Basri İpek ile Anvers Şehir Gezisi

 

isediyani

Sediyani Seyahatnamesi, cilt 9, bölüm 42…

 

 

 

Erdem ve Bilgelik Arıyorsan Nehirlerin Akıntısını Takip Et – 42

İbrahim Sediyani

Er zijn ziel van de steden.

(Şehirlerin rûhu vardır.)

Flaman atasözü

     Amcamoğlu Basri’nin ağabeyi Yüksel’in evinde kahvaltı yaptıktan sonra, Basri ile beraber Anvers (Flm. Antwerpen; Frsz. Anvers) şehir merkezine gidiyoruz.

     İkimiz başbaşa şehri gezeceğiz bugün. Tam şehir merkezine gidiyoruz ve arabayı uygun bir yere park edip dışarı çıkıyoruz.

     Yürüyerek ve sohbet ederek başlıyoruz Anvers’i gezmeye…

     Anvers gezimiz, tam şehir merkezinde, şehrin içinden geçen 355 km uzunluğundaki Schelde (Frsz. Escaut) Nehri kıyısına yakın, üç semtin kesiştiği noktada, Seefhoek – Schipperskwartier – De Wilde Zee semtlerinin arasına düşen noktada başlıyor.

     İlk önce Leysstraat – 27 adresindeki David Teniers Heykeli (Flm. Statue David Teniers)’nin yanına gidiyoruz.

     Heykel anıtı, caddenin bittiği ve Frankrijklei (= Fransa Bulvarı) ile kesiştiği noktada yer alıyor. Sağında ve solunda boylu boyunca dükkânların ve mağazaların olduğu, üzerinde ise insanların karınca gibi gezindiği oldukça işlek ve kalabalık bir cadde. Trafiğe kapalı; motorlu araçlar giremiyor.

     David Teniers, sizden önemli olmasınlar, çok önemli kişilerdirler. Resim san’âtının önemli isimleridirler.

     “İsim” yerine “isimler” dememin sebebi, Türkçe yazmayı bilmediğimden değil elbet. Zirâ iki tane David Teniers var ve bunlar baba – oğul. İkisi de Belçika tarihinin en önemli ressamlarından. David Teniers (1582 – 1649) ve oğlu David Teniers (1610 – 90), hem isimleri aynıdır, hem de meslekleri. Her ikisi de Belçika resim san’âtının en önemli isimlerindendirler. Bu baba – oğul, Anvers’lidirler ayrıca, bu şehrin insanıdırlar.

     Baba – oğul, ikisinin de isimleri aynı olduğu için ve ikisi de ressam olduğu için, bunları birbirinden ayırtedebilmek için, Belçikalılar babayı “David Teniers de Oude” (Yaşlı David Teniers) veyahut “I. David Teniers” ismiyle anarken, oğlunu da “David Teniers de Jonge” (Genç David Teniers) veyahut “II. David Teniers” ismiyle anarlar.

    Caddeye heykeli dikilen, bizim şu anda önünde bulunduğumuz heykel, genç olana, yani oğul David Teniers’e ait.

     Bunlar, ailece ressam. Resim ile yatıp kalkan oldukça “renkli” bir aile. Örneğin genç David Teniers (1610 – 90)’in resim hocası, babası David Teniers (1582 – 1649)’tir. O’nun da hocası, abisi Juliaan Teniers (1572 – 1615)’tir. (İlginçtir ki, bunların babasının ismi de Juliaan Teniers’tir. Görüldüğü üzere, genelde erkeklerin oğullarına kendi isimlerini verdikleri bir gelenek var sanki ailede.)

     Hem babası hem amcası ressam olan David Teniers, 15 Aralık 1610 tarihinde Anvers’te dünyaya geldiğinde, alınyazısı kalemle değil, resim fırçasıyla yazılmıştı haliyle. Kendisinden 19 yaş küçük ve o da ressam olacak olan kardeşi Abraham Teniers (1629 – 70)’in de aynı şekilde.

     Anversli bir ressam olan David Teniers’in bu heykeli buraya, ölümünden 200 sene sonra, 1866 yılında Anversli ressam ve heykeltraş Joseph Decaju (1823 – 91) tarafından yapılıp dikilmiştir. Heykelin yüksekliği, 7 m.

     Şehri gezmeye devam ediyoruz…

     Basri, fotoğraf makinâsını elimden alıyor:

     – Ver bakalım makinâyı, fotoğrafları ben çekecem…

     – Niye ki? Ben çekerdim…

     – Olmaz, sen hep kızları çekiyorsun. 🙂

     – 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     – Yaw ne zaman kızları çekmişim?

     – Laa git Allah aşkına! Sanki Seyahatname’lerini takip etmiyoruz! Üstte konuyu anlatıyorsun, altta da boy boy hatunlar…

     – 🙂 🙂

     – Pısmam valla senin kalemine, üslûbuna, konuyu anlatışına hayranım. Seyahatname’lerin tek kelimeyle süper. Yani amcamoğlu olmasaydın, gene de hayranın olurdum, iyi bir okuyucun olurdum…

     – Eyvallah Basri…

     – Yazılara sözüm yok da, yazının altındaki fotoğraflara gelince… 🙂

     – Laa ne var fotoğraflarda?

     – Ne mi var? Hangi ülkeyi gezip anlatıyorsan, o ülkenin güzel kadınları var. 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Hele o İsfahan Seyahatnamesi neydi yaa, arkadaş! İranlı dilberler süslemişti sayfayı… 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Yazıda güyâ devrimi anlatıyor haa, güyâ bize İslam İnkılâbı’nı anlatıyor. Yazıyı okuyup bitirdikten sonra altındaki fotoğraflara bakıyorum, oohoohooo, İranlı güzel hatunlar süslemiş sayfayı. Bizim Pısmam şehri gezmiş, İsfahan’ın hangi köşesinde güzel bir kadın görmüşse fotoğrafını çekmiş… 🙂

     – Behey Basri Basri Basri, sen ne kadar yalan söylüyorsunnn, sen ne kadar iftira atıyorsunnn?!…

     – İftira atıyorum??? Akşam eve döndüğümüzde sana gösteririm. Nasıl olsa bütün Seyahatname’ler senin sitende durmuyor mu? Yalan mı söylüyorum doğru mu, ispatı kolay nasıl olsa… 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     – Sadece o değil ki, Bangladeş, Kenya, Makedonya, bütün Seyahatname’ler öyle. 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     Caddenin sonuna doğru yürüyoruz. Burada, üç farklı cadde kesiyor önümüzü. Sağa açılan cadde Jezusstraat (Hz. İsa Caddesi), sola açılan cadde Otto Veniusstraat (Otto Venius Caddesi), tam karşımızda başlayıp uzayan cadde ise Ter Hoogte van Meir (Meir’in Zirvesinde).

     Biz, Ter Hoogte van Meir adlı caddeye giriyoruz…

     Trafiğe kapalı olan caddenin sağında ve solunda dükkânlar, mağazalar, café’ler, restoranlar… Cadde insan kaynıyor, cıvıl cıvıl…

     Şehri gezerken, bir yandan da Pısmam Basri anlattıkça anlatıyor. Bana şehrin tarihi ve kültürü hakkında bilgiler veriyor. Pısmam’ın 10’da 5’ini bu ülkede yaşayarak, 10’da 3’ünü okuyup araştırarak, 10’da 2’sini de kendisi uydurarak bana aktardığı bilgileri, ben de not defterime not ediyorum.

     24 numaralı adresin önüne geldiğimizde (Ter Hoogte van Meir – 24), büyük bir “el heykeli” karşılıyor bizi. Antwerpen halk efsanesi olan ve “Antwerpen” isminin kökeni “Handwerpen” (= El Atmak) teriminin doğuşunu simgeleyen hadiseyi anlatıyor, büyük bir sağ el heykeli olan bu anıt.

     Fransız heykeltraş Henri de Miller (1953 – 99) tarafından 1986 yılında yapılıp dikilen bu heykel, efsanevî halk kahramanı Silvius Brabo (? – ?) anısına yapılmış.

     Kılavuzum ve rehberim Basri (Allah-û Ekber – Pısmam Rehber), bizi bilgilendirmeye devam ediyor:

     – Pısmam, buraya niye bu el heykelini yapmışlar, biliyor musun?

     – Niye?

     – Çünkü “Antwerpen” ismi aslında “Hand werpen” ifadesinden türemiş; yani “El atmak” anlamında.

     – Hmmm…

     – Yaaa. Bunun bir de efsanesi var…

     – Anlat hele…

     – Efsaneye göre, dev boylu ve kötü kalpli bir korsan olan Druoon Antigoon, şehrin içinden geçen Schelde Nehri’ni kapatmış, ırmağın üzerinden geçen teknelere ağır vergiler ödeme şartı koymuştu. Bu vergiyi ödemeden geçen tekneleri durduruyor ve teknedekilerin sağ ellerini kesiyor, kestiği elleri de akarsuya atıyordu…

     – Vay şerefsiz…

     – Kimse de çıkıp bu zûlme karşı çıkamıyor, dev korsanı durduramıyordu. Günün birinde, Romalı bir asker olup aynı zamanda meşhur Gaius Julius Caesar’ın yeğeni ve ayrıca Frizyalı bir Friz olan Silvius Brabo bu dev korsanı yenip, kendisine aynı cezayı vermiş, sağ elini kesip nehre atmıştır. Böylece şehre “el atmak” (elini kesip suya atmak) anlamına gelen “Handwerpen” adı verilmiş, zamanla bu isim bugünkü “Antwerpen” şeklini almıştır.

     – İlginçmiş.

     – Olay tabi milattan öncelerde yaşanmış ama efsane 13. yüzyılda ortaya atılmış.

     Pısmam Basri ile Silvius Brabo’nun dev boyuttaki sağ elinin üstüne oturuyor ve hatırâ fotoğrafı çektiriyoruz. Sonra da yürüyüşümüze devam ediyoruz…

     Antwerpen şehir merkezinin farklı noktalarında, 13. yy’a ait bu efsaneyi betimleyen heykeller ve anıtlar görmeniz mümkün. Büyük çoğunluğu Belçikalı ressam ve heykeltraş Jef Joseph Maria Thomas Lambeaux (1852 – 1908) tarafından yapılan bu heykel ve anıtlar, sözkonusu “el atma” efsanesini canlandırmakta.

     Bununla birlikte bazı tarihçiler bu efsaneye karşı çıkıp, “Antwerpen” isminin kökeninin “dalgakıran” anlamına gelen “aan het werpen” ifadesinden türediğini ileri sürerler.

     Gent doğumlu Belçikalı tarihçi Adriaan Verhulst (1929 – 2002), Antwerpen’in M. S. 3. yy’da Romalılar tarafından bir kamp olarak kurulduğunu iddiâ etmiş, şehrin bugünkü “Antwerpen” olan isminin de Roma kökenli “Andoverpus” isminden günümüze geldiğini ileri sürmüştür.

     Antwerpen mıntıkasına 4. yy’da ise Cermen kökenli Franklar hâkim idi. Hatta o dönemde mıntıkanın adının “Andawerpum” olduğunu, bunun “At Rıhtımı” (anda: at; werpum: rıhtım) anlamına geldiğini, bugünkü “Antwerpen” adının da buradan doğduğunu ileri süren bilim adamları da mevcut.

     19. yy’da yaşamış olan Fransız tarihçi Joseph Alfred Michiels (1813 – 92) ise “Antwerpen” isminin Kelt kökenli olduğunu, eski tarihsel yazıtlardan “Vita Eligii”de yerleşimin isminin “Andouerpis” olarak geçtiğini, bu ifadenin ise Keltçe’de “Nehir suyunun iki yakasında yaşayanlar” anlamına geldiğini iddiâ etmektedir.

     21. yy’da yaşamış olan Kürt seyyah İbrahim Sediyani ise şehrin “Antwerpen” olan isminin kökeninin Pısmam Basri ile Emirdağlı “uzman doktor”un evliliğine dayandığını ileri sürmektedir. Dünyaca ünlü tarihçi ve dilbilimci Sediyani’ye göre, Basri bu kadınla evlenip 4 çocuk yapınca, buraya “elini verip kolunu kaptırmak” anlamına gelen “Antwerpen” ismi verilmiştir.

     Devam ediyoruz yürümeye…

     Basri anlattıkça anlatıyor, anlattıkça anlatıyor.

     Tabiî, Basri’nin bir konuyu anlatması minimum 7 – 8 saat sürdüğü için, O’nunla beraber olduğunuzda, öyle 2 – 3 saatlik bir birliktelik yetmez. Bütün gün beraber olmalısınız ki, beraber geçirdiğiniz o vakitlerden siz de birşey anlayabilesiniz.

     Basri’nin, diyelim ki geçen hafta başına bir olay gelmiş, birkaç gün önce ilginç bir olay yaşamış, onu anlatacak size. Size dedi ki:

     – Geçen gün başıma ne geldi, biliyor musun? Ne yaşadım?

     Siz de bir acemilik yapıp (olur ya, beşer olmamız hesabıyla hepimiz hata yaparız), kendisine,

     – Ne oldu Basri?, diye sordunuz.

     Basri, sadece birkaç gün önce başına gelen olayı şöyle anlatır: Ortaokul 2. sınıftan başlayarak bütüüüüüün hayatını anlatmaya başlar. Bu, anlatımın “giriş” kısmıdır ve yaklaşık olarak 7, 5 saat sürer. 7 saati aşan bu hazırlık kısmından sonra nihayet konuya gelir ve yarım saat kadar da asıl mevzû olan o konuyu anlatır. Yani Basri’nin birkaç gün önce yaşadığı bir olayı anlatması takriben 8 saat kadar sürer. Bunun 7, 5 saati “giriş” kısmıdır, ortaokul 2. sınıftan başlayarak bütün hayatını anlatır ve geçen haftaya kadar gelir. Son yarım saatte de olayı anlatır.

     Anvers şehir merkezinin caddelerinde yürümeye devam ediyoruz…

     Schoenmarkt (= Ayakkabı Pazarı) ile Eiermarkt (= Yumurta Pazarı) adlı iki caddenin kesiştiği noktada, biz sağ taraftaki Eiermarkt’a girerek devam ediyoruz yürümeye. Yumurtayı ayakkabıya tercih ediyoruz.

     Aynı şekilde trafiğe kapalı olan caddenin sağında ve solunda dükkânlar, mağazalar, café’ler, restoranlar… Cadde insan kaynıyor, cıvıl cıvıl…

     Tam bu noktada, Anvers’in ünlü gökdelenlerinden biri olan beyaz renkteki Çiftçiler Kulesi (Flm. Boerentoren), hemen karşımızda duruyor. Ona bakarak yürüyor, karşıdan fotoğrafını çekiyoruz.

     Çiftçiler Kulesi (Flm. Boerentoren) isimli bu gökdelenin inşaatına 1929 yılında başlanır ve 1932’de tamamlanır. İlk inşâ edildiğinde, 87, 5 m yüksekliğindeydi. 1954 yılında kule, binanın yüksekliğini 112, 5 m’ye çıkartacak bir antenle uzatıldı. 1976 yılında çatısında yapılan yeni eklemelerle yüksekliği 97 m’ye çıkartılmıştır. Şu anda 97 m yüksekliğinde ve 26 katlı olan bu gökdelen, Avrupa’nın ilk gökdelenidir.

     Kulenin baş mimarı Jean Robert Vanhoenacker (1875 – 1958), yardımcı mimarı ise Joseph Smolderen (1889 – 1973)’dir.

     Yapıldığı dönemde ayrıca Avrupa’nın en yüksek binası idi de. 1940 yılında İtalya’nın Cenova (İt. Genova) kentindeki 100 m (şu anda 116 m) uzunluğundaki Terrazza Martini Kulesi (İt. Torre Terrazza Martini; şimdiki adı Torre Piacentini) inşâ edilince, bu özelliğini kaybetti.

     Günümüzde ise halen şehrin sembolü olan 123 m yüksekliğindeki Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal)’nden sonra Anvers’in en yüksek ikinci yapısıdır. Tüm Belçika çapında ise yükseklik bakımından 21. sıradaki binadır.

     Kulenin en tepesine çıktığınızda, oradan tâ başkent Brüksel’i ve Brüksel’in sembolü olan Atomium’u görebilirsiniz. (ÖNEMLİ NOT: Biz bu geziyi yapıp döndükten birkaç ay sonra binanın ismi KBC Kulesi olarak değiştirilmiştir.)

     Devam ediyoruz yürüyüşümüze…

     Yumurta Pazarı (Flm. Eiermarkt) adlı cadde üzerindeki uzun yürüyüşümüz, şehrin kalbi olan Yeşil Meydan (Flm. Groenplaats)’a varıncaya dek sürüyor.

     Burası Anvers’in kalbi, yüreği. Şehrin sembolü olan dünyaca ünlü Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal), işte burada, bu meydanda.

     Groenplaats (Yeşil Meydan), bu yüzden, şehri ziyaret eden turistlerin ve yabancıların ilk başta uğradıkları mekândır. Anvers (Antwerpen) şehrinin tam merkezidir.

     Anvers’in tam merkezi olarak kabul edilen Yeşil Meydan (Flm. Groenplaats), yüzyıllardır şehrin kalbi olarak atmakta. Meydanın hikâyesi de oldukça eskiye dayanıyor.

     Bugün meydanın olduğu alan, 13. yy’da Anvers mezarlığıydı. İsmi de Yeşil Mezarlık (Flm. Groenkerkhof) idi. Ailesi tarafından kendisine bir mezar yapılıp da gömülecek parası olmayan yoksul sakinler, Kilise’nin yardımıyla buraya gömülüyorlardı. Kilise, fakirlerin cenaze masraflarını üstleniyor ve defin işlemlerini gerçekleştiriyordu.

     1784 yılında, Anvers’in Avusturya egemenliğinde ve Avusturya Hollandası’na bağlı olduğu dönemde, Avusturya Habsburg Kralı II. Joseph Benedictus August Johan Anton Michaël Adam (1741 – 90), surların içinde mezarlık açmayı yasaklayınca, bir daha bu alana ölüler gömülemedi. Bunun yerine Anvers’in Kiel mahallesinde bir alan mezarlık olarak tahsis edildi. Ayrıca bugünkü Stuyvenberg Meydanı’nın bulunduğu arazi de mezarlık olarak kullanılmaya başlandı.

     1795 yılında, Anvers’in Fransa egemenliğinde ve Louis Napoléon Bonaparte (1769 – 1821) ordularının işgali altında olduğu dönemde, Fransızlar burayı tekrar mezarlık olarak açtı. Böylece 11 yıldır ölü gömmenin yasak olduğu bu arazi, yeniden mezarlık olarak hizmet vermeye başladı. Ancak Fransızlar, eskiden ismi Yeşil Mezarlık (Flm. Groenkerkhof) olan bu mezarlığın ismini, buradaki Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal)’nin isminden hareket ederek, Bizim Sevgili Kadınlarımız Mezarlığı (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekerkhof) koyarlar.

     Fransız devrimcilerin niyeti, “özgürlük onuruna” meydana bir anıt dikmekti. 1797 yılında “mezarlığın kamulaştırılması” ile ilgili kilise ile belediye meclisi arasında bir anlaşmazlık yaşandı. Anlaşmazlık önce tartışmalara, sonra kavga ve husumete dönüştü. Belediye üyesi ve memuru François Roché (? – 1797), kilisenin içinde öldürüldü. (Orada şimdi O’nun adına bir anıt vardır.)

     1799 yılında mezarlığın etrafındaki surlar yıkıldı. Böylece ilk kez Fransızlar burayı bir “meydan” haline dönüştürdüler. İsmini de Eşitlik Meydanı (Frsz. Place de L’Égalité) koymuşlardı Fransızlar, burası 1799 yılında ilk kez meydan olarak düzenlendiğinde. Meydanın etrafında inşaat çalışmaları başladı, evler yapıldı. Eskiden Yeşil Mezarlık isimli bir mezarlıkken, başladığı noktada bir ayakkabıcı dükkânı vardı. O dükkân 1803 senesinde yıkıldı, yerine üç sıra halinde ıhlamur ağaçları dikildi. 1805 yılında ise İki Nete Vilayeti (Frsz. Département des Deux – Nèthes; Flm. Departement van de Twee Nethen) Valisi Charles Joseph Fortuné d’Herbouville (1756 – 1829), meydanın ismini Napoléon (Napolyon) Bonaparte anısına Bonaparte Meydanı (Frsz. Place Bonaparte) olarak değiştirdi.

     Fransız işgali sona erdikten 4 yıl sonra, 1819 tarihinde meydanda “De Gulden Roos” isimli asliye mâhkemesi binasının inşaatına başlanır. Mâhkeme binasının inşaatı, 1877 yılında tamamlanır. Belçika’nın bağımsızlığından ve kuruluşundan (1830) önce inşaatına başlanan bina, bağımsızlıktan sonra tamamlanabilmiştir. Mâhkeme binasının yapıldığı yerdeki eski bina, 16. yy’daki Anvers Belediye Başkanı Filips van Marnix van Sint – Aldegonde (1540 – 98)’nin makam binasıydı.

     1830 yılında Belçika bağımsızlığını kazandıktan sonra da meydandaki imar ve inşaat çalışmaları aksamadan devam eder. Bağımsızlıktan sonra Anvers – Brüksel tren hattı açılınca ve iki şehir arası demiryolculuğu başlayınca, bizim Yeşil Meydan da daha bir önem kazanır. 1839 yılında başlayan Anvers – Brüksel demiryolu hattında, Yeşil Meydan da önemli tren istasyonlarından biri olarak hizmet veriyordu. (Halen öyledir)

     1841 yılında Almanya doğumlu ama Anvers’te ölen ünlü Flaman ressam Peter Paul Rubens (1577 – 1640)’in heykeli dikilir meydana. Heykel, heykeltraş Guillaume Willem Geefs (1805 – 83)’in eseridir.

     1858 yılında meydanda düzenlenen Ticaret Fuarı’nda büyük bir yangın çıkınca meydandaki pekçok bina kül oldu ve buralar 10 yıl boyunca kullanılamaz halde kaldı. Ancak 1869 – 72 yılları arasında yapılan yoğun çalışmalar ve restorasyon neticesinde, meydandaki binalar tekrar eskisi gibi hizmet vermeye başladılar.

     1878 yılında meydana postane binası da inşâ edildi.

     1885 yılında Fransız işadamı Adolphe Kileman (? – ?), bugünkü Hilton Oteli’nin bulunduğu yerde “Grand Bazar du Bon Marché” adlı ilk ticarî müessesini açtı. Takip eden yıllarda aynı işadamı aynı meydanda “Grand Café de L’Univers” ve “Café de la Poste” adlarında iki de café açarak, ticaretini geliştirdi.

     1903 yılında mimar Emile Thielens (1854 – 1911) tarafından musikî etkinlikler için üç tane yeni bina yapıldı. Bu binalar 1960 yılına kadar yalnızca müzik etkinliklerine ve konserlerine evsahipliği yaptılar.

     1959 yılında meydanda bir süpermarket açıldı, ki Belçika’nın ikinci süpermarketidir.

     Dünyaca ünlü Flaman düşünür ve filozof Basri van Pısmam (1972 – ∞) ile birlikte ismi “Yeşil Meydan” anlamına gelen Groenplaats’ı gezmeye başlıyoruz…

     Önce, meydanın en müstesnâ yapısı, aynı zamanda Anvers şehrinin de sembolü olan dünyaca ünlü Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal)’nin yanına gidiyoruz.

     Pısmam Basri bizi aydınlatmaya devam ediyor:

     – Pısmam, bak bu kilise Antwerpen’in sembolüdür. İsmi, “Onze – Lieve – Vrouwekathedraal”. Anlamı nedir, biliyor musun? “Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali”.

     – İlginç bir ismi var.

     – Evet.

     – Basri yaa, bu Avrupalılar hakkaten kadınlara değer veriyorlar yaa…

     – Öyle. Bizim gibi odun değiller.

     – Düşünsene abicim, İslam dünyasında büyük bir cami yapılsın ve ismi de “Bizim Sevgili Kadınlarımız Camiî” olsun!

     – Hayâl bile edemezsin böyle birşey…

     – Müslümanlar gülerler yaa, alay ederler, inan bana dalga geçerler o camiyi yapanlarla.

     – Camiye o ismi verecek adama “Kılıbık” deyip makaraya alırlar. 🙂

     – Keşke sadece onunla yetinseler. Adamı tekfir ederler yahu! Yok bilmem “Sünnet-i şerif” falan deyip işkembeden birşey uydururlar, adamı “kafir” ilan ederler…

     – Yaparlar valla. 🙂

     – Ama var ya Basri, bu Avrupalılar da eskiden bizim gibi barbardılar. Hatta daha kötüydüler. Birbirlerini boğazlıyorlardı.

     – Öyle öyle. Mezhep çatışmaları falan…

     – Kadınları insandan bile saymıyordu bunlar…

     – Doğru valla. Kiliseler, “kadın insan mı değil mi”, onu tartışıyordu.

     – Son 100 – 150 yıldır adam olmuşlar…

     – Ama sonuçta oldular ya Pısmam, sen ona bak. Bir bunlardaki medeniyete bak, bir de bizim İslam dünyasının acınacak haline.

     Basri aydın bir insandı, ilim ve irfan sahibi bir insandı. Bilgisi, birikimi olan biriydi. Böylesine âlim ve münevver bir insanı bulmuşken, fırsat bu ya, yıllardır kafamı kurcalayan ama cevabını bulamadığım bazı soruları kendisine sordum:

     – Basri yaa, bişey sorcam…

     – Buyur…

     – Yıllardır kafamı kurcalayan ama bir türlü sebebini, işin sırrını çözemediğim bir mevzû…

     – Nedir?

     – Şimdi bak, benle sen, kadınlara ne kadar değer veriyoruz, öyle değil mi? Kadınlara ne kadar saygılıyız, ne kadar çok önemsiyoruz, değil mi? Fakat buna rağmen, ne bir ailemiz var, karımız var, ne de bir sevgilimiz var. İkimiz de boş boş dolanıyoruz, boynumuz bükük, garip gibi…

     – 🙂

     – Öte yandan abicim, bakıyorsun, yaw odun gibi herifler, kazma yaw kazma, resmen sığır yani, kadına saygı yok bişey yok, insan yerine bile koymuyor kadını, ama adam elini sallasa ellisi yaw! Öküzün teki resmen, ama koluna takmış Dila Hanım gibi bir hanım! Peki ama, biz ikimiz kadınlara bu kadar değer verdiğimiz halde, hatta feministiz, bu kadar nazik, kibarız, kalbimiz geniş, neden kısmetimiz bi türlü açılmıyor hocam, neden böyle boştayız? Neden hocam, neden? Neden bizim de elimizden tutan, göğsümüze yaslanan bir kadın yok?

     İlim ve irfan sahibi büyük bir âlim olan Basri, sorduğum sorulara gayet ilmî ve akademik bir cevap vererek, kafamdaki bütün soru işaretlerini aydınlattı:

     – Oğlum, bu dünya şerefsizlerin dünyası… Bu dünya ibnelerin dünyası… Bu dünya kahpelerin dünyası…

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Katedralin önünde birkaç hatırâ fotoğrafı çekiyoruz…

     Anvers (Antwerpen) şehrinin sembolü olan ve Yeşil Meydan (Flm. Groenplaats) adlı meydanda bulunan Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal), devâsâ büyüklükte bir kilise.

     1352 yılında yapımına başlanır. Dönemin en iyi mimarlarından ve katedralin temelinin atıldığı aynı yıl doğmuş olan Jan Appelmans (1352 – 1411) ile oğlu Pieter Appelmans (1373 – 1434) tarafından gerçekleştirilen inşaat, baba – oğul ikisi de öldüğünde henüz bitmemiş idi. Yapımı tam 169 yıl süren bu devâsâ büyüklükteki katedral, 1521 yılında tamamlanır.

     Tamamlandıktan 12 yıl sonra, 5 – 6 Ekim 1533 gecesi meydana gelen büyük bir yangın sonucunda önemli ölçüde zarar görür ama yıllar süren restorasyon çalışmaları neticesinde yeniden onarılır. Yangın, özellikle itfaiyenin ve Anvers Belediye Başkanı II. Lancelot van Ursel (1499 – 1573)’in yoğun çabaları sonucu kontrol altına alınabilmişti. İkinci kulenin yapımı bu nedenle gecikmiştir ancak ertelenen bu çalışma da daha sonraki yıllarda gerçekleştirilir.

     1559 yılında Anvers Piskoposluğu’nun katedrali haline gelen kilise, o tarihten bu yana yalnızca 1801 – 1961 dönemi arasındaki 160 yıllık zaman zarfında bu özelliğini kaybetmiştir. 20 Ağustos 1566 tarihindeki ikonoklazm esnasında Kalvinistler katedralin içindeki mobilyaların ve sanat eserlerinin çoğunu tahrip ederler. (NOT: İkonoklazm, her ne kadar “put kırıcılık, putkıranlık” gibi anlamlara geliyorsa da, bu İslamî terminolojide bildiğimiz “Tevhîdî bir eylem gerçekleştirip putları kırmak” demek değildir. Burada anlatılan, benzer putperest eğilimler gösteren iki ayrı cenahtan birinin diğerinin putlarını kırması eylemidir.)

     Avrupa’da 16. yy’ın ortalarında başlayan dînî daha doğrusu mezhebî çatışmaların sancısını en çok çeken merkezlerden ikisi de Amsterdam ve Anvers idi. Özellikle Anvers, mezhebî kutuplaşmaların kıskacında debeleniyordu. Kutuplaşma, Katolikler ile bu mezhepten olmayan Kalvinistler, Baptistler ve Lutheryenler arasındaydı.

     O topraklara hükmeden İspanya Krallığı (İsp. Reino de España), Katolik idi. Anvers nüfûsu ise ağırlıklı olarak Protestan’dı. O dönem Avrupa’nın en zengin ticaret şehri olan Anvers’te, Protestanlar “Dînde Reform” arzusuyla Katolik idaresine karşı ayaklanırlar. Protestanlar, Katolik İspanya’ya karşı başkaldırınca, İspanyollar sert yöntemlerle buna karşılık verdiler. İspanya Kralı II. Felipe de España (1527 – 98), Protestanlar’ın direnişini kırmak için baskıcı uygulamalarını daha bir sertleştirdi. Bütün bu yaşanan hadiseler, İspanyollar ile yapılan ve 1568 – 1648 arası tam 80 yıl sürdüğü için tarihe Seksen Yıl Savaşları (Flm. Tachtigjarige Oorlog; İsp. Guerra de los Ochenta Años) adıyla geçen korkunç savaşın başlamasına sebep olacaktı.

     20 Ağustos 1566 tarihinde şiddetli ayaklanmalar patlak verir. Protestanlar Katolik idareye karşı tam bir isyan başlatmışlardı. “Dîn’de Reform” istiyorlardı. Dîn’in ve Kilise’nin yobaz, baskıcı gölgesinden kurtulmak, daha özgür, daha insanî yaşamak istiyorlardı. İnsan gibi yaşamak istiyorlardı. Fakat insan gibi yaşamak, dînlerin ve ibadethanelerin nefret ettiği şeydi. Gücünü zaten “nefret” duygusundan aldıkları için “ötekileştirme” sayesinde uğursuz hakimiyetini sürdürebildiklerinden dolayı, ayaklanmaların üzerine çok sert biçimde giderler ve zor kullanarak direnişi bastırmaya çalışırlar.

     Parma Düşesi Margerita di Parma (1522 – 86), İspanya Kralı II. Felipe de España (1527 – 98) yaz aylarında ordusunun başında Anvers’e yürüdüğünde kenara itilmiş, gücünü kaybetmişti. 1568 tarihinde Seksen Yıl Savaşları (1568 – 1648) patlak verdiğinde, Anvers (Flm. Antwerpen; Frsz. Anvers) ile Bilbao (Bask. Bilbo; İsp. Bilbao) limanları arasındaki ticaret tamamen çökmüş ve imkânsız hale gelmişti.

     20 Ağustos 1566 tarihinde başlayan ayaklanma başgösterdiğinde, “Sessiz Willem” lakaplı Oranje Prensi I. Willem van Oranje (1533 – 84) barış için gelene kadar binlerce Katolik şehirden kaçmış, Anvers’i terketmişlerdi. I. Willem van Oranje 1580 yılında Anvers’e geldiğinde, Anvers nüfûsunun % 50’si Katolik, % 33’ü Kalvinist, % 17’si de Lutheryen (Protestan) idi.

     4 – 7 Kasım 1576 günleri arasında İspanyol askerleri Anvers (Antwerpen) kentinde büyük bir katliâma imza atarlar. Bu korkunç katliâmda 7 bin kişi hunharca öldürülür; kentte 800 ev yakılır. Toplam maddî zarar ise – o zamanki parayla – 2 milyon Sterlin (£)’dir.

     Daha sonra Anvers 1581 tarihinde Protestanlar’ın yönetimi altına girdiğinde, birtakım sanatsal hazineler bir kez daha ya yok edildi, kaldırıldı veya tahrip edildi, satıldı. İspanyol egemenliğinde Roma Katolik restorasyonu, Anvers’in 1585 yılında Alessandro Farnese (1545 – 92) komutasında ele geçirilmesiyle birlikte başlar.

     1794 yılında Anvers’i ele geçiren Fransız devrimciler, Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali’ni yağmalarlar ve ciddi hasar verirler. Kendilerini “devrimci” olarak adlandıran bu Fransız barbarlar, katedrali resmen talan ederler. Hatta kilise ilk başlarda bir süreliğine ahır olarak kullanılır. Hatta hatta, aradan 4 yıl geçtikten sonra, 1798’de Fransız işgal yönetimi katedrali tamamen yıkmayı amaçlar. Fakat yerli halkın kitlesel tepkileri nedeniyle bu emelini gerçekleştiremez.

     1815 tarihinde Fransız işgali sona erdikten bir yıl sonra, 1816, üç âdet ünlü Rubens şaheseri de dahil olmak üzere Paris’ten çeşitli önemli sanat eserleri Anvers’e iade edilmiştir. Ki işgal döneminde bu eserler, katedralden ve Anvers şehrinden Paris’e kaçırılmıştı.

     Daha sonra katedral, 19. yy boyunca yalnızca restorasyon ve tamir çalışmaları yaşamıştır.

     1965 – 93 yılları arasında ise katedral modern anlamda tam bir restorasyon çalışmasından geçirilmiş, bugünkü muazzam ve görkemli haline kavuşmuştur.

     Brabant mimarî sanatının en yüksek örneklerinden birini sergileyen Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali, 1999 yılında kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından “Dünya Kültür Mirası” ilan edilmiştir. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki numarası, ID 943 – 016’dır.

     123 m yüksekliğindeki Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal), aynı zamanda halihazırda Anvers’in en yüksek yapısıdır. Tüm Benelüks’ün (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) de en yüksek kilise kulesidir, ayrıca. Katedralin toplam 3 kulesi bulunuyor.

     Katedralin toplam kapalı alanı 8 bin m², çatı alanı ise 10 bin m²’dir. İç uzunluğu 119 m, transept iç uzunluğu 76 m, nefin maksimum iç genişliği 53 m 50 cm, nef tonoz yüksekliği 28 m, transept kubbesinin tonoz yüksekliği de 43 m’dir.

     Aynı anda 25 bin kişinin içeride ibadet edebildiği katedralin 128 penceresi vardır. Sütunlarının sayısı ise 125’tir.

     Pazar günleri katedral, buraya ibadet etmek için gelenlerle dolar. Binlerce Hristiyan buraya gelip ibadet eder. Bunlardan kaç tanesinin 1996’da Basri’nin bu ülkeye gelmesiyle birlikte Kelime-i Şahadet getirip Müslüman olduklarına dair elimizde herhangi bir araştırma ve kaynak bulunmuyor.

     Basri ile şehir gezimize devam ediyoruz…

     Sohbet ede ede yürüyoruz. Gâhi tarihten, gâhi san’âttan, gâhi kültürden, gâhi en önemli mevzû olan aşk ve gönül işlerinden konuşuyoruz.

     Basri, iyi bir Beşiktaş’lıdır. Dedim ya, her yönden güzel bir insan. Yani amcamoğlu diye söylemiyorum ama, hakikaten mükemmel bir insan. Yaw adam hem Müslüman, hem Kürt, hem de Beşiktaşlı; ma daha ne olsun? Cenâb-ı Mevlâm özenmiş de yaratmış.

     Bu sezon şampiyon olan Beşiktaş, önümüzdeki sezon Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak. Pısmam’a, şansımızın ne olduğunu soruyorum:

     – Pısmam yaa, sence Beşiktaş bu sene Şampiyonlar Ligi’nde ne yapar?

     – Gruptan çıkarız Pısmam, merak etme. En kötü ihtimalle çeyrekfinaldeyiz.

     – Ben diyorum ki, finali hedeflemeliyiz Pısmam.

     – Öyle de, final zor. Ama takımımız çok iyi Pısmam, çok kaliteli bir kadromuz var.

     – Takımımız muhteşem Pısmam. Hele bir de Şenol Güneş gibi mükemmel bir hoca var başımızda…

     – Öyle öyle. Şenol Güneş adam gibi adam hakikaten…

     Basri’nin yalnızca tarih, sosyoloji, tıp, matematik, fizik – kimya, edebiyat ve san’ât alanındaki ilmine ve birikimine değil, aynı zamanda futbol konusundaki ilmine ve birikimine de güvendiğim için, kendisine Beşiktaş’ın Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde şampiyon olabilmesi için ne yapması gerektiğini sordum:

     – Basri yaa, sence Beşiktaş’ın Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde şampiyon olabilmesi için ne yapması gerekir? Şenol Güneş nasıl bir oyun sistemi kurmalı?

     Yalnızca tarih, sosyoloji, tıp, matematik, fizik – kimya, edebiyat ve san’ât alanında değil, aynı zamanda futbol konusunda da muazzam bir birikime ve donanıma sahip olan Basri, bunun formülünü söylerken, Şenol Güneş’in bile aklına gelmeyen müthiş bir taktik verdi:

     – Aaax ulan axxx, Sergen olacaktı ki, var yaaa, Sergen oynayacaktı ki…

     – Hakkaten Pısmam yaa. İleri uçta da Metin ile Feyyaz’ı oynatacaksın, gör sen o zaman…

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Yürümeye devam ediyoruz…

     Blauwmoezelstraat (= Mavi Mozelle Caddesi) üzerinde yürüyerek Maalderijstraat (= Değirmen Caddesi)’ne çıkıyoruz. Bu yolun bitiminde ise, şehrin beyni olan Groete Markt (= Büyük Pazar) adlı meydana çıkıyoruz.

     Biraz önce vakit geçirdiğimiz Yeşil Meydan (Flm. Groenplaats), Anvers şehrinin kalbi idi. Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal) orada zirâ.

     Şu anda bulunduğumuz Büyük Pazar (Flm. Groete Markt) ise, Anvers şehrinin beyni. Çünkü Anvers Belediye Binası (Flm. Stadhuis van Antwerpen; Frsz. Hôtel de Ville d’Anvers) burada.

     Anvers Belediye Binası’nın önüne gidip hatırâ fotoğrafı çekiyoruz, Pısmam Basri ile.

      Bina, adetâ bayraklarla süslenmiş. Her penceresinden farklı bir ülkenin bayrağı dalgalanıyor. İlginç bir durum hakikaten. Laa oğlım burası Birleşmiş Milletler binası mı? Alt tarafı şehrin belediye binası! Neyse, tatsızlık çıkarmayalım. Zirâ Hollanda’dan gelirken, “Kimseye bulaşma!” diye Tahire ablamdan öğüt almıştım…

     – Laa yevrüm bu ne bu kadar bayraktır?, diye soruyorum Basri’ye.

     – Avrupalılar işte Pısmam, sanki tanımıyor musun?..

     – Hayır rahatsız olduğumdan falan değil de, bilseydim gelirken kendimle birlikte Kürdistan bayrağı da getirirdim…

     – 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     Anvers’in bir “belediye” olması, 1291 tarihindedir. Belediye haklarını elde ettiği yıl olarak bu tarih, kent için önemli bir tarihtir.

     1549 yılında Kral V. Karel van Luxemburg (1500 – 58)’un direktifi ve onayıyla Anvers Belediye Binası (Flm. Stadhuis van Antwerpen; Frsz. Hôtel de Ville d’Anvers)’nın yapılması kararı alınır. Binanın, bugün “Grote Markt” (= Büyük Pazar) olarak isimlendirilmiş olan meydana yapılması uygun görülür.

     Binanın yapımı için başlangıçta 100 bin Gülden (ƒ)’e ihtiyaç duyulduğu hesaplanıyordu. Kazı ve temel taşı 27 Şubat 1561 tarihinde atılan binanın iki yıl sonra üçte ikisi tamamlanmıştı, ancak bina için ayrılan para olan 100 bin Gülden (ƒ)’in tamamı harcanmıştı. Binanın bitirilmesi için 50 bin Gülden (ƒ)’e daha ihtiyaç olduğu belirlendi. Anvers Belediyesi, geri kalan 50 bin Gülden (ƒ)’i başka bir şehrin belediyesinden borç alarak binayı toplam 3 yıl süren hummalı bir inşaat sonucunda 1564’te bitirmeyi başardı.

     Belediye binasının inşaatına 1561 yılında başlanır ve üç yıl içinde, 1564’te bitirilir. 27 Şubat 1561 tarihinde inşaatına başlanan binanın açılışı, 3 yıl sonra, temelinin atıldığı günün yıldönümünde, 27 Şubat 1564 tarihinde gerçekleştirilir.

     Binanın mimarı, bu şehrin çocuğu olan Cornelis Floris De Vriendt (1513 – 75)’tir.

     Yapıldıktan 12 yıl sonra, 1576, binanın içinde büyük bir yağma olayı yaşandı. İspanyol askerler binaya girerek içeride ne var ne yok yağmaladılar, sonra da binayı ateşe verdiler. Büyük hasar gören binanın onarımı ancak iki yıl sonra, 1578’de yapıldı.

     1579 yılında ise belediye binasının bahçesi düzenlenir ve bu bahçesinde efsanevî halk kahramanı, Frizyalı bir Friz olan Silvius Brabo (? – ?)’nun heykeli dikilir.

     Binada 3 tane de kadın heykeli vardır. Bunlardan biri Meryem Ana (Hz. Meryem) heykelidir. Biri “adalet”i temsil eden ve dünyanın her ülkesindeki mahkeme ve hukuk büroları önünde görebileceğiniz Justica Hanım (İng. Lady Justica) heykelidir. Diğeri ise “doğruluk”u temsil eden Prudentia Hanım (İng. Lady Prudentia) heykelidir.

     Polonya’nın Pomeranya (Leh. Pomorskie) voyvodalığının merkezi olan Gdańsk şehrinde bulunan Yeşil Kapı (Leh. Brama Zielona) adlı bina, Anvers’teki bu binanın mimarîsinden esinlenerek yapılmıştır, 1564 – 68.

     11 Nisan 1713 tarihinde imzalanan Utrecht Antlaşması (Flm. Vrede van Utrecht) nedeniyle, anlaşmanın imzalanması öncesi konuyla ilgili düzenlenen toplantıların ve müzakerelerin bir kısmı bu binada gerçekleştirildiği için, binanın içinde büyükçe bir oda bu toplantılar için ayrılmış, toplantı odasının duvarlarına ise dönemin Anversli ünlü ressamı Jacques Ignatius de Roore (1686 – 1747) tarafından çeşitli resimler ve sanatsal motifler çizilmiştir.

     Aradan birbuçuk asır geçtikten sonra ise, dönemin mimarlarından Pierre Bruno Borla (1783 – 1866), Joseph Schadde (1818 – 94) ve Pieter Jan August Dens (1819 – 1901) tarafından 19. yy’ın sonlarında yapılan yenileme ve yeniden düzenleme çalışmaları, binanın iç mekânını önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu çalışmalar esnasında da dönemin ressamlarından Jan August Hendrik Leys (1815 – 69), odaların duvarlarına süslemeleri ve resimleri çizmiştir.

     1935 yılında ise Belçika Kraliçesi Astrid Sophie Louise Thyra (1905 – 35) ölünce, O’nun anısına, binanın girişinde kıyafetlerinin ve elbiselerinin muhafaza edildiği bir “giyim odası” yapılmıştır.

     Dönemin Belçika Kraliçesi Astrid Sophie Louise Thyra, aslında Belçikalı değil İsveçli’dir. Eskiden “İsveç prensesi” olan ve sadece 30 yaşına kadar yaşayan 1905 Stockholm doğumlu bu hanım, Belçika Kralı I. Albert Leopold Clemens Marie Meinrad (1875 – 1934)’ın en büyük oğlu olan Belçika Prensi III. Leopold Filips Karel Albert Meinrad Hubertus Maria Miguel (1901 – 83) ile 4 Kasım 1926 tarihinde evlenmiş, sonra kral kayınbabası ölüp de kocası 23 Şubat 1934 günü “Belçika kralı” olunca, kendisi de “Belçika kraliçesi” olmuştur. Ancak kraliçe olduktan sonra sadece birbuçuk yıl yaşayabilmiş, 29 Ağustos 1935 günü İsviçre’nin Schwyz kantonunun Küssnacht (Alm. Küssnacht am Rigi) kentinde yaşadıkları fecî bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Belçika Kralı ve Kraliçesi olarak araçlarıyla trafikte seyrederken, kocası direksiyon hakimiyetini kaybederek yoldan çıkmış ve arabayla bir ağaca çarpmış, bu sert çarpışmada henüz 30 yaşındaki Kraliçe Astrid, kocasının omuzlarında can vermiştir. (NOT: İsveç kraliyet ailesi Bernadotte ile ilgili geniş bilgi edinmek için bkz. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur – 10)

     Devâsâ bir büyüklüğe sahip Anvers Belediye Binası, 1999 yılında kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından “Dünya Kültür Mirası” ilan edilmiştir.

     Binanın girişine dikilen iki adet dikilitaş, tarihteki eski iki büyük medeniyeti, Mısır ve Roma medeniyetlerini sembolize eder.

     2005 yılında ise binanın dış alanı tekrardan düzenlenmiş ve daha fazla genişletilmiştir.

     Anvers Belediye Binası (Flm. Stadhuis van Antwerpen; Frsz. Hôtel de Ville d’Anvers), resmî bir bina olarak hâlâ faaliyette olduğu için, meraklılara ve turistik ziyaretlere açık değildir. Sadece yılda bir kez “turistik ziyaret günü” vardır. Orada resmî bir işiniz yok ve sırf merak için içine girip gezmek istiyorsanız, ancak o gün gidebilirsiniz.

     Fakat bahçesinin ve avlusunun olduğu meydanı istediğiniz gün ve saatte gidip gezebilirsiniz tabiî. Benle Belçika Kralı I. Pısmam Basri İpek Sediyani van Karakoçan van Kalecik Mahallesi (1972 – ∞)’nın yaptığı gibi. (O da kendine İsveçli bir hanım bulaydı iyiydi.)

     Belçika Kralı I. Pısmam Basri İpek Sediyani van Karakoçan van Kalecik Mahallesi ile beraber devam ediyoruz şehri gezmeye…

     Hem yürüyor hem sohbet ediyoruz…

     – Yoruldun mu, Pısmam?

     – E herıld yani… Oğlum, bütün gündür bizi deli danalar gibi dolaştırıyorsun…

     – Tooooo, benim bildiğim İbrahim sabahtan akşama kadar gezse de yorulmak nedir bilmez. Sana ne olmuş böyle?

     – Yaşlanıyoruz yevrüm, yaşlanıyoruz artık haa… 🙂 🙂

     – Erê erê oğlum, “yaşlanıyoruz” (!). Dünyanın 3 kıt’âsını gezerken enerjin tükenmiyor, sıra Belçika’ya gelince mi “yaşlanıyoruz”?.. 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     – 🙂 🙂

     – Ben Almanya’da küçük bir kasabada yaşıyorum. Senin gibi alışık değilim haaa böyle büyük şehirlere…

     – “Gundî”sin yani… 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Ulan oğlum Avrupa’da bile “gundî” olarak kaldın, bir türlü “bajarî” olamadın… 🙂 🙂 🙂

     – Köylerde yaşamak bin kat daha güzeldir şehirden. Kıskanma laaa, kıskanma… 🙂 🙂 🙂

     – Bak o da doğru ya… 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     Zilversmidstraat (= Gümüşçü Caddesi) adlı caddede sohbet ede ede yürüyoruz. Yolun bittiği yerde Willem Ogierplaats (= Willem Ogier Meydanı)’a çıkıyoruz.

     Meydanın karşı tarafına geçiyoruz. Ordan da Ernest van Dijckkaai (= Ernest van Dijck Rıhtımı) adlı büyükçe ve yoğun trafik akışının olduğu bir anayola varıyoruz.

     Yoldan sadece arabalar değil, at arabaları ve faytonlar da geçiyor sıklıkla. Bu faytonlarla “şehir turu” yapabiliyorsunuz.

     Bunlar, Anvers’in geleneksel dokusunu korumaya çalışan görüntüler. Anvers, hakikaten, geleneksel olan ile modern olanı çok güzel bir biçimde harmanlamış ve bunu yaparken de kentin urbanist estetiğini bozmamış bir şehir.

     Bu geniş yolun karşı tarafında, heybetli görünüşüyle Anvers’in tarihsel sembolü olan kale, bizi selamlıyor. Kalenin ismi, Het Steen. Anlamı mı? “Taş”.

     1008 yılında Antwerpen’in artık kendi “şehir mührü” vardır. 1104 yılında kentin etrafındaki kale inşâ edilmeye başlanır. “Almanya Kralı” (1098 – 1125) ve “Kutsal Roma Cermen İmparatoru” (1106 – 25) olup “Salyan Hanedanı’nın dördüncü ve son hükümdarı” olan V. Heinrich (1086 – 1125) tarafından yaptırılan bu kalenin yüksekliği 5 m ilâ 12 m arasında, duvarlarının kalınlığı ise 1 m 35 cm ilâ 2 m arasında değişiyordu.

     Kalenin tamamlanmasından sonra, Katolik Magdeburg Kilisesi Başpiskoposu Azîz Norbert von Xanten (1080 – 1134) tarafından 1124 yılında burada Azîz Mikail Kilisesi (Alm. Abteikirche St. Michael; Flm. Sint – Michielsabdij) kurulmuş, ayrıca kilise ile kale arasında bir yol yapılmıştır.

     Kale, 1303 – 1827 yılları arasında, tam 524 yıl boyunca hapishane olarak kullanılmıştır.

     Antwerpen Kalesi’nde 1398 yılında kule ile surlar arasında – silahlı güçlerin yerleştirilmesi için – bazı boşluklar yapılır. Dış saldırılara karşı daha korunaklı hale getirilir. 1402 yılında ise Guldenberg Limanı taşınarak Mattestraat (Matte Caddesi)’ın geçtiği noktaya yerleştirilir. 1420’de kaleye sağlam bir dış kapı yapılır ve yeni uygulamayla artık kalenin kapısı akşam saatlerinde kapatılacaktır. Kalenin kapısı, Zakstraat adlı caddedeki bir kasap dükkânına bakıyordu. (NOT: Mattestraat ve Zakstraat adlı bu iki yol, aynı zamanda o zamanki ismi Antverpia olan ve henüz köy durumundaki bu yerleşim biriminde inşâ edilmiş ilk iki yoldur.)

     1477 tarihinde Anvers (Antwerpen), Habsburg Hanedanlığı (Alm. Haus Habsburg)’na bağlanır. 1481 yılında ise Antwerpen Kalesi’nin yapımı tümüyle bitirilir.

     1520 yılında İspanya Kralı V. Karel van Luxemburg (1500 – 58) egemenliğinde kale adetâ yeniden düzenlenir ve yoğun inşâ çalışmaları yapılır. O zamana kadarki adı Anvers Kalesi (Flm. Kasteel van Antwerpen) olan kalenin adı da değiştirilerek, kendisine halen bugünkü ismi olan Taş (Flm. Het Steen) ismi verilir.

     19. yy’da Schelde (Frsz. Escaut) Nehri’nin genişletilmesi çalışmaları esnasında, kalenin rıhtım kısmı yıkılmıştır.

     1862 yılında Anversli tarihçi Pierre Marius Nicolas Jean Pieter Génard (1830 – 99), Belçika’nın her şehrinde bir “arkeoloji müzesi” açılmasını teklif etti ve hükûmet de bu teklifi kabul etti. Anvers şehrindeki müzenin, bu kalenin içinde açılması uygun görüldü. Bunun üzerine, kale içindeki arkeoloji müzesi, 14 Ağustos 1864 tarihinde açıldı.

     1952 yılında kalede bir de “millî denizcilik müzesi” açıldı. (ÖNEMLİ NOT: Kalenin içindeki bu denizcilik müzesi, 28 Aralık 2008 tarihine kadar faaliyet gösterdi. 14 Mayıs 2011 tarihinde nehir kıyısında “su ve denizcilik müzesi” olarak faaliyet göstermesi için ayrı bina inşâ edildi. İsmi “Nehir Üzerindeki Müze” anlamına gelen “Museum aan de Stroom”, halen şehrin su ve denizcilik müzesi olarak hizmet vermektedir. Bu müzede, II. Dünya Savaşı’ndaki Kanadalı donanma askerlerine ait bir savaş anıtı da bulabilirsiniz.)

     Kalenin önünde, halk efsanesindeki kötü kalpli korsan Druoon Antigoon (? – ?)’a karşı savaşan diğer bir halk kahramanı Uzun Wapper (? – ?)’in heykeli bulunuyor. Bu heykel oraya, 1963 yılında Anversli ressam ve heykeltraş Albert Poels (1903 – 84) tarafından yapılıp dikildi.

     Amcaoğlu Basri’ye takılmasam, geziden bir zevk almam ki:

     – Pısmam yaaa, dikkat ettim, şehrin hiçbir yerine senin heykelini dikmemişler…

     – 🙂 🙂 🙂

     – Oğlum, bunca senedir Belçika’dasın, hiç mi bir kahramanlık falan yapmadın?.. 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Yaw ne adamsın İbo yaa… 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Yavrum, bizim heykelimizi Kürdistan’a dikecekler Kürdistan’aaaa. Diyarbakır Dağkapı Meydanı’na dikilecek bizim heykelimiz. 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Sen ne sandın? 🙂

     – Emin misin? 🙂

     – Tabiî ki. 🙂

     – Basri, korkarım ki senin heykelini Afyon Emirdağ’a dikecekler. 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – İboooo bak, puştluğa başlama haaa… 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Oğlum o defteri kapattık gitti ya. Boşandık işte daaa…

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Anvers’in kalesi Het Steen, şehrin can damarı olan akarsuyun hemen kıyısında.

     Schelde (Frsz. Escaut) Nehri kıyısındayız, Basri’yle birlikte.

     Nehrin ve karşı kıyısının fotoğraflarını çekiyoruz. Irmağın öteki yakası, Linkeroever semti.

     Flamanca ismi “Antwerpen”, Fransızca ismi “Anvers” olan bu güzel şehir, Flamanca ismi “Schelde”, Fransızca ismi “Escaut” olan ırmağın üzerinde kurulmuş bir yerleşim birimi ve deniz seviyesinin yalnızca 12 m yükseğinde kurulmuştur.

     Şehrin içinden geçen 355 km uzunluğundaki Schelde (Frsz. Escaut) Nehri, üç ülkenin (Fransa, Belçika, Hollanda) topraklarını sulayan bir akarsudur. Fransa’da doğan nehir, güneyden kuzeye doğru akarak ve Anvers (Flm. Antwerpen) şehrinin de içinden geçerek tüm Belçika’yı dolaşır, sonra Hollanda topraklarına girerek Zelanda (Flm. Zeeland) ilinde sularını Kuzey Denizi (Flm. Noordzee)’ne bırakarak akıntısını tamamlar.

     Gemi geçişlerine engel olmasın diye nehir üzerinde hiçbir köprü yapılmamıştır.

     Adı güzel kendi güzel bu akarsuyun “Schelde” olan isminin nereden türediği, kelimenin kökeni ile ilgili kabul gören en güçlü inanç, kelimenin aslının Keltçe olduğudur. 1. yy’da yaşamış olan Romalı yazar ve filozof Gaius Plinius Secundus Maior (M. S. 23 – 79) tarafından kaleme alınan ve tam 37 ciltten oluşan “Naturalis Historia” (Doğa Tarihi) adlı kitabın 4. cildinde yazıldığına göre, nehrin ismi o çağlarda “Scaldis” olup bu sözcük Kelt kökenlidir ve Keltçe’de “Parlayan Nehir” veya “Güzel Nehir” anlamına gelmektedir.

     Bölgenin tarihi incelendiğinde, Romalılar’ın tâ M. S. 3. yy’dan itibaren bu bölgede görüldüklerine rastlanacaktır. Emirdağlılar’dan önce buraya gelmiş Romalılar, burada M. S. 250’li yıllarda bir Gallo – Roma yerleşim yeri kurmuşlardı. Burada akan bugünkü Schelde (Frsz. Escaut) Nehri’nin adı ise Roma kayıtlarında “Scaldis” ve “Scinda” isimleriyle geçer.

     Schelde (Escaut) Nehri, Fransa’nın kuzeyinde, Üst Fransa (Frsz. Hauts – de – France) bölgesinin Aisne iline bağlı Saint – Quentin ilçesinin Bohain – en – Vermandois bucağına bağlı Pays du Vermandois köyünün 577 nüfûslu Gouy mezrâsında doğar. Doğduğu kaynak, deniz seviyesinin 97 km yükseğinde olup, Saint – Quentin ilçe merkezine 16 km, Belçika sınırına 104 km mesafededir.

     Güneyden kuzeye doğru akan Schelde (Escaut) Nehri, Fransa’dan doğduktan sonra 104 km akarak Belçika topraklarına girer. Fransa’da önce Cambrai sonra Valenciennes olmak üzere iki kentin içinden geçmektedir.

     Belçika’nın güneyinden girip kuzeyinden çıkan ırmak, bir baştan öbür başa Belçika topraklarını sulamaktadır. Bu nazlı akıntısı esnasında sırasıyla Tournai (Flm. Doornik; Frsz. Tournai), Gent (Flm. Gent; Frsz. Gand) ve Anvers (Flm. Antwerpen; Frsz. Anvers) şehirlerinden geçerek Belçika topraklarını terk etmekte ve Hollanda topraklarına girmektedir.

     Hollanda’ya girdikten sonra Zelanda (Flm. Zeeland) il topraklarında Terneuzen ve Vlissingen kentlerini ıslatarak sularını Kuzey Denizi (Flm. Noordzee; Frsz. Mer du Nord) sularına bırakmaktadır.

     355 km’lik akıntısı boyunca pekçok önemli yerleşim biriminden geçen Schelde (Escaut) Nehri’nin önünden geçtiği en önemli yapı ise bizim Basri’nin oturduğu evdir.

     – Nasıl Pısmam, iyi gezdirdim mi seni? 🙂

     – Süpersin Basri, tek kelimeyle harikasın. 🙂

     – Beğendin yani? 🙂

     – Abicim beğenmek de laf mı? Daha önceki Seyahatname’lerimi hiç yaşamamış kabul ediyorum. 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Şimdi gidip bir güzel karnımızı doyuralım, sonra da eve gidip namazlarımızı kılarız. Evde de bir güzel çay demleyeyim Pısmam’ıma. 🙂

     – Ox ox ox… Bıji Serok Pısmam! Allah-û Ekber – Pısmam Rehber! Ey bu günümüzü sağlayan Ulu Pısmam! Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta… 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Allahumme salli âla Muhammed we âl-i Muhammed… 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Pısmam Basri, şehir merkezindeki nezih bir restorana götürüyor bizi. Orada karınlarımızı doyuruyoruz. İkimiz de sabah yaptığımız kahvaltı ile duruyorduk bu saate kadar.

     Yemekten sonra Pısmam’ın park halindeki arabasına doğru yürüyoruz. Arabaya bindiğimiz gibi, doğruca Deurne semtine, eve doğru sürüyoruz…

     Eve varınca önce abdest alıp namazlarımızı kılıyoruz. Sonra Pısmam “tavşan kanı” bir çay demliyor bize.

     Çaylar eşliğinde sohbet ediyoruz.

     Gece olduğunda Pısmam uyumaya gidiyor ama benim bilgisayar başında işim var. Yatmadan önce o işimi halletmem lazım.

     Yarın, başkent Brüksel (Flm. Brussel; Frsz. Bruxelles)’de bir toplantı var, ona katılacağız. Kürt Aydınlar İnisiyatifi (Kürt. Înîsiyatîfa Rewşenbîrên Kurd) Avrupa Toplantısı, sabah saatlerinde başlayıp akşama kadar sürecek.

     Ben de etkinliğe davetliyim ve Pısmam’la birlikte gideceğiz. Ayrıca bir de konuşma yapacağım için, bu gece konuşma metnimi yazmam lazım.

     Pısmam öbür odada mışıl mışıl uyurken, ben de leptopun başında, Brüksel’de gerçekleştirilecek yarınki programda yapacağım konuşmayı kaleme almakla meşgul oldum.

     Büyük bir dikkat ve önem atfederek, düşüne düşüne kaleme almaya çalıştım konuşmamı.

     Yarınki toplantıda, itina ile hazırladığım bu konuşmayı bana zehir edeceklerini ve hatta o toplantıya katıldığıma beni bin pişman edeceklerini henüz bilmeden.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 9

FOTOĞRAFLAR:

İlk önce Leysstraat – 27 adresindeki David Teniers Heykeli (Flm. Statue David Teniers)’nin yanına gidiyoruz. Heykel anıtı, caddenin bittiği ve Frankrijklei (= Fransa Bulvarı) ile kesiştiği noktada yer alıyor.

Anversli bir ressam olan David Teniers’in bu heykeli buraya, ölümünden 200 sene sonra, 1866 yılında Anversli ressam ve heykeltraş Joseph Decaju (1823 – 91) tarafından yapılıp dikilmiştir. Heykelin yüksekliği, 7 m.

Çiftçiler Kulesi (Flm. Boerentoren) isimli bu gökdelenin inşaatına 1929 yılında başlanır ve 1932’de tamamlanır. İlk inşâ edildiğinde, 87, 5 m yüksekliğindeydi. 1954 yılında kule, binanın yüksekliğini 112, 5 m’ye çıkartacak bir antenle uzatıldı. 1976 yılında çatısında yapılan yeni eklemelerle yüksekliği 97 m’ye çıkartılmıştır. Şu anda 97 m yüksekliğinde ve 26 katlı olan bu gökdelen, Avrupa’nın ilk gökdelenidir.

Sağında ve solunda boylu boyunca dükkânların ve mağazaların olduğu, üzerinde ise insanların karınca gibi gezindiği oldukça işlek ve kalabalık bir cadde. Trafiğe kapalı; motorlu araçlar giremiyor.

Trafiğe kapalı olan caddenin sağında ve solunda dükkânlar, mağazalar, café’ler, restoranlar… Cadde insan kaynıyor, cıvıl cıvıl…

Schoenmarkt (= Ayakkabı Pazarı) ile Eiermarkt (= Yumurta Pazarı) adlı iki caddenin kesiştiği noktada, biz sağ taraftaki Eiermarkt’a girerek devam ediyoruz yürümeye. Yumurtayı ayakkabıya tercih ediyoruz.

Burası Anvers’in kalbi, yüreği. Şehrin sembolü olan dünyaca ünlü Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal), işte burada, bu meydanda.

Anvers (Antwerpen) şehrinin sembolü olan ve Yeşil Meydan (Flm. Groenplaats) adlı meydanda bulunan Bizim Sevgili Kadınlarımız Katedrali (Flm. Onze – Lieve – Vrouwekathedraal), devâsâ büyüklükte bir kilise.

1352 yılında yapımına başlanır. Dönemin en iyi mimarlarından ve katedralin temelinin atıldığı aynı yıl doğmuş olan Jan Appelmans (1352 – 1411) ile oğlu Pieter Appelmans (1373 – 1434) tarafından gerçekleştirilen inşaat, baba – oğul ikisi de öldüğünde henüz bitmemiş idi. Yapımı tam 169 yıl süren bu devâsâ büyüklükteki katedral, 1521 yılında tamamlanır.

Aynı anda 25 bin kişinin içeride ibadet edebildiği katedralin 128 penceresi vardır. Sütunlarının sayısı ise 125’tir.

Devâsâ bir büyüklüğe sahip Anvers Belediye Binası, 1999 yılında kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından “Dünya Kültür Mirası” ilan edilmiştir.

Yoldan sadece arabalar değil, at arabaları ve faytonlar da geçiyor sıklıkla. Bu faytonlarla “şehir turu” yapabiliyorsunuz.

Bu geniş yolun karşı tarafında, heybetli görünüşüyle Anvers’in tarihsel sembolü olan kale, bizi selamlıyor. Kalenin ismi, Het Steen. Anlamı mı? “Taş”.

Bunlar, Anvers’in geleneksel dokusunu korumaya çalışan görüntüler. Anvers, hakikaten, geleneksel olan ile modern olanı çok güzel bir biçimde harmanlamış ve bunu yaparken de kentin urbanist estetiğini bozmamış bir şehir.

Kale, 1303 – 1827 yılları arasında, tam 524 yıl boyunca hapishane olarak kullanılmıştır.

Anvers’in kalesi Het Steen, şehrin can damarı olan akarsuyun hemen kıyısında. Schelde (Frsz. Escaut) Nehri kıyısındayız, Basri’yle birlikte.

Şehrin içinden geçen 355 km uzunluğundaki Schelde (Frsz. Escaut) Nehri, üç ülkenin (Fransa, Belçika, Hollanda) topraklarını sulayan bir akarsudur. Fransa’da doğan nehir, güneyden kuzeye doğru akarak ve Anvers (Flm. Antwerpen) şehrinin de içinden geçerek tüm Belçika’yı dolaşır, sonra Hollanda topraklarına girerek Zelanda (Flm. Zeeland) ilinde sularını Kuzey Denizi (Flm. Noordzee)’ne bırakarak akıntısını tamamlar.

Nehrin ve karşı kıyısının fotoğraflarını çekiyoruz. Irmağın öteki yakası, Linkeroever semti.

Gemi geçişlerine engel olmasın diye nehir üzerinde hiçbir köprü yapılmamıştır.

Adı güzel kendi güzel bu akarsuyun “Schelde” olan isminin nereden türediği, kelimenin kökeni ile ilgili kabul gören en güçlü inanç, kelimenin aslının Keltçe olduğudur. 1. yy’da yaşamış olan Romalı yazar ve filozof Gaius Plinius Secundus Maior (M. S. 23 – 79) tarafından kaleme alınan ve tam 37 ciltten oluşan “Naturalis Historia” (Doğa Tarihi) adlı kitabın 4. cildinde yazıldığına göre, nehrin ismi o çağlarda “Scaldis” olup bu sözcük Kelt kökenlidir ve Keltçe’de “Parlayan Nehir” veya “Güzel Nehir” anlamına gelmektedir.

Schelde (Escaut) Nehri, Fransa’nın kuzeyinde, Üst Fransa (Frsz. Hauts – de – France) bölgesinin Aisne iline bağlı Saint – Quentin ilçesinin Bohain – en – Vermandois bucağına bağlı Pays du Vermandois köyünün 577 nüfûslu Gouy mezrâsında doğar. Doğduğu kaynak, deniz seviyesinin 97 km yükseğinde olup, Saint – Quentin ilçe merkezine 16 km, Belçika sınırına 104 km mesafededir.

Güneyden kuzeye doğru akan Schelde (Escaut) Nehri, Fransa’dan doğduktan sonra 104 km akarak Belçika topraklarına girer. Fransa’da önce Cambrai sonra Valenciennes olmak üzere iki kentin içinden geçmektedir.

Belçika’nın güneyinden girip kuzeyinden çıkan ırmak, bir baştan öbür başa Belçika topraklarını sulamaktadır. Bu nazlı akıntısı esnasında sırasıyla Tournai (Flm. Doornik; Frsz. Tournai), Gent (Flm. Gent; Frsz. Gand) ve Anvers (Flm. Antwerpen; Frsz. Anvers) şehirlerinden geçerek Belçika topraklarını terk etmekte ve Hollanda topraklarına girmektedir.

Hollanda’ya girdikten sonra Zelanda (Flm. Zeeland) il topraklarında Terneuzen ve Vlissingen kentlerini ıslatarak sularını Kuzey Denizi (Flm. Noordzee; Frsz. Mer du Nord) sularına bırakmaktadır.

Anvers hatırâsı, 3 Haziran 2016

 

 

510 Total Views 3 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir