İnsanlar Âmele, Allah Niyete Göre Hüküm Verir

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Günümüzde “dîni dünyevî hayata alet etmek” yaygın bir refleks olduğu gibi, “dîni dünyevî hayattan tamamen uzaklaştırmak” da başka türlü bir reflekstir.

     Özellikle Türkiye gibi gelişmemiş ülkelerde, daha kötüsü “erdem” gibi bir yüce değerin tamamen ortadan kalktığı Türkiye toplumunda, “dîni siyasete ve ticarete alet etmek”, bireysel bir davranış olmayı aşmış ve toplumsal bir davranış haline gelmiş durumda.

     16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen Referandum sürecinde buna bilhassa daha çarpıcı bir biçimde tanık olduk.

     “EVET Cephesi” ve “HAYIR Cephesi” olarak iki ayrı kutba ayrılan taraflar, dînî argümanları alabildiğince kullandılar ve “Şu oyu verirseniz Cehennem’e gidersiniz”, “Şu oyu vermezseniz âhiretinizi hebâ edersiniz”, “Şu oyu verenler Allah’a karşı çıkmış olurlar” gibi akıllara ziyan açıklamalar yaptılar. Bundan haklı olarak çok rahatsız olan birtakım kişiler de, “dînin ve âhiretin siyasete alet edilmemesi” çağrısında bulundular.

     Oysa her iki tutum da yanlıştı.

     Cennet’i kendi tapulu malı olarak görmek, Allah’ı – hâşâ – bir siyasî kutbun reisi veya yandaşı gibi görmek nasıl ki sakat ve hastalıklı bir zihnin ürünüyse, dünyevî hayatımızdaki siyasî, ekonomik, sosyal ve bireysel davranışlarımızdan ve seçimlerimizden asla mes’ul tutulmayacağımıza, dolayısıyla bunların âhireti ilgilendiren mes’eleler olmadığına vurgu yapan söylemler de yanlıştır.

     Gerçek şu ki, dünyada attığımız her adımdan, ifâ ettiğimiz her türlü âmelden, küçük – büyük işlediğimiz tüm fiillerden âhirette hesaba çekileceğiz. Buna, seçimlerde verdiğimiz (ve vermediğimiz) oy dahil.

     Peki, ortaya koyduğumuz bir davranışın, meselâ Referandum’daki tercihimizin, Allah’ın rızasına uygun olup olmadığını nasıl anlayacağız? Bunun ölçüsü, kriteri nedir?

     “Erdemli olmak” konulu sohbetler dizimizin bugünkü sohbetinde bunu konuşacağız siz sevgili gönüldaşlarımızla…

     Bunu yaparken, özellikle son 10 yılda yaşanan ve gündemimizi epeyce meşgul edip toplumu da bir hayli kutuplaştıran olayları da zikrederek ve hatırlatarak yapacağız ki, sohbette ele aldığımız konu daha net biçimde anlaşılabilsin.

     Ancak bu, siyasî bir sohbet olmayacaktır elbette. Daha önceki sohbetlerimizde olduğu gibi, gündemi meşgul eden tartışmaları ilmî açıdan hasbihal edeceğiz.

     Referandum’da EVET oyu verenler, bu tercihleri nedeniyle sevap mı kazandılar yoksa günâh mı? HAYIR oyu verenler, bu tercihleri nedeniyle sevap mı kazandılar yoksa günâh mı?

     AK Parti’ye destek verenler, âhirette cezalandırılacaklar mı yoksa mükâfatlandırılacaklar mı? CHP’ye destek verenler, âhirette cezalandırılacaklar mı yoksa mükâfatlandırılacaklar mı?

     15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimine karşı çıkıp sokağa dökülenler, sevap mı kazandılar günâh mı? Tanklara karşı direnenler âhirette cezalandırılacaklar mı yoksa mükâfatlandırılacaklar mı?

     7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nde HDP’ye destek verenler, bu tutumları nedeniyle sevap mı kazandılar yoksa günâh mı? HDP’ye destek verenler, âhirette cezalandırılacaklar mı yoksa mükâfatlandırılacaklar mı?

     Mayıs – Haziran 2010 günlerinde Gazze’ye insanî yardım götürmek amacıyla yola çıkan Mavi Marmara gemisine binenler, o gemiye bindikleri için sevap mı kazandılar yoksa günâh mı? Mavi Marmara yolcuları, bu eylemlerinden dolayı âhirette cezalandırılacaklar mı yoksa mükâfatlandırılacaklar mı?

     Batı’ya ve İsrail’e düşman olmak, sevap mıdır yoksa günâh mı? İsrail’e ve İsrailliler’e düşmanlık yaparsak, karşılığında âhirette ceza mı görürüz yoksa mükâfat mı?

     12 Eylül 2010’daki Referandum’da EVET veya HAYIR oyu verenler, tercihleri nedeniyle sevap mı kazandılar yoksa günâh mı?

     Mesud Barzanî’yi desteklemek, sevap mıdır yoksa günâh mı? Kürdistan’ın bağımsızlığını desteklersek, bu tutumumuzdan dolayı âhirette cezalandırılacak mıyız yoksa mükâfatlandırılacak mıyız?

     Tayyip Erdoğan’ı “başkan” yaparsak, karşılığında Cennet’te kaç huri kazanırız? Bu huriler bizim çocukluk aşkımız olan komşunun kızı Huriye gibi güzel midirler?

     CHP’yi iktidara taşırsak ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu “başkan” yaparsak, öldükten sonra altından Munzur suyu gibi ırmaklar akan Cennet’e girebilecek miyiz?

     İvedi bir kongre yapıp Devlet Bahçeli’yi indirir ve MHP’nin başına Meral Akşener’i getirirsek, öldükten sonra Cennet’te kaçak çaya püskevit bandırır mıyız?

     Âhirette herkes Arapça konuşacaksa, benim Gürcü kökenli kardeşim Recep Tayyip Erdoğan, benim Kurmanc kökenli kardeşim Binali Yıldırım, benim Zaza kökenli kardeşim Kemal Kılıçdaroğlu, benim Ermeni kökenli kardeşim Devlet Bahçeli, benim Arnavut kökenli bacım Meral Akşener ve benim ne mutlu Türk kökenli bacım Figen Yüksekdağ, Mâhkeme-i Kübra’da nasıl hesap verecekler? Tercüman mı kullanacaklar? (Türk olan tek başkan HDP’nin başkanı, fakat Türk kabul edilmeyen tek parti HDP. “Garip ama Türkiye”!)

     İslamcı olsak mı, Demokrat olsak mı, Sosyalist olsak mı, Millîyetçi olsak mı ya da Atatürkçü olsak mı, bu Allah’ın hoşuna gider? Hangi ideolojiyi veya siyasî çizgiyi benimsersek Allah’ın rızasını kazanmış oluruz?

     Siyasî tercihlerimizin veya politik / ideolojik eylemlerimizin Allah’ı razı edip etmediğini nasıl anlarız? Bunu anlayabilmenin bir yolu var mı ve varsa yolu nedir?

     Bunları konuşacağız bu sohbette…

     Her şeyin en doğrusunu bilen, Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     * * *

     Allah Tebareke ve Teâlâ, yüce kitabımız Qur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Kim zerre miktarınca bir hayır işlemişse onu görür; kim de zerre miktarınca bir şer işlemişse onu görür.” (Zilzâl sûresi, 7. ve 8. âyetler)

     Bu âyet-i kerîmelerden çıkartılacak mânâ, bireyin, dünyada işleyeceği her türlü iyiliğinin de kötülüğünün de bir karşılığının olacağı ve bunun “misqale zerretîn” (zerre miktarınca) tanzim edileceğidir.

     İyiliğe de kötülüğe de meyilli olarak yaratılmış olan insanoğlu/kızı, iyi âmeller işleyebileceği gibi kötü âmeller de işleyebilir. Dünyada da âhirette de geçerli bir kural olarak, iyiliğin karşılığı mükâfat, kötülüğün karşılığı cezadır.

     Ancak bu sınavda hayatı ve insanın yaşam serüvenini “anlamlı” kılan bir boyut vardır: Dünyada işlediğiniz bir iyiliğin karşılığı âhirette ceza olabileceği gibi, dünyada işlediğiniz bir kötülüğün karşılığı âhirette mükâfat olabilir. Tıpkı bunun gibi, beraberce aynı fiili işleyen birden fazla kişiden, bazı kimseler o filli işlediği için âhirette mükâfatlandırılacakken, bazı kimseler de o aynı fiili işlediklerinden dolayı cezalandırılacaklardır.

     Bu söylediğimiz şey doğru mudur, böyle birşey mümkün müdür? Evet doğrudur, mümkündür.

     Burada siz sevgili okurlarımızın aklına iki konu takılacaktır:

     Birincisi; bir insan nasıl olur da işlediği bir iyi âmelden dolayı âhirette cezalandırılır ve işlediği bir kötü âmelden dolayı âhirette mükâfatlandırılır? Yani iyilik yaparak günâh kazanmak nasıl olabiliyor, kötülük yaparak sevap kazanmak nasıl mümkündür?

     İkincisi; beraberce aynı fiili işleyen birden fazla kişiden, nasıl olur da bazıları o fiilden dolayı mükâfatlandırılırken bazıları da o aynı fiilden dolayı cezalandırılır? Yani yapılan aynı iş nasıl olur da bazılarına sevap, bazılarına da günâh olarak yazılır? (Son 10 yılda yaşanan ve gündemimizi epeyce meşgul edip toplumu da bir hayli kutuplaştıran olayları, bu ikinci madde kapsamında konuşacağız.)

     Dedik ki; işlediğimiz bir iyi âmelden dolayı âhirette cezalandırılabileceğimiz gibi, işlediğimiz bir kötü âmelden dolayı âhirette mükâfatlandırılabiliriz. İyilik yaparak günâh kazanmamız mümkün olduğu gibi, kötülük yaparak sevap kazanmamız da mümkündür. Aynı şekilde, aynı işi yapan birçok kişi olarak, birlikte yaptığımız o iş bazılarımıza sevap olarak yazılabilirken, bazılarımıza da günâh olarak yazılabilir.

     Namaz kılarak günâh kazanmanız mümkün olduğu gibi, yalan söyleyerek sevap kazanmanız da mümkündür. Hacc’a giderek günâh kazanmanız mümkün olduğu gibi, insan öldürerek (cinayet) sevap kazanmanız da mümkündür. Muhtaç durumdaki fakirlere yardım ederek günâh kazanmanız mümkün olduğu gibi, hırsızlık yaparak sevap kazanmanız da mümkündür.

     Örnek vermezsek, konu anlaşılmaz. Örnek verelim:

     Namaz kılarsanız, insanlar sizi takdir ederler. Çünkü insanlar, âmele göre hüküm verirler. İnsanlar sizi yaptığınız fiile göre değerlendirdiği için, namaz kılan biriyseniz, toplumda sizi “namazında niyazında bir insan” olarak tanımlarlar. Ancak siz o namazı gösteriş için kılıyorsanız, toplumda “dîndar bir insan” olarak görülmek ve dolayısıyla insanlar tarafından saygı görmek amacıyla kılıyorsanız, kıldığınız namazın karşılığı âhirette mükâfat değil ceza olacaktır. Çünkü Allah, niyete göre hüküm verir. Allah-û Teâlâ sizi niyetinize göre yargılayacağı için, “namazı kendi çıkarları için kullanan biri” hükmünde olacaksınız ve kıldığınız namazlar size “sevap” olarak yazılmak bir yana, bilakis “günâh” olarak yazılacaktır.

     İnsanlar âmele, Allah niyete göre hüküm verir.

     İnsanlar âmellerinize, yaptıklarınıza bakarak size bir değer ve konum biçer. Allah ise niyetinize bakarak yapar bunu.

     Yalan söylerseniz, insanlar size “yalancı” derler ve bu davranışınızı ayıplarlar. Çünkü insanlar, âmele göre hüküm verirler. Ancak siz bir insanın hayatını kurtarmak, onu ona kötülük yapmak için harekete geçmiş düşmanlarından veya herhangi bir tehlikeden korumak için yalan söylemişseniz, yalan söylemekle günâh değil sevap kazandınız demektir. Çünkü Allah, niyete göre hüküm verir. Aralarında kavga ve geçimsizlik olan ve boşanıp yuvalarını yıkma tehlikesi geçiren karı – kocanın arasını düzeltmek, onları barıştırmak ve ailenin dağılmasını önlemek amacıyla yalan söylemişseniz, yalan söylediğiniz için âhirette büyük bir mükâfat ile ödüllendirileceksiniz demektir. Zirâ her ne kadar yalan söylemek çok çirkin bir davranış olsa da, siz bu fiili şerefli ve onurlu bir gaye için işlediniz. Hasta yatağında yatmakta olan bir hastaya moral ve umut vermek amaçlı söylenen yalanlar da (“Maşallah çok iyisiniz”, “Hiçbir şeyiniz yok, turp gibisiniz” gibi) yine bu bâbdandır.

     Hacc’a giderseniz, insanlar sizi takdir ederler. Çünkü insanlar, âmele göre hüküm verirler. İnsanlar sizi yaptığınız fiile göre değerlendirdiği için, Hacc’a gittiğinizde sizi “hacı” olarak tanımlarlar ve hayatınız boyunca bir kez yapmakla mükellef olduğunuz bu çok önemli ibadetinizi yerine getirmiş olmanızdan ötürü, size saygı gösterirler, hatta itimad ederler. Ancak siz o Hacc’ı gösteriş için veya ticaretiniz gelişsin, insanlar size güvensinler ve gelip dükkânınızda alışveriş yapsınlar, müşterileriniz çoğalsın ya da siyasete girdiğinizde seçmenler size güvensin ve oy versin hesabıyla yapmışsanız, yaptığınız Hacc size sevap değil günâh kazandırır. Çünkü Allah, niyete göre hüküm verir. Hacc gibi dînin en önemli vecibelerinden birini kendi ticarî veya politik çıkarlarınız için ifâ etmiş olmanızdan ötürü, âhirette cezasını çekersiniz.

     Cinayet işlerseniz, yani bir insanı öldürürseniz, “katil” olursunuz ve hapse girersiniz. İnsanlar size “katil” derler ve insanların kurduğu bir mekanizma olan devlet de böyle gördüğü için sizi cezalandırır, cezaevine koyar. Çünkü insanlar, âmele göre hüküm verirler. Fakat diyelim ki, bir kadın akşam karanlığında tenha bir sokakta yürürken, bir adam yolunu kesti ve ona saldırdı, kendisine tecavüz etmeye kalkıştı. Kadın ne kadar çığlık atıp yardım dilense de, sesini duyan yok! Kadının çantasında silah veya bıçak var; başka çaresi kalmayınca onu çıkardı ve kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldürdü. İşlediği cinayet sayesinde tecavüze uğramaktan kurtuldu. Kadının başka çaresi yoktu; ya o adamı öldürecekti ya da tecavüze uğrayacaktı. Kadın tecavüze uğramaktansa “katil” olmayı tercih etti. “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir” diyen Dîn’în bu hükmü, bu kadın için geçerli değildir. Çünkü Allah, niyete göre hüküm verir. Kadın her ne kadar birini öldürmüşse de, yaptığı iş Allah katında “cinayet” sayılmaz. Bilakis kadın namusunu ve iffetini korumak için o adamı öldürdüğü için, işlediği cinayetten dolayı âhirette mükâfatlandırılır. Âhirette cezalandırılacak olan kişi, katil değil maktuldür. Aynı şey vatan savunması için de geçerlidir. Çünkü vatan namustur. Vatanınız yabancı emperyalist güçler tarafından işgal edildiğinde, vatanı savunmak için işgalci güçlerin askerlerini öldürmeniz, meşrû bir müdafaadır. Ancak ilk önce saldıran taraf siz iseniz, bu hüküm geçerli olmaz.

     Muhtaç durumdaki fakirlere yardım ederseniz, insanlar sizi takdir ederler. Çünkü insanlar, âmele göre hüküm verirler. İnsanlar sizi yaptığınız fiile göre değerlendirdiği için, sizi “iyiliksever bir insan” olarak tanımlar, yüceltirler. Ancak siz fakirlere yardımı sırf reklâm amaçlı, prestij kazanmak amaçlı, siyasî veya ideolojik amaçlı yapıyorsanız, yaptığınız faaliyetlerin âhirette size hiçbir getirisi olmaz, bilakis götürüsü olur. Çünkü Allah, niyete göre hüküm verir. Yaptığınız “insanî yardım” faaliyetlerinin karşılığında âhirette büyük bir cezaya hazır olmalısınız. (Tanımadığım derneklerin günâhını almak istemem ama yakından tanıdığım, geçmişte kendilerine birçok yardımımın ve desteğimin dokunduğu “insanî yardım dernekleri”nin istisnasız tümünün faaliyetleri siyasî ve ideolojik amaçlıdır.)

     Hırsızlık yaparsanız, insanlar size “hırsız” derler ve bu davranışınızı ayıplarlar. Çünkü insanlar, âmele göre hüküm verirler. İnsanların kurduğu bir mekanizma olan devlet de böyle görür ve sizi cezalandırır, cezaevine koyar. Hırsızlık yaptığınız için hapsi boylarsınız. Ancak hırsızlık yapmak için bazen Allah katında makbul bir gerekçeniz olabilir. Çünkü Allah, niyete göre hüküm verir. Yaptığınız hırsızlık “haram” sayılmayabilir, Allah katında geçerli bir sebebi olabilir. Bu “geçerli sebepleri” Hint Sineması ve Türk Sineması milyonlarca kez filme çekmiş olduğu için, ayrıntıya girmeye lüzum yok.

     Görüldüğü üzere, dünyada işlediğiniz bir iyiliğin karşılığı âhirette ceza olabileceği gibi, dünyada işlediğiniz bir kötülüğün karşılığı âhirette mükâfat olabiliyor. Burda belirleyici olan şey, niyettir. Niyetiniz iyiyse; yaptığınız yanlışlar kötülük değildir, hatadır. Niyetiniz kötüyse; yaptığınız doğrular iyilik değildir, menfaattır.

     Aynı şey, icra ettiğimiz meslekler ve uğraşlar için de geçerlidir.

     Ben bir yazarım; kitaplar yazıyorum, yazılar kaleme alıyorum. Ben şayet bu işi topluma faydalı olmak, ilme ve fikir dünyamıza katkıda bulunmak, ülkemdeki adalet ve özgürlük mücadelesine yazılarımla destek vermek ve hakkın, erdemin savunuculuğunu yapmak amacıyla icra ediyorsam, yazarlığımın karşılığı olarak elbette Cennet’te güzel bir mükâfat ile Rabbim tarafından ödüllendirilirim. Çünkü insanlara faydalı oldum ve Allah’ın bana bahşettiği bilgi ve yetenekleri hayırlı bir yolda kullandım. Ve fakat ben yazarlığı sırf toplumda prestij kazanmak, insanların sevgi ve teveccühüne mazhar olmak, isim yapmak, ünlü olmak gibi amaçlarla icra ediyorsam, yazarlığımın ve yazı çalışmalarımın âhirette bana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü Allah niyete göre hüküm verir ve yaptığım iş güzel olsa da niyetim güzel değildir. Ancak insanlar niyete bakmazlar, âmele göre hüküm verirler ve dolayısıyla yazarlık yapan herkesi “yazar” olarak niteleyip saygı gösterirler.

     Aynı şey siyasetçiler için de geçerli. Bir siyasetçi şayet topluma faydalı olmak, halka hizmet etmek, ülkesine ve milletine faydalı bir birey olmak ve ülkesindeki hak, adalet ve hürriyet mücadelesine güçlü bir biçimde katkıda bulunmak amacıyla siyasete atılmışsa, bu hedefler için siyasetçi olmuşsa, siyasetçi olmasının karşılığı olarak elbette Cennet’te güzel bir mükâfat ile Rabbimiz tarafından ödüllendirilecektir. Çünkü insanlara faydalı olmuştur ve Allah’ın kendisine bahşettiği bilgi ve yetenekleri hayırlı bir yolda kullanmıştır. Ve fakat bu kişi siyasetçiliği, milletvekilliğini ya da bakanlığı sırf toplumda prestij kazanmak, insanların sevgi ve teveccühüne mazhar olmak, isim yapmak, ünlü olmak gibi amaçlarla icra ediyorsa, siyasetçi olmasının ve bir siyasetçi olarak yaptığı faaliyetlerin âhirette kendisine hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü Allah niyete göre hüküm verir ve yaptığı iş güzel olsa da niyeti güzel değildir. Ancak insanlar niyete bakmazlar, âmele göre hüküm verirler ve dolayısıyla milletvekili ya da bakan olan herkesi makamına göre değerlendirip ona saygı gösterirler.

     Kalplerde olanı bilen, ancak ve ancak Allah’tır. İçimizde saklı tuttuğumuz herşeyi bilen, sadece O’dur.

     Gelelim ikinci hususa…

     Dedik ki; beraberce aynı fiili işleyen birden fazla kişiden, bazı kimseler o filli işlediği için âhirette mükâfatlandırılacakken, bazı kimseler de o aynı fiili işlediklerinden dolayı cezalandırılacaklardır.

     Peki bu nasıl olmaktadır? Beraberce aynı fiili işleyen birden fazla kişiden, nasıl olur da bazıları o fiilden dolayı mükâfatlandırılırken bazıları da o aynı fiilden dolayı cezalandırılır? Yani yapılan aynı iş nasıl olur da bazılarına sevap, bazılarına da günâh olarak yazılır?

     Burada geçerli olan kural, daha doğrusu bunun böyle olmasının sebebi, az önce anlattığımız birinci hususta belirleyici olan aynı kuraldır: İnsanlar âmele, Allah niyete göre hüküm verir.

     Dîn’in ve Allah inancının bu en temel kuralını bilirseniz, siyasetçilerin ve onların şarlatanlığını yapan dîn adamlarının “Bize oy vermezseniz Cennet’e gidemezsiniz”, “O partiye oy verirseniz Cehennem’e gidersiniz”, “Referandum’da şu tercihi yaparsanız âhiretinizi hebâ edersiniz” türünden meczupça laflarının hiçbir ilmî ve itikadî geçerliliğinin olmadığını rahatlıkla anlarsınız. Çok açıktır ki, bu tür söylemler, alenî bir sapıklığa ve delalete işaret etmektedir.

     İmdi…

     İçinde bulunduğumuz Nisan 2017’den başlayıp geriye doğru giderek, son 10 yılda yaşanan ve gündemimizi epeyce meşgul edip toplumu da bir hayli kutuplaştıran olayları yeniden hatırlayalım ve bunları, bu olaylar karşısındaki duruşumuzu, bu hadiseler çerçevesinde sergilediğimiz davranışları “İnsanlar âmele, Allah niyete göre hüküm verir” düsturu gereğince sağlıklı bir biçimde ölçüp tartalım:

     16 Nisan 2017 Referandumu’nda insanların önüne EVET ve HAYIR olmak üzere iki seçenek sunuldu ve yapılan seçimde ülkenin tam yarısı EVET derken, tam yarısı da HAYIR dedi. Tercihler yarıya yarıya sandığa yansıdı.

     İnsanlar âmele göre hüküm verdiği için, EVET oyu verenler “EVET’çiler” olarak, HAYIR oyu verenler de “HAYIR’cılar” olarak isimlendirildiler ve hepsi aynı kefeye kondular. Hatta siyasîler ve bu kutuplaşmanın öncülüğünü yapanlar işi o kadar ileri götürdüler ki, hiçbir ahlakî kural tanımadan “karşı tercih”in üzerine çamur atmak için her türlü namertçe ithamda bulunmaktan sakınmadılar. “Batı da HAYIR diyor, öyleyse siz de onlarla birsiniz”, “PKK de HAYIR diyor, öyleyse siz de onlarla birsiniz”, “FETÖ de HAYIR diyor, öyleyse siz de onlarla birsiniz”, “Şunlar şunlar şunlar da HAYIR diyor, öyleyse HAYIR oyu verenler teröristtir, vatan hainidir” gibi en mide bulandırıcı söylemleri en üst perdeden dinledik. Böyle bir mantık yürütebilen, bu lafları söyleyebilen insanlar için birşey söylemek “devlet büyüklerine hakaret” kapsamına gireceğinden, dikkat ettiyseniz ben de birşey söylemiyorum zaten.

     80 milyonluk bir ülkede vatandaşların yarısı HAYIR oyu kullanmış. Bir cumhurbaşkanı, bir başbakan düşünün ki, yönettiği ülkenin yarısına “terörist” diyor, yurttaşların yarısı için “vatan haini” diyor. Böyle birşey kabul edilebilir mi?

     Referandum’da HAYIR oyu kullanan vatandaşlar arasında birbirine taban tabana zıt kutuplarda yer alan ve tamamen farklı sebeplerle ve değişik gerekçelerle böyle bir tercihte bulunmuş olanlar var. İnsanlar âmele göre hüküm verdiği için, hepsini aynı sepete koyar ve “HAYIR’cılar” diyerek etiketler. Aynı şey “EVET’çiler” olarak etiketlenen taraf için de geçerli. Velâkin Allah’ın indinde bunların hepsi aynı sepete girmezler. Allah niyete göre hüküm verdiği için, aynı oyu vermiş olsalar bile, bazılarının verdiği oyu “sevap” olarak yazarken bazılarının verdiği oyu da “günâh” olarak yazar. Allah’ın indinde önemli olan niyettir, hangi niyetle böyle davrandığınızdır.

     Erdoğan karşıtlığından veyahut Kemalist reflekslerle hareket ederek HAYIR oyu verenler ile, “tek adam” rejiminin ülkeyi geri götüreceğini, “kuvvetler ayrılığı” ortadan kalkarsa Demokrasi’nin yara alacağını ve bugüne kadarki hak, adalet ve hürriyet mücadelesinin elde etmiş olduğu tüm kazanımlarını yitireceğini düşünerek, bütün bunları akl-ı selim ile hesaplayıp kavrayarak HAYIR oyu verenlerin bu tercihlerinin hükmü Allah’ın indinde aynı mıdır? Böyle birşey olabilir mi? Dünya üzerindeki hangi dînde böyle bir Tanrı inancı var?

     Hele hele işi iyice şirazesinden çıkartarak, tamamen haklı, mantıklı, vicdanlı ve Allah indinde de makbul olan gerekçeler ile HAYIR oyu vermiş olanların bu tercihlerini götürüp de PKK’nın, FETÖ’nün ya da Avrupa’daki ırkçı ve Neo – Nazi politikacıların HAYIR çıkması arzularıyla bir tutup bunu eşdeğer görmek, aralarında özdeşlik kurmaya çalışmak, nasıl bir hastalıklı rûh halidir? Bunu yapanlar – ki yaptılar – hiç mi Allah’tan korkmazlar?

     Ona bakarsanız, 12 Eylül 2010 Referandumu’nda da yine iktidardaki AK Parti Hükûmeti EVET cephesine öncülük ediyordu ve çok değil 7 yıl önceki o referandumda, şu anda FETÖ olarak isimlendirilen Gülen Cemaati de, şu anda ismi HDP olan BDP de ve şu anda “Haçlı güçleri” olarak isimlendirilen Avrupa devletleri ve Batı da EVET çıkmasını istiyor, günümüzde “şer cephesi” sepetine konmuş bütün bu güçlerin hepsi AK Parti ile aynı paralelde hareket ediyorlardı. Sizin mantığınızla gidersek, asıl “PKK’cı, FETÖ’cü, dış güçlerin maşası, vatan haini ve terörist” olan sizler misiniz? Sizin mantığınızla gidersek, öyle oluyor. CHP hariç, 2010 Referandumu’nda bütün bu çevrelerin (BDP, PKK, Gülen Cemaati, Haçlı Avrupası) istisnasız tamamı AK Parti ile beraber EVET cephesini teşkil etmiyor muydu? Ayrıca 2017’de AK Parti ile beraber EVET cephesinde yer alan MHP, 2010’da da CHP ile beraber HAYIR cephesinde yer almıştı. Ona ne diyeceksiniz?

     15 Temmuz 2016 günü hain bir darbe girişimine tanıklık ettik. TSK içindeki bir grup, silahlı kalkışmaya kalkışarak askerî darbe girişiminde bulundu. İstanbul’da havaalanı askerler tarafından işgal edildi. Uçakların iniş ve kalkışları engellendi. Ankara’da TRT ve diğer birkaç televizyona silah zoruyla el kondu, TRT ekrânlarından saatler boyunca tekrar halinde “Türk Silahlı Kuvvetleri, yönetime el koymuştur” bildirisi okundu. TBMM ve önemli devlet kurumları havadan savaş uçakları ve helikopterler tarafından bombalandı. Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere yüzlerce ölü ve yaralı oldu. Ülke iç savaş durumu yaşadı.

     Şimdi, erdemli ve onurlu insanların böyle bir hadisede yapması gereken nedir? Elbette ki askerî darbe girişimine karşı çıkmak, sivil iradenin, meşrû hükûmetin, yanında yer almaktır. Bizler askerî darbelerin her türlüsüne karşı olduğumuz, ömrümüz boyunca sivil iradeden ve Demokrasi’den yana durduğumuz için 15 Temmuz’da bu hain ve kalleşçe teşebbüse daha ilk saatlerinden itibaren şiddetli ve kararlı bir biçimde durduk. Darbe girişimi esnasında iktidarda AK Parti yerine CHP veya HDP olsaydı, bizim tavrımız gene aynı olurdu.

     Ama elbette ki, darbeye karşı çıkmak için sokaklara inen milyonlarca insanın tamamı bu aynı duygularla hareket etmedi. İktidarda sırf AK Parti olduğu için ya da Erdoğan seviciliğinden veya buna benzer saiklerle sokağa inenler de oldu. Darbe girişimi esnasında iktidarda AK Parti değil de CHP veya HDP olsaydı, bunların hiçbiri belki de kılını bile kıpırdatmazdı. Ama bizim tavrımız gene aynı olurdu. Çünkü bizim amacımız herhangi bir partiyi veya şahsı korumak değil, Demokrasi’yi korumaktı.

     Şimdi, onların darbeye karşı çıkmış olması ile bizim darbeye karşı çıkmış olmamız aynı sepete konabilir mi? Allah-û Teâlâ nezdinde bu ikisi aynı olabilir mi? İnsanların gözünde hepsi aynıdır, çünkü insanlar âmele göre hüküm verirler. Ama Allah’ın nezdinde aynı değildir, zirâ Allah niyete göre hüküm verir.

     Bunun gibi, 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nde, mevcut baskıcı ve despot iktidara karşı direniş ve muhalefet cephesini HDP temsil ediyordu. Ülkenin hak, adalet ve hürriyet mücadelesi veren tüm kesimleri HDP etrafında toplanmıştı. Seçim süreci boyunca bizzat Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından HDP ve kitlesi açıkça hedef gösteriliyor, “Zerdüşt”, “Ermenî” denilerek aşağılanmaya (!) çalışılıyor (sanki Zerdüşt olmak veya Ermenî olmak ayıp bir şeymiş gibi!), HDP’nin mitinglerine katılan vatandaşlar toplu linç ve saldırılara maruz kalıyor (Örnek: Erzurum), HPD mitinglerinde canlı bombalar patlatılıp katliâmlar yapılıyor (Örnek: Ankara ve Diyarbakır), fakat bütün bu düşmanlığa, barbarlığa ve saldırganlığa rağmen HDP mutedil ve sağduyulu üslûbunu terk etmeden medenîce seçim çalışmalarını yürütmeye çalışıyor, gittikleri her yerde lince uğramalarına ve otobüsleri taşlanmalarına rağmen HDP seçmenleri hiçbir taşkınlığa başvurmuyordu.

     Şimdi, erdemli ve onurlu insanların böyle bir hengâmede yapması gereken nedir? Elbette ki mazlum ve haklı taraf olan HDP’nin yanında yer almak, destek olmak, en azından köstek olmamaktır. Bizim yaptığımız şey de bundan başkası değildi. Bunu yaptı diye insan “PKK’lı” mı oluyor yani?

     Ama elbette ki, 7 Haziran seçimlerinde tipik klasik “partici” reflekslerle HDP’yi desteklemiş olan milyonlarca insan vardı. Onlar zaten bu partinin seçmenleri ve her seçimde ona oy veriyorlar. Ama bu şekil hareket edip HDP’yi desteklemiş olanlarla, yukarıda saydığım ve hatırlattığım saiklerle HDP’ye destek vermiş olanların bu tercihleri aynı sepete konabilir mi? Allah-û Teâlâ nezdinde bu ikisi aynı olabilir mi? İnsanların gözünde hepsi aynıdır, çünkü insanlar âmele göre hüküm verirler. Ama Allah’ın nezdinde aynı değildir, zirâ Allah niyete göre hüküm verir.

     7 Haziran seçimlerindeki duruşumuzdan dolayı 2015’te birtakım çevreler tarafından “HDP’ci, PKK’cı, Kürtçü” olarak damgalandık. 15 Temmuz darbe girişimindeki duruşumuzdan dolayı 2016’da birtakım çevreler tarafından “AKP’ci, Türk İslamcı, Erdoğancı” olarak damgalandık. 16 Nisan Referandumu’ndaki duruşumuzdan dolayı 2017’de de birtakım çevreler tarafından “CHP’ci, Kemalist, Kılıçdaroğlu’nun adamı” olarak damgalandık. Düşünebiliyor musunuz; birer yıl arayla yiyoruz bu damgaları! 2015’te “HDP” etiketi, 2016’da “AK Parti” etiketi, 2017’de de “CHP” etiketi. İşte boşuna demiyoruz, “Bu toplum bir cahiliye toplumudur” diye. İnsanların niçin, hangi saiklerle ortaya bir duruş koyduğunu bilmeden, düşünmeden, anlamadan, kendileri koyun gibi sadece sürünün peşinden gittikleri ve yerlerine de başkaları düşündüğü için, özgür düşünebilen insanların davranışlarını anlayabilecek feraset ve seviyeden yoksun gürûhlar tarafından sürekli böyle etiketler yapıştırılıyor.

     27 Mayıs 2010 gecesi Gazze’ye insanî yardım ulaştırmak amacıyla yola çıkan ve 31 Mayıs 2010 sabahı Akdeniz açıklarında İsrail saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisinde toplam 587 yolcu vardı. İnsanlar âmele göre hüküm verdiği için, o 587 insanın hepsini aynı sepete koyar ve “Mavi Marmara yolcuları” diye adlandırır. Peki ama Allah’ın nezdinde de bu böyle midir? Hepsi aynı mıdır? Değildir. Çünkü Allah niyete göre hüküm verir.

     Mavi Marmara yolcularının bir kısmı o gemiye bir Ümmet yahut İslam dâvâsı için, bir kısmı Filistin dâvâsı için, bir kısmı da bunu bir “Türkiye dâvâsı” olarak gördükleri için binmişlerdi. Hristiyan yolcular da kendi dînî ve vicdanî duyarlılıkları gereği. Avrupalı Sosyalistler de enternasyonalist duygularla binmişlerdi. Bunun yanında Filistin veya Ortadoğu ile ilgili pek bir bilgisi veya duyarlılığı olmayan, yani fazla “bilinçli” bir insan olmayıp sırf AK Parti Hükûmeti bu seferi desteklediği için binenler de vardı. Belki de aralarında meşhur olmak, popüler olmak ya da toplumda saygınlık kazanmak için binenler de olmuştur. Ya da belki de sırf kronik “İsrail düşmanlığı” ya da “Yahudî düşmanlığı”ndan ötürü binenler de olmuştur. Bilemem. Bunun dışında (yıllar sonra ortaya çıktığı üzere) filoyu organize edenlerin amacı tamamen Neo – Osmanlı politikalara zemin hazırlamak, bu olayı iç politikaya ve TC’nin Ortadoğu politikasına alet etmek idi. Fakat bütün bunların haricinde, hakikaten de, hiçbir dînî, mezhebî, ideolojik veya ulusal kaygı ve çıkarlara göre davranmadan, sadece ve sadece ambargo altındaki mazlum bir halka insanî yardım ulaştırmak, o mazlumlarla dayanışma içinde olmak amacıyla binenler de vardı. Şimdi, bütün bunların hepsi aynı sepete konabilir mi? Allah-û Teâlâ nezdinde bunların hepsi aynı olabilir mi? İnsanların gözünde hepsi aynıdır, çünkü insanlar âmele göre hüküm verirler. Ama Allah’ın nezdinde aynı değildir, zirâ Allah niyete göre hüküm verir.

     * * *

     Bitiriyorum:

     2010 yılında Mavi Marmara gemisine bindim diye 7 yıldır birtakım gürûhlar tarafından dünya kadar küfür yiyor, hakaretler işitiyorum. Bana “İktidarın maşası, Türk İslamcı, Neo – Osmanlıcı” ve benzeri onlarca laf söylendi.

     2015 yılındaki genel seçimlerde HDP’nin yanında durdum diye 2 yıldır birtakım gürûhlar tarafından dünya kadar küfür yiyor, hakaretler işitiyorum. Bana “HDP’ci, PKK’cı, terör yandaşı, eşcinsellerin yoldaşı” ve benzeri onlarca laf söylendi.

     2016 yılındaki hain ve kalleş darbe teşebbüsünde meşrû sivil iradenin, AK Parti Hükûmeti’nin yanında durdum diye 1 yıldır birtakım gürûhlar tarafından dünya kadar küfür yiyor, hakaretler işitiyorum. Bana “AKP’ci, Erdoğan’ın adamı, yandaş” ve benzeri onlarca laf söylendi.

     2017 yılındaki referandumda CHP’nin yanında durdum diye aylardır birtakım gürûhlar tarafından dünya kadar küfür yiyor, hakaretler işitiyorum. Bana “CHP’ci, Kılıçdaroğlu’nun adamı, Kemalist” ve benzeri onlarca laf söylendi.

     Yediğim küfür ve hakaretleri affetmem elbette mümkün değil, ama bu ahlak ve şeref yoksunu kişi ve çevreleri Allah’a havale ediyorum.

     Ben İslamcı değilim, Kürtçü değilim, Türkçü değilim, Sosyalist değilim, Kemalist değilim. Hiçbir ideolojim yoktur. Bu dünyada imân ettiğim tek ideoloji, “İnsanlar arasında en hayırlınız, insanlara faydalı olandır” düsturudur.

     Mavi Marmara gemisine binmemin tek sebebi vardı: Gazzeliler mazlum ve haklı, İsrail ise zalim ve haksızdı. Bunun dışında bir sebebi yoktur. Filistinliler Müslüman, İsrailliler ise Yahudî olduğu için katılmadım o sefere. Eğer zalim ve haksız olan taraf Müslüman Filistin, mazlum ve haklı olan taraf da Yahudî İsrailliler olsaydı, benim tavrım gene aynı olurdu. Yahudî düşmanı değilim ve bana göre Yahudî düşmanlığı, Faşizm’dir, Faşizm’in tâ kendisidir. Benim nezdimde “İslam düşmanlığı” neyse, “Kürt düşmanlığı” neyse, “Şiî düşmanlığı” neyse, “Yahûdî düşmanlığı” da odur. Aralarında hiçbir fark görmüyorum ve hepsi de Faşizm’dir.

     7 Haziran genel seçimlerinde HDP’nin yanında yer almamın tek sebebi vardı: HDP hem haklı hem de mazlum olan tarafı temsil ediyordu. Meydanlarda açık açık hedef gösteriliyor, seçmen kitlesi linç ediliyor, seçim mitinglerinde canlı bombalar patlatılıp katliâmlar yapılıyordu. Bütün bunlara rağmen HDP ve seçmen kitlesi en ufak bir taşkınlık ve antidemokratik yönteme başvurmuyor, seçim mücadelesini uygar bir biçimde sürdürüyordu. 7 Haziran seçim sürecinde HDP’nin yanında durmak için HDP’li olmak gerekmiyordu, insan olmak yeterliydi. Ben de insan olduğum için bu dayanışmayı sergiledim. Fakat 7 Haziran’da kazanılan seçim başarısından sonra HDP’nin şımarmış olması, hendek ve çukur rezaletleri, aldıkları tarihî desteğin – af buyurun – içine etmeleri, benim 7 Haziran öncesi duruşuma bir halel getirmez. Ben doğru olanı yaptım. Niyetim temizdi.

     15 Temmuz hain darbe teşebbüsüne karşı sivil iradenin, AK Parti Hükûmeti’nin yanında durmamın tek sebebi vardı: Askerî darbeye karşı sivil iradeyi ve Demokrasi’yi savunmak. Ortaya koyduğum tavrın ne darbecilerin kimlikleriyle bir alakası vardır, ne de iktidarın kimliğiyle. İktidarda hangi parti olursa olsun, aynı şekilde davranırdım. Allah muhafazâ, yarın böyle bir hadise tekrardan yaşansa, tavrım gene aynı olacaktır. Velâkin darbe tehlikesi atlatıldıktan sonra iktidarın OHAL ilan edip KHK’lar ile asıl darbeyi kendisinin yapması, benim 15 Temmuz’daki duruşuma halel getirmez. Ben doğru olanı yaptım. Niyetim temizdi.

     16 Nisan’daki referandumda CHP’nin yanında yer almamın tek sebebi vardı: CHP hem haklı hem de mazlum olan tarafı temsil ediyordu. Nasıl ki 7 Haziran 2015’te HDP hakkı temsil ediyordu, nasıl ki 15 Temmuz’da AK Parti hakkı temsil ediyordu, 16 Nisan’da da CHP hakkı temsil ediyordu. Bu kadar net!

     “Tek adam” rejiminin diktatörlükten başka birşey olmadığına inanıyorum ve onun da zûlüm ve baskıdan başka birşey getirmeyeceğini anlayacak kadar beynim var. Getirilmek istenen yeni rejimin (onlar “sistem” diyorlar) ülkeyi daha da geriye götüreceğini ve gerici bir çaba olduğunu düşünüyorum.

    Bu referandum iptal edilip yeniden tekrarlansa, sonra bir daha tekrarlansa, bu referandum yüz defa tekrarlansa ve yeniden yapılsa, her seferinde de CHP’nin durduğu yerde duracağım. Çünkü doğru yerde duran, CHP.

     Siz istediğiniz kadar bana “CHP’ci, Kılıçdaroğlu’nun adamı, Kemalist” deyip durun, umurumda bile değildir.

     İnsanların âmele göre hüküm verdiğini bildiğim için, bu söylemleri ve sahiplerini ciddîye dahi almam.

     Benim için önemli olan insanların değil, Allah’ın rızasıdır.

     Allah ise niyete göre hüküm verir.

     Sözlerimizin başı da sonu da Allah’a hamddır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     27 NİSAN 2017

 

1198 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap İnsanlar Âmele, Allah Niyete Göre Hüküm Verir

  1. Zana Yasin dedi ki:

    Guzel bir yazi yazmissin agzina eline ve beynine saglik. ALLAH C C senden razi olsun. Yanliz benim hic bir ideolojim yok islamci degilim kelimesi olmadi. Eger ALLAH C C inaninip iman ediyorsan senini idolojin islamdir ve islamcisin. ALLAH C C evet ama onun kanunkarina yayir olmaz. Burda celiskiye dusuyorsun sana gunah getirir. ALLAH C C yardimcin olsun.

    ISLAM PÉ KURDI KURDISTAN PÉ ISLAME XAWSE.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir