Uludere (Kürtler) Karşısında Hz. Muhammed (asm)’in Tavrı

 

Kutbeddin Nurlubaş

 

 

 

 

     “Hazret-i Muhammed yaşasaydı, Uludere Katliâmı karşındaki tavrı ne olurdu?”

     Ahmet Altan, “Dîndarlar ve Kürtler” başlıklı güzel yazısında, yukarıdaki soruyu sormuştu. Bizim için, Allah’ın Kitabı elimizde, Sünnet’i korunmuş halde durmaktadır. Bu esas ölçüler dururken, Kürtler’in konumunu değerlendirirken Türkiye’nin en önemli fıkıhçısı gibi uygulama ile hiç ilgisi olmayan bir “kundakçı” hikâyesine dayanmayacağız; bilakis muhakemât ve nas, yani açık, kesin ve net olup, içtihada ve yoruma bile girmeyen ve her insanın ve Müslüman’ın okuyup anlayabileceği, Kur’ân ayetlerinden yararlanacağız.

     Hz. Muhammed (asm)’in ahlâkı; hânımı olan Hz Aişe’nin ifadesiyle “Kur’ân ahlâkı idi.” Ve yine Kalem sûresi 4. âyetteki Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” ifadesiyle en büyük ahlak ve dürüstlük sahibi olan, Hz. Muhammed (asm)’in, Uludere dâhil, Kürt meselesi için en sağlam bir şekilde bize ulaşan ve herkesin üzerinde ittifak sağladığı ve Hz. Peygamber (asm)’in “İki şeyi size bırakıyorum; biri Allah’ın kitabı, biri de sünnetimdir” deyip Kur’ân’ı birinci sıraya koyduğu ve Hz. Ali’ye hitaben “Ben Kur’ân’ın tenzili (indirilmesi ve insanlık dünyasında kabulü için çalışıp) harb ettim, sen tevili (doğru anlaşılması ve yorumlanması için çalışıp) harb edeceksin” hadisinde buyurduğu gibi birinci önceliği olan Kur’an-ı Hâkim’den tavrını anlamaya çalışacağız.

     Aslında İslam savaş hukukunda, insan toplumlarının bir gerçeği olarak ortaya anlaşmazlık çıkarsa, önce;

     1 – Karşı taraf, hakikate (İslam’a) dâvet edilir. 2 – Sonra anlaşmaya dâvet edilir (güvenliği, temel hak ve hukuku sağlamaya karşılık cizye). 3 – Savaş ilanı yapılır. Sizinle savaşanlara Allah yolunda (O’nun rızasını gözeterek, disiplin içinde) savaşın. Haddi aşmayın, kesinlikle Allah haddi aşanları (aşırı gidenleri) sevmez.” (Bakara, 190)

     34 Roboskî çocuğu için de, işte bu temel yöntemlere göre hareket edilip, (“teslim olun” gibi) bir diyalog ve görüşme veya sağlıklı bir haber alınsaydı, neticede savaşçı veya silahlı olmadıkları, masum ve mazlum oldukları anlaşılacaktı. Uçaktan kim olduğu belli olmuyorsa, yerde hiç mi orada sistemin diğer birimleri yoktu? Ki 30 yıldır yoğun olarak orada vardır. Buna rağmen tespit edilememişse en büyük hata zaten budur. O halde, bir sürü hatalar da bu süreçte gerçekleşmiştir.

     “Kaçakçıydı” deniliyor. Kaçakçının cezası, uçak bombardımanı ile parçalamak mıdır? İbrahim Sediyani’in hatırlattığı gibi, “Ümmet ayrılmasın” deniliyor. Peki, Uludereliler’i kim en yakını olan akraba, soydaş ve dîndaşından ayırdı ve aralarındaki komşu ticaretini kaçak duruma düşürdü? Neden, Ümmet’in bu mevcut parçalanmışlığına İslam âlimleri birliktelik çözümü sunmadılar? Yoksa Hristiyanlık, pagan Roma İmparatorluğu’nu Hristiyan’laştırınca, Roma da Hristiyanlık’ı dönüştürdüğü gibi, bizim (bir kısım) âlimlerimiz de Kemalist düzeni dönüştürünce, Kemalizim de özellikle millîyetçilik konusunda onları dönüştürmüş olmasın mı?

     Hz. Muhammed (asm), devletin savaş uçakları ile Roboskî’de katledilen ve sorgulaması devam eden masum insanları için; kim öldürürse öldürsün bu olaya Allah için şahîdlik yapıp doğru bir şekilde ve tarafsız bir tarzda sorgulanmasını isteyip şu âyeti okuyabilirdi:

     “Ey imân edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun, kendiniz, ana – babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahîdlik eden kimseler olun. (Haklarında şahîdlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fâkir olsunlar, Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahîdliği) eğer büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahîdlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 135)

     Elinde silah olmayıp, savaşçı olmayan bu masum insanların öldürülmesi hususunda şu temel insanî hakikati dile getirirdi:

     “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” (Maide, 32)

     Diyelim ki cinayet işleyen olsa bile, masumun bu konuda aynı milletten olması, yakını ve akrabası olması fark etmez. Suçun şahsîliğini nazara veren şu prensibi ifade ederdi:

     “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden birşey yüklenmez.” (Fatır, 18)

     Kürt veya kaçakçı olmaları onların zalim olduğunu ortaya koymaz ve devamlı hutbelerde Arapça aslıyla Cuma günü hutbelerde tekrarlanan şu hakikati haykırırdı:

     “… Fe lâ udvâne illâ alez zâlimîn. (Düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.)(Bakara, 193)

     Bu sorgulama sürecinde devletin birimleri, bu olayı örtbas mı edecek yoksa takvâ, yani sorumluluk bilinci ile yardımlaşarak mı sonuca ulaşacaklar? Bu anlamda Hz. Muhammed (asm) bu gerçeği hatırlatmada bulunabilirdi:

     “Bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecavüze sevketmesin! İyilik ve takva (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (Maide, 2)

     Bütün insanlara hatip olan Hz. Muhammed (asm), millete sesleniş konuşması yapsaydı, Cuma günleri minberde, imam aşağı inmeden her hafta “Allah’ın adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emrettiğini; haddi aşmayı, kütülük yapmayı ve  saldırıyı yasakladığını” ümmetine hatırlatırdı, bir daha bu olay münasebetiyle de şöyle gündeme getirirdi:

     “Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Düşünüp ibret alırsınız ümidiyle size ders veriyor.” (Nahl, 90)

     Ölenlerin, dillerinin farklı oluşuna dudak büküp önemsemeyenlere karşı, şu ontolojik ve yaradılıştan gerçeği hatırlatırdı:

     “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının âyetlerindendir (belgelerindendir). Doğrusu bunlarda, alimler (bilenler) için dersler vardır.” (Rum, 22)

     Millîyetlerinin ayrı olmasına karşılık fazla duyarlı olmayanlara, büyük ihtimalle bu âyeti haykırırdı:

     “Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah yanında en şerefli ve itibarlınız, (O’ndan saygı ile en çok) korkup  sakınanızdır. Muhakkak Allah alim (bilir) ve habirdir (haberlidir).” (Hucurat, 13)

     Birliktelik aynı olmaktır diye savunanlara, Fatır sûresini okuyarak Allah’ın fıtrattaki farklı farklı yaratma biçimlerini anımsatıp şu gerçeklere dikkat çekerdi:

     “Kör ile gören, karanlıklar ile ışık ve gölgelikle sıcaklık bir değildir. Dirilerle ölüler de bir değildir.” (Fatır, 19 – 21)  

     Âyetlerle bu farklı ve değişik yaratma biçimleri ile zihni hazırladıktan sonra şu yaradılış hakikatine geçerdi:

     “Allah’ın gökten su indirdiğini görmez misin? Biz onunla türlü türlü renkte ürünler yetiştirmiş, dağlarda da beyaz, kırmızı, siyah ve gri türlü renkte yollar varetmişizdir. İnsanlar, yerde yürüyenler ve davarlar da böyle türlü türlü renktedirler. Allah’ın kulları arasında O’ndan haşyet duyan, ancak bilginlerdir (ibad’ul- ulemâ).” (Fatır, 27 – 28)

     Yaradılışa ait üç önemli hakikati hatırlatıyorum:

     1 – Maddenin temeli atomdur. Peki atom nelerden müteşekkildir? Nötron, proton ve elektrondan. Proton pozitif yüklü, elektron eksi yüklü ve nötron da yüksüzdür. Atomlar, bu farklı yüklü parçacıklardan bütün bu fizik dünyanın temeli oluşturacak ve kâinatı mekânsal bir duruma getirecek şekilde yapılanmışlardır. Yani, farklılık ayrılığın sebebi olmamış, üstelik maddeenin temeli olan atomu netice verdirmiştir. Kürtler ve  Türkler, kimliklerini, dillerini ve gerekirse yerel yönetimlerini koruyarak bereber yaşayamazlar mı?

     2 – Hayatın temeli sudur. Peki su molekülü nelerden müteşekkildir? İki hidrojen ve bir oksijen atomundan. Oksijen yakıcıdır, hidrojen yanıcıdır. Peki, bu kadar farklı, üstelik zıt ve biraraya gelince yüzeysel bakışa göre, bir atom bombası netice vereceği zan edilirken, hayatın kaynağı ve olmassa olmaz olan  rahmetli “su” maddesi sonucunu vermiştir. “Yaradılıştan haklarnı verirsek biribirimizden ayrılırız” diyenler, Türk ve Kürd’ün farklılığı hidrojen ve oksijeninkinden de mi kötüdür ki, her biri özelliğini koruyarak biraraya gelmesinler.

     3 – Toplumun temeli ailedir. Aile kimlerden teşekkül eder? Başta erkek ve kadından. Peki erkeklik ve dişilikten tutun, bir sürü fizyolojik, duygusal ve fizikî farklılıkları vardır.  Bu farklılıklarına rağmen toplumun en küçük ve sağlam ve temel birimi olan aileyi sağlamışlardır. Millîyetçilerin mantığına göre farklılıklar ayrılık sebebi olsa, hiç aile olmaması lazım ve biraraya gelmemesi ve dolayısıyla insanlık neslinin devam etmemesi gerekirdi. Halbuki bu farklılıkların kilit ve anahtar gibi, bir araya gelişinin sebebi olduğunu gözlerimizle görüyoruz. Neden Kürtler’in millîyet, dil ve coğrafik idare faklılığı ayrılığa sebep olsun? Halbuki, İslam tarihçilerinin “Rum diyarı” ve Avrupalılar’ın “Küçük Asya” dedikleri bu Anadolu topraklarında öyle sağlam bir aile kurulur ki, bütün insanlığa model haline gelebilir. Bu üçüncüsü görünür olduğundan Kur’ân ve Sünnet’te çok dikkat çekilmiştir:

     “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun âyetlerinden(delillerinden)dir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (Rum, 21)

     1997’de gittiğim Malezya, % 45’i Müslüman ve 25 milyonluk nüfûsa sahip olup, yanlış hatırlamıyorsam bu ülkede 9 federatif bölge veye eyalet vardı. Bir iki tanesinde Cuma günü tatildi. Diğerlerinde ise tatil değildi. 2002’de bulunduğum Hacc’da konuştuğun Nijerya vatandaşlarının ifadesine göre, % 50 Müslüman nüfûsa sahip bu ülkede yaklaşık 36 eyalet vardı. Bazılarında çoğunluk Hristiyan bazılarında ise Müslümanlar çoğunlukta ve yönetimdedir. Almanya, eyalet sistemi ile yönetilmektedir. Rusya Federasyonu, Amerika Birleşik Devletleri, İspanya ve Birleşik Kırallık gibi dünyada devletler sisteminde % 50’den fazlası bu tarzdadır.

     Yani üniter devlet, Allah’ın emri değil ve pekâlâ ihtiyaca göre sistemde değişiklik yapılabilir. Hz. Peygamber (asm) mecliste çözüm için müzakere yapılmasını bu sosyal düsturla hatırlatabilirdi:

     “Onların işleri kendi aralarında danışma iledir.” (Şurâ, 38)

     Evet bir toplumsal düzen, kâinattaki bu fıtrî ve yaradılış kanunlarına göre hareket etmezsse, başarılı ve devamlı olamaz, çökmeye mâhkumdur.

     Eğer “Biz Selçuklular ve Osmanlılar döneminde İslamiyet’e bayraktarlık edip, hizmetimizle fazilet kazandık” demeleri sebebiyle bir üstünlük vehmine kapılıp, fazilet ve takvanın genetik olarak nesilden nesile geçtiğini zanedenlere karşı, aynı şeyi, Hz. Peygamber (asm) kendi kavmi ve sahabeleri olan, Arap kavmi için bile garanti olmadığını ve bunun Allah’ın lütfu olduğunu, dilediğine verebileceğini hatırlatan şu hakikate dikkat çekerdi:

     “Ey imân edenler! Sizden kim dîninden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’mînlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Maide, 54)

     Merak ediyorum da, bu âyeti ecdadların mazhariyetine delil gösterenler ki el hak doğrudur, âyette geçen “mü’mînlere karşı alçakgönüllü” ifadesini kardeşlerinden bir kısım olan, dil ve konuşma, kültür ve kimliği ile Kürt mü’mînlere karşı da mütevazi ve alçakgönüllü olarak bulunuyorlar mı? Yoksa film ve sinemalarında olduğu gibi, küçümseyici ve ötekileştirici bir oryantalist, bir şarkiyatçı bakışıyla mı değerlendiriyorlar?

     Bütün bunlardan sonra hâlâ dîndarlık anlayışıyla tavırlarını sürdürüyorlarsa: bu âyetle dikkat çekebilirdi:

     “De ki: ‘Siz Allah’a dîndarlığınızı mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah göklerdekini ve yerdekini bilir ve Allah her şeye alîmdir.’” (Hucurat, 16)

     Allah’tan fazla severcesine milleti veya devletin mabud haline getirilmesi endişesine karşı, “min dunillahi” (Allah’tan başkası) tabiriyle herşeyin, bu denklik, eş ve ortaklık tarifine dahil olduğunu anımsatarak derdi:

     “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını, Allah’a denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İmân edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” (Bakara, 165)

     Mal, nüfûs ve ordu vs. çokluklarla övünme sonucu, kabirlere kadar, kabirlere koyuncaya kadar veya kabirdekilerden Roboskî’de olduğu gibi gündem oluncaya kadar gittiğinizi hatırlatmak için Tekasür (Çokluk kuruntusu) sûresini size okurdu:

     “Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.” (Tekasür, 1 – 2)

     İnsanınn azgınlaşmasının, yoldan çıkmasının ve haddi aşıp tağutlaşmasının sebebi olarak , kendini müstağni görmek, yani malına, nüfûsuna ve gücüne güvenip bütün bunların Allah’ın kuvvetiyle değil de kendi iktidarı ile geldiğini zannedip, buna “Allah’a muhtaç olmama” duygusunun sebebiyet verdiğini göstermek için, Kur’an-ı Azimuşşân’ın inen ilk sûresinin 6. ve 7. âyetlerini tefekkür etmelerini söyleyecekti:

     “Ama, insanoğlu kendini müstağni sayarak (Allah’a muhtaç olduğunu unutarak), tağutlaşır (azar).” (Alak, 6 – 7)

     Bu hale gelmemesi için, gerçek yokuşu aşmanın ise esaret bağını çözerek özgürlük verme, (âyetin ifadesinde “köle” veya “esir” geçmez, “fekku rekabetin” olarak geçer; bu da “esaret boyunduruğundan kurtarma” anlamına gelir ki köle, esir ve Kürtler’in gasp edilen hakları dahil bütün esaret zincirlerini açmayı kapsıyor) yakın, yoksul ve yetime sahip çıkma önerisinden sonra merhemet, şefkat ve ikrâmın yanında, sabrı tavsiye eden bu âyetleri terennüm ederdi:

     “Fakat o, sarp yokuşu (sorumluluğundaki görev bilinci) aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? (O) esaret bağını çözmektir. Veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç – açık bir yoksulu doyurmaktır. Sonra, inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.” (Beled, 12 – 18)

     TRT 6 (Şeş) açılınca “daha ne istiyorlar kardeşim, gittikçe çıtayı yükseltiyorlar” ifadelerine karşılık Mutaffifîn sûresinin baş tarafını okurdu:

     “İnsanlardan, kendileri birşeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan, ama onlara birşeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!” (Mutaffifîn, 1 – 3)

     En son olarak, Fatiha sûresinde her namazda ve her vesile ile okunan “İhdinas sirat’el- mustaqîm” (Bizi en doğru yola hidayet eyle) hassasiyetinin emir hali olan ve Beni ihtiyarlandırdı” dediği şu hakikati gözler önüne sererdi:

     “Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol (festekim kema umirt). Tağutlaşmayın (aşırı gitmeyin), doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.” (Hûd, 112)

     NOT: Âyet meâlleri birkaç cümle hariç, Diyanet ve Diyanet Vakfı meâllerinden alınmıştır.

     UFKUMUZ

     18 HAZİRAN 2012

roboski

1112 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir