğu ise, Japon ve Çinli.

     Doğrusu, Denizkızı heykelinin yanına vardığımızda ufak bir şaşkınlık yaşadım, onu not etmeden geçemeyeceğim. Hani dünyaca meşhur bir heykel olduğu için, ben bunun büyükçe bir heykel olduğunu sanıyordum. Meğerse, bayağı küçük bir heykelmiş.

     Bir taşın üzerine yapılmış normal bir küçük heykel, nasıl olur da dünya çapında şöhret edinebilir? Öyle ya, dünyanın en uzak ülkelerinde yaşayan insanlar dahi bilirler bu heykeli. Kopenhag denince herkesin aklına ilk bu Denizkızı gelir.

     İşte Avrupalılar böyledirler, kardeşlerim. Sahip oldukları her şeyin kıymetini bilirler ve ülkelerine ait ne varsa bunları ellerinden geldiğince dış dünyaya tanıtmaya çalışır, bu konuda mahir olduklarından bunu da başarıyla gerçekleştirirler. Ama biz öyle değiliz maalesef, sahip olduğumuz hiçbir şeyin kıymetini bilmeyiz, bu tür şeylere ehemmiyet vermeyiz. Örneğin İzmir’de sahile böyle bir heykel yapsalar, inanın Çankırı’da yaşayanların dahi haberi olmaz varlığından.

     Kopenhag’ın ve Danimarka’nın sembolü olan Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue) heykelinin önünde birkaç hatırâ fotoğrafı çektiriyoruz.

     Denizkızı’nı Kürdistan’da çay içmeye davet ettim. O da bu teklifimi seve seve kabul ederek, 25 Eylül 2017’de yapılacak olan Bağımsızlık Referandumu’nda şayet EVET çıkar ve ardından Kürdistan bağımsızlık ilan ederse, o zaman geleceğini söyledi.

     Kendisiyle iyi anlaşıyordum. Sonuçta ben de Balık Burcu olduğum için (doğum günüm 15 Mart), birbirimizin duygularını iyi anlıyorduk.

     Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue), Baltık Denizi’nin Kuzey Denizi’ne açıldığı boğazda, büyükçe bir taşın üstünde duruyor. Bu bronz heykelin boyu 1 m 25 cm, ağırlığı ise 175 kg’dır. (ÖNEMLİ NOT: Kopenhag’ın ve Danimarka’nın sembolü olan Küçük Denizkızı’nı ve öyküsünü ayrı ve ÖZEL bir bölüm halinde siz sevgili okurlarımıza anlatmak istediğimden, sevgili Hans Christian Andersen’in “Küçük Denizkızı” adlı öyküsünü ve bu heykelin hikâyesini “Seyahatname”nin bir sonraki bölümünde kaleme alacağım. Gezinin bir sonraki bölümü, sadece bu konuyu işleyen bir bölüm olacak. Bu bölümde sizlere yalnızca Kopenhag şehir turu yaptıracağız.)

     Şehri gezmeye devam ediyoruz…

     Langelinie oldukça canlı bir alan. Sahilde cıvıl cıvıl bir hayat var, insan kaynıyor. Yaz mevsimi olduğu için, en çok dondurma satan büfelerin önü kalabalık oluyor. Suyun üzerinde ise durmadan geçen küçük feribotlar, sandallar ve büyük gemiler.

     Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue)’nı ziyaret ettikten sonra yukarıya çıkan caddeye girip yürüyoruz. Langelinievej (= Langelinie Caddesi) adlı yola girdiğimizde, karşımıza ilginç bir anıt çıkıyor. İsmi, Deniz Seferi Anıtı (Dan. Søfartsmonumentet).

     Bu, kanatları olan bir kadın heykeli. Anıt, 1928 yılında dikilmiş.

     Anıtın mimarları, Danimarkalı heykeltraşlar Svend Rathsack (1885 – 1941) ve Ivar Bentsen (1876 – 1943).

     Bu anıt, I. Dünya Savaşı (1914 – 18)’nda ölen Danimarkalı denizcilerin anısına, savaştan 10 yıl sonra, 9 Mayıs 1928 tarihinde dikilmiştir. Böyle bir anıtın yapılması emrini veren de, o zamanki Danimarka ve İzlanda Kralı X. Kristján Carl Frederik Albert Alexander Vilhelm (1870 – 1947). İlginçtir; 1918’de savaş biter, 5 yıl sonra, 1923’te Kral savaşta ölen denizcilerin anısına böyle bir anıtın yapılması emrini verir, ondan da 5 yıl sonra, 1928’de heykel tamamlanıp dikilir.

     Ancak heykelin kendisi çok ilginçtir. Zira dediğim gibi, kanatları olan bir kadın heykelidir bu. Fakat yanına gidip daha yakından bakarsanız ve biraz da Antik Yunan kültürü hakkında bilginiz varsa, bunun tıpatıp Ege Denizi’nde Yunanistan’a ait Semadirek (Yun. Σαμοθράκη [Samothráki]Adası’nda bulunan ve Tanrıça Nike (Yun. Θεά Νίκη [Theá Níki])’ye ait olan Semadirek Kanatlı Nike (Yun. Φτερωτή Νίκη της Σαμοθράκης [Fterotí Níki tis Samothrakís]) Heykeli’ne benzetilerek yapıldığını anlarsınız. Kireçtaşından yapılmış olan bu heykelin üzerinde durduğu mermer bloğun duvarlarında ise denizde gemi enkazı ve kurtarma sahnelerini tasvir eden kabartmalar bulunmaktadır.

     Søfartsmonumentet adlı bu anıtın önünde hatırâ fotoğrafı çektirdikten sonra, devam ediyoruz yürümeye…

     Burası, Østerbro semti. Semtin adı, Danca’da “Doğu Köprüsü” demek.

     Arabamızı park ettiğimiz parka kadar yürüyoruz tekrar. Sonra arabaya biniyor ve çalıştırıyoruz.

     Danimarka’ya kadar gelmişken, Kraliçe’yi ziyaret etmeden gitmek olmaz. Öyle değil mi? Sonra Kraliçe II. Margrethe teyzemiz demez mi, “Kopenhag’a kadar geldiniz, beni ziyaret etmeden gittiniz. Şu sümüklü Deniz Kızı’na bile gittiniz, beraber selfie çektiniz, ama gelip de benim ellerimi öpüp bir hayır dûâmı almadınız. Yaşlı olduğum için mi?” O zaman ne yaparız, değil mi?

     Sonunda kraliçe teyzemizi ziyaret etmek için Amalie Sarayı (Dan. Amalienborg)’na doğru sürdüm arabayı.

     Amalie Sarayı Yuvaları Meydanı (Dan. Amalienborg Slotsplads)’na geldiğimizde, arabayı uygun bir yere (daha doğrusu uygun olduğunu sandığım bir yere) park edip çıkıyoruz dışarı.

     Bu meydan, Kopenhag’ın kalbi. Şimdi bu meydanı gezeceğiz…

     Burası, Kopenhag’ın Indre By semti.

     Amalie Sarayı, kendi adını taşıyan ve başkentin kalbi olan Amalie Sarayı Yuvaları Meydanı’nda bulunuyor.  Saray (ve meydan), adını Danimarka ve Norveç Eski Kraliçesi Sophie Amalie af Braunschweig – Lüneburg (1628 – 85)’dan alıyor.

     Bu ablamız her ne kadar Danimarka’nın ve Norveç’in kraliçesi olmuşsa da, kendisi ne Dan’dır ne de Norveçli. Alman’dır. Bizim aşiretten yani.

     Alman bir ailenin kızı olan Sophie Amalie, Calenberg Prensi ve Braunschweig – Lüneburg Dükü Georg von Welf (1582 – 1641) – Braunschweig – Lüneburg Naibesi Anna Eleonore von Hessen – Darmstadt (1601 – 59) çiftinin tek kızıydı.

     Sophie Amelie, Danimarka ve Norveç Kralı IV. Christian den Fjerde (1577 – 1648)’nin oğlu olan Danimarka ve Norveç Prensi III. Frederik (1609 – 70) ile 1 Ekim 1643 tarihinde “Allah’ın emri Jesus’un kavliyle” evlenince “Danimarka Prensesi” olmuş, düğünden 5 yıl sonra (1648) kocası “Danimarka Kralı” olunca o da otomatikmen ve doğa kanunları ile evrenin yasaları gereği “Danimarka Kraliçesi” olmuştu.

     Sophie Amalie ile III. Frederik evlendiklerinde, sizlerle bu sabah gezdiğimiz Falster Adası, düğünde “gelinin çeyizi” olarak hediye edilmiştir. (Falster Adası ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 9)

     O devirde “nüfûs planlaması” ve “doğum kontrolü” gibi şeyler henüz icad edilmediği için, Amalie ablamız ile Frederik abimizin bu evlilikten 5’i kız 3’ü erkek 8 çocukları olacaktır. Bunlar; babası ölünce krallık tahtına çıkacak olan V. Christian (1646 – 99), Anna Sophie (1647 – 1717)Frederikke Amalie (1649 – 1704)Vilhelmine Ernestine (1650 – 1706), henüz bir yaşında bir bebekken ölen Frederik (1651 – 52), Jørgen (1653 – 1708)Ulrikke Eleonore (1656 – 93) ve henüz bir yaşında bir bebekken ölen Dorothea (1657 – 58).

     Sophie Amalie ablamız, kocası kendisinden önce ölüp dul kaldığı için, yalnız kocasının değil, en büyük oğlu olan Christian’ın krallığı döneminde de kraliçelik yapmıştır. Amalie’nin kocası olan Danimarka ve Norveç Kralı III. Frederik 1670 yılında nalları dikip Hakk’ın râhmetine kavuşunca, oğulları ve ilk çocukları olan V. Christian tahta çıkmıştır. Yeni kralın annesi Sophie Amalie ise 15 yıl daha yaşayacaktır.

     Sophie Amalie, kendisinden önceki Danimarka kraliçelerine hiç benzemez. Önceki kraliçeler gibi sarayda oturup yalnızca giyim ve şıklıkla uğraşan, balolar tertip edip devlet yönetimine ve kral kocasının işlerine karışmayan bir kadın değildir o. Bilakis Sophie Amalie, gerek kocasının gerekse oğlunun krallığı döneminde Danimarka’nın yönetimine ve devlet işlerine direk olarak karışmış, birinci derecede müdahil olmuştur ve adetâ ülkeyi yöneten perde arkasındaki kadın olmuştur. (Ne de olsa Alman kanı var)

     Ancak kocası ölüp de oğlu tahta geçince, kendisi krallık sarayında değil, işte dul kaldıktan sonraki hayatını geçirdiği ve kendisi için yapılan, şu anda tam avlusunda bulunduğumuz Amalie Sarayı (Dan. Amalienborg)’nda ikamet etmiştir.

     Bu sarayın inşâsına 1669 yılında başlandı. Yani kocası Frederik henüz ölmemişken ama hasta yatağındayken, öleceğine kesin gözüyle bakılırken. İnşaat başladıktan bir yıl sonra kral kocası öldü, 1670. Sarayın inşâsı ise 1673 yılında tamamlandı.

     20 Şubat 1685 tarihinde sarayda büyük bir yangın çıktı ve Kraliçe Sophie Amalie de kendi adını taşıyan bu sarayda çıkan yangında diri diri yanarak fecî şekilde öldü. İhtişamıyla övündüğü ve “Cennet” gibi bir yaşam sürdüğü saray O’nun “Cehennem”i oldu, ne yazık ki.

     Dört yıl sonra, 19 Nisan 1689 tarihinde daha büyük ve korkunç bir yangın çıktı sarayda. O sırada sarayda, dört yıl önce yangında ölen Kraliçe Sophie Amalie’nin oğlu olan Danimarka Kralı V. Christian’ın 43. doğum günü kutlamaları yapılıyordu. (Öz annesinin yangında diri diri yanarak can verdiği bir binada 4 yıl sonra kendi doğum gününü kutlamak, bir hafta sürecek eğlenceler tertip etmek nasıl bir karakter örneğidir, nasıl bir evlattır, bunun değerlendirmesini herkes kendi vicdanında yapabilir)

     Yangın, sarayın hemen bitişiğindeki bir tiyatroda çıkmış, ordan da yayılarak sarayı alevler içinde bırakmıştı. Tiyatro binasında çıkan yangının hızlı bir biçimde yanındaki saray binasına sıçramasının sebebi, Kral’ın doğum günü kutlamaları vesilesiyle saray ile tiyatro arasında yanyana dizilmiş ve etrafı süslü ipek kâğıtlarla donatılmış 800 âdet kandilin peşpeşe tutuşmasıydı. Bu büyük yangında 171 kişi hayatını kaybeder. Ölenler arasında çok güzide bir sanatçı vardır: Dünyaca ünlü Alman besteci Johann Lorentz der Jüngere (1610 – 89).

     Sarayın olduğu meydanın ortasında, meydanın kurucusu olan Danimarka ve Norveç Kralı V. Frederik af Guds (1723 – 66)’un dev bir heykeli var. Bir de O’nun adına görkemli bir kilise. Şimdi bunları tek tek gezeceğiz, siz sevgili kardeşlerimle birlikte.

     Oktatonal bir avlu etrafında rokoko mimarî tarzında inşâ edilmiş olan saray, dört ayrı yapıdan oluşuyor. Yani aslında 4 adet saraydır bunlar. Bunlar; bir adı da VII. Christian Sarayı olan Moltke Sarayı (Dan. Moltkes Palæ), bir adı da VIII. Christian Sarayı olan Levetzau Sarayı (Dan. Levetzaus Palæ), bir adı da VIII. Frederik Sarayı olan Brockdorff Sarayı (Dan. Brockdorffs Palæ) ve bir adı da IX. Christian Sarayı olan Schack Sarayı (Dan. Schacks Palæ). Bu dört sarayın hepsine birden Amalie Sarayı deniyor. Meydanın tamamı ise sekizgen bir kale ile çevrilidir.

     Sarayın içerisinde kraliyet ailesi hakkında bilgiler veren bir müze bulunuyor.

     Sarı, daha doğrusu bej renginde bir saray. İki katlı, bir de çatı katı var. Tepesinde Danimarka bayrağı dalgalanıyor.

     Kapısının önünde ise Danimarka’nın eski geleneksel süvarî kıyafetleri içindeki muhafızlar var. “Den Kongelige Livgarde” (= Kraliyet Muhafızları) adı verilen bu muhafızlar sarayın önünde gece – gündüz nöbet tutuyorlar. Tradisyonel giysiler içinde olduklarından, oldukça ilginç bir görüntü oluşturuyorlar. Kıyafetleri, İngiliz ordusundaki “Foot Guards” (= Ayak Muhafızları) denilen alaylardaki muhafızların kıyafetlerine tıpatıp benzemektedir: Mavi pantolon, kırmızı çizgileri olan lacivert bir ceket ve donuk bir ayı başlığı. Muhafızlar arasında vardiya değişimi, her gün saat 11:30’da tören eşliğinde gerçekleştirilmektedir. Postanın değiştirilmesi ise her 2 saatte bir yapılır.

     Saray halen Danimarka krallık ailesine ait ve burada yaşıyorlar. İçeride, şimdiki Danimarka Kraliçesi II. Margrethe Dronning Alexandrine Þórhildur Ingrid (doğumu 1940) teyzemiz ikamet etmektedir. Bu teyzemiz, 14 Ocak 1972 tarihinden beri Danimarka kraliçesidir. Başka bir ifadeyle; ben doğmadan 2 ay önce kraliçe olan bu hânımefendi, benim işsizlik ve parasızlık ile geçen 45 yıllık ömrümün tamamını kraliçe olarak yaşamıştır. Hani ama kardeştik; hani eşitlik, demokrasi, insan hakları? “İşte Batı’nın ikiyüzlülüğü!”…

     Amalie Sarayı (Dan. Amalienborg), 1993 yılında “Dünya Kültür Mirası Listesi”ne girebilmek için kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization)’ne başvuruda bulunmuş, ancak Türkiye’de AKP iktidarının yaptığı köprülere ve Rabiâ heykellerine hayran olan UNESCO bunlara olumlu bir yanıt vermemiştir.

     Günümüzde sarayda nikâhlar da kıyılıyor. Evlenecek olan çiftler saraya gelip, nikâhlarını burada kıyıyorlar.

     Bizler oradayken, nikâh için gelmiş bir çifte rastladık. Gelin adayı ile damat adayı, sarayın avlusunda tur atıyorlardı. Fotoğraflarını çektik.

     Daha sonra meydanda yürümeye başlıyoruz…

     Meydanın ortasında, meydanın kurucusu olan Danimarka ve Norveç Eski Kralı V. Frederik af Guds’un dev bir heykeli var. Bronz bir heykel. Klasik kıyafetleri içindeki V. Frederik atın üzerinde duruyor, elleriyle bir kumanda tutuyor ve “Ordular! İlk hedefiniz Baltık Denizi’dir. İleri…” diyor.

     V. Frederik abimize “Selamun aleyküm” deyip yaklaşıyoruz yanına. Heykeli yakından inceliyor, fotoğraflarını çekiyoruz.

     1768 yılında Danimarka Doğu Hindistan Şirketi (Dan. Danmark Ostindisk Kompagni) tarafından Fransız heykeltraş Jacques François Joseph Saly (1717 – 76)’ye yaptırılan bu heykel, neolitik tarzda dizayn edilmiş olup yapıldıktan 3 yıl sonra, 1771 yılında bronzlaştırılmıştır. Kendi zamanının önemli atlı eserlerinden biri olarak kabul edilir.

     Jacques Saly heykelin yapımına 1754 yılında başlamış ve ancak 14 yılda tamamlayabilmiştir.

     1752 yılında Danimarka Doğu Hindistan Şirketi Başkanı Adam Gottlob von Moltke (1710 – 92), Kral V. Frederik af Guds’a armağan niyetiyle meydanın ortasında böyle bir heykel yapma işine girişmişti. Ancak heykeli yapacak olan heykeltraş, şirket tarafından değil hükûmet tarafından seçilmiştir. Joseph Saly’ye bu görev, krallık hükûmeti tarafından verilmiştir. Fakat gerekli masrafları şirket karşılamıştır.

     Danimarka Krallığı Dışişleri Bakanı Johann Hartwig Ernst von Bernstorff (1712 – 72), Fransa’daki Danimarka Büyükelçiliği’ne bir mektup yazarak, böyle bir heykelin yapımının düşünüldüğünü söyler ve bunu yapacak usta bir Fransız heykeltraş bulmalarını ister. Paris’teki Danimarka Büyükelçiliği de bu isteği Fransız Mahkemesi’nde hakim olup, hukukçu olmasının yanında aynı zamanda ressam olan Alman Joachim Wasserschlebe (1709 – 87)’ye iletir. Wasserschlebe, ilk teklifi Fransız heykeltraş Edmé Bouchardon (1698 – 1762)’a yapar ancak O bu teklifi reddeder. Teklifi reddeden Bouchardon, Danimarka heyetine kendi arkadaşı olan Fransız heykeltraş Jacques François Joseph Saly (1717 – 76)’yi önerir. Saly her ne kadar bu iş için yüklü miktarda ücret talep etmişse de, Saly’de karar kılarlar.

     Danimarka Hükûmeti 1752 baharında Saly ile sözleşme imzalar ancak Saly, Fransa’da halen devam ettirdiği projelerini henüz tamamlayamadığı gerekçesiyle Danimarka’ya ancak 8 Ekim 1753 tarihinde gelecektir. Yani sözleşme imzalandıktan tam birbuçuk yıl sonra. Üstelik Danimarka’ya gelirken de yanında karısı, iki kızkardeşi ve bir tane de yardımcısından başka hiç kimseyi getirmemişti. Fakat Saly, Kopenhag’a gelir gelmez işe başlamıştır.

     Saly, kralın atlı heykelinin ilk taslağını 4 Aralık 1754 günü saraya sunar. İlk taslaklar beğenilmez. Kral, ancak Ağustos 1955’te anıtın bir taslağını onaylar ve böylece Saly kolları sıvar.

     17 yılda tamamlanan heykelin üzerini bronzla kaplatmak ise, 2 Mart 1768’de Fransız işadamı Pierre Gor (? – ?) tarafından gerçekleştirilmiştir. Dökülen bronz toplam 22 ton ağırlığındaydı. Heykel tamamlandığında, 12 m yüksekliğe ulaşmıştı.

     Frederik abimize “Xatırê te” deyip ayrılıyoruz kendisinden. O da “Ser xêrê bıçın” diyerek uğurluyor bizi.

     Meydanı gezmeye devam ediyoruz…

     Biraz sonra ilginç bir mimarîsi ve oldukça güzel bir görüntüsü olan bir katedralin önüne geliyoruz. Mimarîsi hayli ilgi çekici. Zirâ bu ülkelerdeki kilise ve katedrallerin mimarîsine hiç benzemiyor, daha çok İtalya’daki hatta Malta’daki katedrallerin mimarîsine benziyor.

     Katedralin resmîyetteki adı Frederik Kilisesi (Dan. Frederiks Kirke). Fakat halk arasında Mermer Kilise (Dan. Marmorkirken) adıyla anılıyor. Bu, rokoko mimarîsiyle inşâ edilmiş bir Protestan – Lutheryan halk kilisesi.

     Yosun yeşili rengindeki kilisenin yüksekliği 79 m’dir.

     1740 yılında Danimarkalı mimar Nicolai Niels Madsen Eigtved (1701 – 54) tarafından tasarlanan bu katedral, Almanya’nın kuzeyindeki Oldenburg Meclisi (Alm. Haus Oldenburg; Dan. Huset Oldenborg) üyelerinin ilk taç giyme törenlerinin, başka bir ifadeyle, Danimarka Kraliyet Ailesi’nin kurulmasının 300. yıldönümü olacak olan 30 Ekim 1749 tarihinde açılışının yapılması hedefleniyordu.

     Danimarka, İsveç ve Norveç Krallığı’nın kurucusu, Oldenburg doğumlu bir Alman olan I. Christian (1426 – 81)’dır. Hanedanlığı 30 Ekim 1449 tarihinde kurmuştur. Tam 300 yıl sonra, – az önce heykelinin önünde bulunduğumuz – Danimarka ve Norveç Kralı V. Frederik af Guds (1723 – 66), hanedanlığın kuruluşunun 300. yıldönümü (30 Ekim 1749) vesilesiyle böyle bir katedral inşâ ettirmek istemektedir.

     Katedralin mimarîsine ilham kaynağı olan, muhtemelen Vatikan’daki dünyaca meşhur Azîz Petrus Bazilikası (Lat. Basilica Sancti Petri; İt. Basilica di San Pietro) idi; çünkü tamamen ona benzetilmeye çalışarak yapılmıştır.

     Katedralin temel taşı, 300. yıldönümü kutlamalarından bir gün sonra, 31 Ekim 1749 günü bizzat Kral V. Frederik tarafından atılır. Ancak ilk beş yılında hummalı bir biçimde süren inşaat çalışmaları, 1754 yılında Norveçli mermer şirketinin bütçe kesintileri sebebiyle yavaşlar ve ardından eserin mimarı Niels Eigtved’in ölümü nedeniyle duraksar.

     Katedralin Danimarkalı mimarı Niels Eigtved’in 7 Haziran 1754 günü nalları dikip Hakk’ın râhmetine kavuşmasından sonra, projenin sorumluluğunu bir Fransız mimar olan Nicolas – Henri Jardin (1720 – 99) üstlenir. Ancak 12 yıl sonra da (1766) projeyi başlatıp büyük önem veren Kral V. Frederik ölünce, yerine geçen yeni Danimarka ve Norveç Kralı VII. Christian (1749 – 1808), krallığın projeye verdiği desteği keser. (İLGİNÇ BİR NOT: Yeni kralın doğum tarihine dikkat ediniz lütfen. 29 Ocak 1749 tarihinde doğmuş olan VII. Christian, krallığın 300. yıldönümü kutlanıp bir gün sonra katedralin temelinin atıldığı 30 – 31 Ekim 1749 tarihinde henüz 9 aylık bir bebekti.)

     Böylece katedralin yapımı 1770 yılında tamamen durur. Katedral, harap bir bina olarak öylece kalır. Katedralin inşaatının durdurulması emrini veren, Kral VII. Christian’ın başdanışmanı ve Alman bir doktor olan Johann Friedrich Struensee (1732 – 72)’dir. Ve iki yıl sonra, 1772, bu adam da nalları dikip Hakk’ın râhmetine kavuşur.

     Katedral onyıllar boyunca harap bir bina olarak öylece kaldıktan sonra, 1874 yılında ilginç bir gelişme yaşanır. O sırada Danimarka Kralı IX. Christian (1818 – 1906)’dır.

     1874 yılında Danimarka Maliye Bakanı Andreas Frederik Krieger (1817 – 93), tamamlanmamış katedrali ve katedral alanının kalıntılarını 100 bin Krallık Doları’na Danimarkalı finansör ve sanayici Carl Frederik Tietgen (1829 – 1901)’e satar. Satarkenki şartı ise, kendisinin katedrali inşâ etmesi ve tam 104 yıldır öylece harabe halde duran bu inşaatı tamamlamasıdır. O da bu teklifi kabul eder ve orayı satın alır.

     Ancak bu ücret para olarak ödenecek değildi. Anlaşmaya göre; orijinal planlara göre kilise inşâ edilecek ve tamamlandığında Tietgen onu devlete bağışlayacak, karşılığında ise katedral kompleksi içindeki ve etrafındaki tüm yapıları kiralama ve onlardan kira parası alma hakkına sahip olacaktı. Kısacası bankacı Tietgen, o kompleksin tamamını nerdeyse parselleyecekti.

     Anlaşma o zamanlar büyük tartışmalara sebep olmuştur. 25 Ocak 1877 tarihinde Folketing (Danimarka Parlamentosu) tarafından Rigsretten (Danimarka İstinaf Mâhkemesi)’de bir dâvâ açıldı ve Danimarka Maliye Bakanı Krieger bu anlaşma nedeniyle “yolsuzluk” ile suçlandı. Ancak sonuç olarak beraat etti.

     Maliye Bakanı Krieger’in böylesine büyük bir “yolsuzluk dâvâsı”ndan ve üstelik yaptığına dair kanıtlar da ortadayken nasıl olur da beraat edebildiği, bilinmiyor. 19. yy’da yaşayan dünyaca ünlü Danimarkalı tarihçi Ibrahim Sediyansen’in naklettiğine göre, kilisedeki Hristiyan dîn âlimlerinin “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvâlarının ve “Asıl büyük tehlike, kızların dışarıda herkesin içinde sigara içmesidir. Kadınların saçıyla kıyafetiyle uğraşmak varken, yolsuzluk ve hırsızlık gibi basit konularla uğraşmak hükûmetimize zarar vermektedir” şeklindeki sözleri, Krieger’in bu dâvâdan beraat etmesine birinci derecede etki etmiştir.

     Dâvâdan beraat eden Maliye Bakanı Andreas Frederik Krieger, katedrali inşâ etme görevini Danimarkalı mimar Ferdinand Meldahl (1827 – 1908)’e verir. Meldahl da yanına yakın arkadaşı olan diğer bir Danimarkalı mimar Albert Christian Jensen (1847 – 1913)’i alarak, beraber başlarlar kiliseyi inşâ etmeye.

     Malî kısıtlamalar nedeniyle kilisenin neredeyse tamamen mermerden yapılması için tasarlanan orijinal planları yok edilir ve Meldahl bunun yerine inşaatın kireç taşı ile yapılması yolunu seçer.

     145 yıllık geçmişi olan katedral inşaatı, nihayet 1894 yılında tamamlanır. Açılışı da 19 Ağustos 1894 tarihinde yapılarak halka açılır.

     Yosun yeşili rengindeki kilisenin yüksekliği 79 m’dir. Toplam 12 sütûn üzerine oturtulmuş olan 31 m genişliğindeki kubbesi, tüm İskandivanya topraklarındaki en büyük kilise kubbesidir.

     Kilisenin etrafında ve bodrum katının dış galerisinde bazı peygamberlerin, havarîlerinHristiyan mezhep kurucularınındîn bilginlerinin ve reformcu akımın öncülerinin heykelleri ve resimleri bulunmaktadır. İlginç olan, heykeli bulunan kişilerden birinin de felsefeci olmasıdır. Bu kişi, Danimarkalı ünlü filozof Søren Aabye Kierkegaard (1813 – 55)’dır. Ki kilise tamamlanıp ibadete açıldığında, Kierkegaard öleli henüz 39 yıl olmuştur.

     Kilisenin ön cephe cildi üzerinde altın harflerle, İncil’deki şu âyet Danca meâliyle yazılmıştır:

     “Herrens ord bliver evindelig.”

     Yani: “Tanrı’nın sözü sonsuza dek yok olmaz.” (Kral James İncili, Petrus 1:25)

     (KISA BİR ARA VE HASBİHÂL: İncil’deki bu âyet, Hristiyanlar’ın, Kutsal Kitab’ın asla değişmediğine dair sundukları en somut kanıttır. Nasıl ki Müslümanlar Kur’ân’ın hiç değişmediğine inanıyorlarsa, Hristiyanlar da İncil’in hiç değişmediğine inanmaktadırlar ve kanıt olarak bu âyeti gösterirler. Kaldı ki, Hristiyanlık ne derece değişmiş ve tahrif edilmiş olursa olsun, İncil’deki bu âyetin “Tanrı kelamı” olduğu çok açıktır. Yani Hristiyanlar Kutsal Kitab’ın değişmediğini söylerken, bu konuda sağlam bir dayanağa sahiptirler; bizzat “Tanrı kelamı”nı göstererek bunu dile getirirler. Ancak bu mevzû, şu anda yazımızın konusu değildir.)

     Katedralin etrafında gezip karşıdan birkaç fotoğrafını çekiyoruz. Oldukça ihtişamlı bir görüntüsü var.

     Meydanı gezmeye devam ediyoruz…

     Meydanın doğu tarafında bittiği yerde, Toldbodgade isimli cadde var. O caddenin bu tarafından karşı tarafına geçince, kendimizi Amalie Bahçesi (Dan. Amaliehaven) adlı alanda buluyoruz. Sarayın tam karşısında, yine Danimarka ve Norveç Eski Kraliçesi Sophie Amalie af Braunschweig – Lüneburg (1628 – 85)’un ismini taşıyan güzel bir bahçe.

     Ortasında geniş bir su havuzu ve fiskiyesi bulunan, simetrik bir tasarıma sahip dikdörtgen bir park burası. Parkın bir yanı meydana, bir yanı da limana açılıyor. Yani liman ile park arasında bulunuyor.

     Kısa adı Almenfonden olan Arnold Peter Møller ve Hustru Chastine McKinney Møller Genel Amaçlar Vakfı (Dan. Arnold Peter Møller og Hustru Chastine Mc-Kinney Møllers Fond til Almene Formaal)’nın bir hediyesi olarak kurulan bu bahçe, vakfın bağışlarıyla yapıldı.

     Yapımına 1981 yılında başlanan bahçe, Belçikalı peyzaj mimarı Jean Delogne (1933 – halen hayatta) tarafından yapılmış ve iki yıl süren bir çalışma sonucunda 1983 yılında tamamlanmıştır.

     Bahçede, parkın geometrik düzeni ile uyumlu bir biçimde yetiştirilmiş birbirinden güzel çiçekler ve ağaçlar bulunmakta. Nisan aylarında çiçek açan Japon kiraz ağaçları, parkın bitki örtüsü arasında özellikle belirgin ve gözalıcı bir özelliğe sahiptir.

     İtalyan heykeltraş Arnaldo Pomodoro (1926 – halen hayatta) tarafından oluşturulan 4 bronz sütûn, parka ayrı bir güzellik katmaktadır.

     Parkın ortasındaki geniş su havuzu ve fiskiye başında çocuklar oynuyorlar. Suyla oynayan çocuklar oldukça mutlu. Çok da tatlı oldukları için, bir süre seyrediyoruz onları, bağırışlarını.

     Bahçenin sonuna geldiğimizde artık limandayız.

     Masmavi su, yatlar, feribotlar… Tek kelimeyle muhteşem.

     Tam karşımızda, yani suyun karşı tarafında, gözalıcı ve büyüleyici güzelliğiyle Kopenhag Opera Salonu (Dan. Operaen på København) binası duruyor. Orası, Holmen Adası. Bu yüzden, opera salonunun bir adı da Holmen Opera Salonu (Dan. Operaen på Holmen)’dur.

     Mimarîsi çok farklı ve cezbedici. Oldukça hoş bir görüntüsü var binanın. Bu mimarî stil, günümüz arşitekturasında “Neo – Futurizm” olarak adlandırılıyor. Yani “geleceğin mimarîsi.”

     Kopenhag Opera Binası, Danimarka’nın millî operası olup dünyanın en modern opera binaları arasında yer alıyor. Ayrıca 2 milyar 300 milyon Danimarka Kronu (500 milyon ABD Doları) harcanan inşaat maliyeti ile, bugüne dek dünya üzerinde inşâ edilmiş en pahalı opera evi durumundadır. 

     Bina, az önce gezdiğimiz bahçeyi anlatırken bahsettiğimiz aynı vakıf, kısa adı Almenfonden olan Arnold Peter Møller ve Hustru Chastine McKinney Møller Genel Amaçlar Vakfı’nın bağışlarıyla yapılmıştır. Sözkonusu vakfın 1904 yılından beri ticarî faaliyet yürüten şirketi A. P. Møller – Maersk A / S (kısa adı APMM veya Maersk), şu anda tüm İskandinavya’daki en büyük şirketlerden biridir.

     Binanın mimarı Danimarkalı mimar Henning Gøbel Larsen (1925 – 2013), mühendisleri ise kısa adı Rambøll olan Rambøll Gruppen A / S ile kısa adı Pihl olan Emil Phil & Søn A. S. adlarındaki mühendislik ve danışmanlık şirketleridir.

     Kopenhag’a büyük bir opera binası inşâ etme fikri, Danimarkalı opera sanatçısı Stig Fogh Andersen (1950 – halen hayatta)’e aitti aslında. Andersen 1999 yılında “Politiken” gazetesinde yazdığı bir makalede, Kopenhag’da bir opera binasının eksikliğini dile getirir. Bu fikri beğenen Almenfonden isimli vakıf, binanın yapılacağını ve masrafları üstleneceğini 2000 yılında basına duyurur.

     Binanın inşaatına 2001 yılının Haziran ayında başlandı ve 1 Ekim 2004 tarihinde tamamlandı. Açılışı ise 15 Ocak 2005 günü özel bir konserle gerçekleştirildi. Açılış ve konserde, Danimarka Kraliçesi II. Margrethe Dronning Alexandrine Þórhildur Ingrid (doğumu 1940) teyzemiz ve Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen (doğumu 1953) abimiz de hazır bulunmuşlardır. Ancak tam o günlerde ben Hacc vazifemi yapmak için Hicaz’da bulunduğumdan açılışa beni dâvet etmemişlerdir. Yoksa kessin çağırırlardı…

     Kopenhag Opera Salonu (Dan. Operaen på København)’ndaki ilk opera, 26 Ocak 2005 günü sahnelenmiştir. Bu ilk opera, dünyaca ünlü İtalyan opera bestekârı Giuseppe Fortunino Francesco Verdi (1813 – 1901)’ye ait “Aida” isimli müzikal eser idi.

     Binaya 2008 yılında, merkezi İsviçre’nin Zürih (Alm. Zürich) kentinde olup kısa adı IABSE olan Uluslararası Köprüler ve Binalar Mühendisliği Birliği (Alm. Internationale Vereinigung für Brücken- und Konstruktiven Ingenieurbau; İng. International Association for Bridge and Structural Engineering) tarafından “Üstün Yapı Ödülü” (İng. Outstanding Structure Award) ödülü verilmiştir.

     Toplam tabanı 41000 m² olan bina, 5’i yeraltında olmak üzere 14 katlıdır. İki adet sahnesi bulunuyor: Biri yeraltında ve 12000 m² genişliğinde, biri de yerüstünde ve 7000 m² genişliğinde. Alttaki sahne 1703 koltuklu, üstteki sahne de 1492 koltukludur. Sahnelerde ise aynı anda 110 sanatçı yer alabilmektedir. Tesisler arasında café ve restoranlar bulunmakta.

     Suyun bulunduğumuz tarafında, hemen sağımızda ise çok ilginç bir siyah bina. Burası başkentin en ünlü yemek adreslerinden biri. İsmi, Ofelia Café ve Restoranı (Dan. Café i Restaurant Ofelia).

     Meydanın diğer tarafında saatlerdir park halinde bulunan arabamıza doğru yürürken, yolda, bu yazıda kendisinden bahsettiğimiz Danimarkalı finansör ve sanayici Carl Frederik Tietgen (1829 – 1901)’in bir heykeline denk geliyoruz. Hani şu Frederik Katedrali (Dan. Frederiks Kirke)’nin yapılış hikâyesini anlatırken bahsettiğimiz, 1874 yılında Danimarka Maliye Bakanı Andreas Frederik Krieger (1817 – 93)’in tamamlanmamış katedrali ve katedral alanının kalıntılarını 100 bin Krallık Doları’na sattığı Tietgen var ya, o herif işte. Hani bu “organize işler” neticesinde mâhkemeye düşmüşler, “yolsuzluk” ile suçlanmışlardı. Hah, hatırladınız; o adam işte.

     Carl Frederik Tietgen’in heykeli öyle ahım şahım değil ama, çok sadece bir şekilde ve hiç de büyük denemeyecek ölçülerde yapılmış. Zaten merkezî bir yerde de değil, çift yollu sıradan bir bulvarın ortasında. Bu bronz heykeli 1905 yılında Danimarkalı heykeltraş Rasmus Morten Andersen (1861 – 1930) yapmış.

     Amalie Sarayı Yuvaları Meydanı (Dan. Amalienborg Slotsplads)’na kesişen ara sokaklardan birine park ettiğimiz arabamızın yanına vardığımızda, çok kötü bir sürpriz bekliyordu bizi:

     Park cezası!..

     Cezayı kâğıda yazıp arabanın ön camının silgeçleri arasında sıkıştırmışlar. Açıp baktım, tam 500 Danimarka Kronu!..

     Meğerse yasak yere park etmişiz. Sokaktaki esnaflara gidip, 500 Kron’un kaç Euro yaptığını sordum. Cevap, 75 Euro!..

      Mutlu geçen bütün günüm boyunca biriktirdiğim tüm neş’em yok olmuştu. Bu nasıl bir ülke böyle? Hadi herşeyin pahalı olmasını anladık diyelim (herşey o kadar pahalı ki, bir yerde oturup kahve içmeye korkuyoruz), bir park cezası 75 Euro olur mu yaa? Bu nasıl bir vicdansızlık?..

     Almanya’da gidip Cumhurbaşkanı’nın evinin bahçesine park etsen, en fazla alacağın park cezası 20 Euro’dur. 75 Euro park cezası mı olur Allah aşkına?..

     Almanya’da sabahtan akşama kadar eşek gibi çalışsan, birbuçuk günde ancak kazanırsın bu parayı…

     Moralim tamamen gitmişti. Halbuki bu saate kadar tüm günüm nasıl da güzel geçmişti…

     Neyse, her zaman böyle olur zaten. Ne zaman güzel birşey yaşasan ve günün mutlu geçse, illa ki bir yerden pislik çıkacak!..

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 10

FOTOĞRAFLAR:

Küçük Denizkızı heykelinin bulunduğu alan oldukça kalabalık. Tamamı turist ve yabancı insanlar, heykelle beraber fotoğraf çektirebilmek için birbirlerini eziyorlar adetâ. Bu turistlerin büyük çoğunluğu ise, Japon ve Çinli. (DANİMARKA)

İstanbul için Kız Kulesi neyse, Kopenhag için de Küçük Denizkızı o. (Bir de çıkıp “kadının adı yok” diyorlar, halbuki erkeğin adı yok!) (DANİMARKA)

Doğrusu, Denizkızı heykelinin yanına vardığımızda ufak bir şaşkınlık yaşadım, onu not etmeden geçemeyeceğim. Hani dünyaca meşhur bir heykel olduğu için, ben bunun büyükçe bir heykel olduğunu sanıyordum. Meğerse, bayağı küçük bir heykelmiş.

Bir taşın üzerine yapılmış normal bir küçük heykel, nasıl olur da dünya çapında şöhret edinebilir? Öyle ya, dünyanın en uzak ülkelerinde yaşayan insanlar dahi bilirler bu heykeli. Kopenhag denince herkesin aklına ilk bu Denizkızı gelir.

İşte Avrupalılar böyledirler, kardeşlerim. Sahip oldukları her şeyin kıymetini bilirler ve ülkelerine ait ne varsa bunları ellerinden geldiğince dış dünyaya tanıtmaya çalışır, bu konuda mahir olduklarından bunu da başarıyla gerçekleştirirler. Ama biz öyle değiliz maalesef, sahip olduğumuz hiçbir şeyin kıymetini bilmeyiz, bu tür şeylere ehemmiyet vermeyiz. Örneğin İzmir’de sahile böyle bir heykel yapsalar, inanın Çankırı’da yaşayanların dahi haberi olmaz varlığından. (DANİMARKA)

Küçük Denizkızı (Dan. Den Lille Havfrue), Baltık Denizi’nin Kuzey Denizi’ne açıldığı boğazda, büyükçe bir taşın üstünde duruyor. Bu bronz heykelin boyu 1 m 25 cm, ağırlığı ise 175 kg’dır. (DANİMARKA)

Denizkızı’nı Kürdistan’da çay içmeye davet ettim. O da bu teklifimi seve seve kabul ederek, 25 Eylül 2017’de yapılacak olan Bağımsızlık Referandumu’nda şayet EVET çıkar ve ardından Kürdistan bağımsızlık ilan ederse, o zaman geleceğini söyledi.

Kendisiyle iyi anlaşıyordum. Sonuçta ben de Balık Burcu olduğum için (doğum günüm 15 Mart), birbirimizin duygularını iyi anlıyorduk. (DANİMARKA)

Burası, Baltık Denizi’nin Kuzey Denizi’ne açıldığı boğazın kıyısında, oldukça ekolojik bir alan. Hem iskele, hem de aileler tarafından mesire alanı olarak kullanılıyor. (DANİMARKA)

Kopenhag’a ulaşan yabancı gemilerin çoğu, genelde bu güzel iskelede yatıp dinlenirler. (DANİMARKA)

1848 tarihinde yaşanan bir halk ayaklanmasına kadar burası herkese açık bir alan değildi. Parkın kıyısında gemi iskelesinin kuruluş tarihi 1890’dır. (DANİMARKA)

Langelinievej (= Langelinie Caddesi) adlı yola girdiğimizde, karşımıza ilginç bir anıt çıkıyor. İsmi, Deniz Seferi Anıtı (Dan. Søfartsmonumentet).

Bu, kanatları olan bir kadın heykeli. Anıt, 1928 yılında dikilmiş.

Anıtın mimarları, Danimarkalı heykeltraşlar Svend Rathsack (1885 – 1941) ve Ivar Bentsen (1876 – 1943).

Bu anıt, I. Dünya Savaşı (1914 – 18)’nda ölen Danimarkalı denizcilerin anısına, savaştan 10 yıl sonra, 9 Mayıs 1928 tarihinde dikilmiştir. (DANİMARKA)

Parkın ismi olan “Langelinie”, Danca’da “Uzun Hat” demek. Almanca’sı da aynı, “Langelinie” şeklindedir. Buraya bu ismin verilişi, 17. yy ortalarına kadar uzanan bir hikâye. (DANİMARKA)

Amalie Sarayı Yuvaları Meydanı (Dan. Amalienborg Slotsplads)’na geldiğimizde, arabayı uygun bir yere (daha doğrusu uygun olduğunu sandığım bir yere) park edip çıkıyoruz dışarı.

Bu meydan, Kopenhag’ın kalbi. Şimdi bu meydanı gezeceğiz… (DANİMARKA)

Danimarka’ya kadar gelmişken, Kraliçe’yi ziyaret etmeden gitmek olmaz. Öyle değil mi? Sonra Kraliçe II. Margrethe teyzemiz demez mi, “Kopenhag’a kadar geldiniz, beni ziyaret etmeden gittiniz. Şu sümüklü Deniz Kızı’na bile gittiniz, beraber selfie çektiniz, ama gelip de benim ellerimi öpüp bir hayır dûâmı almadınız. Yaşlı olduğum için mi?” O zaman ne yaparız, değil mi?

Sonunda kraliçe teyzemizi ziyaret etmek için Amalie Sarayı (Dan. Amalienborg)’na doğru sürdüm arabayı.

Amalie Sarayı, başkentin kalbi olan Amalie Sarayı Yuvaları Meydanı’nda bulunuyor.  Saray (ve meydan), adını Danimarka ve Norveç Eski Kraliçesi Sophie Amalie af Braunschweig – Lüneburg (1628 – 85)’dan alıyor.

Bu ablamız her ne kadar Danimarka’nın ve Norveç’in kraliçesi olmuşsa da, kendisi ne Dan’dır ne de Norveçli. Alman’dır. Bizim aşiretten yani. (DANİMARKA)

Alman bir ailenin kızı olan Sophie Amalie, Calenberg Prensi ve Braunschweig – Lüneburg Dükü Georg von Welf (1582 – 1641) – Braunschweig – Lüneburg Naibesi Anna Eleonore von Hessen – Darmstadt (1601 – 59) çiftinin tek kızıydı.

Sophie Amelie, Danimarka ve Norveç Kralı IV. Christian den Fjerde (1577 – 1648)’nin oğlu olan Danimarka ve Norveç Prensi III. Frederik (1609 – 70) ile 1 Ekim 1643 tarihinde “Allah’ın emri Jesus’un kavliyle” evlenince “Danimarka Prensesi” olmuş, düğünden 5 yıl sonra (1648) kocası “Danimarka Kralı” olunca o da otomatikmen ve doğa kanunları ile evrenin yasaları gereği “Danimarka Kraliçesi” olmuştu.

Sophie Amalie ile III. Frederik evlendiklerinde, sizlerle bu sabah gezdiğimiz Falster Adası, düğünde “gelinin çeyizi” olarak hediye edilmiştir.

O devirde “nüfûs planlaması” ve “doğum kontrolü” gibi şeyler henüz icad edilmediği için, Amalie ablamız ile Frederik abimizin bu evlilikten 5’i kız 3’ü erkek 8 çocukları olacaktır. (DANİMARKA)

Sophie Amalie ablamız, kocası kendisinden önce ölüp dul kaldığı için, yalnız kocasının değil, en büyük oğlu olan Christian’ın krallığı döneminde de kraliçelik yapmıştır. Amalie’nin kocası olan Danimarka ve Norveç Kralı III. Frederik 1670 yılında nalları dikip Hakk’ın râhmetine kavuşunca, oğulları ve ilk çocukları olan V. Christian tahta çıkmıştır. Yeni kralın annesi Sophie Amalie ise 15 yıl daha yaşayacaktır.

Sophie Amalie, kendisinden önceki Danimarka kraliçelerine hiç benzemez. Önceki kraliçeler gibi sarayda oturup yalnızca giyim ve şıklıkla uğraşan, balolar tertip edip devlet yönetimine ve kral kocasının işlerine karışmayan bir kadın değildir o. Bilakis Sophie Amalie, gerek kocasının gerekse oğlunun krallığı döneminde Danimarka’nın yönetimine ve devlet işlerine direk olarak karışmış, birinci derecede müdahil olmuştur ve adetâ ülkeyi yöneten perde arkasındaki kadın olmuştur. (Ne de olsa Alman kanı var) (DANİMARKA)

Günümüzde sarayda nikâhlar da kıyılıyor. Evlenecek olan çiftler saraya gelip, nikâhlarını burada kıyıyorlar.

Bizler oradayken, nikâh için gelmiş bir çifte rastladık. Gelin adayı ile damat adayı, sarayın avlusunda tur atıyorlardı. Fotoğraflarını çektik. (DANİMARKA)

Kapısının önünde ise Danimarka’nın eski geleneksel süvarî kıyafetleri içindeki muhafızlar var. “Den Kongelige Livgarde” (= Kraliyet Muhafızları) adı verilen bu muhafızlar sarayın önünde gece – gündüz nöbet tutuyorlar. Tradisyonel giysiler içinde olduklarından, oldukça ilginç bir görüntü oluşturuyorlar. Kıyafetleri, İngiliz ordusundaki “Foot Guards” (= Ayak Muhafızları) denilen alaylardaki muhafızların kıyafetlerine tıpatıp benzemektedir: Mavi pantolon, kırmızı çizgileri olan lacivert bir ceket ve donuk bir ayı başlığı. Muhafızlar arasında vardiya değişimi, her gün saat 11:30’da tören eşliğinde gerçekleştirilmektedir. Postanın değiştirilmesi ise her 2 saatte bir yapılır. (DANİMARKA)

Saray halen Danimarka krallık ailesine ait ve burada yaşıyorlar. İçeride, şimdiki Danimarka Kraliçesi II. Margrethe Dronning Alexandrine Þórhildur Ingrid (doğumu 1940) teyzemiz ikamet etmektedir. Bu teyzemiz, 14 Ocak 1972 tarihinden beri Danimarka kraliçesidir. Başka bir ifadeyle; ben doğmadan 2 ay önce kraliçe olan bu hânımefendi, benim işsizlik ve parasızlık ile geçen 45 yıllık ömrümün tamamını kraliçe olarak yaşamıştır. Hani ama kardeştik; hani eşitlik, demokrasi, insan hakları? “İşte Batı’nın ikiyüzlülüğü!”… (DANİMARKA)

Meydanın ortasında, meydanın kurucusu olan Danimarka ve Norveç Eski Kralı V. Frederik af Guds’un dev bir heykeli var. Bronz bir heykel. Klasik kıyafetleri içindeki V. Frederik atın üzerinde duruyor, elleriyle bir kumanda tutuyor ve “Ordular! İlk hedefiniz Baltık Denizi’dir. İleri…” diyor.

V. Frederik abimize “Selamun aleyküm” deyip yaklaşıyoruz yanına. Heykeli yakından inceliyor, fotoğraflarını çekiyoruz. (DANİMARKA)

1768 yılında Danimarka Doğu Hindistan Şirketi (Dan. Danmark Ostindisk Kompagni) tarafından Fransız heykeltraş Jacques François Joseph Saly (1717 – 76)’ye yaptırılan bu heykel, neolitik tarzda dizayn edilmiş olup yapıldıktan 3 yıl sonra, 1771 yılında bronzlaştırılmıştır. Kendi zamanının önemli atlı eserlerinden biri olarak kabul edilir.

Jacques Saly heykelin yapımına 1754 yılında başlamış ve ancak 14 yılda tamamlayabilmiştir. (DANİMARKA)

Danimarka Krallığı Dışişleri Bakanı Johann Hartwig Ernst von Bernstorff (1712 – 72), Fransa’daki Danimarka Büyükelçiliği’ne bir mektup yazarak, böyle bir heykelin yapımının düşünüldüğünü söyler ve bunu yapacak usta bir Fransız heykeltraş bulmalarını ister. Paris’teki Danimarka Büyükelçiliği de bu isteği Fransız Mahkemesi’nde hakim olup, hukukçu olmasının yanında aynı zamanda ressam olan Alman Joachim Wasserschlebe (1709 – 87)’ye iletir. Wasserschlebe, ilk teklifi Fransız heykeltraş Edmé Bouchardon (1698 – 1762)’a yapar ancak O bu teklifi reddeder. Teklifi reddeden Bouchardon, Danimarka heyetine kendi arkadaşı olan Fransız heykeltraş Jacques François Joseph Saly (1717 – 76)’yi önerir. Saly her ne kadar bu iş için yüklü miktarda ücret talep etmişse de, Saly’de karar kılarlar. (DANİMARKA)

Biraz sonra ilginç bir mimarîsi ve oldukça güzel bir görüntüsü olan bir katedralin önüne geliyoruz. Mimarîsi hayli ilgi çekici. Zirâ bu ülkelerdeki kilise ve katedrallerin mimarîsine hiç benzemiyor, daha çok İtalya’daki hatta Malta’daki katedrallerin mimarîsine benziyor.

Katedralin resmîyetteki adı Frederik Kilisesi (Dan. Frederiks Kirke). Fakat halk arasında Mermer Kilise (Dan. Marmorkirken) adıyla anılıyor. Bu, rokoko mimarîsiyle inşâ edilmiş bir Protestan – Lutheryan halk kilisesi. (DANİMARKA)

1740 yılında Danimarkalı mimar Nicolai Niels Madsen Eigtved (1701 – 54) tarafından tasarlanan bu katedral, Almanya’nın kuzeyindeki Oldenburg Meclisi (Alm. Haus Oldenburg; Dan. Huset Oldenborg) üyelerinin ilk taç giyme törenlerinin, başka bir ifadeyle, Danimarka Kraliyet Ailesi’nin kurulmasının 300. yıldönümü olacak olan 30 Ekim 1749 tarihinde açılışının yapılması hedefleniyordu. (DANİMARKA)

1874 yılında Danimarka Maliye Bakanı Andreas Frederik Krieger (1817 – 93), tamamlanmamış katedrali ve katedral alanının kalıntılarını 100 bin Krallık Doları’na Danimarkalı finansör ve sanayici Carl Frederik Tietgen (1829 – 1901)’e satar. Satarkenki şartı ise, kendisinin katedrali inşâ etmesi ve tam 104 yıldır öylece harabe halde duran bu inşaatı tamamlamasıdır. O da bu teklifi kabul eder ve orayı satın alır. (DANİMARKA)

Anlaşma o zamanlar büyük tartışmalara sebep olmuştur. 25 Ocak 1877 tarihinde Folketing (Danimarka Parlamentosu) tarafından Rigsretten (Danimarka İstinaf Mâhkemesi)’de bir dâvâ açıldı ve Danimarka Maliye Bakanı Krieger bu anlaşma nedeniyle “yolsuzluk” ile suçlandı. Ancak sonuç olarak beraat etti.

Maliye Bakanı Krieger’in böylesine büyük bir “yolsuzluk dâvâsı”ndan ve üstelik yaptığına dair kanıtlar da ortadayken nasıl olur da beraat edebildiği, bilinmiyor. 19. yy’da yaşayan dünyaca ünlü Danimarkalı tarihçi Ibrahim Sediyansen’in naklettiğine göre, kilisedeki Hristiyan dîn âlimlerinin “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvâlarının ve “Asıl büyük tehlike, kızların dışarıda herkesin içinde sigara içmesidir. Kadınların saçıyla kıyafetiyle uğraşmak varken, yolsuzluk ve hırsızlık gibi basit konularla uğraşmak hükûmetimize zarar vermektedir” şeklindeki sözleri, Krieger’in bu dâvâdan beraat etmesine birinci derecede etki etmiştir. (DANİMARKA)

Yosun yeşili rengindeki kilisenin yüksekliği 79 m’dir. Toplam 12 sütûn üzerine oturtulmuş olan 31 m genişliğindeki kubbesi, tüm İskandivanya topraklarındaki en büyük kilise kubbesidir.

Kilisenin etrafında ve bodrum katının dış galerisinde bazı peygamberlerin, havarîlerinHristiyan mezhep kurucularınındîn bilginlerinin ve reformcu akımın öncülerinin heykelleri ve resimleri bulunmaktadır. İlginç olan, heykeli bulunan kişilerden birinin de felsefeci olmasıdır. Bu kişi, Danimarkalı ünlü filozof Søren Aabye Kierkegaard (1813 – 55)’dır. Ki kilise tamamlanıp ibadete açıldığında, Kierkegaard öleli henüz 39 yıl olmuştur.

Kilisenin ön cephe cildi üzerinde altın harflerle, İncil’deki şu âyet Danca meâliyle yazılmıştır:

“Herrens ord bliver evindelig.”

Yani: “Tanrı’nın sözü sonsuza dek yok olmaz.” (Kral James İncili, Petrus 1:25) (DANİMARKA)

Ortasında geniş bir su havuzu ve fiskiyesi bulunan, simetrik bir tasarıma sahip dikdörtgen bir park burası. Parkın bir yanı meydana, bir yanı da limana açılıyor. Yani liman ile park arasında bulunuyor.  (DANİMARKA)

Parkın ortasındaki geniş su havuzu ve fiskiye başında çocuklar oynuyorlar. (DANİMARKA)

Suyla oynayan çocuklar oldukça mutlu. Çok da tatlı oldukları için, bir süre seyrediyoruz onları, bağırışlarını. (DANİMARKA)

Küçük bir Japon kızı. Bir yandan elindeki muzu yiyor, bir yandan da meraklı gözlerle bizi süzüyor. (DANİMARKA)

Yapımına 1981 yılında başlanan bahçe, Belçikalı peyzaj mimarı Jean Delogne (1933 – halen hayatta) tarafından yapılmış ve iki yıl süren bir çalışma sonucunda 1983 yılında tamamlanmıştır.

Bahçede, parkın geometrik düzeni ile uyumlu bir biçimde yetiştirilmiş birbirinden güzel çiçekler ve ağaçlar bulunmakta. Nisan aylarında çiçek açan Japon kiraz ağaçları, parkın bitki örtüsü arasında özellikle belirgin ve gözalıcı bir özelliğe sahiptir. (DANİMARKA)

Tam karşımızda, yani suyun karşı tarafında, gözalıcı ve büyüleyici güzelliğiyle Kopenhag Opera Salonu (Dan. Operaen på København) binası duruyor. Orası, Holmen Adası. Bu yüzden, opera salonunun bir adı da Holmen Opera Salonu (Dan. Operaen på Holmen)’dur.

Mimarîsi çok farklı ve cezbedici. Oldukça hoş bir görüntüsü var binanın. Bu mimarî stil, günümüz arşitekturasında “Neo – Futurizm” olarak adlandırılıyor. Yani “geleceğin mimarîsi.” (DANİMARKA)

Binanın inşaatına 2001 yılının Haziran ayında başlandı ve 1 Ekim 2004 tarihinde tamamlandı. Açılışı ise 15 Ocak 2005 günü özel bir konserle gerçekleştirildi. Açılış ve konserde, Danimarka Kraliçesi II. Margrethe Dronning Alexandrine Þórhildur Ingrid (doğumu 1940) teyzemiz ve Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen (doğumu 1953) abimiz de hazır bulunmuşlardır. Ancak tam o günlerde ben Hacc vazifemi yapmak için Hicaz’da bulunduğumdan açılışa beni dâvet etmemişlerdir. Yoksa kessin çağırırlardı…

Kopenhag Opera Salonu (Dan. Operaen på København)’ndaki ilk opera, 26 Ocak 2005 günü sahnelenmiştir. Bu ilk opera, dünyaca ünlü İtalyan opera bestekârı Giuseppe Fortunino Francesco Verdi (1813 – 1901)’ye ait “Aida” isimli müzikal eser idi. (DANİMARKA)

Suyun bulunduğumuz tarafında, hemen sağımızda ise çok ilginç bir siyah bina. Burası başkentin en ünlü yemek adreslerinden biri. İsmi, Ofelia Café ve Restoranı (Dan. Café i Restaurant Ofelia). (DANİMARKA)

Masmavi su, yatlar, feribotlar… Tek kelimeyle muhteşem. (DANİMARKA)

Meydanın diğer tarafında saatlerdir park halinde bulunan arabamıza doğru yürürken, yolda, bu yazıda kendisinden bahsettiğimiz Danimarkalı finansör ve sanayici Carl Frederik Tietgen (1829 – 1901)’in bir heykeline denk geliyoruz. (DANİMARKA)

Kopenhag hatırâsı, 26 Mayıs 2017

140 Total Views 3 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir