Aşkabat Feminist Cumhuriyeti

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

“Yeni bir ulus yaratmak, kadınla başlar.”

Malcolm X

     Her ne kadar atalarımız “Bekâra karı boşamak kolay” demişlerse de, bu benim 25 yıllık yazarlık hayatım boyunca “Kadın” konusundaki ilk yazım.

     Suskunluğum cehaletimden değil ama, asaletimden. Bu da böyle biline.

     Fakat değişik bir yazı olacak bu. Nutuk çekmeyeceğim.

     Yazarlar, çoğu kez yazı ve kitaplarında, yaşadıklarını, tanık oldukları olayları, dünyaya ve yaşama dair tanıklıklarını kaleme alırlar. Tanık oldukları hadiseler veya başlarına gelen ilginç olaylar, kaleme aldıkları konu olarak okurun önüne çıkar veya yazıya ilham kaynağı olur. Bu, iyi bir şeydir de. Çünkü hem bizatihi tanıklık ve bu tanıklığın kazandırdıklarıyla bir konuyu işlemek yazıya ve kaleme güç katar, hem de defaatle kanıtlanmıştır ki, yaşadıklarını kaleme almak yazar ile okur arasında daha sıcak, daha samimî bir gönül bağının kurulmasına vesile olmaktadır.

     Yaşadıklarını ve tanıklıklarını kaleme almak, özellikle bizim gibi “gezi yazarları” için, daha sık yaptığı / yapmak zorunda olduğu bir çaba olmaktadır. Gerçek birer dâvâ eri olan ve yolumuzu aydınlatan büyük yazarlar, “yazdıklarını yaşarlar”. Benim gibi sıradan ve basit yazarlar ise, “yaşadıklarını yazarlar”.

     Bu yazıda, hayatım boyunca yaşadığım en ilginç olayı anlatacağım size. Ve bu olayı bugüne dek hiçbir yazımda / kitabımda kaleme almadım, hiçbir sohbetimde / konferansımda anlatmadım. Kimse bilmiyor. İlk kez bu yazıda anlatacağım.

     Henüz internet hatta bilgisayarın olmadığı bir dönemde Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz illerini 2 yıl boyunca ilçe ilçe gezip isimleri değiştirilmiş köylerin eski isimlerini araştırıp bir kitapta toplamaktan tutun Hacc esnasında korkunç sel felâketine kapılmaya ve Kâbe’yi sular altında görmeye varıncaya dek, Pakistan’da 87 bin kişinin hayatını kaybettiği korkunç depremden sonra tek başına oraya gidip bütün malvarlığını ve birikimini Keşmir bölgesindeki depremzedelere bağışlamaktan tutun Mavi Marmara hadisesine varıncaya dek, Somali’deki açlık ve kuraklık felâketinden tutun Arakan’daki katliâm hatta soykırıma varıncaya dek onlarca tarihî olaya tanıklık etmiş ve hepsini de birçok kez ve değişik platformlarda, yazılarında ve konferanslarında anlatmış biri olarak, hayatım boyunca yaşadığım en ilginç olay olan bu hadiseyi bugüne dek neden hiç anlatmadığımı, niçin bir kez olsun yazmadığımı bana lütfen sormayın. “Benim kalemim benim kararım.”

     Anlatacağım olay, Türkmenistan’da kurduğum bir devlet ile ilgilidir. Evet, yanlış okumadınız; Orta Asya ülkesi Türkmenistan’da, ülkenin başkenti Aşkabat (Aşkâbâd) yakınlarında bir devlet kurmuştum. “Anaerkil” (matriarşat) bir devlet hem de, “feminist” (jinekokrat) bir devlet.

     Sadece 3 ay yaşadı ama, tarihin belki de ilk anaerkil devleti, ilk feminist rejimi.

     Aralık 2014 – Şubat 2015 tarihleri arasında Türkmenistan’da kurduğum Aşkabat Feminist Cumhuriyeti’nin hikâyesini inanıyorum ki büyük bir ilgiyle ve şaşkınlıkla okuyacaksınız.

     * * *

     Bundan yaklaşık ikibuçuk sene önce, yine her zamanki gibi, yalnız başıma ve kendi halimde yaşadığım mütevazi evimde oturup bilgisayar başında kitap yazmakla meşgulken, “gmail” adresime ilginç bir mail düşmüştü.

     7 Eylül 2014. Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da en büyük enerji şirketlerinden biri olan ve tüm Asya – Avrupa – Afrika çapında ün ve prestije sahip büyük bir enerji şirketinden geliyordu mail.

     Bana bir iş teklifiydi, bu mail. “Şirketimizin ‘Türkmenistan İdarî İşler Şefi’ olarak çalışmak ister misiniz?” diye soruyordu. Onların şirketinde hem de “şef” pozisyonunda çalışmamı teklif ediyorlardı bana.

     Teklif karşısında şok geçirmedim desem yalan olur. Şaşırdım.

     Fakat ne enerji işinden anlıyordum, ne “idarî işler şefi” olmanın ne demek olduğunu biliyordum, ne de bana ne kadar maaş vereceklerini. Ben gazeteciyim. Şu değersiz ömrümü yazı yazmakla geçiriyor, kitaplar yazmakla iştiğal ediyordum. “Enerji projeleri”, “elektrik santralleri”, “idarî işler şefliği”; hani nasıl desem, “Vizontele” filminin başkarakteri Deli Emin’in dediği gibi, “İlk defa bir sohbette adı geçiyor”

     Kendilerine yaptığım geri dönüşte teklif için teşekkür edip, bu teklifin beni çok mutlu ettiğini ve çok da şaşırttığını, zaten halihazırda işsiz olduğumu ve iş aradığımı, ancak şirketin çalıştığı alan (enerji) ile ilgili en ufak bir bilgimin ve tecrübemin olmadığını söyledim. Dürüst davrandım. Onlar da bana, bunun önemli olmadığını, çünkü şirketin yaptığı işten değil, şirket bünyesindeki insanlardan, insan psikolojisinden ve yerleşim kampından sorumlu olacağımı söylediler. Onlar da dürüst davrandılar.

     Maaşı oldukça süperdi. Almanya’da bile güzel bir işte çalışan üç kişinin alacağı toplam maaşı ben orada tek başıma alacaktım. Hem de takım elbisemi giyip ve kravatımı takıp emrimin altındaki 600 kişiye sadece emirler vererek.

     Teklifi hemen kabul ettim. Zirâ tam da o dönemde maddî olarak sıkıntılı günler geçiriyordum. Bu teklif tam da, hakikaten maddî açıdan oldukça sıkıntılı günler geçirdiğim bir dönemde gelmişti. Borçlarım vardı (el borcu), onları ödemem gerekiyordu. Ayrıca eski model arabamın “bakım ve kontrol süresi” (Almanya’da “TÜV” diyoruz) yıl sonunda bitiyordu ve o “külüstür” arabaya yeniden ruhsat (TÜV) almam oldukça güçtü. Araba çöplük sayılırdı. Yani hem işsizdim, hem borçlarım vardı, hem de 4 ay sonra arabasız kalacaktım. Ayrıca ayrı yaşasak da, annelerinin yanında olan çocuklarımın okul maddî ihtiyaçlarını ben karşılamak durumundaydım ama bunu yapmada zorluk çekiyordum. Dünyada sıkıntı içinde yaşayan bu kadar çok insan varken bunu söylemek belki yakışık almaz ve utanmam gerekir ama, kötü bir durumdaydım. Şimdi ise “Allah bir kapı açmıştı”, bu fırsatı değerlendirmeliydim. Bana teklif ettikleri maaş o kadar iyiydi ki, sadece 3 ay çalışsam bile hem tüm borçlarımı ödeyecek ve bitirecektim, hem de kendime yepyeni ve temiz bir araba alabilecektim. Bütün bunları yaptıktan sonra bile, hâlâ para kalıyordu bana. Bu maaşa, 3 hatta 2 ayda gerçekleştirebilirdim bunları.

     Teklifi kabul ettiğim için bana birtakım evraklar gönderdiler ve Ankara’ya gelip şirkette “ön görüşme” yapmamız gerektiğini söylediler. Kabul ettim. Birkaç gün içinde görüşme tarihi belirlendi. Şimdi sadece oturup Frankfurt’tan Ankara’ya uçacağım günü bekliyordum.

     Bu süre içinde internette hep Türkmenistan’ı araştırıyor, hayatımın bundan sonrasını geçireceğim bu ülkeyi tanımaya çalışıyordum. Oldukça ilginç bir ülkeydi. Yasaklar, baskı rejimi, sıkı ve diktatör bir yönetim; doğrusu Türkiye’deki mevcut AK Parti iktidarının ve yandaşlarının özlem ve hasret duyduğu şeyler ama benim gibi Almanya’nın sosyal hukuk devletine ve Avrupa’nın özgürlüğüne alışmış bir insanın gözünü çok korkutmuştu. “İslamcı” değildim ki “Ümmetçilik ayağına yatıp” pembe hayâller kuraydım; “Türkçü” değildim ki “Turancılık ayağına yatıp” da kımız içmiş gibi sarhoş olaydım. Ben bir garip Keloğlan’ım; ne anlarım dîncilikten ırkçılıktan. Şu cahil halimle bildiklerim; biraz çevrecilik, doğa hakları, biraz kadın hakları, biraz hayvan hakları, biraz da demokrasi, eşit yurttaşlar olarak birarada yaşama kültürü. Başka ne bilebilir ki benim gibi bir cahil?

     Öyle bir ülke ki, normal şekilde vize alarak gidip turistik gezi bile yapamazsınız. İş veya evlilik olmazsa, hangi ülkenin vatandaşı olursanız olun, Türkmenistan’a vize almanız, o ülkeye gidip görmeniz mümkün değil.

     Uçuş günüm tam yaklaşmışken, memleketten acil ve üzücü bir haber aldım. Babam rahatsızlanmış, hastaneye kaldırmışlardı. Böylece Frankfurt’tan Ankara yerine, direk Elazığ’a uçtum. Durumu da şirkete bildirdim. Üzüntülerini belirtip, “acil şifâlar” dilediler.

     Elazığ’a gidip babamı gördükten bir gün sonra, babam Hacı Resul İpek vefât etti. 21 Eylül 2014.

     Taziyemiz vardı günler boyu. O günlerde, Allah kendilerinden razı olsun, şirketten de birçok üst düzey yönetici arayıp başsağlığı dilediler.

     Babamın vefâtının üzerinden 10 gün geçtikten sonra, günübirlik Ankara’ya uçtum. Şirketle “ön görüşmeyi” yapmak için. Elazığ’dan Ankara’ya uçtum. Şirketin Ankara’daki merkezinde “ön görüşme” ve “tanışma toplantısı”nı gerçekleştirdik, “iş sözleşmesi”ni yapıp sözleşmeyi karşılıklı olarak imzaladık. Bir gece Ankara’da kaldım ve ertesi gün tekrar Elazığ’a geri döndüm.

     Memlekette toplam 3 hafta kadar kaldıktan sonra Almanya’ya geri döndüm.

     Almanya’ya geri döndüğümde, hayatımda iki büyük değişiklik vardı artık: Birincisi; babamı kaybetmiştim. Hayatımda yaşadığım en büyük travma oldu bu. Ne kadar büyük olursanız olun, kaç yaşında olursanız olun, babanızı kaybettiğinizde, çocukluğunuza geri dönersiniz. Tekrar o çocukluk yaşınızdaki gibi güçsüz, savunmasız ve korunmaya muhtaç hissedersiniz kendinizi. Aradan ikibuçuk yıl geçti, babamın yokluğuna hâlâ alışamadım. İkincisi ise; henüz çalışmıyor olsam da işsiz sayılmazdım, büyük bir şirkette iş sözleşmesini yapmıştım. Almanya’daki birtakım evraklarımı tamamlayıp, resmî işlerimi ve kâğıtlarımı halledip işe başlayabilirdim.

      Almanya’da resmî işlemleri ve kâğıtlarımı halletmek için uğraşırken, bu arada Türkiye’de 4. kitabım yayınlandı. 2 ciltlik ve 748 sayfalık “Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı” adlı araştırma kitabım, 31 Ekim 2014 günü Şura Yayınları’ndan çıktı. Kitap, iki yıllık bir çalışmamın ürünü.

     Şimdi Almanya’daki bütün resmî kurumlara, Türkmenistan işini bildirmem gerekiyordu. Çünkü kaçak ve gizli iş yapmak istemiyordum. Herşey kanuna uygun, usûlüne uygun olsun istiyordum. Sonuçta Türkmenistan’a gidip orda çalışacaksam, Alman devletinin rızasının olması gerekiyordu.

     İş ve İşçi Bulma Kurumu (Alm. Agentur für Arbeit)’a gidip olayı anlattım. Anlayışla karşıladılar hatta sevindiler. “Çalış da, nerede çalışırsan çalış” dediler. “Ne güzel işte, işsizlik parası almak yerine, çalışıp maaş alacaksın. Sen bizden kurtulacaksın, biz de senden kurtulacağız” dediler. Sevindim buna. Kurumdan “olur” cevabı aldığım için çok mutlu olmuştum.

     Sağlık Sigortası Kurumu (Alm. Krankenkasse)’na gidip olayı anlattım. Şirket Türkiye’de olduğu için Türkiye’deki hastalık sigortamı ödeyeceğini ama maaşım yüksek olduğu için Almanya’daki hastalık sigortamın primlerini kendi hesabımdan özel olarak ödemeye devam edebileceğimi ve edeceğimi söyledim. Onlar da, “Madem ki sigortanı ödemeye devam edeceksin, o zaman no problem, güle güle gidebilirsin. Sıkıntı yok” dediler. Bunlardan da “olur” cevabını aldığım için mutlu olmuştum.

     Emeklilik Sigortası Kurumu (Alm. Gesetzliche Rentenkasse)’na telefon açıp olayı anlattım. Şirket Türkiye’de olduğu için Türkiye’deki emeklilik sigortamı ödeyeceğini ama maaşım yüksek olduğu için Almanya’daki emeklilik sigortamın primlerini kendi hesabımdan özel olarak ödemeye devam edebileceğimi ve edeceğimi söyledim. Onlar da, “Madem ki sigortanı ödemeye devam edeceksin, o zaman no problem, güle güle gidebilirsin. Sıkıntı yok” dediler. Bunlardan da “olur” cevabını aldığım için mutlu olmuştum.

     Ev sahibim ile konuştum. Onlar da kiramı ödemeye devam edeceğime göre, ister içinde oturayım ister oturmayayım, kendileri için fark etmeyeceğini söylediler. Buna da sevindim.

     Geriye bir tek Yabancılar Dairesi (Alm. Ausländeramt) kalmıştı. O da “tamam” derse, gönül rahatlığıyla ve huzurlu bir kalple Türkmenistan’a gidebilirdim. Fakat onlar “olmaz” dediler. Yasaya göre, bir yıl içinde en fazla 5 ay 29 gün Almanya dışında kalabilirdik. Yani bir yıl içinde minimum 6 ay 1 gün Almanya içinde olmamız gerekiyordu. Yılın yarısından fazlasını yurtdışında geçirirsek, Almanya’daki oturumumuz yanıyordu.

     Oldukça üzgün bir şekilde ayrıldım o görüşmeden. Sonra Almanya’daki en yakın dostlarıma, arkadaşlarıma konuyu açıp istişare ettim, ne yapabileceğime dair akıl danıştım.

     Eğer bunu şirkete bildirirsem, yani ancak birkaç ay çalışabileceğimi, oraya “geçici” olarak geleceğimi söylersem, şirket teklifini geri çekerdi. Çünkü geçici istemiyorlardı, sürekli çalışacak birini arıyorlardı. Dolayısıyla işi kaybederdim. Fakat hiç gitmezsem, bu durumdan dolayı çalışamayacağımı söylersem, elime para geçmesi fırsatını kaçıracaktım. Şu anki sıkıntılı durum devam edecekti.

     Dostlarımla yaptığımız istişare sonucunda, aramızda şöyle bir “ortak akıl” oluştu: “İbrahim, sen şirkete bu durumdan hiç bahsetme. Ömür boyu onlarla çalışacakmışsın gibi atla git Türkmenistan’a, işbaşı yap. Birkaç ay çalıştıktan sonra, çocuklarını bahane edip, ‘Almanya’daki çocuklarım babayı özlüyorlar, illâ geri dönmemi istiyorlar’ deyip, bunu gerekçe gösterip istifanı sunarsın ve işi bırakıp Almanya’ya geri dönersin.”

     Bu fikir benim de aklıma yattı ve uyguladım.

     22 Aralık 2014 tarihinde “Bismillah” deyip Frankfurt’tan Ankara’ya uçtum.

     Ankara’da bir hafta şirketin misafiri oldum. Beni 5 yıldızlı bir otele yerleştirdiler. Bir hafta bu otelde kaldım. Bu süre zarfında, şirkette bir haftalık “seminer” gördüm, işle ilgili. Şirketin çalışmaları ve Türkmenistan’daki kampımız ve faaliyetlerimiz ile alakalı bir hafta ders verdiler bana. Her gün sabah erkenden uyanıyor, otelde kahvaltımı yapıyor, sonra yürüyerek otelin hemen karşısındaki şirkete gidiyor, burada akşama kadar ders görüyor, işle ilgili bilgilendiriliyordum. Akşam da otele geri dönüyordum.

     Bu bir haftalık seminerler esnasında müdürlerim tarafından bana, Türkmenistan’daki kampımızın 600 kişilik bir kamp olduğu, bunun 200 kişisinin Türkiye vatandaşı 400’ünün de Türkmenistan yerlileri olduğu, kampın içinde konaklama daireleri, yemekhane, spor salonu, mescîd, kantin, berber, terzi, kütüphane, sağlık ocağı, velhasıl her şeyin olduğu, kampın başkent Aşkabat çıkışında bulunduğu, bütün bunların tamamından sorumlu olacağım, hepsinin şefi olacağım söylendi.

     Doğrusu yapacağım iş ve sorumlu olacağım kamp ile ilgili sorular sorduğumda bana pekçok ayrıntılı bilgi verildi ancak, söyledikleri birşey vardı ki, işte o benim beynime çivi gibi kazınmış, ordan da fişek hızıyla kalbimin en derin yerine saplanmıştı: “İbrahim Bey; oradaki kampımız tipik bir ‘şehir devleti’ gibi. Eski dönemlerdeki ‘site devletleri’ni düşünün, aynen öyle. Çölün ortasında kurulmuş bir şehir. Tamamı bize ait, bizim kurduğumuz bir yerleşim. Farzedin ki siz bir şehir devletine ‘devlet başkanı’ olarak atanıyorsunuz. Bu devletin başkanı sizsiniz ve bütün yönetimi size ait. Rejimini siz kuruyorsunuz, sizin elinizde. Nasıl yönetirseniz yönetin, ister demokratik ister baskıcı, şirket için önemli olan kampta asayişin berkemal olması ve iş verimliliğinin artmasıdır. İşte size fırsat: Hayâlinizdeki dünya görüşü neyse, o dünya görüşüne göre bir devlet yönetme fırsatı yakalamış durumdasınız şimdi.”

     Muhteşem bir şeydi bu, harikulade bir olaydı. Hayâlini kurmak bile lüks sayılırdı benim için. Fakat şimdi gerçek oluyordu. Resmen bir “devlet” (şehir devleti) yönetecektim ve kendi dünya görüşüme, ideolojime göre yönetecektim. Milyarda bir insana nasip olabilecek bir şans!

     İşin bu yanı, benim açımdan işin kendisinden ve kazanacağım paradan çok daha önemliydi. Beni yakından tanıyanlar bilirler: Paraya, maddîyata değer veren bir insan değilim. İdeallerime değer veririm. Pragmatist bir insan değil, idealist bir insanım.

     29 Aralık 2014 tarihinde Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’a uçtum.

     İsmi “Aşk şehri” anlamına gelen “Aşkabat” (Aşkâbâd) şehrine uçarken, uçakta hep şu hayâli kuruyordum: Gidip bir devlet yöneteceğim. İstediğim dünya görüşünü, arzuladığım yönetim biçimini bizzat hayata aktaracağım. Bu yaşıma kadar savunduğum değerleri şimdi “lider” (şef) olarak bizzat uygulatacağım, gerçek hayatta tatbik ettireceğim, pratiğe aktaracağım.

     O kadar mutlu ve ayrıca o kadar heyecanlıydım, o kadar heyecanlıydım ki, anlatamam. Az bir şey mi? Bir insana, yıllarca hayâlini kurduğu dünya görüşünü ve mücadelesini verdiği fikirlerini bizzat bir devlete tatbik ettirmek, bir devletin başkanı olup bu fikirlerini o devletin rejimi yapmak. Böyle bir şans, dünyada hatta dünya tarihinde kaç kişiye nasip olur?

   Bu hayâllerle gidiyordum işte. Hatta bu heyecanım yüzünden uçakta uykum bile gelmiyordu. Anlayacağınız dostlar; sağ omzuma Ali Şeriatî’yi oturtarak, sol omzuma Hannah Arendt’i oturtarak, başımın üstünde de Malcolm X’i taşıyarak gidiyordum Aşkabat’a. Aşk-âbâd’a.

     * * *

     30 Aralık 2014 tarihinde Türkmenistan topraklarına ayak bastım. Dünyada gördüğüm 26. ülke.

     Kampımız, başkent Aşkabat (Trkm. Aşgabat)’ın biraz dışında, komşu ülke İran’ın Horasan (Fars.  ﺨﺮﺍﺴﺎﻦ [Xorasan]) sınırı yakınında, Aşkabat’ı çevreleyen Kopet Dağları (Trkm. Köpetdag)’nın eteklerinde başlayan uçsuz bucaksız Karakum Çölü (Trkm. Garagum Çöli) üzerinde bir “şehir devleti”ni andırıyordu.

     Kampımız 600 kişilik bir şehir devletiydi, çölün ortasında. Bunun 200 kişisi Türkiye vatandaşı, 400’ü de Türkmenistan yerlisi. Ayrıca Rusya vatandaşı olanlar da vardı. Kampın içinde konaklama daireleri, yemekhaneler, caféler, spor salonları, futbol halı sahası, basketbol sahası, voleybol sahası, masa tenisi salonu, kültür salonu, mescîd, kantin, berber, terzi, çamaşırhane, kütüphane, sağlık ocağı, velhasıl her şey vardı. Hakikaten de “çölün ortasında bir şehir” kurulmuştu. (NOT: Türkmenistan topraklarının % 95’i, adını andığım Karakum Çölü’dür.)

     Bütün bunların “şefi” ise bendim. Daha düne kadar Almanya’da tek başıma münzevî bir hayat yaşarken, şimdi 600 kişilik bir şehir devletinin yöneticisi olmuştum.

     Daha düne kadar önüme bir sıcak çorba, bir bardak çay koyacak kimse yokken, şimdi emrimin altında aşçılar, garsonlar, yemek ustaları. İki tane yemekhane; tüm elemanlarıyla beraber benim emrim altında. Günde üç öğün yemek pişiriliyor, her öğün başka yemekler, farklı lezzetler ve tabiî ki bedava.

     Daha düne kadar hastalandığımda bana bakacak, ilgilenecek hiç kimse yokken, şimdi emrimin altında 3 tane doktor ve bir sağlık ocağı. Doktorlar da sağlık ocağının tamamı da bana bağlı, benim emrimin altında.

     Daha düne kadar elbiselerimi kendim yıkayıp, ütüsünü kendim yapıp evimi de kendim temizlerken, şimdi ise yaşadığım eve her sabah 3 tane kadın giriyor ve evin tüm temizliğini yapıyor, kirli çamaşırlarım her sabah muntazaman toplanıp çamaşırhanede yıkanıyor ve ütülenerek bana iade ediliyor.

     Daha düne kadar “külüstür” arabamı çöpe atmaya hazırlanırken ve bundan sonra arabasız nasıl yapabileceğimi kara kara düşünürken, şimdi ise tam 5 tane son model jipim ve 5 tane özel şoförüm vardı.

     Bütün yemeklerim, bütün konaklamam, bütün ihtiyaçlarım, bütün yolculuklarım (uçak dahil) bedavaydı, şirket tarafından karşılanıyordu. Maaşım süperdi. Şirketin bana verdiği leptop, şirketin bana verdiği I – Phone telefon ise cabası. Kampın içinde kendi bürom, büroda da sekreterlerim vardı. İki tane yardımcım vardı: Birinci yardımcım Rus bir kadın, ikinci yardımcım Türkmen bir erkek.

     Türkmenistan’da herkes bana “Başlık” diyerek hitap ediyordu. Benden bahsederlerken “İbrahim Başlık” diyerek bahsediyorlardı. (“Başlık”, Türkmence’de “Şef” demek)

     Kampın her şeyinden ben sorumluydum. Hangi ortama, kampın hangi bölümüne, hangi odaya veya salona girsem, insanlar ayağa kalkıyor, saygı gösteriyorlardı. Birinden birşey rica etsem, bu emir olarak algılanıyor ve benden korkarak isteğimi yerine getiriyorlardı. Daha önce bu makamda çalışmış olanların hepsi baskıcı bir yönetim gösterdiğinden, insanlara sert ve buyurgan davrandığından, bütün insanlar yeni gelmiş olan benden çok korkuyorlardı. Benim, önceki şeflere benzemediğimi, farklı bir insan olduğumu ilk başta insanlar bilmiyordu.

     Daha ilk günlerimde, insanlar benim önceki şefler gibi biri olmadığımı, onlardan tamamen farklı bir insan olduğumu anlamışlardı. Davranışlarım, insanlara yaklaşımım bu farklılığı ortaya koymuştu.

     İnsanlarla konuşurken sesimi yükseltmiyor, gayet normal bir ses tonuyla konuşuyordum. Herhangi bir elemandan birşey yapmasını istediğimde, emretmiyor, bilakis kendisinden rica ediyordum. Oradaki insanların alışık olmadığı bir durumdu, şeflerin bu şekilde konuşması.

     İnsanlara “Ben sizin şefiniz değil, sizin kardeşinizim” diyordum.

     Yemek saatlerinde yemekhanede yemek yerken, insanlar yemeklerini yedikten sonra kalkardı. Masayı öyle bırakırdı. Herkes böyle davranırdı. Yemekhanedeki elemanlar sonra gelip masayı temizler, bir sonraki oturacaklar için tekrardan düzenlerdi. Ben ise yemeğimi yedikten sonra masamı kendim temizlerdim, masada eksilttiğim malzeme varsa tekrardan getirip masaya koyar, masayı tertemiz ve düzenli hale getirir, bir sonraki oturacaklar için masayı pırıl pırıl eder bırakırdım. Kamptaki herkes, yemekhane işçilerinden tutun orada yemek yiyen mühendislere, ustalara, işçilere kadar herkes şaşkınlıkla davranışlarımı izlerdi; çünkü hiç kimse böyle davranmazdı. Oradaki en vasıfsız işçilerin bile yapmadığı şeyi ben şef olarak yapıyordum, yemek yediğim masayı kendim temizliyordum. Bir de yemeğimi en sona bırakırdım; herkese yemek yeteceğinden emin olduktan sonra ben de yemek yemeğe başlardım. Şayet yemek yetmezse (nadir de olsa oluyordu bu), aç kalan kişi ben olmalıydım. Önce benim altımdakiler karınlarını doyurmalıydı. (Orada 3 ay kaldım, bir kez olsun yemek yediğim masayı başkalarına temizlettirmedim. Hep kendim temizledim. Yemekhanede çalışan ve yemeklerle meşgul olan Türkmen kadınlar, öylece seyrederlerdi yaptığımı ve göz işaretleriyle birbirlerine gösterirlerdi beni.)

     Café’de çayımı, kahvemi kendim alır, kendim doldururdum. Faraza ben farkında değilken hanımlardan biri bana çay veya kahve getirip önüme koyarsa, “… Hanım, neden zahmet ettiniz? Ben alırdım” derdim. Şok olurlardı bu tavırlarıma, çünkü hakikaten alışık değillerdi bu tavırlara. Hatta öyle ki, çay veya kahve almaya gittiğimde, yanımdaki hanımlara ve beylere, “Siz de birşey içer misiniz? Getireyim…” derdim, onlar da mahcup olurlar ve ne diyeceklerini bilmezlerdi. “Şef onlara hizmet edecek”; olacak iş miydi bu?

     Kampta bir kedimiz, bir de köpeğimiz vardı. Tek tük insanlar ilgilenirdi bu hayvancağızlarla. Yemek saatlerinde bu iki hayvanı kendi ellerimle beslerdim. Önce onların yemeklerini verir, sonra ellerimi yıkayarak kendim yemeğe otururdum. Kedimiz ve köpeğimiz yemeğini yerken de, yemeklerini bitirene kadar yanlarında oturup bu sevimli hayvanların iştahlı iştahlı yemek yiyişini, o tatlı davranışlarını başından sonuna kadar seyrederdim.

     Yattığım eve kızlar ne zamanki temizlik için girse (her sabah girerlerdi), ben mutlaka evden dışarı çıkar, onları evde yalnız bırakırdım. Bu davranış hanımların takdirini kazanıyordu. Ki belirtmeden geçemiyeceğim: Türkmen kızları o kadar güzeldirler, o kadar güzeldirler ki, dünyanın en güzel kızlarından olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Hani “Ay parçası” diye bir tabir var ya, aynen öyledirler. Oraya giden Türkiyeli erkeklerin onlara nasıl yaklaştıklarını, bilen bilir. Ağızlarının içine girecekmiş gibi bakarlar o kızlara. Kızlar da bu durumdan çok rahatsız olurlar. Benim o davranışlarım, onların rahatsız olmaması için titiz davranmam, “şefin odasına” girdiklerinde hemen dışarı çıkmam, hanımların çok hoşuna gidiyordu. Davranışımı “asil” buluyorlardı. Kendi aralarında hakkımda bu tür övücü konuşmaları yapıyorlardı ve bunlar bir şekilde benim kulağıma de geliyordu. (Sayıları 100’den fazla olan kadınların arasında, yaşları küçük ve aramızda “abi – bacı” gibi bir yakınlığın olduğu, kardeş gibi olduğumuz 16 – 17 yaşlarında 3 – 4 tane kız vardı. Bu kızlar, hanımların kendi aralarındaki konuşmalarında benim hakkımda bütün söylenenleri, kim ne söylemiş, hakkımda neler konuşulmuş, hepsini bana getiriyorlardı. Hanımların benim hakkımdaki konuşmalarını bana jurnalliyorlardı. Dolayısıyla, hanımlar kendi aralarında benim hakkımda ne konuşuyorlar, hepsini biliyordum.)

     Namaz kılıyordum ve bu da oradaki insanların en çok dikkatini çeken şeylerden biriydi. Odamda seccadenin ve Kur’ân-ı Kerîm’in olduğunu, her sabah odama girdikleri için hanımlar biliyordu. Zaten namaz vakitlerinde odama çekildiğim veya mescîde gittiğim için, kamptakiler biliyordu. Cuma günleri ise özel jiplerimden birini ve özel şoförlerimden birini ayarlayıp, namaz kılan birkaç Türkmen kardeşi de yanıma alarak, birlikte Aşkabat şehir merkezine, camiye Cuma namazına giderdik. Ayrıca kendi aramızda bir uygulamamız da vardı: Aşkabat’taki bütün camileri görmek istediğim için, her Cuma başka bir camiye giderdik namaz için. Aynı camiye ikinci defa gitmezdik. Maksat, daha çok camiyi gözlerimle görmem.

     Bir gün kampta kalabalık bir şekilde toplanmışken, bana “Başlık (Şef), siz ülkemize gelen diğer Türkler’e hiç benzemiyorsunuz” demişlerdi. Ben de onlara, “Ben Türk değilim, Kürd’üm. Türkiye’nin doğusundan, Kürdistan’dan” demiştim. Bu sefer de onlar, “İyi ama, Kürtler’e de benzemiyorsunuz” demişlerdi ve herkes gülmeye başlamıştı. Ben de, “Ben Almanya’da yaşıyordum, oranın kültürünü aldım. Belki ondandır” dedim. Hem dîndar oluşum hem de millî kimliğime sahip çıkmam, oradaki Türkmen halkının gerçekten takdirini ve teveccühünü kazanmıştı. Çünkü her iki kimliğimi de sahipleniyordum.

     Hayatın bana kazandırdığı tecrübeyle ve 26 ülke gezmiş görmüş olmanın kazandırdığı birikim ile şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Yalnızca dînî kimliğinize sahip çıktığınızda ve bu kişiliğe sahip olduğunuzda (“dîndarlık”) veyahut yalnızca millî kimliğinize sahip çıktığınızda ve bu kişiliğe sahip olduğunuzda (“millîyetçilik”), dünyanın neresine giderseniz gidin insanlar sizden tiksinirler, sadece nefret toplarsınız. Fakat hem dînî kimliğinize hem millî kimliğinize sahip çıktığınızda, her iki kimliği de kişiliğinizde taşıdığınızda, dünyanın neresine giderseniz gidin, insanlar size saygı duyarlar, dünyadaki herkes sizi takdir eder ve teveccüh gösterir. Sadece dîndarlık / İslamcılık yapıp millî kimliğine yabancılaşmış kişiyi hiç kimse adam yerine bile koymaz. Aynı şekilde, sadece millîyetçilik / ulusalcılık yapıp dînî kimlikten tamamen uzaklaşmış kişiyi de hiç kimse adam yerine koymaz. Fakat her iki kimliğini de sahiplenen ve karakterinde ikisini de taşıyan kişiye dünyadaki tüm milletler saygı duyarlar. Doğru veya yanlış, beğenir veya beğenmezsiniz, o ayrı konu fakat üzerinde yaşadığımız gezegenin realitesi, bu.

     Büromda hem bilgisayar hem leptop (şirkete ait) olmasına rağmen bir de evimde ayrıca kendi özel leptopumun olması, odamda bir sürü kitapların olması, hanımların dikkatini çekmişti ve bir gün bana sebebini sormuşlardı. Normalde yapmazlar hanımlar böyle şeyler ama, bana o kadar güveniyorlardı ki, evimdeki eşyaların sebeb-i hikmetini dahi sormaya cesaret edebiliyorlardı. Onlara aslında mühendis falan olmadığımı, normalde bir gazeteci olduğumu, yazar olduğumu ve odamdaki kitapların da bana ait, kendi yazdığım kitaplar olduğunu söylemiştim. Hanımlar şaşkınlıktan dillerini yutmuşlar ve bu haber kısa sürede tüm kampa yayılmıştı. Kamptaki beyler bile sorardı beni görünce; “Başlık (Şef), siz yazarmışsınız, doğru mu? Kitaplarınız varmış” diye. Bir gün hanımları toplu olarak, kalabalık bir şekilde alıp evime götürmüştüm (kalabalık şekilde oldukları için, beraber girmiştim eve onlarla), sonra da leptopu açıp YouTube’dan katıldığım TV programlarının videolarını izlettirmiş, medyada yayınlanan fotoğraflarımı göstermiş, onlara – bilmedikleri – gerçek hayatımı anlatmıştım. Kitaplarımı da tek tek göstermiştim. Canlarım yaa, hepsi de nasıl sevinmişlerdi. Akşam evlerine gittiklerinde hepsi ailelerine anlatmış bunu, sonradan haberini almıştım “ajan”larımdan.

     Kampta hangi ortama, hangi bölüme, hangi odaya veya salona girsem, insanlar ayağa kalkıyor, saygı gösteriyorlardı. Kadınların ayağa kalkmasını yasaklamıştım! Bundan sonra ben bir yere geldiğimde, hanımlar kesinlikle ayağa kalkmayacaktı, sadece erkekler kalkacaktı. Bu kesin emrim idi! Bir gün büyük salona girdiğimde, yine insanların hepsi ayağa kalktı. Onlara “oturun” işareti yaptıktan sonra, hanımlara dönerek, “Bundan sonra ben bir yere geldiğim zaman, siz hanımlar kesinlikle ayağa kalkmayacaksınız! Hanımlara, benim veya başka bir erkeğin karşısında ayağa kalkmayı yasaklıyorum. Kesin emrimdir bu! Bu yasağa uymayacak olan olursa aranızda, ‘kadındır annedir’ demem işten kovarım! Atarım kamptan!” dedim. Sonra da şunları ekledim: “Bilakis hanımlar bir ortama girdiğinde, biz erkekler önlerinde ayağa kalkmalıyız. Bizim kadınlara saygı göstermemiz lazım, kadınların bize göstermesinden önce.” Kadınların gözleri ışıl ışıl olmuştu. Sonra da erkeklerin olduğu tarafa dönüp, “Siz kalkın ulan sıpalar!.. Ağanız geldiğinde, ayağa kalkacaksınız!” demiştim yüksek sesle ve salonun tamamında müthiş bir kahkaha tufanı kopmuştu. Hem kadınlar hem erkekler gülmekten yerlere yatmışlardı.

     Hanımlar gerçekten neyle karşılaştıklarını şaşırmışlardı. Onlar “kadına saygı” denen bir şeyi ne bugüne dek bu kampta görmüşlerdi, ne de genel olarak Türkmenistan’da ve Türkmen toplumunda. “Kadına saygı” kavramını hiç tanımıyorlardı bile. Zirâ Türkmenistan tarihinde ve Türkmen sosyolojisinde yok böyle bir şey!

     Kamptaki ilk iki haftamı, sadece etrafı gözlemleme, insanlarla tanışma ve ortamı biraz özümseme ile geçirdim.

     Gözlemlerim şuydu:

     – Kampta kadınlar çok eziliyor, hizmetçi muamelesi görüyorlardı. Erkekler ise ağa gibiydi. Bütün ayak işlerini, düşük işleri kadınlara yaptırıyorlar, kendileri de paşa gibi keyif sürüyorlardı. Türkiye’de hatta Avrupa’da bile olmayan, Türkmenistan’da ise tamamen sıfır olan “kadına saygı”, bizim kampta da aynı biçimdeydi.

     – Kadınlar şehirdeki evlerinden kampa servis minibüsleriyle gelerek sabah 08:00’de işbaşı yapıyor, akşam 18:00’de ise işi bırakıyorlar, üstlerini değiştirip yine servis minibüsleriyle şehirdeki evlerine gidiyorlardı. Kampımızda bulundukları sürede, yani işte oldukları sürede, sadece saat 12:00’deki öğle yemeğini yiyorlardı. Onların tam işbaşı yaptıkları saat olan 08:00’de verilen kahvaltıya ve onların tam paydos yaptıkları saat olan 18:00’de verilen akşam yemeğine iştirak etmiyorlardı.

     – Kampta arada sırada “hırsızlık” veya “kayıp eşya” vakaları yaşanırdı (Türkmen toplumunda hırsızlık vakaları sıkça yaşanan bir durum, maalesef). Benden önce, kampta ne zaman hırsızlık olayı yaşansa veya herhangi bir değerli eşya kaybolsa suç kadınların üzerine atılır, onların “hırsızlık yaptığı” dile getirilirdi. Ankara’daki şirket merkezimize konuyla ilgili raporlar da kampın benden önceki şefleri tarafından bu şekilde yazılıp iletilir, işin garip yönü şirketimiz de bu rapora hemen inanır, neticede şüphelenilen birkaç kadın işten çıkartılır, yerine başka kadın işçiler alınırdı. Hemen her kayıp eşya olayında suçlular kadınlardı. Kadınlar “hırsız”dı (!). Kampta karşılaştığım ilk birkaç hırsızlık vakasında suçun herkes tarafından direk kadınlara atıldığını gördüm; sonra araştırdığımda geçmişte de bunun böyle olduğunu, her zaman kadınların suçlandığını öğrendim. Çok zoruma gitti.

     – Bir erkek bir kadına kötü niyetle yaklaşsa, ondan duygusal veya cinsel bir beklenti içine girerek yanaşsa yahut sarkıntılık yapsa, sonra da kadın kendisine olumlu karşılık vermediği için aralarında tartışma veya kavga çıksa, suçlu gene kadındı. Erkek elde edemediği kadına her türlü iftirayı atar, hatta kadının “şıllık”, “sürtük”, “oruspu” olduğunu iddiâ eder, “beni baştan çıkarmaya çalışıyordu” der, kadın ise sadece boynunu büker ve kendini savunamazdı bile. Sonunda damgalanan ve işten çıkartılan da hep kadın olurdu.

     – Kadınlara hiç değer verilmiyordu. Herkes kadınlarla konuşurken sesini yükseltiyor, onlara emir vererek konuşuyorlardı. Bir elemanın kendinden daha alt derecedeki elemana emir vermesi hadi normaldir diyelim ama, kadınlara herkes emir veriyordu. Vasıfsız işçi olan bir erkek bile bir kadınla konuştuğunda sesini yükselterek ve emir vererek konuşuyordu. Bir erkek sadece erkek olduğu için bir kadına sadece kadın olduğu için emir vermeye hakkı var idi sanki. Böyleydi.

     – Erkekler, kadınlara, kadınların görevleri arasında olmayan işleri dahi yükletiyorlar, kadınlar ise “dediklerini yapmazsam bana bir iftira atıp işten attırırlar” korkusuyla o görevi yerine getiriyordu. Kendi işi olmadığı halde yapmak zorunda kalıyordu.

     Bu durum benim çok zoruma gidiyordu.

     Kamptaki ilk 2 haftayı böyle sadece ortamı tanıyarak, gözlemler yaparak ve insanlarla tanışarak geçirdikten sonra, kampta radikal bir “devrim” yapmayı kafaya koydum. Bu durumu tam tersine çevirecektim.

     Öyle bir “devrim” ki, bu “ataerkil” ve “erkek egemen” devleti tamamen yıkacak, yerine “anaerkil” ve “kadın egemen” bir devlet kuracaktım.

     “Tarihin ilk feminist devleti”ni kuracaktım Türkmenistan’da.

     * * *

     Bu idealimi gerçekleştirecektim ama, birkaç açıdan işim çok zordu:

     1 – Olayın kendisi zaten zor. Ayrıntılara inmeye hiç gerek yok. Dünyanın neresinde, hangi ülkesinde olursa olsun, zordur bunu yapmak.

     2 – Türkmenistan sosyolojisine aykırı. Sonuçta Türkmen toplumu ataerkil bir toplum. Ayrıca kültür seviyesi son derece düşük bir millet (aşağılamak amacıyla söylemiyorum, durum bu). Yüzyıllar boyunca İran Safevî şâhlarının kafasına vurarak yönettiği, son yüz yıldır da SSCB diktatoryasının kafasına vurarak yönettiği Türkmen/istan toplumunda demokrasi, özgürlük, kadın hakları, erdemli toplum olmak, pek yer etmemiş olgular. Gelen vurmuş giden vurmuş. Her gelen de baskıyla, zûlümle, kafalarına vurarak yönetmiş, sopayla hizaya dizmiş (şimdiki kendi devletleri dahil). Bu sosyo – siyasal realite, bireylerin kişiliğinde de bu şekilde biçimlenmiş. Öyle insanlar ki, akıl fikir danışamazsın, üretkenlik yaratıcılık bekleyemezsin; sadece emir vereceksin ve onlar da senin emrini yerine getirecek. Başka mârifet yok!

     3 – Yukarıdaki maddede bahsettiğim durum, 20 yıldır bu ülkede faaliyet gösteren şirketimiz bünyesinde de aynı şekilde! Zaten kamptaki “ahval ve şeraiti” az önce detaylı biçimde anlatmıştım.

     4 – Kampta (şehir devletimizde) erkekler çoğunlukta, kadınlar ise azınlıkta. Çölün ortasındaki 600 nüfûslu bu “şehir devletimizde” nüfûsun 450 kişisi erkek, 150 kişisi kadın. Dolayısıyla kuracağım “Aşkabat Feminist Cumhuriyeti”, aynı zamanda bir “azınlık iktidarı” olacağı için, devrimin zorluğu kat be kat daha güçleşiyor.

     5 – Kadınlar sadece nüfûs bakımından değil, aynı zamanda eğitim ve statü bakımından da oldukça geride. Erkeklerin içinde normal vasıfsız işçilerin yanısıra mühendisler, ustalar, itfaiyeciler, inşaat mühendisleri ve ustaları, proje müdürleri, pekçok eğitimli ve donanımlı insan var. Kadınların ise tamamı eğitimsiz, vasıfsız insanlar. Zaten kampa temizlik, çamaşır, ütü, yemek vb. işler için geliyorlar ve ait oldukları Türkmen toplumunun da avam kesimi. Türkmenistan’da elbette kızlar da okuyor ve iyi yerlere geliyorlar, fakat bizdeki kızlar okumamış olanlar.

     Ancak bütün bu dezavantajlara karşılık, bir tane de avantajım vardı: Kamptaki birinci yardımcım Rus bir kadındı. Kültürlü, birikimli bir kadındı. Birçok Rus gibi o da entelektüel bir insan olduğu için, yapmaya çalıştığım şeyi iyi anlıyor, bu konuda bana en büyük desteği veriyordu. Ayrıca çok temiz kalpli, iyi bir hanımdı. Kendisiyle iyi anlaşıyorduk. “Devrim”i bu Rus kadınla birlikte yapacaktık.

     Şimdi, ortada güç dengeleri bakımından böylesine bir “orantısız güç dengesi” var iken, ben bu “kadın devrimi”ni nasıl gerçekleştirecektim?

     Okumuş, bilgili ve kültürlü kadınlarla değil, okumamış, avam kalmış kadınlarla yapmaya çalışıyorsun sen devrimi, kolay mı? Üstelik erkekler sayı olarak da tam 3 katı daha fazla.

     * * *

     Önce haftalık seminerler organize etme kararı aldım.

     Yeni bir kanun çıkardım ve duyurusunu hem sözlü olarak yapıp hem de kampın farklı yerlerine yazılı olarak astırdım: Bundan sonra kampta her hafta düzenli olarak iki ayrı seminer verecektim. Seminerlerden biri tüm insanlar için, biri de sadece kadınlar için. Kadınlar için olan seminere yalnızca kadınlar katılabilecekti, erkeklerin gelip dinlemesi yasak! Diğer seminer ise kadın – erkek herkes için.

     Herkes için olan seminerleri kimse garip karşılamamıştı. Zirâ benden önceki şefler de düzenliyorlardı bu tür seminerleri. Sonuçta hemen her şirkette, her işyerinde olan programlar. Fakat diğeri, sadece kadınlara yönelik seminer programları, herkesin garibine gitmişti ve kimse anlam veremiyordu. Şirket için de bir ilkti bu, daha önce kampta hiç olmamıştı böyle birşey.

     Sadece erkeklerin katıldığı bir seminer programı da olsa bunun yanında, belki garip karşılanmayabilirdi, ama yoktu öyle bir program. Seminerlerden biri genele yönelikti; erkeği kadını, mühendisi işçisi, Türk’ü Türkmen’i herkes katılıyordu. Fakat diğer seminer, sadece kadınlara yönelikti. Üstelik erkeklerin katılması, gelip dinlemesi kesinkes yasaktı.

     Sebebini, kadınlara yönelik seminerlerin sebeb-i hikmetini pekçok insan bana sormuştu ama hepsini de “Sana ne?! Sen kendi işine bak, benim işimle ilgilenme!..” diyerek terslemiştim. Özür dileyerek, bir daha sormayacaklarını söylediler mahcup biçimde. Sonuçta oranın sorumlusu bendim ve yaptıklarımdan, getirdiğim kurallardan dolayı emrimin altındaki insanlara hesap vermek zorunda değildim.

     Genele hitaben verdiğim seminerler, normal olarak bir şirkette yapılan genel toplantılar idiler. İş konusunu, kampın sorunlarını konuşurduk. Ancak bunun yanısıra, kadın – erkek herkesin hazır bulunduğu bu toplantılarda, erkeklere, kadınlara karşı davranışlarının biraz kabaca olduğunu gözlemlediğimi belirtip bu durumdan şikâyet ediyor, kadınlara karşı daha nazik ve saygılı davranmalarını öğütlüyordum. Ayrıca kadınlara karşı nezaket sınırlarını çiğneyen davranışları hoş karşılamadığımı, bunun tekrar edilmesi halinde cezalandırma yoluna gideceğimi söyleyip, uyarıyordum. Onlar uyarılarımın tehdit anlamına geldiğini idrak ediyorlardı, elbette ki.

     Bu toplantılarda ağırlıklı olarak iş konusu konuşulduğu için, her ne kadar düzenleyen bizzat ben isem de, benim açımdan oldukça sıkıcı geçen toplantılardı. Fakat nihayetinde şirketin de benden bazı beklentileri vardı, iş randımanını yükseltmemi bekliyorlardı ve kampın şefi olarak böyle toplantıları rutin biçimde yapmak zorundaydım. 600 kişiden sorunlarını tek tek dinleyecek vaktiniz yok; böyle toplu buluşmalarda genel olarak herkes sorunlarını dile getirebilir, sen de şef olarak bunlardan haberdar olabilirdin. Sonra onlarla istişare edip, ortak çözümler bulma konusunda tartışır, karşılıklı fikir alışverişinde bulunabilirdin.

     Ancak kadınlara özel düzenlediğimiz toplantılar ve verdiğim seminerler, bambaşka bir güzelliğe sahiptiler. Kadınlara yönelik seminerlerin birincisinde, daha çok onların sorunlarını dinledim. (Türkmence söylemek gerekirse, “ilkincisinde”… Bizde nasıl ki “ilk” ve “son” kavramları olmasına rağmen dilde yalnızca “sonuncu” ifadesi mevcuttur; onlarda tıpkı “sonuncu” ifadesi gibi “ilkinci” ifadesi de vardır.)

     İkinci seminerde ise, neler yapmak istediğimi, amacımın ne olduğunu ve kamptaki sistemi nasıl ters çevireceğimi hanımlara açıkça anlattım. Bunu kendileriyle paylaştım. Onlara, bunu elbirliğiyle başarabileceğimizi, bana yardımcı olmaları gerektiğini söyledim. Onlara şunu söylemiştim: “Sevgili hanımlar! Ben bir kardeşiniz olarak, dünyanın her yerinde olduğu gibi, burada da birçok sıkıntılar yaşadığınızı ve güçlüklerle karşılaştığınızı görüyor, buna üzülüyorum. Amacım sizlerin kendinizi daha rahat hissetmenizi sağlamak, zûlüm, eziyet ve ayrımcılığa maruz kalmamanızdır. Sizleri kampın hizmetçileri, köleleri olmaktan kurtarıp, sizleri kampın sultanları yapmak istiyorum. Bunda çok ciddiyim. Bunu ancak bir yolla başarabilirim: Siz de bana yardımcı olursanız, yüzümü kara çıkarmaz, size duyduğum güveni boşa çıkartmazsanız.”

     Hanımlar bundan etkilenmiş ve yüzümü kara çıkartmayacaklarına, onlara duyduğum güveni boşa çıkartmayacaklarına söz vermişti.

     Hanımlara yaptığım konuşmalarda, dediklerim tam olarak anlaşılsın diye, söylediklerimi ayrıca Rus bir hanım olan yardımcım Ulyana da onlara tercüme edip teferruatlı bir biçimde izah ediyordu. Sonuçta ben Türkçe konuşuyordum ama karşımdaki hanımlar Türkmen idiler.

     İlk iki seminerden sonra, “devrim”i gerçekleştirmek için somut adımları atmaya başladım ve kampta yeni kurallar koyup bunu hem genel seminerde duyurdum, hem de yazılı olarak kampa astım. Kampın 20 yıllık kurallarını tümden değiştirmiştim:

     – Kampta kadınlar çok eziliyor, hizmetçi muamelesi görüyorlardı. Erkekler ise ağa gibiydi. Bütün ayak işlerini, düşük işleri kadınlara yaptırıyorlar, kendileri de paşa gibi keyif sürüyorlardı. Bu durumu tersine çevirdim. Benden önce kadınlar hizmetçi, erkekler ise ağa idiler. Şimdi ise erkekler hizmetçi, kadınlar sultan oldular.

     – Kadınlar şehirdeki evlerinden kampa servis minibüsleriyle gelerek sabah 08:00’de işbaşı yapıyor, akşam 18:00’de ise işi bırakıyorlar, üstlerini değiştirip yine servis minibüsleriyle şehirdeki evlerine gidiyorlardı. Kampımızda bulundukları sürede, yani işte oldukları sürede, sadece saat 12:00’deki öğle yemeğini yiyorlardı. Onların tam işbaşı yaptıkları saat olan 08:00’de verilen kahvaltıya ve onların tam paydos yaptıkları saat olan 18:00’de verilen akşam yemeğine iştirak etmiyorlardı. Kadınlarla yaptığım seminerde, işe gelirken, evde kahvaltı yapıp yapmadıklarını sordum. Bazen yaptıklarını, ama çoğu kez yapamadıklarını söylediler. Çünkü erken vakitte işe başlıyorlardı. Meğerse kadınların büyük çoğunluğu kahvaltı yapmadan işe geliyormuş ve öğle 12’deki öğle yemeğine kadar aç aç çalışıyormuş. Bunu öğrendikten sonra şu kuralı koydum: Kadınlar sabah 8’de işbaşı yaptıklarında, önce kahvaltı yapacaklar, ondan sonra işe başlayacaklar. Kadınlar 08:00 – 08:30 arası kahvaltı yapacaklar, yarım saat sonra işbaşı yapacaklar. Ancak tam 8’de işe başlamışlar gibi maaşları ödenecek, o yarım saatleri çalışma saatlerinden kesilmeyecek. Bu yeni kural hanımları çok mutlu etmişti. Hiçbiri aç bir şekilde işe başlamıyordu. Hatta bu yeni kural sayesinde iş randımanı da artmıştı. Kadınlar aç bir şekilde çalışmadığı için, işlerini de daha düzgün yapıyorlardı.

     – Eskiden servis minibüsleri kampın dış kapısının önüne kadar geliyor, hanımları orada bırakıyor, hanımlar da ordan kamp merkezine kadar yürümek zorunda kalıyorlardı. Akşam iş çıkışında da aynı durum sözkonusuydu. Bu durumu da değiştirdim. Yeni koyduğum kurala göre, servis minibüsleri kampın tam merkezine (benim bürom da tam ordaydı) kadar gelecek, hanımları orda indirecekti. Akşam da aynı noktadan alacaktı. Bu yeni kural da hanımları çok mutlu etti. Her gün o kadar yolu yürümek zorunda kalmaktan kurtulmuşlardı.

     – Bizim iki tane yemekhanemiz vardı ve yan yanaydılar. Biri lüks idi ve burada biz şefler, müdürler, mühendisler yemek yiyorduk. Diğeri ise sıradan idi ve burada da işçiler yemek yiyordu. Öğle yemeğini kadınlar da işçilere ait yemekhanede yiyorlardı. Sonuçta onlar da vasıfsız işçiydiler. Ancak çıkan yemek aynı yemek idi tabiî, o konuda ayrım yok! Yeni koyduğum yasalara göre bu uygulamayı da değiştirdim. Kadınlar bundan sonra lüks olan yemekhanede, müdürlerle ve mühendislerle birlikte yemek yiyeceklerdi. Özellikle bu uygulamam, çok tartışılmıştı. Şirketin kurallarını resmen altüst ediyordum. Bu uygulamadan rahatsız olan erkekler, durumu tâ Ankara’ya kadar şikâyet etmiş, fakat ben yaptığım savunmada “Hanımlar bana işçiler tarafından yemek saatinde rahatsız edildiklerini, göz tacizine uğradıklarını söylüyorlar. Onların huzur içinde yemek yiyebilmeleri için bu kuralı getirdim. Ayrıca kampın sorumlusu ben değil miyim? İstediğim şekilde yönetme yetkimin olduğunu söylememiş miydiniz bana?” diyerek tavrımı koymuş ve geri adım atmamıştım. Şirket de ondan sonra sesini çıkarmamıştı.

     – Kampta, daha önce belirttiğim gibi, arada sırada “hırsızlık” veya “kayıp eşya” vakaları yaşanırdı. Benden önce, kampta ne zaman hırsızlık olayı yaşansa veya herhangi bir değerli eşya kaybolsa suç kadınların üzerine atılır, onların “hırsızlık yaptığı” dile getirilirdi. Ankara’daki şirket merkezimize konuyla ilgili raporlar da kampın benden önceki şefleri tarafından bu şekilde yazılıp iletilir, işin garip yönü şirketimiz de bu rapora hemen inanır, neticede şüphelenilen birkaç kadın işten çıkartılır, yerine başka kadın işçiler alınırdı. Hemen her kayıp eşya olayında suçlular kadınlardı. Kadınlar “hırsız”dı (!). Bu konuda ağırlığımı koydum ve adaletli bir yönetici olmaya dikkat ettim. Adalet konusunda son derece titiz davranıyordum. Birkaç defa hırsızlık ve kayıp eşya olayları yaşandı ve suç yine kadınlar üzerine atıldı. Ben ise kadınlarla özel olarak konuştum ve “Suçu sizin üzerinize atıyorlar. Ben size güveniyorum, siz de bana karşı dürüst olun. Gerçekten içinizden biri mi aldı?” diye sordum. Onlar da, “İbrahim Başlık! Biz sana asla yalan söylemeyiz, seni aldatmayız. Çünkü ilk defa biri bize kadın olduğumuz için saygı gösterdi. Senin sayende insan olduğumuzu anladık, haklarımızı öğrendik. Biz yapsak, kesinlikle sana doğruyu söyleriz. Ama biz yapmadık, bahsettikleri eşyayı hiç görmedik bile. Zaten senin için bile olsa, asla öyle birşey yapmayız. Seni sıkıntıya sokacak en ufak bir davranıştan bile özenle kaçınıyoruz” demişlerdi. Ben ise kadınlara inanmış, kimseyi suçlamamış, kimseyi işten atmamıştım. Hatta bir seferinde şöyle bir olay yaşandı: Hırsızlık vakalarında, Ankara’daki genel müdürler, Aşkabat şehir merkezindeki büromuzda bulunan koordinatör ve müdürler ile benim aramda yoğun bir mail trafiği yaşanırdı. Bu mail trafiğinde, Ankara’daki üst düzey bir müdür, yazdığı maile “Kampta kadınların yaptığı hırsızlık olayı ile ilgili olarak…” diye başladığı için kendisine çok sert bir cevap yazmış, benden rütbe olarak kat be kat üstün olan adamı resmen fırçalamıştım: “… Bey, hiç tanımadığınız insanlar hakkında bu şekilde konuşmayı kendinize yakıştırıyor musunuz? Ankara’da oturmuş, binlerce km ötedeki ve hiç tanımadığınız kadınlara ‘hırsız’ diyorsunuz. Bir hanıma, bir anneye, elinizde hiçbir kanıt yokken ‘hırsız’ deme hakkını size kim verdi? Kusura bakmayın ama, ben yanımda çalışan ve namuslarıyla çalışan bu hanım kardeşlerim hakkında bu şekil konuşmanıza müsaade edemem ve etmeyeceğim.” Şirket içi yazışmada ve onlarca genel müdür de cc’deyken, benden derece olarak çok üstün ve şefim konumundaki birine bu şekil diklenmem, cc’deki bütün müdürleri şok etmişti. Hatta o genel müdür o kadar bozulmuştu ki, bana hiç cevap bile vermeden direk Türkmenistan koordinatörümüzü arayıp beni şikâyet etmiş, “İbrahim Bey benimle nasıl bu şekil konuşabiliyor? Ben onun üstünün üstünün üstüyüm. Adam kalkmış beni azarlıyor yaa! Hem de herkesin içinde…” demiş, koordinatörümüz bana fırça atmak için bana telefon açmış ve “Utan utan! Hırsız kadınları savunmak için bizi düşürdüğün hale bak, rezil ettin bizi Ankara’ya” demiş, ben ise kendisine cevaben, “Asıl sen utan! Dîndar insansın, günde 5 vakit namaz kılıyorsun. İslamî camiâda büyüdün ve yetiştin. Yıllarca Türkiye’de adalet, hak hukuk mücadelesi verdin, Türkiye’de adalet ve insan hakları mücadelesi veren derneklerde yöneticilik yaptın. Şimdi ise elinde hiç kanıt olmadan ‘Hırsız kadınlar’ diyorsun. Elinde delilin var mı? Yok. Yahu olayın daha odur hırsızlık olup olmadığı bile belli değil. Belki adam kaybetmiş kolyesini, belki bir yerde düşürmüş. Erkek kolyesini kadınlar çalıp ne yapacak? Götürüp kocasına mı hediye edecek? Kadınlar her sabah benim odama da giriyorlar temizlik için, niye benim bir eşyam kaybolmuyor? Yahu siz hasta mısınız? Elimde hiçbir delil olmadan, elimde hiçbir kanıt yokken birilerine nasıl ‘hırsız’ damgası vurup işten atabilirim? Allah’tan korkarım bee, Allah’tan korkarım. Bunun hesabını âhirette nasıl veririm?” demiştim. O ise söylediklerime karşılık sadece bana bağırarak ve küfürler savurarak telefonu üzerime kapatmıştı. Neticede hiç kimseyi işten kovmadım. Neden kovacaktım ki “suçlu” olduğu kanıtlanmamış kişiyi? Kayıp eşya olaylarını araştırmak için birkaç kişilik bir ekip kurdum. Şu kadarını söyleyeyim: Kampta yaşanan bu “hırsızlık” veya “kayıp eşya” olayları benim belimi çok büküyordu ve hakikaten beni çok sıkıntıya sokuyordu. İşten dahi soğutuyordu beni. Ne yapacağımı bilemez hale geliyordum. Yapmaya çalıştığım “devrim”in önündeki en büyük takoz da bu nahoş konu oluyordu.

     – Bir erkek bir kadına kötü niyetle yaklaşsa, ondan duygusal veya cinsel bir beklenti içine girerek yanaşsa yahut sarkıntılık yapsa, sonra da kadın kendisine olumlu karşılık vermediği için aralarında tartışma veya kavga çıksa, suçlu gene kadındı. Erkek elde edemediği kadına her türlü iftirayı atar, hatta kadının “şıllık”, “sürtük”, “oruspu” olduğunu iddiâ eder, “beni baştan çıkarmaya çalışıyordu” der, kadın ise sadece boynunu büker ve kendini savunamazdı bile. Sonunda damgalanan ve işten çıkartılan da hep kadın olurdu. Benim gelişimle birlikte bu adaletsiz ve cinsel ayrımcı durum da kesin olarak son bulmuştu. Kadınlara sarkıntılık yapmak, yüz bulmayınca da iftira atmak, artık hiçbir babayiğidin harcı değildi. Sıkıysa yapsınlar; kadınları işten attırmayı bırakın, kendileri kapı dışarı edilirlerdi. Bir seferinde yine böyle tatsız bir olay yaşandı. Temizlik grubundan sorumlu olan, yani o grubun şefi olan erkek ile o gruptaki temizlik işçisi olan kız arasında. Tartışma ve cedelleşme, bana kadar geldi. Önce erkek ile konuştum, ekibin sorumlusu olduğu için. Kıza her türlü iftirayı attıktan sonra, “Beni baştan çıkarmaya çalışıyor. Sürtüğün tekidir o, Başlık” dedi. Sonra kız ile konuştum. Fakat kızdan çıt çıkmıyordu. Hakkındaki iddiâları da söyledim. Kız sadece boynunu büküyor, hiçbir şey konuşmuyordu. Israrcı oldum, konuşması için: “Bak ben senin şefin değil, senin abinim. Beni ağabeyin olarak kabul edip, lütfen bana gerçeği söyle. Neden kavga ettiniz?” O ise, çocuğun kendisine farklı şekilde yaklaştığını, ama kendisinin karşılık vermediğini, bu yüzden kendisine iftira attığını söyledi. Sonra ağlayarak şöyle dedi: “İbrahim Abi, bir kere ben nişanlıyım. Üç ay sonra düğünüm var, evleneceğim. Böyle bir ahlaksızlığı niye yapayım? İnan bana abi, bu bizim Türkmen erkekleri çok şerefsizdirler. Amaçlarına ulaşamayınca her türlü yalanı iftirayı atıyorlar” dedi. Ben ise kendisine inandığımı söyleyip, “Ağlama. Kötü bir şey yapmadın, niye ağlayasın ki? Sana inanıyorum. Düğün zamanı burda olursam, söz veriyorum, ben de geleceğim düğününüze ve halay çekeceğim. Şimdi gidip o şerefsizin ipini çekiyorum” dedim. Kız eğilip ellerimden öpmek istedi ama bırakmadım. Sonra gidip o çocuğu büroma çağırdım ve aynı dakika içinde çıkışını verdim. İşten kovdum. Şef olarak işten kovduğum ilk kişi olmuştu o. (Türkmenistan’da şef olarak bulunduğum süre zarfında sadece 2 – 3 kişiyi işten kovdum ve hepsi de erkekti. İkisi Türkmen’di ve aynı sebepten dolayı işten kovdum: Kızlara sarkıntılık. Diğer kişi ise Türkiye’den gelmiş bir işçiydi ve onu sarhoş olup odasında bağırıp çağırdığı, insanlara ve şirkete küfürler savurduğu için kovdum. Kampımızda alkol içmek, kampa alkol sokmak, kesin olarak yasaktı. Benden önce konulmuş bir yasaktı.)

     Kamptaki hayat, tamamen değişmişti.

     “Aşkabat Feminist Cumhuriyeti”, başardığım ve pratiğe aktardığım bir devrim olmuştu.

     Kadınların statüsünü gitgide yükseltiyorduk. Her geçen gün kadınlar ilerleme sağlıyor, erkeklerin ise forsu biraz daha düşüyordu.

     Bu arada genele hitaben yaptığım toplantıları ve organize ettiğim seminerleri mümkün mertebe azaltır ve bilinçli olarak sekteye uğratırken, sadece kadınlara yönelik düzenlediğim toplantıları ve seminerleri daha bir hızlandırıyordum.

     Haftada bir defa düzenli olarak kadınlara seminer veriyordum. Seminerlerde her hafta kadınlara bir konferans veriyordum. Verdiğim konferansların konusu hep aynı minvaldeydi:

     – Kadın hakları. “Kadın hakları” kavramının ihtiva ettiği anlam ve çerçevesi.

     – Batı’da ve İslam dünyasında kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi. Tarihte ve günümüzde.

     – Bir tepkime ideolojisi olarak Feminizm. Feminist hareketin Sosyalist, Liberal ve İslamî varyantları.

     – Hannah Arendt, Roza Luxemburg ve Clara Zetkin’in öncülük ettiği kadın hakları mücadelesinin evrenselliği. Alman ekolünün dünyada açtığı çığır.

     – Hypatia’dan Hannah Arendt’e kadın hakları mücadelesinin filozof yüzü. Felsefe ve kadın. Kadın feylesofların tarihte bıraktığı izler.

     – Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Cumhuriyet ve kadınların elde ettiği özgürlükler. Seçme ve seçilme hakkı. Eğitim, bilim, sanat ve sporda eşitlik. Türkiye’de kadın hakları mücadelesi ve Laiklik ile elde edilen haklar.

     – 1919 yılında İstanbul’da kurulan ve tarihteki ilk Kürt kadın örgütlenmesi olan Kürt Teali Nisvan Cemiyeti ve faaliyetleri. Kürt kadın hareketi öncüsü Dr. Encam Yalmukî ve mücadelesi.

     – Geçmişteki Türk bağımsızlık mücadelesinde ve günümüzdeki Kürt bağımsızlık mücadelesinde kadının rolü. Yüz yıl önceki Kurtuluş Savaşı’ndaki Elif Ana’lardan günümüzdeki Pêşmerge ordusundaki kadın savaşçılara.

     – İslam dünyasında kadın hakları mücadelesi ve kadın öncüler. Mısır’daki Halime Qutb – Emine Qutb kızkardeşler, Irak’taki Bintül Hüda, İran’daki Zehra Rahneverd örnekleri.

     – Türkiye’deki 28 Şubat postmodern darbe sürecinde başörtü yasağı ve Müslüman kız öğrencilerin eğitim hakları mücadelesi.

     – Afrika’daki bağımsızlık mücadelelerinde kadının rolü. Siyah kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesi. Kenya ve Senegal örnekleri.

     – Malcolm X öğretisinde “kadın”.

     – İslam tarihinde “nine – anne – kız” öncüler Hatice – Fatımâ – Zeynep çizgisi. Hz. Muhammed (saw)’in eşi Hz. Hatice (sa), kızı ve Hz. Ali (as)’ın eşi Hz. Fatımâ Zehrâ (sa), torunu ve Hz. Hüseyin (as)’in kızkardeşi Hz. Zeyneb-i Kübra (sa).

     Düzenli olarak haftada bir seminer veriyordum ve bu programlarımızı hiç aksatmıyorduk.

     Bir yandan kampın içindeki koşulları her geçen süre kadınların lehine düzeltirken ve kadınların konum ve statülerini gittikçe yükseltirken, bir yandan da kadınlara verdiğim bu seminerler yoluyla hanımları bilinçlendirmeye, onlara feminist bilinç aşılamaya çalışıyordum. (NOT: Bu olayı bugüne dek hiç anlatmadığım için, Aşkabat’ta verdiğim konferansları da henüz hiçbir yerde yayınlatmadım. Fakat kadınlara verdiğim ve kadın konusunun işlendiği bu konferansları, sitemiz Sediyani Haber’de bulunan KONFERANSLAR bölümünde pek yakında yayınlayacağız, b’iznillah.)

     Seminerleri Türkçe verdiğim için ve fakat kadınlar Türkmen oldukları için, anlattığım şeyleri Rus bir kadın olan yardımcım Ulyana Hanım onlara tek tek izah ediyor, daha iyi anlamaları için açıklıyordu. Zaten bu “devrim”i o Rus hanımla beraber gerçekleştirmiş, onun yardımıyla başarmıştım.

     “Şehir devleti”nin yönetim biçimini tümden değiştirmiştik.

     “Anaerkil bir yönetim” kurduk. En önemli yetkilerin kadınların elinde olduğu, kadınların tamamen söz sahibi olduğu yeni bir rejim kurduk.

     O zamana kadar “yarı insan” muamelesine tabi tutulan, herkesten daha çok çalıştırılıp herkesten az ücret alan, hizmetçi gibi kullanılan kadınlar, birdenbire şehrin yöneticileri konumuna yükseldiler. O zamana kadar “paşa” muamelesine tabi tutulan, ağa gibi yaşayan erkekler de birdenbire hizmetçiler durumuna düştüler. Kadınlar ile erkeklerin rolleri takas etmiş, statüleri yüzseksen derece değişmişti.

     Toplumda hiçbir sosyal statüleri olmayan Türkmen kadınları hayatlarında ve belki de tarihleri boyunca ilk kez “kadın egemen” bir siyasal modele kavuşmuş, hatta kendilerini ezen “erkek egemen” kültürü ayakları altına almışlardı.

     “Feminist Cumhuriyet”in ünü kampın dışına kadar taşmıştı. Aşkabat şehir merkezinde bile duyulmuş, insanlar tarafından konuşuluyordu. Çünkü kampımızdaki kadınlar şehirden buraya geliyorlardı ve haliyle kampta yaşanan bu muazzam hadiseyi evlerinde, mahallelerinde insanlara anlatıyorlardı. Dilden dile aktarılarak ünlenmişti, “anaerkil devletimiz”.

     Kampımızdaki Türkmenistanlı kadın işçiler arasında Kürt olan kadınlar da vardı. Onlarla daha özel olarak ilgilenirdim, daha bir yakınlık gösterirdim. Onlar da Kürt olduğum için beni daha bir başka severler, kardeşleri olarak görürlerdi. Bu bahsettiğim Kürt kadınlar, oranın yerlisidirler. Yani Türkiye’den veya başka ülkelerden gelmiş değiller. Türkmenistanlı Kürtler bunlar.

     5 milyon nüfûslu Türkmenistan’da 100 bin Kürt yaşar. Yani Türkmenistan nüfûsunun % 2’si Kürt’tür. Bunlar o toprakların yerlileri olan Kürtler’dir. Çoğunlukla Şiî mezhebine mensupturlar. Zaten İran’ın bir “Kürt yurdu” olan Horasan eyaletine sınırdır. Aşkabat’ın çıkışında ve bizim kampımızı da çevreleyen Kopet Dağları’nın eteklerinde pekçok Kürt köyü bulunmaktadır.

     * * *

     Kadınlar çok mutluydu. Lakin erkekler de aynı oranda rahatsızdı.

     Kamptaki erkekler tarafından şirketin Ankara merkezine sürekli şikâyet mesajları gönderiliyordu. Benim hakkımda. İşler iyi gitmiyormuş da, iş randımanı düşmüş de, iş harici meselelerle fazla ilgilenip kampı ihmal ediyormuşum da, falan filan…

     Bunlar tarafıma iletilince, sadece acı acı tebessüm etmekle yetiniyordum. Çünkü söylenenlerin büyük çoğunluğu yalandı, iftiraydı. Geri kalan az bir kısmı da abartılmış ve şişirilmiş gerçekler idi.

     Halbuki gerçek bunun tam tersiydi. Kadınlar – benim için dahi olsa – eskisine oranla çok daha iyi çalışıyor, işlerini çok daha düzgün yapıyorlardı. Beni mahcup etmemek için ekstradan çaba harcıyorlardı.

     Kadınların statülerinin yükselmesi, yönetimi ellerine geçirmeleri ve “anaerkil bir toplum” haline gelişimiz, kendi erkek hemcinslerimin çok zoruna gitmişti, “erkeklik gururlarına” dokunmuştu. İnsanlık tarihinin her evresinde ve şu anda bile dünyanın her tarafında erkeklerin sahip oldukları ayrıcalıklara, sadece şu küçücük yerde kadınlar sahip olunca, bu durum zoruna gitmişti erkeklerin. Benden kurtulmak ve başlarından savmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Kampta 150 kadına karşılık 450 erkek vardı ve erkekler beni resmen şirketten kovdurmaya çalışıyorlardı.

     Ama umurumda bile değildi bütün bunlar. Ben zaten buraya “geçici” olarak gelmiştim ve neredeyse 3 ayımı dolduracaktım. Almanya’ya geri dönüş zamanım gelmişti.

     Bir sabah, kahvaltıdan sonra büroma geçtim ve oturup istifamı kaleme aldım. Yazdığım istifa mektubunu da hem Aşkabat şehir merkezindeki koordinatör ve müdürlere, hem de Ankara’daki genel müdürlere ilettim.

     Gerekçe olarak da Almanya’daki çocuklarımı göstermiştim. Çocuklarımın beni özlediğini, her gün “Baba geri dön, seni özledik” dediklerini, onlarsız yaşamaya daha fazla katlanamayacağımı söyledim.

     Yalan da değildi hani. Çocuklarımı hemen her gün telefonla arıyordum ve her seferinde “Baba artık Almanya’ya dön, seni çok özledik” diyorlardı.

     İstifa mektubunu yazıp gönderdikten sonra bunu yardımcım Ulyana Hanım’a söyledim. Oturup ağladı. Ona, “Bunu git kadınlara söyle” dedim. Gözyaşları içinde, “Hayır İbrahim Bey, ben bunu söyleyemem. İlk defa size ‘hayır’ dediğim için bağışlayın ama, ben bu kötü haberi veremem onlara. Siz kendiniz söyleyin” dedi.

     Bir sonraki seminerde kadınlara olayı anlattım ve onlara bir “Vedâ konuşması” yaptım.

     İçerisi adetâ buz kesmişti. Karşımda 150 tane kadın, hüngür hüngür ağlıyorlardı. İçlerinden bazıları iki eliyle yüzünü tutup “Neden? Neden?” diye feryâd ediyorlardı. Hayatım boyunca şahîd olmadığım bir duruma tanıklık ediyordum ve üstelik öznesiydim bu vakıânın. Kadınlar istifamı geri almam için yalvarıyorlardı:

     “Başlık, ne olursun gitme, bizi bırakma.”

     “Sen gidersen bu şerefsizler bize eskisinden daha kötü davranırlar. Bu sefer bu günlerin hıncını da çıkartmaya çalışırlar.”

     “Senin yerine senin gibi biri gelmez. Çünkü senin gibi insan dünyada yok. Yoktur böyle biri.”

     “Bizi bu acımasız adamların elinde bırakıp nasıl gidersin? Sen gidersen bunlar bize neler yapar, hiç düşünmedin mi?”

     Ben de tutamadım kendimi. Ağladım onlarla birlikte.

     Fakat yapacak birşey yoktu. Mecburdum. Ömrümün sonuna kadar bu çölün ortasında yaşayamazdım.

     Şubat ayında istifa mektubumu yazdım. Son iş günüm 28 Şubat olacaktı ve 1 Mart 2015 tarihinde Aşkabat’ta uçağa binip bu ülkeyi terkedecektim.

     Bu arada, gitmeme 3 gün kala, 26 Şubat 2015 günü çok güzel şeyler olmuştu.

     Türkiye’de 5. kitabım çıkmıştı. Edebî bir deneme kitabı olan ve 132 sayfalık “Sözlerim Var Sevgiye Dair” adlı kitabım, 26 Şubat 2015 tarihinde Parafiks Yayınları’ndan çıktı.

     Akşam ise UEFA Avrupa Ligi Son 32 Turu’nda Beşiktaş JK – Liverpool FC rövanş maçı vardı. İngiltere’deki ilk maçı 1 – 0 kaybeden Beşiktaş, İstanbul’daki bu rövanş maçını 1 – 0 kazanmış, maç önce uzatmalara gitmiş sonra penaltı atışlarına geçilmiş, penaltılarda 5 – 4 üstünlük sağlayan Beşiktaş tur sevincini yaşayan taraf olmuştu.

     “Çifte bayram” yaşıyordum bugün. İki büyük sevinç yaşamıştım, aynı gün içinde. Mutluluktan uçuyordum.

     Gündüz yeni kitabım çıkmış, “Sözlerim Var Sevgiye Dair” yayınlanmış, gece de gönül verdiğim futbol takımım, biricik aşkım, BeşiktAşk’ım muhteşem bir zafere imza atmış, futbolda İngiliz devi Liverpool’u elemişti.

     26 Şubat 2015, o yüzden unutulmaz bir tarih benim için.

     * * *

     1 Mart 2015 tarihinde ayrıldım Türkmenistan’dan.

     O gün, Aşkabat Uluslararası Saparmurat Türkmenbaşı Havaalanı (Trkm. Aşgabat Saparmyrat Türkmenbaşy Halkara Aeroporty)’ndan direk İstanbul’a uçtum.

     Şirket yönetimi, Allah kendilerinden razı olsun, Türkmenistan’dan tâ Almanya’ya kadar uçak biletimi kendisi almış, ücretini bana ödettirmemiş, parasını şirket ödemiş, hatta bana “Türkiye’ye uğrayıp uğramayacağımı” da sorarak, nasıl bir güzergâh takip etmek istersem bileti benim istediğim şekilde alacaklarını söylemişlerdi. Ben de bir hafta İstanbul’da kalmak istediğimi, İstanbul’da bir hafta kaldıktan sonra Frankfurt’a uçmak istediğimi söylemiştim.

     Şirket, biletimi aynen o şekilde aldı, istediğim gibi: 1 Mart günü Aşkabat – İstanbul, 8 Mart günü de İstanbul – Frankfurt.

     İstanbul’a gitmek ve orda bir hafta kalmak isteyişimin sebebi de şuydu: 3 gün önce yeni kitabım yayınlanmıştı (5. kitabım) ve kitabımı yayınlayan yayınevi, beni tam da o günlerde İstanbul’da başlayan CNR Kitap Fuarı’na dâvet ediyordu. Ayrıca başta TRT olmak üzere, birkaç televizyon kanalından program dâveti almıştım. O TV programlarına iştirak etmek istiyordum. Zirâ konu, kitaplarım idi. Bununla birlikte elbette ablalarım ve yeğenlerim yaşıyordu İstanbul’da, onları da görmek istiyordum.

     1 Mart 2015 tarihinde Aşkabat’tan İstanbul’a uçarken, uçağın içinde şöyle dûâ ediyordum:

     “Allah’ım;

     Ey Yüce Tanrı’m;

     Sana sonsuz şükürler olsun ki, bana şu fanî hayatımda birçok güzellikler yaşamayı nasip ettin, pekçok mutluluklar tattırdın.

     Beni üretken bir insan kıldın, yaratıcı bir kişilik verdin. Kitaplar yazmayı, Seyahatname kaleme almayı, çizgi film karakteri yaratmayı nasip ettin.

     Pekçok sevenim var. Beni o insanların sevgisine layık eyle. Ayağımı sabit kıl, riyâ ve şımarıklığı benden uzak tut.

     Ancak ey güzel Râbb’im;

     Hayatımın en büyük eserini, en büyük başarımı, bana bu ülkede, Türkmenistan’da nasip ettin. Bana, “anaerkil bir devlet kurmayı” nasip ettin.

     Sana ne kadar şükretsem, azdır.

     Ey kimsesizlerin kimsesi olan adil ve merhametli Tanrı’m;

     Kadınların hep ezildiğini, mazlum olduklarını görüyorum. Erkek egemen dünyada, kadınların gördüğü ayrımcılık, baskı ve adaletsizlik, benim çok zoruma gidiyor.

     Aşkabat’ta hayâlimdeki devlet modelini hayata geçirdim. Anaerkil bir yönetim inşâ ettim.

     Hemcinslerim bundan hoşnut olmadılar ama, güçsüzden ve haklıdan yana olan Sen’in bundan hoşnut olduğunu biliyorum. Sen’in benden ve yaptıklarımdan razı olduğunu yakînen biliyorum.

     Benim de tek gayem budur zaten: Sen’in rızanı kazanmak.

     Sen benden ve yaptıklarımdan razı olduktan sonra, tüm dünya bana düşman olsa da umurumda değildir.

     Sana söz veriyorum, Tanrı’m: Bundan sonraki hayatımda da, son nefesimi verinceye dek, her zaman için zalimlere karşı mazlumların, ezenlere karşı ezilenlerin, güçlülere karşı güçsüzlerin, haksızlara karşı haklıların yanında yer alacağım.

     İyyâke na’budu we iyyâke nesteîn.”

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     12 MART 2017

3304 Total Views 4 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

14 Cevap Aşkabat Feminist Cumhuriyeti

  1. Pınar dedi ki:

    Çok güzel, ellerinize emeğinize sağlık.

  2. Sefa Akdemir dedi ki:

    Güzel bir yazı olmuş abi, kalemine sağlık. Uzun olmasına rağmen sıkılmadan bi çırpıda okudum.

    Normalde katılamayacağım hatta eleştireceğim (feminist bir toplum kurmak gibi) bazı hususları, koşullar, şartlar, mekan vs gibi kriterlerden dolayı biraz da böyle olmasının gerekebileceğini iyi işlemişsiniz.

    Haber alıyor musunuz oradakilerden abi? Düğününde halay çekeceğiniz o Türkmen kız evlendi mi? Maddî durumunuz düzeldi mi, yerinize kim geldi, kurduğunuz düzen ne kadar sürdü? Tekrar gitmeyi düşünüyor musunuz? (Kafamda deli sorular :))

  3. Yasemin Fidan Tóure dedi ki:

    Yeni bitirdim, harika olmuş İbocan.

    Seni doğuranın bir kadın olduğunu unutmadan tüm kadınlara aynı anne şefkati ile yaklaşmak herkesin harcı değil. Halbuki müreffeh toplumların mimarı kadınlardır, annelerdir.

  4. Rezbar Topdemir dedi ki:

    Biraz uzundu ama okudum. Keşke kadın egemen bir toplum inşa etmek yerine tam anlamıyla adil bir toplum inşa etseydiniz.

  5. Mahsun dedi ki:

    Ez bu kurbana dıleteyi germ bim. Ibrahim mamoste

  6. Mine Kılıç dedi ki:

    Feminist bir ortam inşa edince aslında anaerkil değil eşit bir ortam oldu. Ama erkek okurların bunu anlayamayacaktır.

    Kadın kadındır, bireydir, anne olunca yücelmez, olmayınca aşağıya düşmez. Bu hikayede “ataerkil iktidarı reddedip kadınları eşit konuma taşıyan bir erkek” var. İktidar koltuğunu önce kendisi terk etmiş, bu çok zor bir şey, tebrik ederim.

    Bu hikayenin filmi yapılsa keşke. Eline aklına sağlık. Ağladım bol bol sevgiler.

  7. Garbi dedi ki:

    Değerli Hocam , Aşkâbât Feminist Cumhuriyeti yazınızı okuyarak bende ağladım tıpkı kadın arkadaşlara verdiğiniz konferansta ağladığınız gibi

  8. Mehmet Koçer dedi ki:

    Başlık bey, müslümanın yapması gerekeni senin adına cok sevindim.

  9. rodirozerin dedi ki:

    Çok uzun bir yazı ama okumaya değer

    Allah seni iyilik yolundan ayırmasın, Allah yar ve yardımcın olsun mamoste.

  10. Dengé mislimanén Kurd dedi ki:

    Bu anlamlı yazıyı düh (dün)okudum.5 saatimi ayırarak bitirdim.Bir kitap ı çırpıda okuyup bitirebilecek bir süredir.Önemli olan okuyup bitirmek deyil okuduğunu da anlamak,anladıklarını da düşünüp hayattaki bütün öğretileriyle karşılaştırarak zihindeki mevcüd bütün yanlış ezberleri yıkmaktır.Yazı çok uzun olmuş şikayetini sürekli yapanlar belki hiç kitap okumak zahmetine dahi katlanmadan zihinlerinde ki ezberin dayatma gücü ile “yazı çok uzun olmuş” kolaycılığına kaçmaktadırlar.

    Muslüman insan sayısı yaklaşık 1.5 milyar ise dir;Kısa kodlarla kodlanmış kutsal metinleri dahi belki milyar-milyon’larca okuyan insan topluluğu içinden çıkan alimler sayısına bakın hele belki de günümüzde hiç yok denilecek kadar azalmışlar.

    Kadın ve erkek eşitliğini kabullenemeyen o erkek egemen zihniyeti önce dünyada ki illahi adalet terazisine baksınlar yaklaşık 6.5 milyar yaşında olan dünya da 6.5 milyar da insan yaşamaktadır.Bu sayıların yarısı yine kadındır. Bu eş sayı ev-ev-köy-köy-belde-belde-il-il ve bir devlet sınırları içinde rastlanmazsa da mutlaka dünya genelinde bu sayı ya rastlanacaktır.Üstünlüğünü fiziki gücü ile tarif etmeye çalışan erkek egemen zihniyeti (fil’lerin kendilerinden daha güçlü bir fiziki güce sahip olduğunu ) düşünemeyecek kadar ahmakça beyanlarda bulunur lar.Madem insan düşünen canlı bir varlık ise.

  11. Nesrin Semiz dedi ki:

    Selam;

    Öncelikle gösterdiğiniz hassasiyet ve çaba için teşekkür etmek istedim.
    Yazınızı da dikkatimi çeken, bu konuda yıllardır emek harcayan biri olarak sahada edindiğim bilgilerin doğruluğunu sizin pratiğinizle onaylamak iyi geldi.

    Ve hep eksik bıraktığımızı düşündüğüm bir noktayı da sizinle paylaşmak istedim.

    Öncelikle;

    1) Sizin pratiğinizde olduğu gibi feminist bir yönetimi kadınlar kendi başlarına kuramayacakar!!!, o cumhuriyetin bekası ve devam edebilir olması için başkanın feminist bir erkek olması gerekiyor. !!!!

    2) Her devrimde olduğu gibi eğitim ve farkındalık ön koşul ve tabii bunu devrimi gerçekleştirecek olanlara verilmesi gerektiği kaçınılmaz bir şart. Kadınlarla yaptığınız dersler çok isabetli ki senelerdir hep kadınları eğitiyoruz, onlar da farkındalık ve bilinç oluşturmaya çalışıyoruz. Bu konuda epey bir mesafe aldığımızı kabul etmek gerekir.

    Sadece bu konuda eğitimin dışında tutulan erkekler maalesef artık farkındalık sınırını aşan kadınlar için inanılmaz bir zulüm aracına dönüşüyor, ve haklarını öğrenen kadınlar eski kabullenmiş psikolojisini kaybettikleri için – şayet güçlü bir karaktere sahipse – haklarına sahip çıkmak için mücadele ediyor, düzene baş kaldırıyor, daha olmadı kocasını boşuyor, o güce sahip değilse artık hayatına eskisinden daha mutsuz bir şekilde devam etmek zorunda kalıyor… :((

    Siz bırakıp geldikten sonra cumhuriyetinizin akıbeti ne oldu, merak ettim…

    Ve size sormak istediğim bir soru var: Biz kadınlar olarak bu konuda erkeklerin eğitilemeyeciğini düşünüyoruz, yazınızdan anladığım kadarıyla bu eğitimlerin dışında tuttuğunuza göre siz de aynı fikirde misiniz? ;((

    Ve size gösterdiğiniz çaba için tekraren teşekkürler,

    Selam ve dua ile.

  12. İbrahim Sediyani dedi ki:

    SEFA AKDEMİR’E

    Ben oradan ayrılalı 2 yıl oldu. Arada bir arıyorum oradaki insanları. Zira yüzlerce dostum, arkadaşım oldu orda. Hem erkekleri arıyorum hem kadınları. “Şehir devleti”nde herşeyin eski tas eski hamama döndüğünü, tekrardan erkeklerin ağa kadınların köle olduğunu, kadınların beni bir türlü unutamadıklarını, aradan bunca zaman geçmesine rağmen kadınların hâlâ benim ismimi sayıkladıklarını ve “Öyle bir insan bir daha bu ülkenin topraklarına gelmez” dediklerini söylüyorlar.

    REZBAR TOPDEMİR’E

    Kadın egemen bir toplum inşâ edince adalet ve eşitlik sağlanmış oluyor. Erkeklerin birçoğu ne yazık ki bu hakikati pek anlayamıyorlar.

    Ataerkil yönetimi yıkıp anaerkil bir yönetim kurduğunuzda, tersinden bir adaletsizlik inşâ etmiş olmuyorsunuz, bilakis adaleti sağlamış oluyorsunuz. Keşke hemcinslerim bunu anlayabilselerdi.

    Mine Kılıç’ın yazdığı yorumda bu hakikate güzel bir biçimde işaret edilmiş.

    NESRİN SEMİZ’E

    Teşekkür ederim.

    Öncelikle görüşmeyeli nasılsınız? İnşallah sıhhat ve afiyettesiniz.

    1 – Feminist devlet veya anaerkil toplum için başkanın erkek olması şart mıdır bilmiyorum ama, erkek desteği şarttır kanaatindeyim. Her kadının bir babası / kardeşi / kocası / oğlu olduğu için, erkek desteği olmadan yapılan mücadelenin toplumsal huzursuzluklara sebebiyet verebileceği de akıldan çıkartılmamalı. Bu durum elbette ki mücadelenin haklılığına gölge düşürmemekle birlikte, mücadelenin karşı cinse karşı değil, adaletsizliğe karşı yapıldığı unutulmamalı.

    2 – Eğitim bu konuda çok önemli. Özellikle çocukluk yaşlarında başlayarak ailede verilen eğitim büyük önem taşıyor. Maalesef toplumumuzda aileler erkek çocuklarını kız çocuklarından üstün tutuyor. Bu üstünlük duygusu daha o yaşta erkek çocuğunun içine işleniyor. Erkek bunu bir ömür boyu içinde taşıyor.

    Aile, okul, medya, dernekler hatta hükûmetler / devletler eliyle bu eğitim verilebilir. Bunun için toplumsal bir bilinç oluşturulmalı. Erkeklerin “Tamam biz kadınlara saygı duyuyoruz. Kadınlar bizim başımızın tacıdır, bacımızdır annemizdir” demesi yetmiyor, bunun yanında yasaların ve kanunun da kadını koruması hatta kadınların lehine olması gerekiyor. “Kadınlar başımızın tacıdır, Cennet annelerin ayakları altındadır” diyorsun ama devlet yönetimi ataerkil ve toplum sosyolojisi de eril. Erkeklerin her türlü imkânı varken, kadın eziliyor. O halde “cennet”li “gül”lü sözlerin ne anlamı kalıyor? Bu durum tıpkı “Kürtler bizim kardeşlerimizdir, Kürtler başımızın tacıdır, canımız ciğerimizdir” dedikten sonra milletin isminin Türk, devletin isminin Türkiye, resmî dilin de Türkçe olmasına rağmen Kürtçe anadilde eğitim hakkının dahi olmayışına, resmîyette Kürt kimliğinin dahi tanınmamasına benziyor. Şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Türk millîyetçileri “Kürtler bizim kardeşlerimizdir” derken ne kadar samimilerse, İslamcılar da “Cennet annelerin ayakları altındadır” derken o kadar samimidirler.

    3 – “Erkek eğitilemez, onlardan ümidi keselim” anlayışı yanlıştır. Her insan eğitilebilir. Benim Aşkabat’ta kadınlara yönelik verdiğim seminerlerde erkekleri muaf tutmam, onları dışlama amacıyla değildi. Kadınlara feminist bilinç aşılanması gerekiyordu ve bunu onlarla özel yapmanın daha faydalı olacağına inandım. Ayrıca – seminer yoluyla olmasa da – erkeklere de anlatıyordum birçok şeyi. Zaten 7 / 24 birlikteydim o insanlarla. Özel sohbetlerde, grup grup karşıma alarak anlatıyordum hemcinslerime.

    Yazı daha da uzamasın diye pekçok ayrıntıya girmemiştim ama, erkeklerde de büyük gelişme yaşanmıştı. Erkeklerin neredeyse yarısı yaptıklarımı destekliyor, çalışmalarımı takdir ediyordu. Rahatsız olanlar, erkeklerin yarısıydı. Fakat erkeklerin bu “yarısı” bile, kadınların toplam nüfûsundan daha fazlaydı. Erkekler kadınların 3 katı fazlaydı.

    Yazıda bu nokta pek anlaşılmamış sanırım ya da ben anlatamamışım. Yazı çok uzun oldu, daha da uzasın istememiştim. Belki bir gün bu olayın romanını yazarım; “Aşkabat Feminist Cumhuriyeti” ismiyle. Filmi çekilse veya, çok şahane bir yapıt çıkar diye düşünüyorum.

    4 – Ben oradan ayrılalı 2 yıl oldu. Arada bir arıyorum oradaki insanları. Zira yüzlerce dostum, arkadaşım oldu orda. Hem erkekleri arıyorum hem kadınları. “Şehir devleti”nde herşeyin eski tas eski hamama döndüğünü, tekrardan erkeklerin ağa kadınların köle olduğunu, kadınların beni bir türlü unutamadıklarını, aradan bunca zaman geçmesine rağmen kadınların hâlâ benim ismimi sayıkladıklarını ve “Öyle bir insan bir daha bu ülkenin topraklarına gelmez” dediklerini söylüyorlar.

    Selamların en güzeliyle.

  13. adnan dedi ki:

    “Kadın insandır, erkek insanoğlu.”
    (Neşet Ertaş)

    Yüreğine kalemine sağlık, İbrahim mamoste.

  14. Hayri dedi ki:

    Anaerkil devlet kurmuşsun bravo
    Türkmenistan kürtleriyle ilgili cok az bilgi belge var keşke birazda kurtlerle ilgili araştirma yapmişsin
    Ikinciside alman devletinde çok korkmuşsun 6 aydan fazla kalirsam hadisesinde polonyadan çikiş polonyadan giriş yapacaktin
    Direk girip ciksan ne olurduki enfazla mahkemelik olurdun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir