Kürt Sorununa Çözüm Önerileri

 

M. Sani Özdemir

 

 

 

 

 

     Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile beraber ulus devlet olmanın mantığı gereği, bütün etnik, dînî vs. farklılıkların bir zenginlik olarak kabul edilmesi gerekiyorken, her biri ciddî tehlikeler olarak algılanmış olduğundan “tek”e indirgenmeye çalışılarak önemli yanlışlar yapıldı. Tevhid-i Tedrisat gibi kanunlarla eğitim farklılıkları ve zenginlikleri “tek”leştirildi. Cumhuriyet “tek millet, tek dil” anlayışı çerçevesinde bütün farklılıkları inkâra, asimilasyona, sindirmeye, aykırı ses çıkaranlara ise fiili saldırıda bulunmaya, darağacında sallandırmaya ve hatta jenosid hareketlerine girişecek kadar gaddarane bir yönetimsel anlayış geliştirdi. Bunu, oturtmaya çalıştığı sisteme muhalif gördüğü herkese, her harekete, her kımıldanmaya ayırt etmeksizin yaptı. Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca, Koçgirî – Zilan katliâmları, Said-i Nursî’nin yıllarca oradan oraya sürülmesi ve Mehmet Âkif’in yurdu terk etmek zorunda bırakılması gibi.

     Özellikle Cumhuriyet’in kurulması esnasında, Cumhuriyet’in baş mimarları, dîndar kesimleri ve Kürtler’i de büyük bir ustalıkla yanlarına almayı başarmışlardır. Hatta ilk meclisin mebuslarının çoğunluğunu dönemin önde gelen ulemâsı teşkil etmişti. Ancak zamanla M. Kemal, Cumhuriyet’i beraber kurduğu bu ulemâ tabakasını safdışı etmeye çalışmış, bu uğraş içerisinde iken karşı koyma cüretinde bulunanları da ağır cezalarla cezalandırmıştır. Kürtler de Cumhuriyet’i kuran – demografik anlamda – iki büyük halktan biri olarak zamanla bu haklarından mahrum bırakılmış olup, dilleri, kültürleri tamamen yok sayılabilmiştir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “efendisi” kabul edilen Türkler’e ancak kölelik ve hizmetkârlık yapma hakkına layık görülmüşlerdir. Kürtler en sıradan insanî haklarını bile kullanamaz ve hatta isteyemez duruma getirildi. Kendilerini Türkçe ifade edemeyen birçok insan 1930’lu yıllarda, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt döneminde idam sehpalarına gönderilebilmiştir.

     Ancak yapılan şey, insanların doğuştan getirdikleri ve kendileri için fıtrî bir özellik arzeden dillerinin yok edilmeye çalışılıyor olması idi. İnkâr edilen, yok sayılan, kabul edilmeyen fıtratın tam da kendisiydi. Oysa Yüce Allah, renklerin ve dillerin ayrı ayrı yaratılmış olmasını, kendisinin varlığının bir işareti olarak saymıştı ve yine Allah renklerin, ırkların, kabilelerin olsa olsa bir “tanışma vesilesi” olacağını, yücelik, üstünlük gerekçesi olamayacağını, böyle bir üstünlüğün Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olunması ve onun yerine getirilmesi, yani takvâ ile vaki olacağını ulvî hakikatlerde gayet açık bir şekilde biz kullarına beyan buyurmuştu. Ancak bu inkâr politikası ve dayatmacı zihniyet, beraberinde anarşi, terör, kan, gözyaşı, ölümler, katliâmlar, kin, nefret, düşmanlık getirdi. Getirilmesi hedeflenen birlikteliğe sonraki yıllarda maddî ve manevî birçok ağır faturalar çıkaracak hadiselere sebep oldu.

     Oysa Osmanlılar döneminde, Tanzimat dönemine kadar her topluluk, her cemaat kendi eğitimini kendisi istediği dilde yürütüyor. Bu alanda bile merkezîleşme yok. Osmanlı İmparatorluğu’nda başka dilleri ve kültürleri yasaklayıcı ve ortadan kaldırıcı veya inkâr edici bir politika yoktur. Maalesef bunu ulus devletle beraber görüyoruz.

     Bu yaşanan acı tablonun sorumlusu ulus – devlet mantığıdır. İnsan fıtratına aykırı, tekçi ve zalim zihniyet kendisini topluma dayatmıştır. Karşı duran her farklılığı da yok etmek istemiştir. Kürtler’in halen yaşadığı bu sorunu bu coğrafyadaki tüm farklılıklar süreç içinde yaşadı. Bunlardan kimisi yok oldu, kimisi sistemle orta bir yol buldu.

    Yalnız bütün bu olumsuz tabloya rağmen Kürt sorununun çözümünün bu denli gündeme getirilmesi hiç bu kadar konuşulmamıştı ve hiç bu kadar takdire şayan olmamıştı. Her ne sebeple olursa olsun Cumhuriyet tarihinde konuşulduğundan çok daha net konuşuluyor olması önemli bir gelişmedir. Belki de çözüme kavuşturulması noktasında varılabilecek en önemli zemine taşınmıştır. Çünkü daha düne kadar Kürtler’in var olup olmadığı, kart – kurttan gelip gelmediği tartışılıyorken bugün artık Kürtler’in haklarının çözümü noktasına gelinmiş olması mühim bir gelişme addedilmelidir.

     Kürt sorunundaki açılım meselesinde özellikle üzerinde durulması gereken temel unsur, belki de eğitim ve öğretimin her kademesinde ve bütün sosyal ortamlarda anadilin (Kürtçe’nin) kullanımına imkân tanınması olacaktır. Ancak devletin tepesinde yer alan zevatın muhtelif vesilelerle verdikleri demeçler, aslında kendilerinin de bu işe henüz hazır olmadıklarının göstergesidir veya “fincancı katırlarını ürkütmeyelim” türünden hareket ediyor olmalarının bir yansıması olarak önümüze çıkmaktadır. Nitekim gerek Cumhurbaşkanı, gerek Meclis Başkanı ve gerekse Başbakan’ın hâlâ “tek millet, tek dil” gibi ifadeler kullanıyor olmaları ve adetâ Türkiye Cumhuriyeti’nin savcılarını göreve dâvet edercesine bir üslûp takınmaları bunun en açık kanıtıdır. Dil birliği, dîn birliği, kültür birliğinin olmaması bir ülkenin bölünmesi anlamına gelir mi?

     Başbakan Almanya’da, asimilasyonun bir insanlık suçu olduğunu, herkesin kendi dilini rahatça ve özgürce konuşma hakkının olduğunu ve bunun da ancak eğitim ile sağlanabileceğini ifade ediyorken gayet doğru bir tespitte bulunmuş oluyor. Yine Bulgaristan’da yıllar önce bu anlamda gerçekten bir gayr-i insanî ve gayr-i ahlakî bir tutum, adeta bir insanlık dramı yaşandığında herkes bu zûlme, asimilasyona haklı olarak tepki vermişti. Almanya’da, Avusturya’da vs. Avrupa ülkelerinde Türk milletvekilleri Türk kimliğiyle meclise girme hakkını kazandıklarında, sevinç gösterileri yapılabilmekte ve “o ülkeler acaba bölünme tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar mı” diye bir endişe taşınmamakta ve bu “en doğal haklar” arasında sayılıyor iken, maalesef işin içine Kürtler, Kürtçe, Kürt kimliği ile milletvekili olma durumu girdiği zaman yönetim mekanizmasının en tepesindeki zevat-ı muhterem dâhil olmak üzere birçok kesim hemen “tek millet, tek dil” gibi söylemlere sarılıyor.

     Türkiye’de şu an yapılan “Açılım”la da sanki verilecek haklar bağışlanıyor, minnetle yapılıyormuş gibi bir izlenim var. Kerkük’teki kaç bin Türk’ü Kürdistan yönetimine teslim edemeyen Türk devleti, 20 milyon Kürd’ün temsiliyetini istiyor. Türkler, Kürtler ve diğer unsurların devleti olması gereken Türkiye, Kerkük’teki Türkler için taşıdığı endişeleri hiçbir Kürt için taşımıyor. Aynı şeyler Irak, İran ve Suriye için de geçerli.

     Sayın Başbakan 500.000 civarında nüfûsu olan bir devlet olan Kuveyt ziyaretinde, Kuveyt’in bağımsızlığının 50. yılını ve 1991’deki Irak işgalinden kurtulmalarının 20. yılını tebrik ediyor ve kutluyorken, Barzanî’nin Irak Kürdistanı’nı temsilen Türkiye’ye yaptığı ziyarette yapılan ortak basın açıklamasında Irak Kürdistanı’nı temsilen devletin bayrağının bırakılma ihtiyacı bile hissedilmemişti.

     Bir boya dahi devlet ihdas edilmişken, sebebi her ne olursa olsun, nüfûs yapısı itibariyle 1920’li yıllarda nüfûs açısından bölgenin önemli bir yekûnunu tutan Kürtler’e bir devlet uygun görülmedi. Bunun tarihî ve coğrafî nedenleri olabilir. Ancak bugün böyle bir devlet varsa – ki var – Kuzey Irak’ta kurulan bu Kürt Federal Devleti’yle ilişkilerde küçümseyici ve aşağılayıcı bir dil kullanma üslûbundan vazgeçilmelidir. “Talabanî, Barzanî, aşiret ağalarıdır, çapulcudur” gibi söylemlere son verilmelidir. “Kürtler bizim rakibimiz olamaz, ancak bizim rakibimiz İran’dır, onlar bizim ezelî rakibimizdir” gibi İslam Ümmeti arasında daha da ayrıştırıcı bir dil kullanmaktan şiddetle kaçınılmalıdır. Bırakın birbirimizin rakibi olmak, tam aksine birbirine kenetlenmiş, duvardaki tuğlalar mesabesinde birbirine destek veren, kuvvet sağlayan güçler olma arayışı içerisinde olmalıyız. Hatta aradaki sınırların kaldırılması ve zamanla her İslam devletinin kendine has özerk bir yapısı olacak ve daha üst bir meclis oluşturulacak üstyapı görevi gören siyasî, askerî, ekonomik, kültürel bir bağ oluşturacak bir çalışma içine girmemiz şiddetle arzulanmalıdır ve bunun için adımlar atılmalıdır.

     Üzülerek söyleyelim ki bugün devlet erki halen ulus – devlet mantığıyla soruna yaklaşıyor. Ulus – devlet ve onun kurumlarını (misak-ı millî, devlet, bayrak, asker vs) “kutsal” sayan ve bunlara karşı gördüğü her çözümü reddeden zihniyet, sadece “tekçi” anlayışı makyajlayarak aldatmadan oluşan bir yaklaşımla sorunu çözmek istiyor. Halen “tek millet – ki “millet”ten kastedilen “Türk ulusu”dur –, tek dil, tek sınır, tek…” vs. söylemlerini dillerinden ve zihinlerinden atamıyorlar. Ancak her ne olursa olsun mutlaka bu sorunun çözülmesi için gereken adımlar atılmalıdır. “Pekiyi böyle bir çözümde kimler taraf olarak masaya oturacak?” sorunsalı ortaya çıkacak. Bu noktada da bizim çözüm önerimiz şu şekilde olacaktır:

     TARAFLAR

     Hak ve adalet ölçülerine uygun olduğu takdirde gelecek olan çözüm önerileri ister devlet, ister BDP, ister Kandil, ister İmralı, ister İslamî camiâlar tarafından gelsin, bu önem teşkil etmeyecektir ve etmemelidir, kabul edilmemesi için de hiçbir neden yoktur. Nitekim birçok Avrupa ülkesindeki özgürlükçü yapıyı şu anda konuşabiliyoruz. Dînleri farklı olabilir ama çözümleri insanî ve İslamî içeriklidir. O halde çözüm önerilerinin nereden ve kimden geldiğine bakmamak gerekir.

     BDP mevcut Kürt nüfûsunun % 30 civarında oyunu alarak aslında bölgenin önemli ve muhatap alınması gereken bir gücü olmakla beraber yegâne güç değildir. Bir tarafta sorunun çözümü iddiâsında PKK var. Bu iddiâsı için binlerce can vermiş, bedeller ödemiş bir hareket. Gözardı edilemeyecek ve halkın büyük bir ölçüde desteğini almış bir hareket. Zihnen Müslümanlar’a bakışı devletten farklı olmayan bu hareket, eylemleri ile de korkutucu bir tablo çizmektedir.

     Bunlardan etkilenmememiz mümkün değil veya tarafların ortaya koyduğu – varsa – doğruları görmememiz de. Fakat eğer biz kendimizi ortaya koymadan bunu yaparsak, onların gölgesinden kurtulmamız mümkün olmaz. Bununla beraber, taraflara olan karşıtlığımız bizi var olan sorunu görmezden gelmeğe veya onlarla aynı şeyleri söylememe adına sorunu çözümsüz bırakmaya bizleri itmemelidir.

     Müslümanlar’ın çözümün bir parçası olmaları gerekiyor. EVET! Bizim İslam diye bir dînimiz var. Bize kardeşliği, ümmetçiliği emrediyor, ırkçılığın her türlüsünü ayaklar altına alıyor. Birleşmeyi, beraber hareketi, bir bedenin uzuvları olmayı emrediyor. Fakat nedense bu emir sadece Kürtler’den isteniyormuş gibi düşünüyor Müslümanlar. O halde meseleyi her Müslüman kendi meselesi olarak kabul etmeli ve çözüm için elinden geleni yapmaya çalışmalıdır.

     İSLAM TARİHİNDEN VE GÜNÜMÜZ DEVLETLERİNDEN ÖRNEKLER

     Hz. Peygamber, Akabe Bey’atları’nda İslam devletini teşkilâtlandırmaya başlamıştır. 73 kişinin katıldığı son Akabe Bey’atı’nda Hz. Muhammed müttefik 12 kabileyi temsil etmek üzere Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinden 12 nakib ve bunların üstünde de nakib’ul- nukaba tayin etti. (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi: Asr-ı Saadet’te İslam, c. 3, s. 247)

     İbn-i Hişam’ın kitabında yer alan bir sözünde Rasulullah bu nakiplere, Hz. İsa’ya havarilerin vekil oldukları gibi onların kavimleri içerisinde birer vekil olduğunu bildirmişlerdi. (İbn Hişam, Asr-ı Saadet’te İslam)

     Hz. Peygamber h. 8. yılda Huneyn Muharebesi esnasında her 10 kişiye bir arif tayin etti. Bazı kaynaklarda ariflik askerî bir rütbe ve memuriyet olarak tarif ediliyorsa da (Makrizî, İmta; Kettani), biz gerek nakiplerle gerekse de ariflerle çeşitli meseleler hakkında istişareler yapıldığını ve halk re’yinin öğrenilmesinde onlara müraccat edildiğini görüyoruz. (Kettanî; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi: Asr-ı Saadet’te İslam, c. 3, s. 247)

     Hanbelî mezhebinden olan İbn-i Kudame, kendi mezhebinin Hz. Peygamber’in Huneyn’deki tatbikatına bakarak devlet başkanınca bir divan kurulması ve her bir kabileye bir arif tayin edilmesi gerektiği kanaatinde olduğunu yazar (İbn-i Kudame; Muğni). Bütün bunlar ariflerin askerî teşkilat içerisinde yer aldıkları kadar sivil vazife gördüklerini de gösterir. Maverdî de rakiplerin vazifeleri arasında fey ve ganimet gelirlerinin hak sahiplerine dağıtmalarını da sıralamaktadır (Maverdî, El- Ahkâm’us- Sulataniyye). Böylece toplum daha Hz. Peygamber döneminde en küçük birimine kadar bir teşkilât içerisine alınmış oluyordu.

     Medine Şehir Devleti ilk kurulduğu yıllarda federatif yapıdaydı. Daha sonra Necran, Bahreyn, Hadramut, Umman ve Yemen gibi eyaletler Hz. Peygamber’in devletine bağlanınca “şehir devlet” bir nevi “konfederal bir yapıya” dönüştü. Şu kadar var ki, Hz. Peygamber tek ve sürekli başkan olmak durumundaydı. Her eyalet içişlerinde serbest olan valiler tarafından idare ediliyordu. Buna göre Muhammed Hamidullah’ın dediği gibi, “adem-i merkeziyet” ve “dolaylı idare” usûlü, kaide olarak görünüyor. Hz. Peygamber’in Akabe Bey’atı’nda olduğu gibi daha sonra Müslüman olan her yeni kabile içerisinden Rasulullah kendisine naib olan bir başkan seçiyor veya eski kabile reisini aynı görevde tutuyordu. İçişlerinde muhtar olan kabile veya bölgeye duruma göre merkezî hükümet müdahale edebiliyordu.

     Merkezden tayin edilen kabile başkanı, gördüğü işle işgili her çeşit iktidar ve yetkiyi elinde bulundururdu. O kabile mescîdinin imamlığını yapar, çıkan ihtilaflarda hakem olur, harp vukûunda kabilesinde teşkil ettiği birliklere komutanlık yapar ve yine onun vasıtasıyla merkezî hükümetin gönderdiği vergi tahsildarı mükellefle temasa geçerdi. Ayrıca bu başkan tam bir serbestî içerisinde kendi emri altındaki vazifelileri seçer ve tayinler yapardı. İslamî idare altına giren şehir ve eyalete bazen merkezden bir vali gönderilir ve bazen de o yerlerden vali tayin edilir ve genellikle eski başkan aynı vazifede tutulurdu ve iki kardeş tarafından idare edilen Umman İslam’a katıldığında her iki başkan aynı makamlarında bırakılmış ve Rasulullah onların nezdinde bir misafir temsilci göndermekle yetinmişti. Necran’ın Hristiyan olarak kalmasına müsaade edilmiş ve fakat bu bölge halkı Müslüman valiler gönderilmesine razı edilmişlerdi. Yemen’de ise karmaşık bir idare mevcuttu. Yerinde bırakılmış eski kabile başkanları, Medine’den gönderilmiş devlet memurları, Amr bin Hazm adında umumî bir vali, yerli idareciler, hepsi birarada vazife görmüşlerdir. (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. 2, s. 912; Asr-ı Saadet’te İslam, c. 3, s. 248 – 249)

     İslam devleti ülkesinin gitgide yayılıp genişlemesi üzerine eyaletlerdeki insanlarla meşgul olmak lazım gelmişti. Amr bin Hazm Yemen’e vali tayin edildiğinde, kendisine verilen talimat arasında şu cümle var: “Hakları ve vazifeleri konusunda insanlara tam bir fikir versin. Dînin tanınıp bilinmesi yolunda insanların gelişip kemale ulaşmaları için onların gönüllerini çelmesini bilsin.”

     Bu resmî vesikada İslam’ın dînî yaşayışla ilgili ana prensip ve umdelerinden ayrı temizlik, hıfz’ıs- sıhha (hijyen), insanların ruhî, manevî durumları, ahlâkları, vazedilen cebrî vergiler, adam öldürme yahut yaralama hallerinde ödenecek olan tazminat (yani medenî hukuk ve ceza hukuku) vs. konular da yer almıştır. Muaz bin Cebel de Taberî’nin verdiği bilgiye göre birçok görevinin yanısıra, o, bir nevi eğitim – öğretim müfettişi olmuş, bir bölgeden diğerine, bir eyaletten diğerine öğretimin işleyişini gözlemek üzere seyahat halinde bulunmuştur. (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. 2, s. 774 – 775)

     Yukarıdaki bilgilerde görüldüğü üzere vali tayin edilirken veya yönetici tayin edilirken veya eğitimci öğretici tayin edilirken (Musab bin Umeyr’de de olduğu gibi) mutlak anlamda yerli kişiler idarî mekanizmada veya eğitim kadrosuyla buna riayet edilmişse de asıl üzerinde durulan, inanç bağıyla birbirine bağlı (rengi, dili, ırkı, meşrebi, makamı, mevkii) yepyeni imân ve İslam toplumu inşa etmekti. Temel hedef insanların ahiretini garantiye almaya çalışmaktı. Yoksa o insanların, toplumların dillerinin tağyiri ve bazı modern ulusal ve millî söylemlerden kaynaklı bir tutum içerisinde olmamıştır, tam aksine bu noktada bir serbestiyet vardır. Eğitim dilinin ne olacağı değil, o eğitim müfredatında nelerin verileceği üzerinde durulmuştur.

     Dolayısıyla günümüz Türkiye’si açısından bu husus önemli bir sıkıntı olarak önümüzde durmaktadır. Hâlâ yasal çerçevelerle korunmaya alınmış bir sürü tabular ve ilahlaştırılan hususlar var, değiştirilmesi teklif edilemeyecek unsurlar bulunmaktadır.

     Akabe Bey’atı’nda mühtedilerden almış olduğu vaatler Hz. Peygamber’in zihin dünyası ile ilgilendiğini göstermektedir: “Refahta olduğu kadar sıkıntıda da, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de dinlemek ve itaat etmek (başta gelir). Seni kendi nefsimizden üstün tutacağız ve emir ve kumanda hepimizde olursa ona muhalefet etmeyeceğiz. Nerede bulunursak bulunalım hakikati beyan edeceğiz. Allah yolunda kimsenin ayıplanmasından korkmayız.”

     Medine Vesikası maddelerinden 12,13,14,15,17,18,19. maddeler tamamen İslam kardeşliğini esas alan ifadeler kullanmıştır. Aynı inanç esaslı bir kardeşlik. Kan, dil, ırk birliğine dayalı bir anlayış yok. Rasulullah’ın sağlığına rastlayan ilk 10 yılda 3 milyon kilometrekare ve Hulafâ-i Raşidîn dönemine rastlayan 25 senede buna 10 milyon kilometrekarelik bir ülke ki İspanya’dan Doğu Türkistan’a kadar bütün bu ülkeler Medine başşehir olmak üzere idare olunmuşlardı. (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. 2, s. 913)

     Osmanlı tarihinde de çok dillilik, çok dînlilik, çok yönetimlilik örneğini uzun yüzyıllar gördük. Ancak şimdiki şartlardan çok daha huzurlu, mutlu, acısız bir yaşamın sürdürüldüğünü tarih bizlere tanıklık etmektedir. Nitekim 1514 yılında Kürt liderlerden İdris-i Bitlisî’nin Yavuz Sultan Selim ile Kürt yöneticiler adına yapmış olduğu antlaşma neticesinde nerdeyse 1850’li yıllara kadar çok ciddi bir sıkıntı yaşanmaksızın Kürtler ile Türkler arasında bir ittifakın olduğunu görmekteyiz. Bu tarihî vak’a aslında karşılıklı kabul ve tahammülün, çok dillilik olmasına rağmen ciddi bir kargaşa oluşmasına sebep olmuyormuş.

     Halen Avrupa’nın ve dünyanın birçok ülkesinde sosyal hayatın her kademesinde birçok resmî dilin sıkıntısız bir şekilde kullanılıyor olması herhangi bir ülkenin parçalanmasına yol açmamıştır.

     Ulus devlet anlayışının en güçlü modeli olan Fransa’da bile artık bu anlayışla devlet yönetilemeyeceği anlaşılmış ve adem-i merkeziyetçi bir yapıya doğru gidilmiştir. Nitekim anayasalarındaki bir madde “Cumhuriyet yerinden yönetim ilkesine göre örgütlenir” şeklinde değiştirilerek “üniter devlet” ifadesi çıkarılmış olup ve böylece “yerindenlik” ilkesi ve Cumhuriyet’in adem-i merkeziyetçi niteliği anayasa hükmü haline getirilmiştir.

     “Dixion Dil Yasası” ile birlikte Korsika, Bask, Broton, Alsas gibi dillerde eğitim, yayın vb. haklar tanınmıştır. İtalya’da Sardca, Almanca, Fransızca, Slovence dillerine; Avusturya’da Slovence, Hırvatça, Çekçe, Macarca, Sorabca, Almanca dillerine; ABD’de İspanyolca’ya; Finlandiya’da İsveççe’ye; Yunanistan’da Türkçe’ye çeşitli düzeylerde özerklik verilmiştir.

     Azerbaycan anayasasında anadilde eğitim hakkı var. Rusya anayasasında dileyen herkesin istediği dilde eğitim alabileceğini belirten bir madde var. Slovakya anayasasında aynı. Kosova, İspanya, Bask bölgesinde de anadil eğitim hakkı verilmiştir.

     Güney Afrika Cumhuriyeti, Belçika, İsveç, Singapur, Venezuela’da da birçok eğitim dili ve resmî diller kullanılabilmektedir ve buna imkân sağlanabilmiştir. O ülkelerin dağılmasına bir gerekçe olarak kabul edilmemiştir.(Daha geniş bilgi için bkz. İbrahim Sediyani, www.haksözhaber.net/author.article_detail.php?id=18353)

     ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

     Sunacağımız çözüm önerileri nihaî anlamda sunulacak öneriler ve alınacak kararlar değildir. Mutlaka her bir çözüm önerisinin eksikleri, gedikleri, açmazları ve birilerini rahatsız edici, huzur kaçırıcı tarafları olabilir. Üzerinde tam anlamıyla konsensüs oluşması mümkün olan çözüm önerileri sunmak belki de imkânsız olacaktır. Bu minvalde bizim de sunacağımız bu tebliğin mutlaka birtakım eksikleri, yanlış anlamalara sebebiyet verecek ve eleştirilecek yönleri ve birilerinin huzurunu kaçıracak tarafları olacaktır. Ancak konunun çözüme kavuşmasını, kanın durmasını, asimilasyonun son bulması ve hakların hak sahiplerine verilmesini sağlamak için atılan her bir adım, yapılan her bir çalışma değer taşır. Sunulan çözüm önerileri şunun bunun ağzıyla söylenmiş veya artniyetli olduğu düşüncesinden hareketle eleştiriye tabi tutulmamalıdır. Başkalarının çözüm önerilerine paralellik arz eden ifadeler elbette olabilir. Bu öneriler neticesinde ortaya çıkabilecek her bir fiil mutlaka sancılı ve ağrılı bir alana da bizleri taşıyabilir. Lakin bizim olabildiğince bu hadisenin herkes açısından en az sancılı olanına ve olabilirliğine inandığımız önerilerimiz olacaktır. Ancak bu çalışmanın samimi duygularla, İslamî hassasiyetlerle ortaya çıkan mütevazı bir ürün olduğu şeklinde kabul edilmesini rica ederim.

     Sunulacak birçok çözüm önerileri olabilir. Fakat ben iki tanesi üzerinde duracağım. Bunlardan birincisi özerklik verilmesine dayalı olacak. Daha çok şu anda bu önerinin konjonktüre çok da uygun olmadığını ve beraberinde sıkıntılar getireceğini tahmin ediyorum. Şöyle ki:

     A – ÖZERKLİK VE ÇEKİNCELER

     Özerk bir devlet sağlanması halinde acaba sınırlar nereden çizilecek? Çünkü Kürtler ve Türkler’in yaşadıkları bölgelerin sınırları birbirinden kesin çizgilerle ayrılmamıştır. Kürt özerk yapısı içerisinde “Zaza’yım” diyen insanların konumu nasıl olacak? Nitekim Zazalar’ın Kürt olmadığını ve Kürtler’in Zazalar’ı istismar ve asimile etmeye çalıştığını iddiâ edenler var. O halde bir de Zaza Özerk Bölgesi mi olacak? Acaba bu özerk bölgede bir resmî dil olacak mı? Olacaksa Kurmancî mi, Zazaca mı, Soranice mi? Nece olacak? Açılacak olan Kürtçe okullarda hangi müfredat esas alınacak? Sosyalizm üzerine temellenmiş bir müfredat mı esas kılınacak yoksa çoğunluğu Müslüman olan Kürt halkının İslamî endişeleri gözönünde bulundurularak İslamî esaslar mı hâkim kılınacak? Elbette bu değişirse yıllarca mücadele veren ve kendisini Kürt haklarını savunma noktasında bölgenin hâkimi ve tek gücü gibi gören Sosyalist camiâ kendi içlerinde farklı bir sesin çıkmasına tahammül edemezken, İslamî söylem veya başka bir söylem ile yola çıkan Müslümanlar’ın ortaklığını kabul etmeye yanaşacaklar mı? Veya bizler “Her halükârda Kürtçe olsun da velev ki dînimize küfredilsin. Zaten Türkçe bu iş yapılıyor, bari kendi dilimizle olsun” mu diyeceğiz?

     Demokratik Toplum Kongresi’nin özerklik modelinde iç ve dış güvenlik ihtiyacı için “öz savunma” savunulurken, “Şehir, kasaba, mahalle ve köyde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olur, öz savunma esasında bu yönelimler karşısında toplumsal direnişi ifade eder” söyleminde dîndar ve siyasî İslam kimliği olanlara yönelik bir baskı olacağı ve böyle bir yönetimde “gerici” diye yuvarlak bir ifade ile kastettikleri İslamî hassasiyeti olan grup ve cemaatlerin bu yönetimde ortak olamayacakları şeklinde bir his, kanı uyandırmaktadır.

     1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, İHL ve İlahiyat fakültelerinin açılması, tamamen devletin hakim olduğu ve devletin güdümüne girmiş bir dînî anlayışı üretme, Bizantinist, laik bir devletin dîn eliyle meşrûlaştırma yoluna gidilmiştir. Devlet TC’nin kurulması esnasında Kürtler’i ve dîni alabildiğine kullandı ve sonra bertaraf etmeyi başardı. Diyanet’in rolü 1990’lı yıllarda PKK’nın kurduğu Kürt Yurtsever İmamlar Birliği ile gerçekleştirilip daha sonra kurulacak bir devlet sonucunda Müslümanlar TC’nin kurulması akabindeki soykırıma ve işkenceye benzer bir soykırım ve işkenceye maruz kalabileceklerdir. TC’de “şehîd, cihad, kutsal” vs. gibi İslamî kavramlar tamamen devletin hizmetine sunuldu. Aynı şeyler Kürt haklarını savunduğunu söyleyen örgütlenmeler tarafından da yapılmaktadır. Bu beraberinde önemli dînî dejenerasyona da sebebiyet verecektir.

     Batıcı, laik, seküler, tamamen dîni dışlayan ve adına “Türkiye” denilen, ABD ile işbirliğine her zaman hazır devlet gibi bir Kürt özerkliği mi?

     Bütün bu çekinceler böyle bir çözümün çok da sağlıklı bir çözüm olmadığını göstermektedir.

     B – BİRLİKTE YAŞAMA MODELİ

     Birlikte yaşam esas alınarak geliştirilecek çözüm önerilerinin daha sağlıklı ve az can yakıcı olacağı kanaatini taşıyorum. Böyle bir çözüm önerisinin birçok gerekçesi vardır. Meselâ neredeyse birtakım arızalar yaşanmış olsa bile 1000 yıllık bir ortak yaşam ve geçmiş var. Dîn birliği önemli bir unsurdur. Halklar karşılıklı içiçe geçmiş, karşılıklı çok ciddi kız alışverişi olmuş, ekonomik birliktelikler kurulmuş, özellikle son yüzyılda Kürtler’in batıya göçü alabildiğine fazla olmuştur. Türkiye’de aşağı yukarı 14 milyon Kürt olduğu tahmin ediliyor. Bunların 7 – 8 milyonu Doğu ve Güneydoğu’da yaşıyorken geriye kalanlar ise batıya göç etmiş ve orada yerleşmiş durumdadır. Bunların dönüşünü sağlamak imkânsızdır. İran ve Irak’ta Kürtler’le diğerlerinin yerleşim alanları birbirinden çok net çizgilerle ayrılmışken Türkiye’de Türkler’le Kürtler’in birbirinden ayrıldıkları sınırlar net değildir. Bir içiçelik durumu var.

     Vahyi inşâ bilinciyle yeniden bütün yabancılaşmalara ve ulusalcılık da dâhil “hayır!” demeli, Kur’ân ışığında çözüm üretme yoluna gitmeliyiz.

     Kürt sorununa bir terör ve PKK sorunu olarak bakılmamalıdır. PKK bir sonuçtur. Tam aksine soruna insanî ve İslamî hakların gasp edilmiş olduğu temelinde yaklaşılmalı ve bu haklar da mantıkî kurallar çerçevesinde iade edilmelidir.

     Sorunun daha kalıcı ve barışçıl bir çözüme kavuşmasını sağlamak için toplumda duyarlılığıyla maruf kurum ve kuruluşların, sivil toplumların, kanaat önderlerinin, siyasî partilerin katılımını sağlayacak geniş yelpazeli istişarî toplantılar tertiplenmeli ve mümkün olduğunca bir sonuca ulaşmaya çalışılmalıdır.

     Şiddet kullanma ile bu işin çözüme kavuşmayacağı artık neredeyse her kesimin malumudur. Ancak şiddet kullanmayı engelleyecek önlemler alınmalı ve çözümler de üretilmelidir. Şiddeti esas alan ve bazen namlunun ucunu göstererek tehdit eden her kesim bu alışkanlığından vazgeçmelidir. Zira böyle bir tutum bütün kesimler açısından nahoş neticeler doğurmakta ve tarafların tekrar kılıç kuşanmasına sebebiyet vermektedir.

     Silahların sustuğu, korkuların artık yok olduğu bir ortamda Kürt sorununun çözümü için her şey özerklik meselesi dâhil olmak üzere konuşulup tartışılabilmeli, halkın üzerinde demoklesin kılıcı misali sallanan başta devletin olmak üzere ve silahlı gurupların sopaları artık tepemizden kalkmalıdır.

     Adem-i merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla yerel yönetimler güçlendirilmeli, eğitim, sağlık, kültür, sosyal hizmetler, tarım, denizcilik, sanayiî, imar, çevre, turizm, iletişim gibi alanlarda bölgesel yerel yönetimlere devredilmeli. Dışişleri, savunma, maliye genel anlamda merkez tarafından yürütülmelidir. Türkçe, halkın genelinin rahatça anlaşabilmesini sağlamak anlamında resmî dil olarak kabul edilebilir. Ancak bölgelerin demografik yapısı gözönünde bulundurularak Kürt dilinin vs. dillerin kamusal alanda (yargı, eğitim, hastane, ticaret, müzik) kullanılmasının önündeki bütün engeller kaldırılmalı. Beraberinde Kürtçe’yi seçmeli bir dil olarak okumak isteyenlere de bu hak tanınmalıdır.

     Kürtçe vaaz ve hutbe verilmesine olanak sağlanmalıdır.

     Kürtçe basın – yayın faaliyetlerinin önünün açılması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

     Müfredat millî ve ulusal söylemlerden arındırılmalı, ırkçı ifadeleri içeren bütün söylemler ve sloganlardan temizlenmelidir.

     Tüm farklılıkların geliştirilerek yaşatılması için ihtiyaç olan gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

     Bütün hukukdışı uygulamaların ve faili meçhullerin failleri ve müsebbipleri bulunmalı ve gereği yapılmalıdır.

     Anayasadaki “Türk vatandaşlığı” tanımı tamamen anayasadan çıkarılmalı, seçilecek mebuslar kendi bölgelerini tam anlamıyla temsil etme yetkisine sahip olabilmeli, mecliste vs. alanlarda istediği dille konuşabilmeli, isterse yerel kıyafetiyle meclise, genel kurula girebilmeli, mümkün olduğunca bölgede görev yapan üst düzey yöneticilerin, bürokratların bölge halkından olmasına riayet edilmelidir.

     Anayasanın “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” içerikli 42. maddesi anayasadan çıkarılmalıdır.

     AKP tarafından 12 yıla çıkarılması düşünülen zorunlu eğitimin azamisi 5 yıl olacak şekilde tanzime gidilmelidir. Eğitim teşvik edilmeli, ancak bunun hangi şekilde kullanılacağı hakkı ebeveyne verilmelidir. Zira dîndar Müslüman Kürt halkı bu araçlarla ciddi bir dejenerasyona uğrayacak ve kendisi kılan manevî değerlerinden daha da uzaklaşacaktır. Halkın kurumsal alanlarda farklı alternatifler oluşturmasına izin verilmelidir ve bunun önü açılmalıdır. Hatta farklı müfredatları olan okul, camiî, Kur’ân kursu ve eğitim kurumlarına dâhil izin verilmeli.

     Şiddete başvurulmaması kayd u şartıyla her bölgedeki dînî yapılanmaların serbestçe, özgürce örgütlenmelerine izin verilmelidir. “Yarına ne olacak, takip trafiğine takılacak mıyım, ne zaman gece baskınlarına uğrayacağım” endişesinden kurtarılmalıdır.

     Abdullah Gül, Diyarbakır ziyaretinde, “Fabrikalarınızı kurun. Müdürünüz, mühendisiniz, şefiniz sizden olsun. Barış ve huzur sağlansın” öğüdünde bulunurken sanki hâlâ barışı bozan, anarşi çıkaran tarafın Kürtler olduğu zihnî altyapısında yer alıyor gibiydi. Yönetici zevat, Millî Eğitim Bakanlığı, Diyanet, cemaatler, basın – yayın aracılığıyla Türk halkına bu gibi yanlış anlayışların ve ırkçılığın zararlarını, bütün halkların sosyal, ekonomik ve siyasal olarak aynı haklara sahip olduklarını, hiç kimsenin bir diğerine göre ırk veya dil temelli bir üstünlüğünün olmadığını açıklamalıdır. Kürt sorununun aslında Kürtler’den değil, daha çok yönetimlerden ve ulus devlet anlayışından kaynaklı ırkçı tutum ve anlayışın sonucu olduğu mutlaka anlatılmalıdır. Diyanet Teşkilâtı aracılığıyla bölge halkını te’dip amacıyla yapılan veya yapılacak olan çalışmalar asimile amacına matuf olduğu için bu çalışmalara son verilmelidir.

     Mezhepsel anlamdaki enjekte edici tavırlardan vazgeçilmelidir. Çoğunluğu Şafiî olan bölge halkına Şafiî imamların görev alması sağlanmalıdır.

     Medreselerden icazet almaya hak kazanan kişiler gerekirse bir takım sınavlara tabi tutulduktan sonra İHL mezunu ve hatta İlahiyat Fakültesi mezunu olma hakkını elde edebilmelidir.

     Seçimlerdeki % 10 barajı indirilmeli ki her gurup kendi temsil hakkına sahip olabilsin.

     Siyasî suçlular için genel bir af çıkarılmalıdır.

     İsimleri değiştirilen il, ilçe, köylerin eski isimleri iade edilmelidir.

     Koruculuk sistemi ortadan kaldırılmalı ve yeni bir sosyal hadisenin çıkmasına engel olacak önlemler alınmalıdır.

     AYRICA KÜRTÇE’NİN GELİŞTİRİLMESİ İLE İLGİLİ ÖNERİLER

     Eğitime ilişkin tedbirlerde kısa süreli yapılacak bazı şeyler olduğunu düşünüyoruz. Yeni “çift dilli eğitim” programları geliştirmek, “çift dilli müfredat” programları geliştirmek, “çift dilli sınav ve ölçme” programları geliştirmek. Kürtçe bilen öğretmenlere hizmet içi eğitimlerle Kürtçe’lerini geliştirmek, Kürtçe bilmeyen ama Kürtçe öğrenmek isteyen öğretmenlere kurslar vermek, öğrencileri ve öğretmenleri iki dillilik ile ilgili bilgilendirmek vs. bunların devamında gelecek unsur ise Türkiye için eğitim modelleri geliştirmek. (Yrd. Doç. Dr. Vahap Coşkun, Özgün Duruş Gazetesi, Sayı 68, 24 – 30.12.2010)

     KARDEŞLİK İÇİN ADALET PLATFORMU (KİAP) SUNUMU

     25 OCAK 2011

kürtler 1

940 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir