Danimarka’nın 4. büyük adası: Lollanda

 

isediyani

Sediyani Seyahatnamesi, cilt 10, bölüm 7…

 

 

 

Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 7

İbrahim Sediyani

26 MAYIS

DANİMARKA – İSVEÇ 

     Danimarka’daki ilk sabahımızda, mahmur gözlerle uyanıyoruz. Dünden kalan yorgunluktan eser yok ama. Oldukça dinç hissediyoruz kendimizi.

     İlk işimiz, otelin 2. katındaki kahvaltı salonuna inmek.

     Lollanda (Dan. LollandAdası’nın en güneyinde yer alan küçük ve şirin Rødbyhavn liman köyünde, Havnegade – 2 (= Liman Sokağı – 2) adresindeki Dan Hotel isimli bu otel, 3 yıldızlı.

     Dan Hotel, 8 Mart 2017 tarihinden beri hizmet veriyor. Yani 2, 5 aydır faaliyette olan yeni bir otel.

     Otelin ismi olan “Dan”, Danimarka halkını tanımlıyor. Konuştukları dile de “Danca” denir.

     “Danimarka” (Dan. Danmark) ismi, “Dan İmparatorluğu” veya “Dan Krallığı” anlamına gelir. Bu millet, ismini, Hristiyanlık öncesi kralları olan Dan’ın isminden alıyor. (KAYNAK: Adını Arayan Coğrafya, sayfa 34)

     Dan Hotel’in 39 tane tek kişilik odası, 25 tane çift kişilik odası, 14 tane suit odası, 14 tane de aile odası bulunuyor. Otelin toplam 39 tane de salonu var.

     Odalarda televizyon ve buzdolabı bulunuyor. Ayrıca internet (WiFi) bağlantısı da var.

     Baltık Denizi (Alm. Ostsee; Dan. Østersøen; İsv. Östersjön; Fin. Itämeri; Rus. Балтийское Mоре [Baltijskoe More]; Est. Läänemeri; Let. Baltijas Jūra; Litv. Baltijos Jūra; Leh. Morze Bałtyckie) kıyısındaki otel, sahil plajına sadece 300 m mesafede.

     Otelin bir özelliği de, evcil hayvan dostu konaklama birimleri sunması.

     Kahvaltı için otelin 2. katındaki kahvaltı salonuna iniyoruz ama bizden başka kimse yok. Acaba şu anda otelde kalan tek müşteri biz miyiz? Bizim haricimizde, sadece bir masada insanlar var. Biri erkek üç kişi, oturmuş kahvaltı yapıyorlar.

     Sözümona “açık büfe” olan kahvaltı reyonuna varıp baktığımızda, bütün keyfimiz kaçıyor. Hem az şey var, hem de olan şeylerin çoğu domuz ürünleri. Salam, sosis falan.

     Bütün bunlar beklediğimiz ve tahmin ettiğimiz şeylerdi ama, bizi asıl şaşırtan şey, başka bir şeydi: Dün geceyarısı resepsiyonda tek başına oturup müşteri bekleyen ve otelin sahibi olan yaşlı kadın, bu sabah kahvaltı salonunda da yemekleri pişiren, hazırlayan, büfeyi ve masaları donatan ve müşterilerle ilgilenen tek kişiydi.

     Kadına tek kelimeyle “Helal olsun” demek lazım valla, o yaşlı haliyle tek başına oteli idare ediyor. Eleman falan da almamış; herşey ile tek başına ilgileniyor.

     Kadının yanına gidip, kahvaltıdaki çoğu şeyin domuz ürünleri olduğunu, bizim domuz yemediğimizi söyleyip, bize uygun bir şeyler hazırlayıp hazırlayamayacağını soruyorum. O da bunun üzerine,

     – Hiç merak etmeyin, ben şimdi size güzeeeeel bir yumurta haşlayayım, diyor.

     Seviniyorum buna, teşekkür ediyorum. Kadın Almanca bildiği için, dil sorunu yaşamıyoruz kendisiyle.

     Yumurta çok severim. Benim için kahvaltıların vazgeçilmezidir.

     – Benimki yarım pişmiş olsun, diyorum kadına.

     Öyle seviyorum. Çoğu insan yumurta haşlarken, tam pişiriyor. Ben yarım pişmiş severim; böyle yoğurt gibi olacak.

     Pişmemiş yumurta, insanın sesini güzelleştiriyormuş. Türkiye’deki bazı ses sanatçıları da kahvaltıda bol bol çiğ yumurta yiyorlar, sesleri güzelleşsin diye. Ama ben böyle sevdiğim için yumurtayı çiğ yiyorum, ses için değil. (Bu arada, “sanat güneşi” olan sesimin güzelliğinin nereden geldiğini de öğrenmiş oldunuz)

     Sesim çok güzeldir. Bir defasında İstanbul’da sahneye çıkmıştım, bana para teklif etmişlerdi. (Susmam için)

     O olaydan sonra anladım ki, demek sesim o kadar güzel ve yanık ki, şarkı söylediğimde insanlar eriyorlar, dayanamıyorlar. En taş kalpli insan bile duygulanıp hüngür hüngür ağlıyor.

     İçeceklerimizi almak için, kahvaltı reyonuna gidiyoruz tekrar. İçecek yönünden oldukça iyi, zengin. Kahve, bitki çayları, portakal suyu, elma suyu, üzüm suyu, kiraz suyu ve puding (meyveli yoğurtlar) var. Kendime portakal suyu ve yanına da hindistancevizli yoğurt alarak masama gidiyorum.

     Biraz sonra yumurtalar da geliyor. Güzelce bir kahvaltı yapıyoruz.

     Kahvaltıdan sonra kendime bir fincan kahve doldurup balkona çıkıyorum, sigara içmek için. Balkonda sigara içerken, bir yandan da Danimarka’yı ilk kez gündüz gözüyle temaşa ediyorum.

     Bulunduğumuz Rødbyhavn köyünü seyrederek çıkartıyorum, kahve ve sigara keyfini.

     Rødbyhavn, şirin ve küçük bir liman köyü. Bu köyde 1669 kişi yaşıyor.

     Zelanda (Dan. Sjælland) ilinin Lollanda (Dan. Lolland) ilçesine bağlı Rødby nahiyesinin bir köyü olan Rødbyhavn liman köyünün ismi de, Danca’da “Rødby Limanı” anlamına geliyor. Rødby bucağının deniz kıyısında olduğu ve o nahiyenin limanı olduğu için, köyün ismi Rødby Limanı (Rødbyhavn).

     Rødby nahiyesinin sadece 5 km güneybatısında yer alıyor.

     Rødbyhavn köyünün kuruluşu, 1908 yılına tekabül ediyor. O tarihe kadar, burada yalnızca özel mülkiyete haiz birkaç çiftlik bulunuyordu. İsmi de “Syltholm” idi, bu mıntıkanın. 1872 tarihinden beri bu isimle anılıyordu.

     Gemiler için liman inşâ edilince, etrafına da peşisıra evler yapılmaya başlandı, insanlar gelip yerleşti. Köy böyle kuruldu, 1908.

     Yapımı 4 yıl süren limanın açılışı, 1912 yılındadır.

     1912’de liman tamamlanınca, ismi Syltholm olan köyün adı da “Rødby Limanı” anlamında “Rødbyhavn” olarak değiştirildi.

     1916 yılında ilk gemi tersanesinin yapımı da gerçekleşti. Ancak bu işletme, 1920 yılında iflas eder. Gemi seferleri tamamen durma noktasına gelir.

     1941 yılında, Danimarka’nın Lollanda Adası’ndaki bu Rødbyhavn köyü ile Almanya’nın Fehmarn Adası’ndaki Puttgarden köyü arasında (bizim dün gemi yolculuğu yaptığımız güzergâh) feribot seferlerinin başlaması için ilk çalışmalar başlatılır. Ancak II. Dünya Savaşı (1939 – 45) nedeniyle bu proje hayata geçirilemez, savaştan sonra da ülke ancak yıkım ve felâketin yaralarının sarılması ile meşguldür.

     Bu büyük savaştan sonra, ancak 10 yıl gibi uzun bir sürede kendine gelebilirler. Proje, 1958 yılında tekrar canlandırılır.

     Çalışmalarına başlanan proje, 5 yıl gibi bir sürede tamamlanır. Rødbyhavn (Danimarka) – Puttgarden (Almanya) gemi seferleri, 30 Nisan 1963 tarihinde başlar. (Rødbyhavn – Puttgarden arasındaki Danimarka – Almanya gemi seferleri projesinin ve inşaat çalışmalarının daha ayrıntılı tarihini okumak için bkz. Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 4)

     Danimarka – Almanya gemi seferlerinin başlamasından sonra Rødbyhavn köyünün nüfûsu birdenbire iki katına çıkmıştır.

     Limanın işletmesi, Scandlines GmbH denizcilik şirketler gurubuna bağlı olan Scandlines Danmark A / S denizcilik şirketi tarafından yürütülmektedir.

     Liman, köyün ve bölgenin en önemli ekonomik gelir kaynağıdır. Tersane ile köy merkezi arasında bir de balık fabrikası bulunmaktadır.

     Köyün ve bölgenin önemli gelir kaynaklarından biri de, köyün hemen batı çıkışında bulunan “Lalandia” isimli tatil ve eğlence merkezidir. Ailelere yönelik bu tatil köyü, yılda ortalama yarım milyon ziyaretçiyi ağırlamaktadır.

     Kahvaltımızı yaptıktan sonra, yola çıkmadan önce leptopu açıp internete girerek, biraz internette “sörf yapmak” istiyorum. Çünkü bütün gün gezeceğimiz için, bu imkânım olmayacak.

      İnternete girip kişisel Twitter ve Facebook adreslerime girer girmez, beni şaşkınlıktan dumura uğratan büyük bir sürpriz ile karşılaşmıştım.

     Yalnızca şaşırmakla kalmayan, aynı zamanda mutlu eden. Hatta onur verici, onore edici:

     Geçen bölümün sonundan hatırlayacağınız üzere, dün gece oteldeki odamda bilgisayarı kapatıp yatmadan önce, kişisel Twitter ve Facebook hesaplarımdan bir mesaj yazıp öyle kapatmıştım bilgisayarımı.

     Yatmadan ve bilgisayarı kapatmadan önce, sosyal medya hesabımdan bir paylaşım yapıp öyle yatayım demiştim. Kişisel Twitter ve Facebook hesaplarımdan, bir Danimarka bayrağı yayınlayıp üstünde de sadece iki kelimelik bir mesaj yazmıştım:

     “Danimarka’dan selamlar…”

     Bunu yazıp paylaştıktan sonra, bilgisayarı kapatmıştm. Sonra da yatağıma girip, mışıl mışıl uyumuştum.

     Lakin attığım bu iki kelimelik twitin, “Danimarka’dan selamlar…” twitinin nasıl bir depreme vesile olduğunu ancak ertesi sabah, yani şimdi öğrenebildim.

     Sabah kalkıp otelde kahvaltı yaptıktan sonra tekrar dizüstü bilgisayarımı açıp Twitter ve Facebook hesaplarıma girdiğimde, bana mesajlar geldiğini gördüm. Daha önce hiç tanımadığım insanlardan gelmişti bu mesajlar ve dün geceki “Danimarka’dan selamlar…” twitim üzerine gönderilmişti bana. Danimarka’nın başka şehirlerinden ve hatta komşu ülke İsveç’ten gelen mesajlar…

     Hepsi de aynı şeyi söylüyorlardı: “Hocam mesajınızı gördük çok heyecanlandık. Danimarka’ya kadar gelmişken lütfen buyurun buraya da gelin, bize misafir olun, sizi misafir etmekten onur duyarız. Biz …’in … şehrinde yaşıyoruz. Buyrun hocam, lütfen bizi kırmayın.”

     Bu ne kadar güzel bir duygu Allah’ım, ne kadar onore edici bir duygu…

     Düşünün! Bir ülkeye gidiyorsunuz, o ülkede kaldığınız ilk gece bir twit atıyorsunuz, sadece konum bildiren bir mesaj, nerede olduğunuzu yazıyorsunuz sadece. Ve ertesi sabah kalktığınızda, o ülkenin farklı şehirlerinden hatta komşu ülkelerden böylesine onore edici, manevî olarak insanı tarifsiz biçimde mutlu eden dâvetler…

     Mesajları yazan, beni evlerine dâvet eden insanların hiçbirini de tanımıyorum üstelik. Bu insanlar, bu güzel insanlar beni yazılarımdan, kitaplarımdan, yaptığım çalışmalardan dolayı tanıyorlar. Sevip saydıkları için, yakından görmek, yakından tanışmak ve yüzyüze hasbihâl etmek istiyorlar.

     Bana bu duyguyu yaşattığı için, beni böylesine güzel insanlara sevdirdiği için, Allah Teberake we Teâlâ’ya ne kadar şükretsem, azdır.

     Bu, hakikaten çok farklı birşey. Parayla satın alamazsınız bu duyguyu. Paranın satın alamayacağı bir muhabbettir.

     Bu öylesine onore edici bir duygudur ki, anlatamam. (Anlatmayı beceremediğimden değil, anlatsam bu kez de siz bana “Kendini övüyorsun” diyorsunuz, o yüzden anlatamam. Her seferinde “Kendini övme, bırak da biz seni övelim” diyorsunuz ama, 25 yıldır yazı hayatının içindeyim, daha bir kez olsun beni övdüğünüzü görmedim. Hani bir kerecik bile olsun beni övmüş olsaydınız, o surat ekşiterek yaptığınız nasihatleri ciddiye alacağım ama yok, tarih henüz kaydetmedi böyle birşey.)

     İsveç’in Göteborg şehrinde yaşayan bir ağabeyin dâvetine olumlu yanıt verdik. Zirâ Kopenhag’a doğru yola çıkacaktık ve Göteborg da onun biraz daha kuzeyindeydi. Olumlu yanıt verince, hemen birbirimize telefon numaralarımızı verdik ve telefonlaşıp konuştuk. Anlaşmamıza göre, birazdan otelden çıkıp Danimarka’yı güneyden kuzeye doğru geze geze başkent Kopenhag’a varacak, Kopenhag’da akşama kadar gezecek, akşam da İsveç topraklarına geçip Göteborg’a doğru yol alacaktık. Gece de Göteborg’da, bizi dâvet eden abinin misafiri olacaktık. Bu şekilde anlaştık.

     Tabiî, işin içine Göteborg girince, seyahatimizin çerçevesini de büyüttük. Zirâ Göteborg, Norveç sınırına ve hatta başkent Oslo’ya yakındı. Oraya kadar gitmişken, orayı da görmeden dönmek olur mu? Olmaz tabiî ki, racona ters! Böylece gezimizin ikinci gününde, daha ilk sabahında, seyahatin menziline Norveç’i de dahil etmiştik.

     Kurban olduğum Allah’ın işine bakın… Aslında niyetimiz, Danimarka’da 2 – 3 gün tur atıp, Danimarka’yı şehir şehir gezip dönmekti. İmkân bulursak, çok çok Kopenhag’dan suyun karşısına geçecek, İsveç’in Malmö şehrini de gezip görerek geri dönecektik. Yani hedefimiz Danimarka artı – imkân bulursak – İsveç idi. Gel gör ki Danimarka’daki ikinci günün sabahı öyle güzel bir şey yaşandı ki, gezimiz Danimarka, İsveç ve hatta Norveç topraklarını kapsayan muhteşem bir seyahate dönüştü. Hem de üç ülkeyi de doyasıya yaşayarak.

     İsveç’in Göteborg şehrinde yaşayan ve bizi oraya dâvet eden, bu gece kendisine misafir olacağımız ağabeyin ismi Şükrü Duran. Kendisi Adıyaman (Kürt. Semsur) ilimizin Besni (Kürt. Beheştî) ilçesinden.

     Kendisiyle henüz tanışmıyoruz, bu akşam tanışacağız.

     Şükrü abimizin söylediğine göre, bir de Göteborg’a varmadan yolumuzun üstünde, Danimarka’nın başkenti Kopenhag’dan sonra İsveç’e girdikten sonra ilk şehir olan Malmö şehrinde bir abimiz daha varmış, ismi Muhammed Doğala ve kendisi öğretmen, o da bizi misafir etmek istiyormuş. Kürtçe öğretmeni olan Muhammed Hoca, Şırnak (Kürt. Şehr-i Nûh) ilimizin İdil (Kürt. Hezex) ilçesinden.

     Velhâsıl Danimarka’yı ve başkent Kopenhag’ı gezdikten sonra önce Malmö’ye, sonra da Göteborg’a konuk olacağız. Plan ve proje bu şekilde oluştu. (Almanlar ve Danimarkalılar proje yaparlar da Kürtler yapamaz mı sandınız?)

     Otelin sahibi olan yaşlı kadınla vedâlaşıp, başlıyoruz seyahatimize. Sıkı dur ey Danimarka, biz geliyoruz…

     Havnegade – 2 (= Liman Sokağı – 2) adresindeki Dan Hotel isimli otelin önünden başlıyor, gezme günümüz…

     Bu caddeyi, Færgevej (= Feribot Yolu) adlı caddeye kadar alıyoruz. Oraya varınca direksiyonu sağa kırıp, Færgevej’e giriyoruz. Daha sonra da E 47 yoluna giriyoruz.

     E 47 yoluna girdikten sadece 5 dakika sonra 2 bin 111 nüfûslu Rødby nahiyesine varıyoruz. Yolumuzun sol tarafında Rødby, sağ tarafında da Ringsebølle mezrâsı. İkisinin arasından geçiyoruz.

     Hillested ve Håred köylerini geçtikten sonra, sağ tarafımızda Sönder Gölü (Dan. Søndersø).

     Bir adanın üzerinde bir göl. Çok güzel, harika! Adanın ismi, Danca’da “Günışığı” anlamına geliyor.

     Søndersø (= Günışığı Gölü) ya da tam adıyla Maribo Søndersø (= Maribo Günışığı Gölü), adanın üzerindeki en büyük göl. Göl, 5 bin 735 nüfûslu Maribo köyünde bulunduğu için, bu ismi taşıyor. Gölün yüzölçümü 66, 46 km². Toplam 14 milyon 240 bin m³ su hacmine sahip gölün en derin yeri sadece 5 m. Göldeki ortalama derinlik ise 1, 7 m.

     3 havuz oluşturmuş olan gölün üzerinde 13 tane normal ada, 6 tane de büyük ada bulunuyor.

     Gölün kıyısında, 1100’lü tarihlerde inşâ edilmiş olan Refshaleborg isimli kale bulunuyor. Onun yanında da Maribo Göl Golf Kulübü (Dan. Maribo Sø Golfklub) tesisi yer alıyor.

     Maribo köyünü geçtikten sonra E 47 yolundan çıkıyoruz, direksiyonu sola kırıp patika bir yol olan 9 nolu yola giriyoruz.

     Bu yol üzerinde seyrederek önce Pårup köyüne, sonra da Nørreballe köyüne varıyoruz.

     520 kişinin yaşadığı küçücük bir köy olan Nørreballe köyünde, yol kenarına dikilmiş birbirinden güzel ağaçları ve çiçekleri görünce arabayı kenara çekiyorum. Dışarı çıkıp biraz kokluyoruz bu güzel çiçekleri. Fotoğraflar çekiyoruz.

     Lollanda (Dan. Lolland), çok güzel adaymış, hakikaten. Üzerinde hepsi de birbirinden şirin köyler, ayrıca çok güzel göller bulunuyor. Etrafı da Baltık Denizi sularıyla çevrili, olağanüstü güzellikte bir ada.

     Lollanda (Dan. Lolland), pekçok adadan müteşekkil bir ülke olan Danimarka’nın en büyük 4. adası. Danimarka’ya ait ama Amerika kıt’âsında bulunan ve dünyanın en büyük adası durumunda olan Grönland (İnu.Esk. Kalaallit Nunaat; Dan. GrønlandAdası ile yine Danimarka’ya ait ve Avrupa kıt’asında bulunan Faroe (Faro. Føroyar; Dan. FærøerneAdaları’nı saymazsak, tabiî. (ÖNEMLİ NOT: Danimarka’nın denizaşırı toprakları olup otonomi ile yönetilen Grönland ve Faroe Adaları konusunu Seyahatname’nin ileriki bölümlerinde ayrıntılı bir biçimde işleyeceğiz.)

     Baltık Denizi üzerindeki Lollanda (Lolland) Adası, toplam 5 vilayet ve 98 ilçeden müteşekkil bir ülke olan Danimarka’nın ismi “Deniz Ülkesi” anlamına gelen Zelanda (Dan. Sjælland) iline bağlıdır. “Seyahatname”mizi yakından takip eden okurlarımızın hatırlayacağı üzere, Hollanda’da da “Deniz Ülkesi” demek olan Zelanda (Flm. Zeeland) adında bir il vardı ve Hollanda’daki o Zelanda, dünyanın öbür ucundaki, Avustralya (Okyanusya) kıtâsındaki Yeni Zelanda ülkesine ismini veren topraklardı. Hollanda’nın Zelanda vilayetinin dünyanın öbür ucundaki Yeni Zelanda ülkesine isim babalığı yapmasının geniş ve çarpıcı tarihini “Seyahatname”nin bir önceki cildi olan Hollanda, Frizya ve Belçika Seyahatnamesi’nde anlatmıştık. (Hollanda’nın Zelanda vilayetinin dünyanın öbür ucundaki Yeni Zelanda ülkesine isim babalığı yapmasının geniş ve çarpıcı tarihini okumak için bkz. Erdem ve Bilgelik Arıyorsan Nehirlerin Akıntısını Takip Et – 38)

     Zelanda (Dan. Sjælland), Danimarka’nın yalnızca 5 ilinden birinin adı değil, aynı zamanda Danimarka’nın – Grönland’ı saymazsak – en büyük adasının da ismidir ve başkent Kopenhag’ın da üçte ikisi bu ada üzerindedir. Başkent Kopenhag’ın diğer üçte birlik kesimi (İsveç’e yakın doğu semtleri), Amager Adası üzerindedir. (NOT: Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ı sizlere gezinin ilerleyen bölümlerinde karış karış gezdireceğiz.)

     1242, 86 km² büyüklüğünde bir ada olan Lollanda (Lolland)’nın toplam nüfûsu 60 bin 607’dir. Bu da demektir ki, ada üzerinde km² başına 49 kişi düşüyor. Sizden iyi olmasınlar; hepsi de iyi insanlardırlar. Kimse onlara karışmasa, onlar da kimseye karışmıyor.

     En uzun hattında uzunluğu 58 km, en geniş hattında da genişliği 20 km olan adanın en yüksek yeri, deniz seviyesinden sadece 25 m yukarıdadır.

     Adanın eski ismi “Laaland” (Lalanda) şeklindedir ve bu ifade, “Su Ülkesi” anlamına geliyordu. Eski Viking dilinde “lá” kelimesi “su” demekti. Adanın ilk başta bu şekilde isimlendirilmiş olması, muhtemeldir ki, yalnızca deniz ile çevrili olmakla kalmayıp aynı zamanda üzerinde de göllerin bulunmasından ötürüdür.

     Adanın üzerinde 4 tane göl de vardır ve bu göller balık yönünden oldukça zengindirler. Hepsi de adanın ortasında ve birarada, yanyana olan bu göller topluca Maribo Gölleri (Dan. Maribosøerne) olarak adlandırılır. Bunun sebebi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, az önce uğradığımız 5 bin 735 nüfûslu Maribo isimli köyün yanında ve etrafında yer alıyor olmalarıdır. Ada üzerindeki bu 4 göl, büyükten küçüğe doğru şunlardır: Günışığı Gölü (Dan. Søndersø), Rögbölle Gölü (Dan. Røgbølle Sø), Heyrede Gölü (Dan. Heyrede Sø) ve Nörre Gölü (Dan. Nørresø).

     Lollanda (Lolland) Adası’nda Ortaçağ’dan beri insan yaşar. Adadaki 12, 3 m yüksekliğindeki Kral Svend Tepesi (Dan. Kong Svends Høj)’nde bulunan 22 adet taş mezar, o döneme aittir ve adadaki en eski tarihsel kalıtlardır.

     1200’lü yıllarda ada, ayrı bir dükalıktı. 1300’lü yıllarda ise Danimarka kraliyet ailesine mensup prensler arasında el değiştirecektir. Bu dönemde Lollanda, hemen yanındaki Falster Adası ile birlikte, uzun süre boyunca Danimarka Kralı II. Christoffer (1276 – 1332)’e bağlı olan Holstein Kontu III. Johan den Milde (1297 – 1359)’nin yönetimi altında bulunacaktır.

     13 Ekim 1644 tarihinde ada açıklarında Danimarka filosu ile İsveç – Hollanda filosu arasında şiddetli bir deniz savaşı yaşanır, bu olayda pekçok Danimarka gemisi kaybolur.

     1700’lü yıllarda gerçekleşen tarım devrimi, Lolllanda Adası’nda da etkisini gösterecektir. Adada büyük çiftlikler kurulur.

     1800’lü yıllar ise anayasada büyük bir güç kazanan rahiplerin ve kilisenin borusunun öttüğü zamandır. 1806 yılında Lollanda ve Falster, bu iki komşu ada Odense Piskoposluğu’na bağlanır.

     12 – 14 Kasım 1872 günlerinde gerçekleşen büyük kasırgada adanın üçte ikisi sular altında kalmıştır. Kasırgada ada sakinlerinden 80 kişi hayatını kaybeder. (Bugün adada, 1872 Kasırgası’nda hayatını kaybedenler için dikilmiş bir anıt vardır.)

     Adanın en önemli tarım ürünü olan şekerpancarı ekimine 1900’lü yılların başlarında başlanıyor. Şekerpancarı yetiştiriciliği, adanın iktisadî gücüne büyük bir güç katmış, ekonomi canlanmıştır. Hatta 1960’lı yıllardan başlayarak, adaya çalışmak için Polonyalı tarım işçileri dahi gelmeye başlamıştır.

     1806 tarihinden beri Odense Piskoposluğu’na bağlı olan ada, 1971 yılında gerçekleştirilen yerel yönetim reformuyla birlikte, Danimarka’nın 5 ilinden biri olan Deniz Ülkesi / Zelanda (Dan. Sjælland) vilayetine bağlanır.

     2007 yılında gerçekleştirilen yerel yönetim reformuyla da ada, Lollanda Komünü (Dan. Lolland Kommune) ve Guldborgsund Komünü (Dan. Gudborgsund Kommune) olmak üzere iki ayrı ilçeye bölünür.

     Adanın toprağı da verimlidir ve tarım için oldukça elverişlidir. Dolayısıyla adanın geçim kaynağı yalnızca gemi seferleri ve balıkçılık değil, aynı zamanda tarımcılık da. Adanın büyük bir kısmında ekim yapılmaktadır. Özellikle bolca şekerpancarı yetiştirilir ki, bir Elâzığlı olarak adaya bu kadar kanımın kaynaması bu yüzden. Ada üzerindeki en büyük yerleşim birimi olan 12 bin 758 nüfûslu Nakskov köyünde bir şekerpancarı fabrikası bulunmaktadır.

     Adanın dördüncü bir gelir kaynağı da, turizmdir. Ada üzerinde iki âdet aile tatil ve eğlence parkı bulunmaktadır. Ailelere yönelik bu tatil köylerinden biri, geceyi geçirdiğimiz Rødbyhavn köyünün hemen batısında bulunan “Lalandia” (“Lalandia”, yukarıda da belirttiğimiz gibi, adanın eski ismidir), diğeri de Bandholm köyünde ve Baltık Denizi kıyısında yer alan (ve gezinin bir sonraki bölümünde uğrayacağımız) “Knuthenborg Safari Parkı” (Dan. Knuthenborg Safaripark)’dır.

     Adayı bizim gibi avare avare gezenleri saymazsak, turistler daha çok ailece burada eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek için gelirler. Özellikle Alman turistler çok sık gelmektedirler.

     Aaah lımın dûnyayê. Derdo derdo…

     Fakat ben bekâr olduğum için bu aile tatil köyüne gitmiyor, onun yerine arabayla deli deli tur atıp, Ranbir Raj Kapoor (1924 – 88) gibi:
 
     Awara hun… Awara hun… (Avareyim… Avareyim…)
     Ya gardiş men hun asmanka tara hun, (Gökyüzünde bir yıldızım)
     Awara hun… Awara hun… (Avareyim… Avareyim…)
     Ya gardiş men hun asmanka tara hun. (Gökyüzünde bir yıldızım)
 
     Ğaribar nehin, sansar nehin, (Garibim, evsizim)
     Musesê si kokpyar nehin, musesê si kokpyar nehin, (Sevenim yok, sevenim yok)
     Usparkisisê milenika ikrar nehin, (Birini sevmek gibi bir niyetim hiç yok)
     Musesê si kokpyar nehin, musesê si kokpyar nehin, (Sevenim yok, sevenim yok)
     Sunsana nagar danga, dagarka pyara hun, (Sevdiğim yalnız bir şehir, bilinmeyen bir yoldur)
     Awara hun… Awara hun… (Avareyim… Avareyim…)
     Ya gardiş men hun asmanka tara hun, (Gökyüzünde bir yıldızım)
     Awara hun… (Avareyim…)
 
     Âbâd nehin, barbad sahin, (Hiç başarılı olamadım, hep mutsuzdum)
     Gata hun şikê git magar, gata hun şikê git magar, (Ama mutluluğun şarkısını hep söyledim, ama mutluluğun şarkısını hep söyledim)
     Zaxmon sê bhara sinahê mera haninê magar yê mast nê nazar, (Kalbim yaralarla dolu ama yüzüm gülümser)
     Dunyaaaaa… (Dünyaaaaa…)
     Dunya men tere tirka ya taqdir kamara hun, (Dünya ya keder oklarınla vurdun beni ya da kaderimle)
     Awara hun… Awara hun… (Avareyim… Avareyim…)
     Ya gardiş men hun asmanka tara hun, (Gökyüzünde bir yıldızım)
     Awara hun… Awara hun… (Avareyim… Avareyim…)
     Awara hun… (Avareyim…)
 
sediyani@gmail.com
 
     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
 
     CİLT 10
 
 
Rødbyhavn limanının havadan görünüşü (DANİMARKA)
 
 
Lollanda (Dan. Lolland) Adası’nın en güneyinde yer alan küçük ve şirin Rødbyhavn liman köyünde, Havnegade – 2 (= Liman Sokağı – 2) adresindeki Dan Hotel isimli bu otel, 3 yıldızlı.
 
Dan Hotel, 8 Mart 2017 tarihinden beri hizmet veriyor. Yani 2, 5 aydır faaliyette olan yeni bir otel.
 
Otelin ismi olan “Dan”, Danimarka halkını tanımlıyor. Konuştukları dile de “Danca” denir. (DANİMARKA)
 
 
Otelden ayrılmadan önce, otelin sahibi olan yaşlı kadınla hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. (DANİMARKA)
 
 
Hillested ve Håred köylerini geçtikten sonra, sağ tarafımızda Sönder Gölü (Dan. Søndersø).
 
Bir adanın üzerinde bir göl. Çok güzel, harika! Adanın ismi, Danca’da “Günışığı” anlamına geliyor.
 
Søndersø (= Günışığı Gölü) ya da tam adıyla Maribo Søndersø (= Maribo Günışığı Gölü), adanın üzerindeki en büyük göl. Göl, 5 bin 735 nüfûslu Maribo köyünde bulunduğu için, bu ismi taşıyor. Gölün yüzölçümü 66, 46 km². Toplam 14 milyon 240 bin m³ su hacmine sahip gölün en derin yeri sadece 5 m. Göldeki ortalama derinlik ise 1, 7 m. (DANİMARKA)
 
 
520 kişinin yaşadığı küçücük bir köy olan Nørreballe köyünde, yol kenarına dikilmiş birbirinden güzel ağaçları ve çiçekleri görünce arabayı kenara çekiyorum. (DANİMARKA)
 
 
Dışarı çıkıp biraz kokluyoruz bu güzel çiçekleri. Fotoğraflar çekiyoruz. (DANİMARKA)
 
 
Lollanda (Dan. Lolland) Adası’nın Danimarka haritasındaki yeri (DANİMARKA)
267 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir