Devlet % 51 – Millet % 49

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

“Biz kaybettik ama onlar kazanmadı.”

Aliya İzzetbegoviç

    Çok partili hayata geçtikten bu yanaki en adaletsiz ve “orantısız güç kullanımlı” seçimi geride bıraktık.

     Bir yandan devletin bütün imkânlarını kullanan, hatta devletin kendisi olan, devletin okullarını, mâhkemelerini, silâhlı gücünü, helikopterlerini, tüm resmî kurumlarını, bütün medya ağını, televizyon ve gazetelerini, devlet hazinesindeki parayı, devletin tüm imkânlarını kullanan, bunu yaparken de her türlü zorbalığı, hukuksuzluğu, çirkinliği, yalan ve iftirayı, baskı ve tehdidi yapmaktan imtina etmeyen ve tüm bunları kendisi için bir hak olarak gören EVET cephesi, diğer yandan da elindeki kısıtlı imkânları dahi zorbalıkla elinden alınmış, siyasetçileri cezaevine atılarak susturulmuş, aydınlarına ve yazarlarına kelepçeler takılarak kalemleri kırılmış, akademisyenleri “hain” ilan edilmiş, çalışma yürütecek sivil toplum dernekleri kapatılmış veya kayyım atanarak hukuksuzca ele geçirilmiş, gazete ve televizyonları kapatılmış, seçim çalışması yapacak kitlesinin meydanlarda saldırı ve linçlere maruz kaldığı, tercihini açıkça dile getirenlerin işten ve meslekten atıldığı, kapısına polislerin dayandığı, sosyal medya hesabında bile tercihini açıkça belli etmekten korkan, ürken, sırf demokratik tercihleri – devlet tarafından önlerine konan tercihlerden biri olduğu halde – nedeniyle “terörist”, “vatan haini” ilan edilen HAYIR cephesi…

     Bütün bu adaletsiz ve “orantısız güç kullanımlı” seçimin bir de aynı devlet tarafından yürürlüğe konmuş Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında yapıldığını düşünün.

     Kalbinde biraz olsun Allah korkusu taşıyan hiçbir Müslüman, hiçbir vicdanlı insan, hiçbir aydın ve erdemli insan, hele hele mayası Anadolu toprağıyla yoğrulmuş hiçbir insan, böyle bir adaletsizliği ve zorbalığı kabul etmez. Edemez. Ama demek ki herşeyin kirlendiği bu dünyada, dîn ve inançların dahi kirlenebildiği bir dünyada, Anadolu toprağının da mayası bozulmuş ki, bu kadar insan bunu kabullenebiliyor, bu adaletsizliği ve zorbalığı vicdanında içselleştirebiliyor.

     Bir masada iki insanı karşılıklı oturtun, her birinin önüne bir tabak çorba koyun. Birine kepçe verin, birine çay kaşığı. Ve “hadi bakalım, kim daha çabuk bitirecek önündeki çorbayı” deyin. Adil mi? Bir boks maçında boksörlerden birinin ellerini arkadan bağlayın ve ringe çıkarın. Siz onun ağzına burnuna istediğiniz kadar yumruk vurun ama onun elleri arkadan bağlı olduğu için karşılık veremiyor. Eşit mi? Bir kaleciyi kale direğine bağlayın ve ona penaltı çekin. Hak mı?

     Bütün devlet imkânlarını kullanarak ve onca baskıya, zorbalığa rağmen ancak % 1’lik fark sağlayabildiler. Onu da hakkıyla değil, çalarak, çırparak, kırsal kesimlerde köylüleri tehdit ederek, oy pusulalarıyla oynayarak elde edebildiler. Utanmadan buna da “zafer” diyorlar, “zaferlerini” kutluyorlar.

     Allah şahîd; hakkıyla kazansalar, hırsızlık pislik yapmadan gerçekten kazansalar, % 50, 01 dahi olsa gönülden tebrik ederim. Ama yok! Şaibe ile dolu bir seçim.

     Bir de utanmadan, hiçbir edep ve hâyâ duygusu taşımadan çıkıp “Sonuca saygı göstermelisiniz” diyorlar. Neye saygı duyacağım? Hırsıza yaptığı hırsızlık için mi saygı göstereceğim? Benim hakkımı çalana, oyumu, emeğimi çalana “Helâl olsun sana! Demek sen benden daha zeki ve beceriklisin” deyip tebrik mi edeceğim?

     Bu fakiri yakından tanıyanlar bilirler; bilmeyenler için de Allah-û Teâlâ adına, inandığım Dîn adına, inandığım ve savunduğum tüm değerler adına, namusum ve şerefim üzerine, çocuklarım üzerine yemin ederek söylüyorum: Bu referandumu şayet hakkıyla kazansaydılar, oylarımızı çalmadan, hırsızlık pislik yapmadan gerçekten kazansaydılar, % 50, 01 dahi olsa çıkıp gönülden tebrik ederdim. Mertçe, yiğitçe çıkıp tebrik ederdim. Ama yok! Hırsızlıkla, usûlsüzlükle, her türlü pislikle, azîz milletimizin onurlu zaferini çaldılar, gaspettiler. Gözümüzün önünde yaptılar, kameralara çekilmiş, videoları bulunduğu halde tınmıyorlar, takmıyorlar!

     Referandumu HAYIR oyları kazandı. Adımın İbrahim olduğuna ne kadar eminsem, buna da o kadar eminim. Zaferimizi çaldılar, açık açık çaldılar.

     Bunlar iddiâ değil; yaptıkları usulsüzlük, oy çalmalar, çekilmiş videolarıyla ortada. Yüksek Seçim Kurulu (YSK)’nun oynadığı tiyatro da ortada.

     Bu durumu vicdanlarına yedirebiliyorlarsa, yapacak birşey yok.

     Bosna’nın efsanevî bilge lideri, erdemli insan Aliya İzzetbegoviç (rh. a.), Sırp “çetnik”lerin her türlü zorbalığı ve savaş suçunu işlediği savaştan sonra, “Biz kaybettik ama onlar kazanmadı” demişti.

     Bu aynı sözü söylemek, en çok bugün anlam kazanıyor: “Biz kaybettik ama onlar kazanmadı.”

     * * *

     YSK tarafından açıklanan resmî sonuçlara göre, Referandum’da EVET oyları % 51, HAYIR oyları % 49.

     “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi”ni getiren 18 maddelik yeni anayasa değişikliğini onaylamak için sandık başına giden seçmenler, Türkiye genelinde kurulan 167 bin 140 sandıkta oylarını kullandı. Yurt içinde katılımın % 87, 28 olduğu belirtildi.

     Açıklanan sonuçlara göre seçmenlerin % 51, 21’i EVET oyu kullanırken, % 48, 79’u da HAYIR yönünde tercihlerini kullandılar. Buna göre 24 milyon 326 bin 251 kişi EVET oyu kullanırken, 23 milyon 173 bin 124 kişi de HAYIR oyu verdi. Kullanılan oyların 849 bin 447’si ise geçersiz oldu. 

     Seçimi kılpayı da olsa EVET cephesi önde tamamlarken, İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır gibi bütün önemli merkezlerde seçimi HAYIR cephesi kazandı.

     Sözün başında dikkat çektiğim bunca şaibe, hırsızlık ve zorbalıktan bağımsız olarak, açıklanan resmî sonuçlara göre seçimi ve sonuçlarını analiz etmek gerekirse, şunları söylemek mümkün:

     Seçimin tek galibi CHP’dir.

     AK Parti oy kaybetmiş, HDP oy kaybetmiş, MHP oy kaybetmiş; bunlar çok açık. Oyunu yükselten tek parti CHP.

     “Bunu nasıl tespit edebildin?” diye sorabilirsiniz. Halbuki çok basittir tespiti. 4 siyasî partinin 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde hangi ilden ne oranda oy aldıkları belli. Referandum’da hangi iki partinin EVET, hangi iki partinin HAYIR cephesini oluşturduğu da belli. 16 Nisan 2017 Referandumu’ndaki EVET – HAYIR oy dağılımına her il için tek tek bakıp incelerseniz, hangi partilerin düşüş yaşadığını ve hangi partinin yükselişe geçtiğini rahatlıkla anlayabilirsiniz.

     İlk önce AK Parti, HDP ve MHP’yi değerlendireceğim. Seçimin galibi olduğu için CHP’yi en sona bırakıyorum.

     AK Parti, 7 Haziran’dan bile daha sert bir tokat yemiş gibi görünüyor. 30 büyükşehirin 17’sini kaybetmişsin, ötesi var mı? Türkiye’nin en büyük 3 vilayetini kaybetmişsin. Bunun bir referandum değil de yerel seçim olduğunu düşünün: AK Parti, İstanbul, Ankara ve İzmir’i CHP’ye kaptırıyor. Bu bir belediye başkanlığı seçimi olsaydı ve sadece AK Parti ile CHP yarışsaydı, demek ki İstanbul, Ankara ve İzmir’in üçünü de CHP kazanmıştı.

     AK Parti + MHP olarak oyları hesapladığınızda, bu iki partinin referandumda aldığı toplam oy oranı, 1 Kasım’da aldıkları toplam oy oranının dahi % 10 gerisinde.

     Özellikle Kürt illerindeki köylerde ve kırsal bölgelerinde jandarma ve muhtarların EVET yönünde oy kullanmaları için köylülere baskılarını, tehditlerini (hepsi tanıklı, belgeli) hesaba katarsanız, bir de ülke genelinde çalınan, değiştirilen oyları (bunlar da tanıklı ve belgeli, videoları dahi var) sayarsanız, seçimin asıl kaybedeninin AK Parti olduğunu anlamak zor olmaz.

     Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’ın seçimden sonra konuşma yaparlarken, yüzlerindeki o “mağlup sayılır bu yolda galip” ifadelerden de rahatlıkla okunabiliyordu bu.

     Türkiye seçim haritasına bakıldığında, AK Parti’nin ülke haritasının tamamen içine kapandığı anlaşılıyor. Bir şehirli hareket olarak doğan parti, tamamen taşra hareketi olmaya doğru evriliyor.

     Özellikle demokratikleşme yönünde adımlar attığı, AB üyeliği hedefinde yürüdüğü ve toplumun tüm kesimlerini kucakladığı 2002 – 10 yılları arasındaki süreçte (ki bizim de desteklediğimiz süreçti), AK Parti bilhassa şehirli toplumdan ve toplumun elit, entelektüel kesiminden oy alıyordu. Bu durum yüzseksen derece tersine dönmüş görünüyor.

     Bunlar partinin keyfiyet (nicelik) yönündeki kayıpları. Kemiyet (nitelik) yönündeki kayıpları ise daha büyük.

     HDP açısından sonuçları değerlendirmek ise biraz daha güç. Çünkü veriler, net bir değerlendirme yapma imkânı tanımıyor.

     Öncelikle, başta eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere milletvekillerinin yarısının cezaevinde olması, çalışma yürütecek bir teşkilâtlarının neredeyse bırakılmamış olması, belediyelerine kayyım atanması gibi olumsuzluklara karşılık referandumda aldıkları oy oranı çok iyi, ancak bu, HDP oylarında da bariz bir düşüş yaşandığı gerçeğini değiştirmiyor.

     HDP oylarındaki düşüş, esasında 1 Kasım seçimlerinde başlayan bir süreç ve bu devam ediyor. Bunda en büyük etkenin, Kürt halkının “hendek siyaseti”ne (“çukur siyaseti” demek daha doğru sanırım) duyduğu tepki olduğunu düşünüyorum. “Çukur siyaseti”nin sebep olduğu yıkım ve felâketten, binlerce ölüm ve acıdan yalnızca devleti / hükûmeti sorumlu tutmak, suçu sadece devletin üstüne yıkmak, Kürt halkını aptal yerine koymaktır ve PKK / HDP bunu hep yapıyor.

     Kürt seçmenlerde bir de BOYKOT çevreleri bulunuyordu. Bu çevreler her ne kadar ciddî bir oy potansiyeline tekabül etmiyorduysa da, referandumu EVET cephesinin yalnızca 1 milyon oy farkla kazanmış olması nedeniyle, boykotçuların da sonuca direk etki ettikleri ve bu vebâlden sorumlu oldukları rahatlıkla söylenebilir. Sebebiyet verdikleri neticenin vicdanî muhasebesini kendileri yaparlar artık.

     MHP oyları ise ancak bir mizah yazısının konusu olabilir ancak, yine de iki kelam etmekte fayda var.

     MHP seçmeni, sanki Mart 2014 Yerel Seçimleri’ndeki Cemaat seçmeni gibi. Sanki bir tane bile üyeleri yok memlekette. Sıfır etki!

     Nasreddîn Hoca (rh. a.) diyordu ya, “Bahçeli buysa püskevit nerde, püskevit buysa Bahçeli nerde?”

     MHP ile ilgili olarak, mizah konusu olmayacak ve ciddî bir biçimde söylenebilecek tek sonuç şudur: MHP kitlesi Devlet Bahçeli’nin değil, Meral Akşener’in peşinden gitmiştir. Bahçeli partinin lideri olabilir ama parti kitlesinin lideri Akşener’dir. Bu gerçek çok açık bir biçimde ortada.

     Ayrıca bir konuda hakkını teslim etmek gerekir ki, Meral Hanım referandum sürecinde çok iyi bir çalışma yürütmüştür. Ciddiyetini ve parti tabanındaki saygınlığını arttırmıştır. Devlet Bey ise sadece alay konusu olmuştur. Kendi kendini bitirmiştir.

     Gelelim, seçimin tek galibi olan CHP’ye…

     16 Nisan öncesinden başlayarak, CHP çok müsbet bir rüzgâr yakalamış ve oldukça başarılı bir seçim çalışması yürütmüştür.

     CHP yalnızca seçimde kazandığı yüksek oy oranıyla değil, üç önemli nedenden ötürü bu seçimin asıl galibidir:

     1 – Uzun bir zamandan beri CHP ilk kez tüm muhalif renklerin buluşma adresi olmuş, muhalefet kanadının çekim merkezi olmuştur.

     Bunu 7 Haziran’da HDP başarmıştı. 7 Haziran’da HDP tüm muhalif renklerin – yalnızca Kürtler arasında değil, bütün Türkiye genelinde – buluşma adresi olmuş, tarihinde görmediği ve bir daha da zor göreceği çok yüksek bir oy oranı yakalamıştı. 16 Nisan’da ise muhalefet kanadının çekim merkezi CHP idi.

     CHP bu seçimde öyle bir rüzgâr yakaladı ki, bu rüzgârı 2. büyük parti olduğu genel seçimlerde dahi yakalayamamıştı. CHP şayet 16 Nisan’da yakaladığı bu rüzgârı herhangi bir genel seçimde yakalamış olsa, iktidar olması işten bile değildir.

     Doğrudur ki, bu seçimde pekçok farklı kanat ve çevre HAYIR bloğunu teşkil ediyordu. Velâkin HAYIR bloğunun nabzını tutan, buna merkezlik ve öncülük eden adres, CHP idi. CHP uzun yıllar sonra ilk kez gerçek bir muhalefet hareketi olduğunu gösterdi.

     2 – CHP, genelde sadece kendi parti tabanını peşinden sürükleyen ve yalnız onlardan destek gören bir hareket. Kendi parti tabanı olmayan Solcular’dan dahi destek göremiyordu. Bu seçimde CHP ilk kez bunu aştı. İlk kez CHP, kendi parti tabanından olmayan kitlelerin, hatta tamamen farklı bir çizgiden olan Solcular’ın, Liberaller’in ve hatta İslamcılar’ın ve Kürtler’in desteğini aldı.

     Bu, partinin son 50 yıllık tarihinde yaşamadığı bir durum. Bir nevî CHP, ilk kez kendi gölgesinin üstünden atlamayı başardı.

     Bunu Türkiye’de çok az parti başarabiliyor. 2007 ve 2010’da AK Parti başarmıştı. 2015’te HDP başarmıştı. 2017’de ise CHP başardı.

     Bunda CHP ve yönetiminin kullandığı yapıcı dilin, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan yaklaşımının etkisi, hiç kuşkusuz birinci derecede etki eden faktör olduğunu söyleyebiliriz. (Nacizane tavsiyem; bu yapıcı dilin ve kucaklayıcı yaklaşımın devam etmesi ve partinin kalıcı kimliği haline dönüşmesi)

     Ancak bunu yapmaya çalışan her parti gibi CHP de bazı sıkıntılar yaşamadı değil. Çünkü her partinin / camiânın içinde statükocular / bağnazlar vardır. Fosilleşmiş beyinler, “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kafalar, CHP’de vardır. Tıpkı AK Parti, HDP, MHP ve Saadet’te de olduğu gibi. Her partide / camiâda bu fosiller, bağnazlar vardır ve onları aşmak zaman ve emek ister.

     CHP içinde de bu tür fosilleşmiş birkaç kafanın seçim sürecinde yer yer ortaya koyduğu ırkçı – kafatasçı, kiminin “Kürt düşmanlığı” kiminin “İslam düşmanlığı” söylemleri parti içinde de yüz bulmadı ve rahatsızlığa sebebiyet verdi. Bu ise olumlu bir durumdu. Tavsiyem odur ki, CHP’nin bu fosillerden tamamen kurtulması.

     Bunlar fevrî çıkışlardı ve CHP’ye mal edilmemesi lazım. Bu haksızlık olur. CHP’nin bu seçim sürecinde kullandığı dil ve ortaya koyduğu kucaklayıcı yaklaşım, kanımca son derece müspetti.

     HAYIR propagandasını tamamen “Kürt düşmanlığı” ve “Barzanî düşmanlığı” üzerinden yapan TV ve gazetelerin Kürtler’deki EVET oylarını 5 puan arttırdığını seçimden önce söylemiştim. Haklı çıktım. Bu durumun CHP de farkındaydı ve bu TV ve gazetelerden son derece rahatsızdı. Ancak bundan rahatsız olmak yetmez, hiç yetmez. CHP’nin bunlardan tamamen kurtulması gerekiyor. Çünkü her ne kadar öyle olmasa da, bunlar kamuoyunda CHP’nin “yayın organları” olarak görülüyorlar. Toplumda öyle bir algı var.

     Şu bilinmeli ki, AK Parti’nin Doğu ve Güneydoğu illerinde aldığı yüksek oy oranının asıl sebebi, Hükûmet’in Kürdistan Hükûmeti’yle ve Sayın Mesud Barzanî ile kurduğu yakın, dostça ilişkidir.

     Bugün uluslararası siyasî arenada ve devletlerarası hukukta resmî olarak tanınan, meşrû olarak kabul görmüş tek Kürt yapılanması olan, başta Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği olmak üzere, dünyadaki pekçok uluslararası kuruluş ve büyük devletler tarafından resmî olarak muhatap alınan yegâne Kürt devleti olan Kürdistan Federe Devleti’nin Türkiye’deki Kürt seçmenler nezdinde nasıl bir öneme haiz olduğunu anlayabilmek için, şunu bilmek gerekiyor: Türkiye’de Kürt Federe Devleti’yle dostça münasebetler kuran ve Sayın Barzanî’ye destek veren her siyasî parti, Türkiye’deki Kürt seçmenlerin güvenini kazanır. Politik duruşu ve rengi ne olursa olsun, Kürtler o partiye güvenirler. CHP’nin – ve diğer siyasî partilerin de – bu gerçeği iyi okuması gerekiyor.

     3 – Bunun 16 Nisan’daki meyveleri. Yani CHP’nin seçimde aldığı veya HAYIR seçeneğine kazandırdığı yüksek oy oranı.

     Oyunu yükselten tek parti CHP’dir.

     AK Parti oy kaybetmiş, HDP oy kaybetmiş, MHP oy kaybetmiş; bunlar çok açık. Ve fakat CHP oylarını yükseltmiştir. Bunun için başta Sayın Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP yönetimini hakikaten tebrik etmek gerekir.

     İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana gibi bütün önemli merkezleri CHP kazanmıştır.

     * * *

     Bundan sonra – hiç kuşku yok ki – Türkiye için yeni bir dönem başlıyor.

     Bizi neler beklediğini yaşadıkça göreceğiz. Ancak gelecek olanı tahmin etmek de zor değil.

     16 Nisan’da gerçekleştirilen Referandum’un öncesi ve sonuçlarının bize gösterdikleri bunlar. Yapılacak analizler de aşağı yukarı bu minvalde olacaktır.

     Elbette her olaydan ve sonuçtan çıkartılması gereken dersler de vardır. Bu dersleri alabilen ve kendini ıslah edebilen hareketler, geleceğe daha emin adımlarla yürüyecektir.

     İlkeleri ışığında yürüyen insanlar / çevreler içinse, hayat daimâ devam etmektedir. Türkiye’nin ve dünyanın gidişatı ne yönde olursa olsun, bizim yönümüz hak, adalet ve hürriyet yolunda olmaya devam edecektir.

     “Erdemli bir toplum ve aydınlık bir ülke” yolunda verdiğimiz mücadeleyi – iktidar kim olursa olsun – sürdürmeye devam edeceğiz.

     Birileri vatan topraklarını “babasının çiftliği” olarak görebilir, ancak bizler bu toprakları “çocuklarımızdan ödünç aldığımıza” inanıyoruz ve işte bu yüzden çocuklarımıza daha uygar bir ülke bırakmak için hak, adalet ve hürriyet mücadelemize hiç ara vermeden ve sendelemeden devam edeceğiz.

     Kendimiz için değil, çocuklarımız için veriyoruz çünkü bu mücadeleyi.

     Herşeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     17 NİSAN 2017

 

5143 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir