Ey Kürtler; Fekku Reqabe! – 3

 

Yakup Emrah

 

 

 

 

 

     “Nasıl bir savunma?” sorusuna gelince de şunları esefle söylemek gerekir:

     Ekonomik bunalımların, siyasî çatışmaların, düşünsel bunalımların içinde boğuşan öyle bir zamandır ki;  vicdan, adalet, hakikat ve özgürlük bir ütopya gibi.

    Küresel realite bu iken, diğer taraftan vicdanını yitirmiş bu zamanda “bizler” yani Müslüman Kürtler ise yeni bir idrak, yeni bir düşünsel hal, sistem, medeniyet üretememekteyiz. Kimlik bunalımları yaşayan bizler hakikat perspektifinden uzak, mezhepçilik, iktidarcılık, alan kapma, millîyetçilik, mistik bunalımlar içinde eriyip gitmekteyiz.

     Bilinçli tahliller yapmıyoruz. Ya tamamen politik düşünüyoruz ya da duygusal. Söylem ve eylem bütünlüğümüz yok denecek kadar az. Sloganik bir hareket durumumuz var. Yeni bir toplumsal gerçeklik durumumuz da bu durumda uzak gözüküyor.

     Olumsuzluklar içerisinde bu durum kanatimizce İki Said’in gönül dünyasından kopan “Fekku Reqabe” feryâdıyla aşılabilir. Bu iki Said’den biri Bediuzzaman Said-i Nursî’dir, mücadelenin teorik boyutudur. Diğeri Şeyh Said’dir, o da mücadelenin pratik boyutudur.

     BEDİUZZAMAN SAİD-İ NURSÎ

     Şüphesiz ki Bediuzzaman’ın en büyük özelliği modernizmin, beşerî ideolojilerin, yoğun emperyalist tahakkümlerin çağında gelip, vahyin ve Muhammedî rûhun sesi olmasıdır. Geldiği dönem Türkçü – Batıcı bir çağdır. Auguste Comte pozitivistlerinin İslam coğrafyalarında cirit attığı, Darwinistler’in zihinlerde yer bulduğu, Marksist felsefenin gün be gün büyüdüğü bir çağdır.

     Üstâd fikrî zeminde, çağın diliyle, ilmin ve bilimin bütünleştiği boyutla eşsiz mücadelesini verdi. Susturulmak istendi. Zindanlara atıldı. Öldürülmeye çalışıldı. Ama imkânsızlıktan imkân bulmayı başardı. Direnişin ve dirilişin vasat yolda, İslamî bir çizgide olduğunu gösterdi. Üstâd öyle bir iman tohumu ekti ki, bu tohum değil varolan zûlüm sistemlerini, bütün bir yeryüzüne adalet götürebilecek, zûlüm rejimlerini yıkabilecek düzeyde idi. Üstâd “tarikat”ten “cemaat”e geçişin adıydı. Yani Bediuzzaman salt rûhanî, aşkın, sofiyane bir tutumun değil; meydanlara inme, ilahî söylemleri tüm yüreklere götürmenin devrimci kişiliğiydi.

     Abdulkadir Turan’ın dediği gibi: “Bu direnişiyle Selahaddin-i Kurdî’nin yurdunun toprağından Haçlılar için şarap kabı yapılamayacağını bütün dünyaya bir kez daha gösterdi ve cemiyet hakkından ferağat edip cemaat içinde zûlümle mücadele yoluna devam etti.”

     Ama maalesef bugün İslamcılar Bediuzzaman’ın müspet hareketini pasifizm olarak algıladılar. Belki Ümmet’in kazanımlarını küresel egemenlerin eline teslim ettiler. Yeni bir diriliş dalgasından mahrum ettiler.

     Kürtler ise Bediuzzaman gibi bir önderliği, irfanî ve devrimci kişiliği ötekileştirip, modern ya da postmodern zamanın ideolojik önderlerinin diliyle Batılı paradigmanın esiri oldular. Üstâd’ın, “Ey Asurîler ve Keldanîler’in cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız! Sabahtır. Yoksa sahra-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir” çağrısını kitleler halinde dinlemediler. Dinleyenler ise “müspet hareket” deyip pasifize oldular.

     Evet, Kürtler bugün zûlüm zincirlerini kırıp, yeni bir rûh, yeni bir söylem, yeni bir dünya görüşünün baharına ilerlemek istiyorlarsa Bediüzzaman’ın kutlu direnişini pratikleştirmelidirler. “Milletimin imânını selamette görsem, cehennemin alevleri arasında yanmaya hazırım” diyen bu yüreği, Kürdistan’daki İslamcılar, Ulusalcılar, Sosyalistler velhasıl-ı her siyasal varyant kucaklamalıdır.

     ŞEYH SAİD

     Yine “Fekku Raqabe” direnişinin Kürtler için başka bir örnekliği ve önderliği Şeyh Said olmalıdır.

     Yeni kurulan rejim, “iki temel fobi” üzerine bina edilmişti: İslam düşmanlığı ve Kürt düşmanlığı. Bundan böyle “Anasır-ı İslam” değil “Yüce Türk Milleti” vardı ve üstelik ülkede yaşayan herkes “Türk”tü, olmak zorundaydı.

     “Kuruluş felsefesine uygun olarak da hem genel anlamda Müslümanlar’a ve İslamî değerlere, hem de Kürtler’e ve Kürdistani değerlere karşı savaş açması, her türlü devlet terörünü ve zorbalığı sergilemesi üzerine, ülkenin farklı yerlerinde pekçok ayaklanmalar başgösterdi. Ancak bunların çoğu lokal kaldı, başarıya ulaşma bir yana, gelecek nesillere miras bırakacağı bir tarihsel kült de oluşturamadı. Ayrıca kimi sadece dînî, kimi de sadece etnik başkaldırılardı bunlar. Fakat Şeyh Said Kıyamı hem yeni rejime karşı gerçekleştirilen en büyük başkaldırıydı, hem de gelecek nesillere tarihsel bir direniş mirası bıraktı. Ayrıca tek boyutlu değil, Kemalizm’in “iki fobisi”ne birden itiraz anlamı taşıyan, hem İslamî hem Kürdistanî rengi olan, bu iki rengi birarada barındıran bir hadiseydi.” (İbrahim Sediyani ile Röportaj, Taraf Gazetesi, 10 Aralık 2014)

     14 Şubat 1925 günü Kürdistan’da Şeyh Said öncülüğünde İslam Devleti kuruluyor, Dara Hênê “başkent” ve “Hilâfet merkezi” seçiliyor. Şeyh Said, Dara Hênê’ye Modanlı Fakîh Hasan’ı vali olarak atıyor ve o gün devletin anayasası da hazırlanıyor. Anayasaya göre devlet bir “Kürdistan Devleti”, yönetim biçimi de “İslam Cumhuriyeti”dir. Ayrıca anayasaya göre Dara Hênê (Genç), “Hilâfet merkezi” ve “başkent” olacak, vergiler ve zekât bedelleri Dara Hênê’ye gönderilecektir.

     Bu anlamda Kürtler Şeyh Said’in İslamî ve Millî mücadelesini özümsemelidir. Çünkü Sediyani’nin dediği gibi, “Şeyh Said (rh. a.), günümüzde Kürtler için ‘İslam’, ‘Kur’ân ve Sünnet’, ‘Ehl-i Beyt’, ‘Kürdistan’, ‘Azadî’, ‘Özedönüş’, kısacası akla gelen ne kadar güzel şey varsa hepsidir.”

     SONUÇ

     İslam orduları İyaz bin Ğanem komutasında Kurdistan’a girdikleri zaman, Kürtler İslam ve şeref kazandılar ve Sasani – Bizans’ın kırbaçları altında ezilen, sömürülen Kürtler İslam’ın adalet ve özgürlük perspektifiyle tarihte yerini aldılar. Selahaddîn Eyyubî gibi bir “Kudüs Fatihi”ni, İbn-i Kayyım gibi bir ilim sahibini, Bediuzzaman gibi bir dâvâ ve davet önderliğini, İdris-i Bitlisî gibi bir siyasal dehâyı yetiştirdi. Günümüze kadar İslam’ın şerefli bir halkası oldular.

     Yine İslam Kürtler’e adaletin ve direnişin boyutunu öğretti. Zûlme karşı sürekli “Fekku Reqabe” eylemselliğini gösterdi. Onun için yukarıda da dediğimiz gibi, bu direniş kültürü, Kürtler’i zûlme karşı isyanlara ve özgürlük arayışlarına yöneltti.

     Bugün yine Kürtler direniş kültürlerini İslam ile hemhal etmelidirler. Özlerine dönmelidirler. Selahaddinî rûha bürünmelidirler. Tarihteki yerini tekrar almalıdırlar.

     Özgür Bir Coğrafya ve Adaletli Bir Toplum Dileğiyle…

     EKRAN GAZETESİ

     10 TEMMUZ 2017

534 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Ey Kürtler; Fekku Reqabe! – 3

  1. Faysal Fırat dedi ki:

    Saidi nursi ile şeyh Said efendiyi bir arada gostermek bir çelişkidir ayri ayri dūnyalarin Adamlaridirlar ayni zamanda karşi cephelerde mucadele vermişlerdir. Saidi nursi Kuvayi milliyecidir Abdul ve Afganinin ekolindendir Seleniklerde kuvayi milliyecilerle iş tutanlardandir. Teşkilati mahsusanin elemanlarindandir istikameti çelişkilerle doludur ne demek birinci daid ikinci said bu bir belirsizliktir. Şeyh said efendi ile hiç bir ortsk noktasi yoktur islam dininden olma dişinda

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir