Møn Adası ve Hardal Çiçeği

 

isediyani

Sediyani Seyahatnamesi, cilt 10, bölüm 11…

 

 

 

Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 11

İbrahim Sediyani

Digte de natur skrev, ender aldrig.

(Tabiâtın yazdığı şiir, hiçbir zaman bitmez.)

Dan atasözü

     Danimarka’nın Deniz Ülkesi / Zelanda (Dan. Sjælland) ilinde, Baltık Denizi üzerinde bir adadan diğer adaya yaptığımız gezi bütün güzelliğiyle sürüyordu…

     13, 07 km² büyüklüğünde küçük bir ada olan Bogø Adası üzerindeki tek yerleşim birimi olan 916 nüfûslu Bogø By köyünden sonra, doğuya doğru yolculuğumuza devam ediyoruz.

     Köyün çıkışında, Fruekildevej (= Kadın Kanyağı Yolu) isimli yola giriyoruz. Bu yolun bittiği yerde ise, tekrar esas yolumuza, ülke trafik kodlamasında 287 nolu yol olarak isimlendirilen Grønsundvej (= Yeşil Sağlık Yolu) adlı ana yola çıkıyoruz tekrar.

     Bu yol üzerinden bir sonraki adaya, çoook çok küçük, miniminnacık bir ada olan Barholm Adası’na geçiyoruz.

     İki ada arasında yol var; Grønsundvej adlı yol ile direk arabayla diğer adaya geçebiliyorsunuz.

     Barholm Adası üzerindeyiz şimdi, kardeşlerim…

     Barholm, bizim Danimarka’nın ayak bastığımız 5. adası oluyor. Toplamda ise bu gezide ayak bastığımız 6. ada.

     Baltık Denizi üzerinde, bir adadan diğer adaya seyahat ederek yapıyoruz bu güzel gezimizi…

     Barholm, çok küçük, minicik, nokta kadar ufak bir ada. İsmi, Danca’da “Çubuk Adası” anlamına geliyor. Üzerinde insan yaşamıyor, tabiî. Hatta normal büyüklükte hiçbir hayvan da yaşamıyor. Sadece küçük böcekler, sürüngenler falan. Onlar da siyasetle ilgilenmedikleri için, hayatlarından memnunlar. (Ada o kadar küçük ki, batısındaki ve doğusundaki diğer iki adayla arasında yol olduğu için, oradan geçerken bir adanın üstünden geçtiğimizi dahi farketmemiş, bunu daha sonra haritaya bakarken anlamıştım.)

     287 nolu yol üzerinde, Bogø Adası’ndan Barholm Adası’na geçtikten sonra hiç durmadan yola devam ediyor, ordan da daha doğudaki yeni bir adaya, Møn Adası’na geçiyoruz.

     Møn Adası üzerindeyiz şimdi, kardeşlerim…

     Møn, bizim Danimarka’nın ayak bastığımız 6. adası oluyor. Toplamda ise bu gezide ayak bastığımız 7. ada.

     Baltık Denizi üzerinde, bir adadan diğer adaya seyahat ederek yapıyoruz bu güzel gezimizi…

     Møn, diğer üç ada gibi küçük değil; oldukça büyük bir ada. Üzerinde de onlarca köy var. Coğrafî şekli ise oldukça ilginç.

     Møn Adası üzerinde karşımıza çıkan ilk yerleşim birimi, Lille Damme köyü oluyor. Köyün ismi, Danca’da “Küçük Göletler” anlamına geliyor. Daha sonra Store Damme köyü geliyor. Bunun isminin anlamı da “Harika Göletler”.

     Daha sonra, varmak istediğimiz son nokta olan Askeby köyüne ulaşıyoruz nihayet. Amacımız bu köye kadar gelip, sonra aynı yolu geri dönmekti. Amaç, yeni bir ada görmek, başka bir şey değil!

     Askeby köyünün dışında çok güzel tarlalar var. Yemyeşil tarlalar. Mevsim İlkbahar ve aylardan da Mayıs olduğu için, bu yemyeşil tarlalar çiçeklerle süslenmiş, her tarafı çiçekler kaplamış. Tabiât, yeşil – sarı – kırmızı bir renk cümbüşü halinde. (Yanlış anlamayın, burda sübliminal bir mesaj yok! Ya da isterseniz anlayın, serbestsiniz. Qay sankim çox umurımdadır…)

     Tamamı sarı renkteki hardal çiçekleri ile kaplı tarlalarda hoşça vakit geçiriyoruz. Arabayı yolun kenarına park etmiş, dışarı çıkmışız. Fırat kardeşimle beraber kendimizi çiçeklerin arasına atmış, bir yandan kokluyor, bir yandan da birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz.

     Muhteşem bir coğrafya. Danimarka’yı çook çok sevdim, dostlar. Hele hele şu adaları var ya, âşık oldum resmen bu şirin adalara.

     Yaprakları yeşil kendisi sarı olan hardal çiçekleri, kartpostallık fotoğraflar çekme imkânı sağlıyor, biz ziyaretçilere.

     “Bitkiler” (Lat. Plantae) âleminin “Kapalı tohumlular” (Lat. Magnoliophyta) bölümünün “İki çenekliler” (Lat. Magnoliopsida) sınıfına giren “Turpgiller” (Lat. Brassicaceae) familyasına ait bir bitki olan hardal içeği (Lat. flos sinapis; Dan. sennep blomst), tohumları aynı zamanda baharat olarak da kullanılan sarı çiçekli, otsu bir bitki.

     Hardal çiçeğinin 10 kadar farklı türü olmasına karşın 3 ana türü genelde baharat olarak biliniyor ve kullanılıyor. Bunlar: beyaz hardal (Lat. sinapis alba), siyah hardal (Lat. brassica nigra) ve bir ismi de “Hind hardalı” olan kırmızı hardal (Lat. brassica juncea).

     Baharat olarak kullanılan, siyah hardal ve beyaz hardal bitkilerinin tohumları ya da bu tohumların öğütülmüş hali. Tadı oldukça keskin ve yakıcı. Almanca’da buna “senf” diyoruz. Almanlar çok severler fakat ben hiç sevmem; daha çok ketçap ve mayonez seviyorum ben.

     Sos olarak ve soslara sarımsı renk vermek için zerdeçal ile birlikte kullanılıyor. Bütün haldeki hardal tohumları turşu salamuralarında, ayrıca et ve deniz ürünleri pişirmede de kullanılabilir. Lahana turşusu ve yağlı salamuraları tatlandırmak için kullanılır. Hindistan’da tereyağında kızartılıp patlatılan tohumlar hoş kokuları ile garnitürlerde veya çeşni olarak yemeklerde kullanılıyor. Toz hardal da içeceklere ve fırında yapılan bazı yemeklere katılıyor. Ancak Türkiye’de hardal yaygın olarak kullanılan bir baharat değil. Piyasada bulunabilecek hardal sosları genellikle yerli veya ithal Amerika tipi hardallardır.

     Kahverengi tohumlar, köri hazırlamak için diğer baharatlarla karıştırılır. Kırmızı hardal türünden hardal yağı elde edilebiliyor. Toz hardal, ızgara sosları, fırınlanmış sebzeler ve yumurtalarda kullanılabilir. Tatlıdan acıya ve keskin kokuludan yumuşak tatlara kadar hardal sosları bulmak mümkün. Et yemeklerinde, özellikle av etlerinden yapılan yemeklerde, yumurta ve sebzelerden yapılan salatalarda da hardal sosu kullanılabilir.

     Dedim ya, Danimarka’yı çok sevdim. Muhteşem bir coğrafyası var. Hele hele şu adaları var ya, resmen hayran kaldım bu şirin adalara.

     218 km² büyüklüğünde bir ada olan Møn Adası, onlarca adadan oluşan bir ülke olan Danimarka’nın – Grönland’ı ve Faroe Adaları’nı saymazsak – en büyük 10. adası.

     Adanın üzerinde 9 bin 385 kişi yaşıyor. Bu da km² başına 43 kişi düşüyor demek.

     Adanın en yüksek noktası, adanın doğusunda bulunan Aborrebjerg isimli dağ. Yüksekliği 143 m olan dağın ismi Danca’da “Levrek Dağı” anlamına geliyor. (aborre: levrek; bjerg: dağ)

     Tarihçiler, insanların Møn’a ilk olarak bundan 10 bin yıl önce, Üst Paleolitik Çağ’da geldiklerini ve o dönemde burasının henüz ada olmadığını, Avrupa anakarasının bir parçası olduğunu söylerler ancak bu bilgi ne derece doğrudur, bilmiyorum. Zirâ Avrupalılar bilhassa kendi toprak ve kentlerinin tarihlerini mümkün olduğunca gerilere götürmek için her çabayı ortaya koyuyorlar.

     Yine aynı söyleme göre, Mezolitik Dönem (M. Ö. 6800 – M. Ö. 3900)’de adanın sakinleri av ve avcılık ile uğraşıyordu. O dönemde adanın manzarası büyük oranda ormanlık, ela ve giderek kızılağaç ve meşe ağaçlarıyla kaplıydı. M. Ö. 5400 yıllarından itibaren yeniden ağaçlandırma tamamlandı, erişilemeyen bir orman oluştu ve bu aurochs ve elk gibi büyük hayvanların sonunu hazırladı. Daha sonra adanın doğu sahillerinde insan yerleşimleri kurulmaya başlandı.

     Neolitik Dönem (M. Ö. 3900 – M. Ö. 1700) ise kıyı yerleşimlerinden iç kesimlere yayılan sığır yetiştiriciliğinin başladığı dönem olarak iddiâ ediliyor. Bu dönemde çakmaktaşı eksenleri kullanıldı ve ticaret genelde çakmaktaşı, altın, bronz ve bakır etrafında dönüyordu. Bronz güneyden ithal edilerek kullanılıyordu. Ölüler için, bugünkü Rødkilde köyünün bulunduğu yerde bir barınak mezarlığı yapıldı. (Arkeologlar, ada üzerinde 100’den fazla büyük mezarlık buldular.)

     M. Ö. 2000’li yıllarda Møn Adası’na yeni bir insan dalgası geldi. Onlar kendileriyle birlikte koyun, keçi ve atlar da getirdiler. Böylece adadaki sığırların arasına yeni büyükbaş hayvanlar karışmış oluyordu. Sığırlar her ne kadar “göçmenler ülkelerine dönsün” diyerek bu gelen koyun, keçi ve atların geri gönderilmesi için çeşitli protesto gösterileri düzenledilerse de, amaçlarına ulaşamadılar. Adadaki sığırları “faşist” olarak nitelendiren koyun, keçi ve atlar, adadaki varlıklarını tamamen sağlama almışlardı.

     Tunç Çağı (M. Ö. 1700 – M. Ö. 500) olarak adlandırılan dönemde bronz daha yaygın hale geldi ve çakmaktaşı artık kullanılmaz oldu. M. Ö. 1000 – M. Ö. 500 yılları arasında mezarlar daha da küçüldü ve ölüler için kremasyon uygulaması başladı. Ölen kişilerle birlikte kendi eşyalarından daha az madde gömülüyordu artık.

     M. Ö. 500’den itibaren başlayan Demir Çağı’nda ise demir kullanılmaya başlandı. Bu dönemde iklim daha soğuk ve daha nemli hale geldi, bu da tarım için zorluklara sebep oldu.

     0 – 400 yılları arasında Romalılar’ın, 400 – 800 yılları arasında da Cermenler’in seferler düzenlediği ada, 800 – 1050 yılları arasında Vikingler’in egemenliği altındaydı.

     Møn Adası’nın bilinen son bağımsız hükümdarı, 9. yy’da, Sigvard Snogøje (? – ?)’nin oğlu olan Hemming (? – ?)’dir. Møn Hükümdarı Hemming, adada canı sıkıldığı için sık sık komşu adalara baskınlar düzenlerdi. Hatta – bugün Almanya’ya ait olan – Fehmarn ve Rügen adalarına dahi seferler düzenlediği kaydedilmektedir. Kısacası iyi adamdı; mekânı Cennet olsun. (İLGİNÇ BİR NOT: Adanın son hükümdarı Hemming’in babası Sigvard Snogøje’nin ismindeki “Snogøje” kelimesi, Danca’da “Yılan Gözü” anlamına gelir. Snog: yılan; øje: göz.)

     Adanın bağımsızlığını yitirdiği 8. yy’da, adadaki yerlilerin “Hristiyanlaştırılması” faaliyetleri de başladı. Hristiyan misyonerler hummalı bir misyonerlik faaliyeti yürütüyor (işgalci devlet destekli) ve halkı “Hristiyan”laştırıyordu. O dönemde Yeni Şafak yazarı Müfid Yüksel henüz dünyaya gelmemiş olduğundan, kimse de çıkıp bunlara dur diyemiyor, misyonerlerin faaliyetlerine engel olamıyordu.

     Adayı ele geçiren Hristiyan Dan krallıklar, 900 – 1000 yılları arasında adada büyük bir “ağaç katliâmı”na imza attılar. Tamamı ormanla, kızılağaç ve meşe ağaçlarıyla kaplı olan adadaki ağaçların büyük çoğunluğu kesildi. Kesilen ağaçların yerinde kiliseler inşâ edildi ve yerleşim yerleri kuruldu. Ortaçağ boyunca ada, balıkçılık yönünden oldukça önemli bir konuma sahipti.

     1120 yılında Stegeborg Kalesi inşâ edildi. Kale, kerestelerden yapılmıştı. 25 yıl sonra, kale bu kez tuğlalardan yapılarak 1245’te yeniden inşâ edilir.

     28 Mart 1241 tarihinde Danimarka Kralı II. Valdemar Sejr (1170 – 1241) ölünce, yerine oğlu IV. Erik Plovpenning (1216 – 50) “Danimarka kralı” olarak tahta geçer. Yeni kral, adaları ve – bugünkü başkent – Kopenhag’a kadar olan toprakları ele geçirmek için harekete geçer. Bu baskınlar, tâ 16. yy’a kadar sürecektir.

     1252 yılında denizci Henrik af Æmeltorp (? – 1253) adayı fetheder. 1260 yılında da – bugün Almanya’nın en büyük adası olan Rügen Adası’nda hüküm süren – Rügen Prensi Järmer (? – ?) adayı ele geçirir. Almanlar, Brøndhøj mıntıkasında bir ticaret kolonisi kuma hakkı elde ederler. Daha sonra da ada, özellikle Danimarka Kralı V. Erik Glipping (1249 – 86) döneminde sık sık korsanların saldırısına uğrar.

     Norveçli denizci Alf Ellingsen (? – ?), emri altındaki 30 filoyla birlikte 1289 yılında adaya baskın düzenler, ancak bu baskın, yoğun direniş neticesinde geri püskürtülür.

     12. yy’ın ortalarından 17. yy’ın ortalarına kadar, Møn Adası, Danimarka’nın “krallık mülkü” oldu ve feodal bir yönetici tarafından yönetildi. Yönetici, emirlerin korunması ve vergilerin toplanması, telif hakları, önemli konuklardan gelen ziyaretlerin barındırılması ve hukukî uyuşmazlıkların değerlendirilip neticelendirilmesinden sorumluydu.

     Ada, 14. yy’da ringa balığı avcılığının sonucunda zenginleşmiş, servetini 1500 kat arttırmıştı. Bu dönemde Baltık Denizi sularında üç farklı ringa balığı türü avlanıyordu.

     1430 yılında Kalmar Birliği (Danimarka, İsveç, Finlandiya, Norveç, Faroe, İzlanda ve Grönland) Kralı VII. Erik af Pommern (1382 – 1459) tarafından adanın etrafı surlarla kaplatıldı, duvarlar yapıldı ve hendekler kazıldı.

     1447 yılında, kendisi aslen Bavyeralı yani “benim toprağım” olan Kalmar Birliği (Danimarka, İsveç, Finlandiya, Norveç, Faroe, İzlanda ve Grönland) Kralı III. Christoffer af Bayern (1416 – 48) ise Møn Adası’na, Danimarka’nın geri kalan topraklarında ticaret yapma, başka bölgelerle ticarî ilişkiler kurma hakkı tanıdı. Ancak bu kral, üç yıl sonra, 1450 yılında birden bu karardan çarkederek, adadaki çiftçilere Danimarka’nın geri kalanıyla ticareti yasaklayıp onları Almanya ile ticaret yapmaya zorladı. (Ne de olsa Bavyeralı)

     1476 yılında ada tarihî haklarından onay aldı ve 1481’de yabancıların adadaki çiftçilerle ticaret yapmasını yasaklayan yeni bir kanun daha çıktı. Bu yasa, 1507 yılında Kalmar Birliği Kralı I. Johann Hans af Danmark (1455 – 1513) tarafından çıkartılmıştır.

     1510 yılında Lübeckliler ticaret anlaşmasına misilleme amacıyla Møn Adası’na saldırırlar. Stege köyünü almayı başaramazlar ancak adanın ikinci büyük köyü olan Borre’yi yıkıp harabeye çevirerek nerdeyse yok ederler. Ticaret savaşı devam eder ve Danimarka ve Norveç Kralı I. Frederik af Holsten (1471 – 1533), adadaki ticaret yasağını Stege köyü hariç tutulması koşuluyla 1524 yılında tekrardan yürürlüğe sokar. Aynı ticaret yasağı, 1533 yılında yeni Danimarka ve Norveç Kralı III. Christian (1503 – 59) tarafından yeniden yürürlüğe koyulur.

     16. yy’ın ortalarında Møn Adası üzerinde 2 bin kişi yaşıyordu. Bununla birlikte ringa balıkçılığı düşüş eğilimindeydi, ayrıca ada, devam eden savaşların bedelini ödemek için vergilendirilmişti. Çiftçiler Grønsund Limanı’na mal satmaya başlamış ve ada halkı yeniden borçlandırılmıştı.

     1582 yılına gelindiğinde Danimarka ve Norveç Kralı II. Frederik (1534 – 88) ada üzerindeki vergileri kesmek ve devletin ada sakinlerinden alacağı vergilerden ferağat etmek zorunda kalacaktı. Çünkü ada halkı tam anlamıyla iflas etmişti. Bir yıl sonra (1583) Almanya ile ticaret yeniden yasaklandı. Bir sonraki Danimarka ve Norveç Kralı IV. Christian (1577 – 1648), ada halkına kendileri için gıda ürünleri yetiştirsinler diye Stege köyünün dışında ahaliye arazi verdi. 1627 yılında bu araziler daha da genişletildi.

     IV. Christian’ın 1648 tarihindeki ölümü, güneydeki komşu Almanya ile 30 yıldır süregelen savaşların bitmesi anlamına geliyordu ancak halefi olan Danimarka ve Norveç Kralı III. Frederik (1609 – 70) bu kez de doğudaki komşu İsveç ile savaş başlattı. Kopenhag işgal edildi. Kopenhag’ı alma başarısı gösteren İsveçliler daha da güneye yönelerek bizim adaları ele geçirmeye çalıştılar. Mevsim kıştı ve Baltık Denizi buz tutmuştu. “Tarihin en ilginç savaşlarından biri” bu şartlarda vuk’u buldu: İsveçli atlı askerler buz üzerinde hareket ederek adaya ulaşmaya çalışıyorlardı. Deniz buz tutmuştu ve İsveç ordusu da buz tutmuş olan denizin üzerinde atlarıyla dörtnala ilerliyorlardı. Ancak adalılar, tarihin bu en ilginç saldırısına yine tarihin en ilginç bir savunma yöntemiyle karşılık verirler. Adanın kıyısından başlayarak denizdeki buzu 3 km içeriye kadar kırdılar. Böylece adanın etrafındaki buzlar 3 km kadar kırılmış olduğu için, İsveçliler buzların üzerinden adaya kadar ilerleyemediler.

     Ancak kış bitip de Baltık Denizi üzerindeki buzlar eriyince, normal savaş hali başladı. Mayıs 1659 tarihinde 3 bin askerlik İsveç ordusu Bogø Adası üzerinden gelerek Møn Adası’na saldırdı (bizim geldiğimiz yoldan geldiler, ama biz kimsenin toprağını işgal etmek için gelmedik tabiî). Adayı sadece 500 kişilik bir kuvvet savunuyordu ve bunlar 3 bin kişilik İsveç kuvvetlerine karşı fazla dayanamadılar. Stege köyü işgal edildi. İsveçliler adanın tümünü ele geçirdiler.

     İsveçliler adada tam bir barbarlık örneği sergilediler. Önlerine gelen herşeyi yakıp yıktılar, kül ettiler. Hareket eden herşeyi öldürdüler. İsveçliler bu işgal esnasında adanın belediye binasını yıktılar, ada üzerindeki 300 tane çiftliği yakıp küle çevirdiler. Ekinleri ateşe verdiler. Adayı yağmadılar. Kılıçtan geçirilip öldürülen insan sayısı mı? İsveçliler’in adada nasıl korkunç bir katliâm yaptıklarını şu rakamlar net biçimde açıklar sanırım: 2000 olan adanın nüfûsu 670’e düşmüştü.

     Birkaç ay önce buz tutmuş olan Baltık Denizi suları, şimdi de maviden kırmızıya dönmüştü. Kan denizi oluşmuştu…

     Bütün bu ağır trajedinin ve korkunç yıkımın baş sorumlusu olan, tam Almanya ile sulh yaşanırken durduk yerde İsveç’e savaş açan Danimarka ve Norveç Kralı III. Frederik (1609 – 70), bu ağır yenilgiden sonra feodal bölgelerin ilçelerle değiştirilmesi ve ekonominin yeniden inşâsı için yeni kanunlar çıkarttı. Bununla birlikte Møn Adası, 1664 yılında Hamburg doğumlu Hollandalı tüccar ve toprak ağası Gabriël Marselis (1609 – 73)’e kredi karşılığında rehin edildi. 1673’te o ölünce, bu oğlu Vilhelm Marselis lensbaron Güldencrone (1645 – 83)’a devredildi. Fakat 1684’te bu rehin geri alındı. Ancak adadan da geriye pek birşey kalmamıştı: Adadaki nerdeyse tüm ağaçlar kesilmiş, köylerin tümü viraneye dönmüştü. Çiftlikler ise bütünüyle terk edilmişti.

     1685 yılında adaya 4 süvari tabur gönderildi ve bunlar Marienborg köyünde konuşlandırıldı. Bu köyde kışla kurmak için komutanları Albay Samuel Christoph von Plessen (1640 – 1704), hasar görmüş binaları, kaleyi ve köydeki iki kuleyi yıktırdı. Burada bir hapishane yaptırdı. Ancak kaderin cilvesi işte: Albay von Plessen’in adadaki yapıları ölçüsüzce ve alabildiğine abartarak yıktırdığı, neredeyse taş üstüne taş bırakmadığı Krallık idaresi tarafından fark edilince, bu albay tutuklandı ve bizzat kendisinin yaptırmış olduğu hapishaneye atıldı, 1696. Adadaki tüm vergiler de iki yıl süreyle tümüyle kaldırıldı.

     1703 yılında adadaki Stege köyünde bir navigasyon okulu açılması girişiminde bulunuldu, ancak bu girişim başarısız olur. Bu dönem daha çok savaş sonrası ekonomiyi yeniden düzeltme çabaları ile geçecektir.

     1733 yılında Danimarka ve Norveç Kralı VI. Christian (1699 – 1746) adayla ilgili çok ilginç bir yasa çıkardı. “Köylü Yasası” (Dan. Landsbyboere Lov) olarak adlandırılan bu yasaya göre, Møn Adası’nda doğmuş olanlar, 36 yaşına gelene kadar adadan dışarı çıkamayacaklardı. Her ne kadar insan haklarına ve seyahat hürriyetine aykırı ise de, bu yasanın faydaları görülmüştür: Hem sabit bir işgücü sağlamış, hem de zorunlu askerliklerini bu şekilde yapmış olarak kabul edilmişlerdir. Sözkonusu yasa, oğlu ve halefi Danimarka ve Norveç Kralı VI. Frederik (1768 – 1839) tarafından 1788 yılında kaldırılmıştır.

     1769 yılında adadaki krallık mülkleri satışa sunulur. Bu, çiftçilere adadaki zaten çalıştıkları ve ekip biçtikleri toprakları satın alıp bizzat sahip olma fırsatı getirdi. Çiftçiler bu fırsatı iyi değerlendirdiler ve böylece ada, 5 farklı mülkiyete bölünür: Marienborg, Nordfelt, Klintholm, Liselund ve Ålebækgård.

     1774 yılında adadaki Stege köyünün kuzeyinde büyük bir yangın çıkar. Yangında toplam 112 ev yanarak kül olur. 1782 yılında ise adada 4 tane fıskiye kurulur. 1807 yılına gelindiğindeyse fıskiyelerin sayısı 18’e çıkmıştır.

     Adadaki hızlı gelişme, nüfûsun katlanarak çoğalmasını da beraberinde getiriyordu. 791 olan ada nüfûsu, 1789 yılında birden 7 bine yükselmişti. Burası ilçe yapılır ve ilçenin başına da kaymakam olarak Lizbon doğumlu bir zât olan Pierre Antoine Gérard de Bosc de la Calmette (1752 – 1803) atanır.

     1845 yılında ada üzerindeki deniz feneri Møn Fyr inşâ edilir. Sarı renkteki bu fener, 13 m yüksekliğindedir.

     1857 yılına gelindiğinde ada üzerindeki ticaret tekeli sona erer. Ada halkı için herşey iyiye doğru gitmektedir.

     1877 yılında adadaki Stege köyünde “Bisca” isimli bir kek ve bisküvi fabrikası kurulur. (Fabrika hâlâ faal haldedir)

     1890 yılında yapılan nüfûs sayımında, adanın nüfûsu 13 bin 174 olarak hesaplanır. 20. yy başında bu sayı 14 bini aşar.

     1914 yılında adadaki Stege köyünde Møns Müzesi (Dan. Møns Museum) açıldı. 1958 yılında binasının modernizasyonu yapılan bu müze bir “kültür müzesi” olup hâlâ bu amaçla hizmet vermektedir.

     1970 yılında yapılan nüfûs sayımında, adanın nüfûsu 10 bin olarak sayılır. O tarihten bu yana da nüfûsta pek bir değişiklik olmamıştır.

     2007 yılında adadaki Borre köyünde GeoCenter Møns Klint adlı bir jeoloji ve doğa müzesi açıldı. Müze halen hizmet vermektedir ve burayı yıllık ortalama 70 bin doğasever ve jeoloji meraklısı ziyaret etmektedir.

     2 – 6 Haziran 2010 günlerinde ada, kısa adı IVCA olan Uluslararası Gaziler Döngüsü Derneği (İng. International Veteran Cycle Association) tarafından düzenlenen 30. Dünya Bisiklet Turu’na evsahipliği yaptı. Organizasyona tam 17 ülkeden toplam 150 gazi ve mağdur katıldı. Bisikletleriyle gelen bu katılımcılardan bazıları hatta Avustralya, Yeni Zelanda, ABD ve Kanada gibi uzak ülkelerden idiler.

     İçinde bulunduğumuz 2017 yılında Møn Adası ile hemen kuzeyindeki küçük Nyord Adası, kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından “dünyanın ilk biyosfer rezervi” olarak ilan edildi. UNESCO’nun bu şekilde tanımladığı ve Møn ve Nyord adaları ile çevrelerini kaplayan “biyosfer rezervi”, toplam 45 bin 118 hektarlık bir alana tekabül ediyor.

     İçinde bulunmadığımız 2018 yılında neler olacağını ise Allah’tan başka kimse bilmemektedir.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 10

FOTOĞRAFLAR:

Danimarka’da, Baltık Denizi üzerinde bir adadan diğer adaya seyahat ederek yapıyoruz bu güzel gezimizi… “Seyahatname”nin 4. ve 5. bölümlerinde Almanya’ya ait Fehmarn Adası, 7. ve 8. bölümlerinde Danimarka’ya ait Lolland Adası, 9. bölümünde Falster Adası ve Farø Adası, 10. bölümünde Bogø Adası, bu 11. bölümde Møn Adası, bir sonraki 12. bölümde Sjælland Adası, daha sonraki 13. bölümde de başkent Kopenhag… Gezinin bu bölümünde gezip tanıttığımız Møn Adası’nı yukarıdaki haritada kırmızıya boyadık ki, rahatça görebilesiniz. (DANİMARKA)

218 km² büyüklüğünde bir ada olan Møn Adası, onlarca adadan oluşan bir ülke olan Danimarka’nın – Grönland’ı ve Faroe Adaları’nı saymazsak – en büyük 10. adası. (DANİMARKA)

Adanın üzerinde 9 bin 385 kişi yaşıyor. Bu da km² başına 43 kişi düşüyor demek. (DANİMARKA)

İçinde bulunduğumuz 2017 yılında Møn Adası ile hemen kuzeyindeki küçük Nyord Adası, kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından “dünyanın ilk biyosfer rezervi” olarak ilan edildi. UNESCO’nun bu şekilde tanımladığı ve Møn ve Nyord adaları ile çevrelerini kaplayan “biyosfer rezervi”, toplam 45 bin 118 hektarlık bir alana tekabül ediyor. (DANİMARKA)

Askeby köyünün dışında çok güzel tarlalar var. Yemyeşil tarlalar. Mevsim İlkbahar ve aylardan da Mayıs olduğu için, bu yemyeşil tarlalar çiçeklerle süslenmiş, her tarafı çiçekler kaplamış. Tabiât, yeşil – sarı – kırmızı bir renk cümbüşü halinde. (Yanlış anlamayın, burda sübliminal bir mesaj yok! Ya da isterseniz anlayın, serbestsiniz. Qay sankim çox umurımdadır…) (DANİMARKA)

“Bitkiler” (Lat. Plantae) âleminin “Kapalı tohumlular” (Lat. Magnoliophyta) bölümünün “İki çenekliler” (Lat. Magnoliopsida) sınıfına giren “Turpgiller” (Lat. Brassicaceae) familyasına ait bir bitki olan hardal çiçeği (Lat. flos sinapis; Dan. sennep blomst), tohumları aynı zamanda baharat olarak da kullanılan sarı çiçekli, otsu bir bitki. (DANİMARKA)

Hardal çiçeğinin 10 kadar farklı türü olmasına karşın 3 ana türü genelde baharat olarak biliniyor ve kullanılıyor. Bunlar: beyaz hardal (Lat. sinapis alba), siyah hardal (Lat. brassica nigra) ve bir ismi de “Hind hardalı” olan kırmızı hardal (Lat. brassica juncea). (DANİMARKA)

Yaprakları yeşil kendisi sarı olan hardal çiçekleri, kartpostallık fotoğraflar çekme imkânı sağlıyor, biz ziyaretçilere. (DANİMARKA)

Møn Adası, 26 Mayıs 2017

117 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Møn Adası ve Hardal Çiçeği

  1. ali dedi ki:

    Öncelikle kendi coğrafyalarındaki durum için bi duruş göstersinler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir