Anadilimin Öğretmeni Olacağım

 

Muhammed Kayran

 

 

 

 

 

     Anadilimi anamın karnındayken, bana gerçekten o güzel sesiyle okuduğu ninnilerle öğrenmiş olmalıyım. 2 yaşımdayken babamın Van’a tayini çıkınca ise orada DNA’larıma işleyen o güzel sözcükleri duymam uzun süre sekteye uğradı.

     Van’da yerleştiğimiz mahallede nedense herkes Kürt olduğu halde Türkçe konuşuyordu. Nedenini babama sorduğumda ise “Sakın sokakta Kürtçe konuşma!” derdi. Ama ben babamla Türkçe konuşmaya hiç ısınamadım, hiç alışamadım. Bir keresinde babamla Van çarşısına doğru giden bir minibüste babama dedim ki, “Bavo li sûkê ji min re topekî bikire.” Babam ben söyleyince var gücüyle kolumu çimdikledi. Neye uğradığımı şaşırdım. “Eğer bu adam benim tanıdığım babamsa top almayacak olsa bile bana bu şekilde davranmaz” diye düşünerek: “Tu çi dikî bavo, ma min çi got te?” dedim. Babam bunun üzerine daha da sert sıktı kolumu ve kulağıma eğilerek, “Ma tu nabînî polis pişt me runiştiye, tu çi re Kurdî diştexilî?” (Arkamızda oturan polisi görmüyor musun, niçin Kürtçe konuşuyorsun?) dedi. O zaman babamla ilk kez Türkçe konuşmak zorunda kaldım ve “Baba çarşıda bana top al, olur mu?” dedim. Bu kez babam bana gülümseyerek olumlu cevap verdi.

     Bu ânım 1984’e ait. Aynı yıl Van Mehmetçik Selen İlkokulu’na kaydım yapıldı. Babam, kendisi de Türkçe okumayı yeni öğrenmiş ve bana da ne biliyorsa öğretmişti. Okula başlamadan okumayı yazmayı öğrendim anlayacağınız. Bunun dışında babam bölme işlemini öğrenmemiş olduğu için toplama, çıkarma ve çarpmayı da sağlamasıyla beraber öğrenmiştim. Evimizde televizyon da olmadığı için bütün vaktimi okuyarak ve problem çözerek geçiriyordum. Öyle ki okula başladığımda direkt sınıf birincisi olmuştum. 5 yıl boyunca aldığım 10 karnede bir tane bile 4 yoktur. Birincisi sınıftayken beni erkenden okumaya geçirdiğini sanan öğretmenimin ise okul müdürünün odasında takındığı mağrur edayı hâlâ unutamıyorum.

     Okul hayatım hep böyle başarılı geçedursun, babam gibi ben de, evde başka bir insan evin dışında başka bir insan olmayı çoktan öğrenmiştim. Ve ortaokul terk tahsilli annemin konuştuğu güzel Kürtçe’yi duymak için evde daha çok zaman geçirmeye bayılıyordum. Bana anlattığı Kürtçe masalları, fıkraları, bilmeceleri bazen Türkçe’ye çevirerek mahalle ve okul arkadaşlarıma anlattığımda ise anlatımın asla orijinalindeki gibi olmadığını görmüş ve arkadaşlarıma “Aslında bu masalı Kürtçe’sinden dinlemenizi çok isterdim” diyordum. Diller arasındaki farklılıkları o kadar erken görmüştüm ki okuldaki öğretmenler “Kürtçe de Türkçe’den bozma bir dildir. Hatta dil bile değildir” dediklerinde onların kuyruklu yalancılar olduklarını bilebiliyor ve bir öğretmenin nasıl olur da yalan söyleyebildiğine kafa yoruyordum.

     Kürtçe’yi seviyordum; tabi ondan daha iyi bildiğim, duygularımı daha iyi ifade edebildiğim Türkçe’yi de seviyordum. Okulda bize öğretildiği kadar İngilizce’yi de çok seviyordum. İngilizce bazı sözcüklerin, hiç İngilizce bilmeyen babam tarafından kullanılıyor olmasına ise şaşırıp duruyordum. Evet, Kürtçe ile İngilizce arasında birçok benzer sözcük vardı ve bunun nasıl olabildiğini öğrenmem gerekiyordu. Öğretmenlere asla soramayacağım bu sorunun cevabını, adını hatırlayamadığım yabancı bir yazarın “Az Gelişmişlik İçinde Geri Bıraktırılmışlık” adlı kitabından öğrenmiştim. Kürtçe, Hint – Avrupa dil ailesinin Farsça ile beraber İran kolundanmış ve Ural – Altay dil grubundaki Türkçe ile benzer herhangi bir yanı yokmuş. Bütün dünya bu bilgiyi bilirken annem, babam ve ülkemdeki Kürtler’in büyük çoğunluğunun bundan haberi bile yoktu.

     Ben Kürtçe üzerine bu kadar kafa yorarken Kürtçe’min iyi derecede olduğunu kimse sanmasın. Ben Kürtçe’yi 10’lu yaşlarımda her yaz tatil için geldiğim Siirt’in Eynê (Bağgöze) köyünde öğrendim. Bağgöze’de çocukların bile (!) çok güzel Kürtçe konuşuyor olması o kadar hoşuma gidiyordu ki kendimi ezik de olsam mutlu hissediyordum. Benimle Türkçe konuşmaya çalışan köylü çocukları ise tersliyordum. Diyordum ki, “Evet, Türkçe güzel bir dil ama Kürtler ancak Türkler’le Türkçe konuşmalıdır.” İki Kürd’ün ortalarda Türk yokken birbiriyle Türkçe konuşması ancak o dili öğrenme çalışması olarak görülebilirdi.

     Eynê (Bağgöze) ziyaretlerimde geliştirdiğim Kürtçe, sokakta da Turgut Özal zamanında serbest olunca babamla dışarıda da Kürtçe konuşur olmaya başladım. Bu mutluluk verici gelişmenin karşısında ne yazık ki Türkçe konuşarak tanıştığım Vanlı arkadaşlarımla bugüne kadar bile Kürtçe iletişim kuramıyorum. Ben onlara Kürtçe selam verdiğim halde sohbet birkaç dakika sonra Türkçe’ye dönüşüyor. Bunun en büyük nedeni, kendi dilini iyi öğrenmemiş bu arkadaşlarımın ulaştıkları bilgi düzeyini Kürtçe cümlelerle ifade edemiyor oluşlarıdır. Aslında anlayan için büyük bir trajedidir bu! Zaten yıllar sonra Bağgöze’ye gittiğimde de benimle Kürtçe konuşan kişiler ancak yaşıtlarım ve daha yaşlılar olabiliyor. Bağgözeli çocuklar diyebilirim ki İstanbul Türkçesi’ni İstanbullular kadar iyi konuşuyor. Bu kötü bir şeydir demiyorum ama kendi dillerini bilmiyorlar ve Kürtçe konuştuklarında kendilerinin cahil görüleceklerinden korkarak aşağılık kompleksine giriyorlar. İşte anlayana bu da trajedidir diyorum.

     Ortaokul ve liseyi Van Kâzım Karabekir Lisesi’nde okudum. Burada sayısal ve sözel derslerimdeki genel başarıyı dikkate alan öğretmenlerim, beni açtıkları süper sınıfa aktardılar ve burada bana tamamen sayısal eğitim verdiler. Fakat ben, bir alışkanlık olarak tutkunu bulunduğum kitap dünyasından vazgeçmiyor, sayısal derslerden çok iyi notlar alsam bile herkese kilitli odamda kitap okuyor, kulaklıkla Kürtçe kasetler dinliyor ve bunların sözlerini kâğıda yazıyordum. Kürtçe stranlardaki sözlere bazen Türkçe karşılık bulmakta oldukça zorlandığımda ise Kürtçe’nin zengin dünyası içerisinde kayboluyordum.

     Liseyi kredili sistem kapsamında 2, 5 yılda tamamlayıp sayısal ağırlıklı çalışmayla önce ÖSS’ye ardından ÖYS’ye girdim. Derslerimdeki başarılarımdan dolayı oldukça pohpohlanan ben, dershanenin SBS sıralamasında Van’da dereceye girip % 50 indirim tekfline rağmen boşuna masraf olur diye kaydolmadım. Ancak bu aşırı özgüven ÖYS’de boyumun ölçüsünü almama neden oldu ve ancak 2 yıllık “Bilgisayar Programcılığı” kazanabildim. Buraya kaydımı yapıp okuduğum 2 yıl boyunca ise aslında “dilbilimci” yaratıldığımı farkettim. Çünkü kitap ve müziğe olan ilgim burada kursa gitmeden saz çalmamı da sağladı. Bildiğim dillerde şarkılar söylemeye başlamakla sayısal eğitimden iyice uzaklaştım. 2 yılın sonunda girmiş olduğum ÖSS ve ÖYS sonucunda ise asıl en sevdiğim meslek “Öğretmenlik”, aslında en sevdiğim alan olan “Dilbilim”e yerleşebildim.

     Yüzüncü Yıl Üniversitesi “Türk Dili ve Edebiyatı” bölümünü kazanmak benim için gerçekten oldukça mutluluk vericiydi. Eğitimini kendi başıma sürdürdüğüm Kürtçe’nin yanısıra Türk Edebiyatı’na, diline ve şiirine ileri düzeyde ilgim vardı.

     Fen – Edebiyat Fakültesi “Türk Dili ve Edebiyatı” bölümünde Hüseyin Çelik ve O’nun bana göre çok değerli kardeşi Mehmet Çelik, râhmetli profesör, soyadını hatırlayamadığım Zeki Hoca ve Kırgız profesör Süleyman Kayıpov gibi hocalardan dersler aldık. Burada Türk Dili ve Edebiyatı’nı, tasavvuf ilminin sırlarını öğrenmemizin yanısıra dilbilim ve halkbilim konusunda evrensel birçok yöntem ve metod da öğrenmiş oluyorduk. Üniversitede bugün Siirt’ten Öte’de birlikte yazdığımız İzzettin Oktay, Yılmaz Aksu, Ali Onur gibi daha birçok arkadaşla ise hayatı ve dünyayı sorguluyor , “Artos” dergisinde yazılar kaleme alıyorduk. Bu süreçte “Orhun Abideleri”nde ileri görüşlülüğüne hayran kaldığım Bilge Kağan’ı okumaktan aldığım zevk kadar Mem û Zin mesnevîsini, Cegerxwîn divanını Kürtçe okumaktan da büyük zevk alıyordum. Sözün özü, üniversitedeki dilbilim öğrenme serüveni benim için oldukça keyifli geçiyordu. Ancak üniversitemizde hâlâ Kürtçe’nin yasaklı dil oluşu ve yukarıda adını saymadığım bazı hocalarımızın “Kürtçe’nin bir dil olmadığı, sadece Türkçe’den bozma bir dil olduğu” yönündeki tezleri sinirime dokunmaya devam ediyordu.

     Râhmetli Bülent Ecevit’in Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde, üniversitelerde “Kürtçe seçmeli ders verilebileceği” yönündeki açıklaması bizi umutlandırmış ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki 2500’e yakın kişi gibi ben de bu yönde eğitim almak için üniversitemin rektörlüğüne başvurmuştum. Ancak dilekçeleri toplu kabul etmeyen rektörlük, herkesi kendi dilekçesini vermeye çağırmış, ilk gün mesai saati sıkıntısı yüzünden 500, ertesi gün 400 dilekçe kabul etmiş ve dilekçe sahiplerinin tamamını jandarmaya teslim etmiş, jandarma da bu arkadaşların tamamını gözaltına almıştı. Gözaltına alınan arkadaşların 50’yi aşkını ise tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Bizim dilekçe sıramız geldiğinde ise dilekçe almayı red etmiş, yağmur altında yaptığımız oturma eylemine de müdahale edilmişti.

     Yaşadığımız bu hayâl kırıklığının izleri doğrusu hâlâ üzerimizdeyken, diplomamda “dilbilimci” ünvânı alarak mezun oldum. Ardından da “Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni” olarak atandım. Türkçe’yi ve Türk edebiyatını gerçekten seviyor, öğretmekten de büyük keyif alıyorum. Ancak yanlış politikaların ürünü olarak anlamsız bulduğum Kürtçe yasağının yasal olarak olmasa bile fiilî olarak kaldırılmış olmasından ötürü de bir o kadar mutluyum. 90 yıldır tüm yasaklara rağmen öldürülemediği için “Yaşayan dillerden biri olarak kalabilen Kürtçe”yi bugün akademik düzeyde öğrenebilecek olmak, ardından öğretebilecek olmak, oldukça heyecan verici.

     Râhmetli Özal, ardından râhmetli Ecevit ile başlayan “Kürtçe açılımı” çok ağır adımlarla olsa bile devam ediyor. Daha önce “Kürtçe medeniyet dili değildir” diyen Bülent Arınç da İbrahim Sediyani gibi üstâdların dilbilim şovu yaptıkları makaleleriyle aydınlanmış ve Kürtçe’nin milyonlarca insan tarafından konuşulan kadim bir medeniyet dili olduğunu kabul etmiştir.

     Yanlış hesap Bağdat’tan dönermiş! Kürtçe’yi yasaklamak bir çılgınlıktı! Dünyadaki tüm diller tüm dünyalıların ortak malıdır ki her birinin öldürülmeye çalışılması tüm insanların katli ile aynıdır. Hiçbir devletin bekası o devlette yaşayan insanların bekasından ayrı düşünülemez. Bu açıdan çok geç de olsa yapılan yanlışlardan samimi olarak dönülüyor olduğunu görmek istiyoruz. Bundan ötesi, politikacılar samimi olmasa bile onları söyledikleri sözlere uymaya zorlama anlamında kültürümüze olan sevgimizi göstermemiz gerekiyor.

     Bu duygularla Artuklu Üniversitesi “Kürtçe Öğretmenliği” Tezsiz Yüksek Lisans bölümüne kaydımı yaptırmış bulunuyorum. YÖK’ün 500 kişilik kontejanı 250’ye düşürmesine, geriye kalanlara formasyon verilip verilmemesi kesin olmamasına rağmen yerleştiğim bu bölümde çocukluğumdan beri tutkunu olduğum anamın dilini öğrenecek olmanın heyecanını yaşıyorum. İmkânım olsa aynı ilim Çin’de bile olsa giderdim. Siirt’e araçla 3, 5 saat uzaklığındaki tarihî Mardin kentinde verilince neden gitmeyeyim? Yoksa “Kürtçe kurs açtık, ilgilenen olmadı” diyenleri mi sevindireydim? YÖK’ün yanlışından dönmesini, mağdur edilen arkadaşlarımın bir an önce haklarının tanınmasını temenni ediyorum.

     Anadilimin öğretmeni olmak değil, inanın öğrencisi olmak bana daha çok heyecan veriyor. Yine çocuk olacağım, belki sınıfta yaramazlık bile yaparım. İlkokulda çişinin geldiğini Türkçe söyleyemediği için altına işeyen Gürpınarlı Cumali’nin yaşadığı trajediyi değil belki; ama dersimin öğretmenine “Mamoste destura te hebe ezê herim WC” diyebilmenin zevkini ilk kez yaşayacağım.

     SİİRT’TEN ÖTE

     6 EKİM 2012

kürtçe anadilde eğitim

961 Total Views 3 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir