Anadilimiz Acıyan Kimliğimizdir

 

Veysel Yenigül

 

 

 

 

 

     Eğitimci, yazar ve aktivist Ufuk Coşkun’un “Kürdüm Doğruyum Çalışkanım” adlı kitabı Kaldırım Yayınları’nın popüler araştırma inceleme kitaplığından Ekrem Saltık editörlüğünde yayınlandı. Kitabına, insanları empati yapmaya sevkedici ironik ve bir o kadar da ciddi bir başlık tercih eden Ufuk Coşkun, bu alandaki özverisiyle vicdanlı aydınlardan biri olarak anılmayı hakediyor. Kitapta, Türk millîyetçiliğin yoğun bir biçimde aktarıldığı millî eğitim sisteminin, ulus devletçi sistemlerin hakim olduğu bir zaman diliminden günümüze kadar geçen sürede yapısını, kanun ve yönetmelikleri, ders kitapların içeriğine varana kadar bir eğitim eleştirisi yapılıyor. Eleştirilerden yola çıkılarak demokratik ülkelerden de verilen örnekler çerçevesinde eğitim sorunu / köklü sorunların çözümüne dönük çözüm önerileri paylaşılıyor. Ayrıca Kürt aydın, yazar, şair, aktivist, akademisyen ve eğitimcilerin (Kemal, Burkay, Cafer Solgun, İlhami Işık (Balıkçı), İbrahim Sediyani, Alim Yılmaz, Bilal Sambur, Nihat Dağlı, Veysel Yenigül, Semra Polat, Ömer Atabey, Fesih Açan) öğrencilik anıları ve çözüm önerileri de yer alıyor.

     Kitapta yer alan duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istedim:

     * * *
     Okula ilk başladığım o anı hiç unutmam… 1983 yılının Ekim ayı ortaları olacaktı hafızam yanıltmıyorsa beni!..

     Amca çocuklarımla, köydeki evimizin hemen arkasındaki, (Kürtçe’de “hewş” dediğimiz) hayvanların uyku yeri için yapılan yarı açık mekanda oyun oynuyorduk. Oyunlarımız; çavgirtonek, sâl avetin, gûle listik, weris hecandin vs. geleneksel türden oyunlardı. Her sabah uyandığımızda, kardeşlerimizle beraber yaptığımız kahvaltıdan sonra ilk işimiz komşu ve akraba çocuklarıyla gelenekten bize miras kalan o oyunları saatlerce oynamanın keyfini çıkarmaktı ki o oyunların bize verdiği mutluluğun tarifi imkansız… 

     Çocukluğumuzun doğal ve keyif verici serüveni o gün, amcamın yaşı bizden epey büyük bir oğlunun bizi oradan alıp okula kaydetmeye götürmesiyle bozulmuştu. Okul denince, bizden önce okuyan ağabeylerimizin, ablalarımızın oradan geçtiği zorlu mekan ve yaşadıkları aklımıza geliyordu. Bizim çocukluğumuz zamanında internet ve televizyon gibi kitle iletişim araçları, çocukların da dahil olduğu bilişim dünyasındaki bilgisayar oyunları yoktu. Bu yüzden geceler çok uzun geçerdi. Büyüklerimizin anlattıkları; Kürtçe’de “çirok” dediğimiz öykülere, masal ve menkıbelere kulak kabarttırdık. Hoşumuza giden çirok veya masalların tekrar edilmesini çok ama çok severdik. Bazen de bizden büyük kardeşlerimizin okuldaki ve askerdeki anılarını anlatmalarıyla geçerdi zaman…

     Nedense okul ve askerlik anılarında benzeşen bir yön vardı; o da Türkçe bilip bilmemek veya ne kadar düzgün konuşmakla ilgili olan boyut… Türkçe kendini tam olarak ifade edemediği için komutanından dayak yiyenler, değişik cezalara katlananlar ve okulda hocanın söylediklerini anlamadığı için dayak yiyen komşu çocuğunun arkadaşlara karşı mahcubiyet duygusu yaşaması aklımızın bir yerine kazınmıştı adeta… Böylesine korkutucu bir yargıyla okula kaydoluyorduk benle yaşıt amca çocuklarım.

     Okula kaydolduktan sonra, hepimiz önlüksüz ve hazırlıksızdık. Öğretmenin büyük amcaoğluyla neler konuştuğunu anlamamız mümkün değildi. Meğerse ona “Çocuklar bugün kalsın, siz yarına kadar önlük ve defter, kalem, silgi falan temin edin” demiş…

     6 – 7 yaşlarına kadar tamamen farklı bir dil ve gelenekle büyümüş her Kürt çocuğu gibi benim de okula başlama öyküm benzer kadere sahip. Kendi anadili dışında bir dille eğitime mecbur bırakılan bütün Kürt çocukları gibi bizler de okula başladığımızda ilk gün sınıf ortamında aniden birbirimize yabancılaşmıştık. Daha bir saat öncesine kadar şakır şakır konuştuğumuz o dil birden buharlaşmış, ortadan kaybolmuştu. Kürtçe mırıldanmak bile tehlikeli ve dayağı gerektiren bir durumla karşı karşıya bırakmıştı bizi.

     Üç gün sonra öğretmenin ağzından zoraki ezberlemeye çalıştığımız iki üç kelimenin önüne ve arkasına Kürtçe sözcükler serpiştirerek, yani içinde Türkçe kelimeler geçen tuhaf cümleler kurmaya başladık. Bu da bir başarı sayılırdı kimimiz için. Hiç unutmam, bir gün sınıfta ders esnasında yapısı gereği utangaç bir kız arkadaşımızın tuvalet ihtiyacı varmış ama kendini ifade etme cesareti göstermeyince, altını ıslatmıştı. Bu örnek, tek başına Kürt çocuklarının yaşadığı trajedinin boyutlarını anlamaya kafi gelir sanırım.

     Hasılı kelam, okula bu karmaşık duygular içinde devam ediyorduk. Çocuk da olsam akşamları, bazen aklıma takılan o can alıcı basit soruları babama sormaktan kendimi alamazdım. “Neden kendi evimizde başka bir dil konuşuyor, orada başka bir dil öğrenmek zorundayız, neden konuştuğumuz dilin öğretmeni yok?” türünden masumane sorular…

     Râhmetli babamın verdiği cevaplar genelde şu cümlelerle başlardı: “Hukûmat naxwaze lawukêmin, tişte ha nepirse, lâzki pêşta hine xwendine be’’. Yani, ‘”Hükûmet istemiyor bunu oğlum, daha fazla sorma bunları da bir an evvel okumayı öğrenmeye bak’’ olurdu.

     Sonra, hükûmetin nasıl da Allah’ın dînine aykırı hareket ettiğini ve geçmişteki Kürt isyanlarından (Şeyh Said hadisesi özellikle) söz ederdi. Aldığım cevaplardan çoğu zaman pek birşey anlayamıyordum ama zamanla ne anlama geldiğini yavaş yavaş kavramaya da başlamıştım.

     Ünlü yazar Amin Maalouf’un dediği gibi, “İnsanın acıyan tarafı onun kimliği olur.” Bu söz ister istemez hayatımızın en başköşesinde yer ediniyordu. Devletin hor gördüğü şey aslında her Kürt çocuğunun bizatihi daha doğarken sahip olduğu o doğal kimliğin kendisiydi. Ontolojik bir vakıâ olarak belleklerimize ve duygu dünyamıza tesiri kaçınılmaz bir kaderle başbaşa olduğunuzu hissetmemeniz imkânsızdı.

     Yakın bir zamanda Agenda Kurd adlı internet sitesinde Kejê Bêmal’ın yazdığı “Diline Küsen Çocuklar’’ adlı bir araştırma yazısını okuyunca, çocukluk dönemlerimde sıkça şahit olduğum; varlığından utanan, içine kapanık, kendini insanlar arasında aşağılanmış ve suçlu gören sınıf arkadaşlarımın hazin öyküsü aklıma geldi. Orada anlatılanlar, kuşkusuz gerçek hayatta sıkça yaşanan ve olağan sayılmayacak olaylardan bazı örnekler sadece… İlkokul 1. sınıfa yeni başlamış, Türkçe bilmeyen bir kız çocuğuna sınıf öğretmeninin “zekâ geriliği” tanısı koyması ve rehabilitasyon merkezine yönlendirmesi skandalını gözler önüne seriyordu Kejê Bêmal. Öğretmenin koyduğu bu saçma teşhisten dolayı kendini yetersiz ve mahçup hisseden, bütün bunların konuştuğu anadili olan Kürtçe’den kaynaklandığını düşünen minik bir kız çocuğunun duygularını hayâl edebiliyor musunuz? Bu sistemin dayattığı şey tam da kişilik katli, benlik zedelemesi değil de nedir?

     Kuşkusuz bu durum, okuma hayatını idame ettiren bizim gibi Kürt kuşaklarında da zaman zaman, hele ki lise ve üniversite çağında bile nüksetmiyor değildi. Devlet tarafından “sakıncalı bir dil ve kimliğe” ait olmanın kasıtlı bir şekilde bilincimize kazınması, çoğumuzu anormal derecede gergin, hakikatinden kaçan ve zoraki ikiyüzlü olmaya itiyordu. Bu durum, çocukluğumuzdan beri zihnimize ve rûh dünyamıza dayatılan yıkımın sonuçlarından başka ne olabilirdi?

     Empati kültüründen yoksun bir öğretmene denk gelmişseniz zaten bu talihsizlik iyice çileye dönüşür. Bilmediğiniz bir dille birkaç hafta içinde iletişim kurmayı bekleyecek kadar anlayışı ve bilinci kapalı ırkçı – dar kafalı öğretmenler bana ilkokul sıralarında denk gelmediği için kendimi bir yerde şanslı hissediyorum.

     Bütün bu olumsuzluklara rağmen, ikinci bir dille eğitim görerek üniversite bitiren ve bugün her konuda rahatlıkla yazıp çizenlerden biri olduğum için Râbbim’e hamdediyorum.  Yaşam öykümle ilgili bir ara kaleme aldığım şu denemeyle bu konuyu noktalamak istiyorum:

     * * *

     Memleketim Hınıs, coğrafi olarak çok güzel bir yer… Bulunduğu yer, dağların bir iç kırılmaya uğraması sonucu zamanla “plato” denilen bir biçim almış. Doğusunda geniş ve dümdüz bir ova, batısında ise Bingöl Dağları’nın uzantısıyla dağ etek denilen manzaralı ve heybetli bir alanı kapsar.

     Kuzeyinde “Çiyaye Sor” denilen, dünyada pek az benzeri bulunan “kırmızı” bir dağ, güneyinde ise “Xamılpet” etekleri ve gölü…

     Etrafında dağların “hewş” (ağıl) gibi bir biçim aldığı Hınıs’ı tam karşıdan gören 6 km mesafedeki köyümden çocukluğumuzda doya doya seyrederdik. Özellikle dolunaylı gecelerde babamların oturduğu evin balkonu ve önü bu açıdan bulunmaz bir fırsattı benim için. İlkbahar gecelerinde Bingöl Dağları’ndan hafif esintili bir rüzgar ve bu dağlardaki karların erimesiyle şâha kalkan akarsuların sesi birbirine karışırdı.

     İnsanın kalbi, rûhu ve aklı sonsuz dinginlik içinde…

     Kendi çağında önemli bir alim ve mutasavvıf olan dedemin oraya yerleşmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Babamla birlikte tâ o zamanlarda dinlediğim dengbêj’lerin kılam(türkü)larından, bir halkın yaşamı, çilesi, duygu ve düşüncelerini ve Heidegger’in “varlığın evi” dediği dilinin önemini daha o zamandan hissetmeye başlamıştım.

     Dili bir kâğıt parçasına benzetir Saussure. Ön yüzü düşüncedir o kâğıdın, arka yüzü ses… Bir yüzünü kesmeden diğer yüzünü kesemezsiniz. Düşünceden sesi, sesten düşünceyi ayıramazsınız bu yüzden… 

     * * *

     Evet, Hınıs’ın hemen yanı başında bulunan, hafif yükseklikte bir köyde dünyaya gelmişim. 

     Etrafta varlıklı bir aile olarak bilinirdik ama bana sorarsanız, orta hali, mütevazı ve geniş bir ailenin son erkek çocuğu olarak doğmuşum. 

     Çocukluk yıllarım 12 Eylül Askerî Darbesi’ne rastlamış…

     Dün gibi hatırlarım: Evimizden, Hınıs ve bütün civar köylerin yolları net olarak görülür. Bu yüzden askerî araçlar şehirden çıkar çıkmaz bizde net olarak gözükürdü. Askerî araçlara “cemse” derlerdi. Cemsa reş” gözüktüğü an evde bir telaş ve tedirginlik başlardı. O çocukluk aklıyla anlam veremediğimiz bu telaşın nedeni ise evdeki bazı medrese kaynaklı kitaplar ile Şivan Perwer’in kasetleriydi.

     Üstüste yığılmış, kimi sayfaları yıpranmış Arapça, Kürtçe kitapların yanısıra, annemle eve gelmiş, o gün için artık eskiyen çeyiz sandığının hemen üstünde bulunan raflarda yerini daima koruyan bir – iki adet Kur’ân-ı Kerim de bulunurdu. Sonradan öğrendik ki o kitaplar ve kasetler yasak olduğu için bu tür baskınlarda bulunmamalıydı. Ya samanlıkta bir yere saklanırdı ya da toprak kazılır altına konurdu. Kitapların genelde çabuk eskimelerinin bir nedeni de buydu kuşkusuz!

     O zamanlar, kitaplarda neler yazıldığını öğrenme imkânım olmadığı halde hep bir gizemin izini aramış ve hatta onları kimi zaman kokladığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra, çileli ve epey meşakkatli bir okuma serüveninden sonra anladım ki hakikate doğru bir yolculuğun ilk işaret fişeğiymiş onlar…

     Gündüzleri okul ve çeşitli geleneksel oyunlarla geçerdi zaman… 

     Geceleri ise kalabalık köy cemaatlerinde sohbetlere iştirak ve o zamanlar epey güzel “olduğu söylenen” sesimle söylediğim türkülerle evimizden pek eksik olmayan misafirlerin ilgi odağıydım. Ne var ki yalnızlığı ve kendimle konuşmayı çok severdim. Hatta bazen etraftaki insanların varlığından bihaber ve kimse yokmuş gibi bir şeyler mırıldanıp duruyormuşum… 

     Bu yüzden çoğu kez sıradışı tepkiler almıyor değildim.

     * * *

     Okuma aşkı bende çocukluk yıllarına dek uzanır. Bazen, qûlin” dediğimiz evimize ait geniş ambarlıkta eski ve antika eşyalar içinde birşeyler arar dururdum. Tâ o zamanlardan beri geçmişe, maziye karşı özel bir muhabbet ve ilgim vardır. Yıllar sonra onu kitapçılarda, rafları süsleyen kitaplar arasında aramaya devam ediyorum hâlâ…

     Kimi zaman Tolstoy’la buluşup yaratılışın, kâinattaki özel sırrın izini sürdüm. Kimi zaman Dostoyevski’yle sosyal olayların, devrim ve çalkantılı süreçlerin bireylerin yazgısına nasıl yön verdiğini, kronikleşmiş kolektif kanıların, bireylerin yaşamını ve binbir türlü çelişkileriyle onları sürünmeye mâhkum eden kaderi müşahede ettim.

     Kimi zaman Garaudy ile buluşup “enternasyonal sosyalist” bir kongrede ateşli konuşmalar yaptım dünyanın ezilen halklarına…

     Kimi zaman Ali Şeriatî ile buluşup Fransa’nın ılıman ve incelik kokan o kültür sokaklarında Sartre ve Fanon’la varlık, hiçlik, oluş, yıkım, kader, sömürü, acı, özgürlük üzerine uzun uzadıya sohbetlere daldım…

     Kimi zaman Mella Mustafa Barzanî ile zifirî karanlıktaki Nisan gecelerinde etraftaki düşman askerlerinin saflarını yararak, bazen de yolda yönümüzü değiştirerek binbir umutla Rusya’ya varan çileli yolculuğa iştirak ettim. Bediuzzaman’la sürgünden sürgüne, zindandan zindana arkadaşlık etmeye kalkıştım… O’ndaki umut, aşk ve imânın sonsuz gücü ve heybetiyle mest oldum. “Meczup” ve “aykırı “dediler, ama ben açıktan ve aşikâr konuşmanın erdemine ve şuuruna erdim…

     Bazen de Sokrates’le bir olup Atinalılar’ı çileden çıkardım… Tanrılarıyla alay ettiğimiz için idam mahkûmu olduk, o idama koşarken, ben o kadar pişmediğim için çareyi hapisten kaçmakta buldum…

     Hâsılı kelam… Bunca okumadan sonra kendimi, Sokrat’ın o veciz ifadesiyle “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” noktasında buldum!

     UFKUMUZ

     17 OCAK 2014

ufuk coşkun kürdüm doğruyum çalışkanım

1151 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir