Hilarion Capucci “Erdem” Demekti

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

“Şüphesiz imân edenlerle Yahudîler, Hristiyanlar ve Sabiîler’den Allah’a imân edip salih âmel işleyenler var ya, onların Allah katında ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”

(Baqara sûresi 62. âyet; Maide sûresi 69. âyet)

     2016 acılarla ve ölümlerle geçmişti ancak 2017 çok daha korkunç başladı.

     Yılbaşı gecesi İstanbul’daki “Reina” adlı eğlence mekânına düzenlenen terörist saldırı ve içeride yılbaşı kutlaması yapan 10 farklı ülkeden ve 5 farklı dînden 39 insanın öldürülmesi, yüreklerimizi dağladı ve “yeni yılın mutlu geçmesi yönünde”ki bütün dilek, dûâ ve temennilerimizi daha ilk saatinde boşa çıkardı, mâlesef.

     Bu insanlıkdışı katliâmı lânetliyor, hayatını kaybedenlere Allah’tan râhmet diliyorum.

     Aynı saatlerde, bir acı haber de İtalya’nın başkenti Roma’dan geldi. 36 farklı ülkeden ve 4 farklı dînden 587 insanı taşıyan Mavi Marmara gemisinin en yaşlı yolcusu olan Vatikan papazı Hilarion Capucci, 94 yaşında vefât etti.

     Kendisine Allah’tan râhmet diliyorum. Mekânı Cennet olsun.

     İki hadise de “dîn adına” yapılmıştı ama biri “öldürmek” biri “yaşatmak” için.

     * * *

     94 yaşında Roma’da hayata gözlerini kapayan Vatikan papazı Hilarion Capucci, benim hem yoldaşım hem de hapishane arkadaşımdı, cezaevinde koğuş arkadaşımdı.

     Bu aziz insanla hem Antalya’da üç gün aynı spor salonunda birlikte oldum, hem Akdeniz sularında aynı gemiyle dört gün birlikte yolculuk yaptım, hem de İsrail’in Be’er-Şeva kentindeki Ela Hapishanesi’nde aynı koğuşta birlikte yattım.

     Mavi Marmara gemisinde toplam 587 yolcu ve bir de minik bir kuş vardı, bir sarı kanarya. Yolcuların yaşça en büyüğü 88 yaşında iken, en küçüğü de henüz 1 yaşında bir bebekti.

     Bu yazıda size işte gemideki o en yaşlı yolcudan, 88 yaşındaki bir insandan bahsedeceğim, o insanla hem gemi yolculuğunda hem de İsrail hapishanesinde yaşadığım hatırâları anlatacağım.

     Gemideki en yaşlı yolcu olan 88 yaşındaki bu insan, öyle sıradan biri değildi.

     O bir papaz. Vatikan papazı.

     Adı, Hilarion Capucci.

     Filistin kökenli, Suriye vatandaşı ve Roma’da, Vatikan’da ikamet ediyor.

     Hilarion Capucci, sürgünde yaşayan Qudüs Eski Başpiskoposu. 4 yıl İsrail hapishanelerinde yatmış. 32 yıldır sürgünde yaşıyordu. 32 yıldır ülkesi Filistin’e gitmemiş.

     Ve 32 yıl aradan sonra, Mavi Marmara yolculuğuyla ülkesi Filistin topraklarına ayak basacaktı.

     O, kendi vatanına 32 yıl aradan sonra özgür bir şekilde ayak basmak için bu yolculuğa çıkmıştı. Evet muradına erdi; 32 yıl aradan sonra vatanına ayak bastı. Fakat özgür bir şekilde değil, esir olarak, elleri kelepçeli bir şekilde ayak bastı. 

     2010 yılı ortasında gerçekleşen Mavi Marmara hadisesi, hiç kuşkusuz 21. yüzyılın en önemli olaylarından biri olarak tarih sayfalarına yazıldı. Gazze’ye insanî yardım götürmek amacıyla 27 Mayıs gecesi Antalya limanından hareket eden ve 31 Mayıs sabahı Akdeniz açıklarında İsrail deniz ordusunun saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisi, ibretlerle dolu bir hadisedir.

     36 farklı ülkeden, değişik dîn, mezheb, ırk, kavim, meslek ve sosyal sınıftan gelen 587 insan, içinde bir tane bile silâh olmayan sivil bir yolcu gemisiyle açık denizlerde yol alırken uluslararası sularda 4 savaş gemisi, 3 savaş helikopteri, 2 denizaltı ve 30 zodyaktan oluşan bir ordunun saldırısına uğradılar, birbuçuk saat boyunca kurşunlara ve bombalara hedef oldular, geminin güvertesinde saatlerce işkence gördüler, kendilerine ait tüm şahsî ve meslekî eşyaları yağmalandı, bir devletin eline esir düştüler, çölün ortasındaki bir hapishaneye atıldılar.

     Gemi yolculuğu başlamadan önce, Antalya Kepez Spor Salonu’nda düzenlenen basın toplantısında, Hilarion Capucci tüm dünyaya şu mesajı vermişti: “32 yıldır kendi vatanımdan uzakta, sürgünde, Filistin halkından uzakta yaşamaya mahkum edildim. Bunca yıl aradan sonra Gazze’den başlayarak Filistin topraklarını ve Filistin halkını yeniden görmenin heyecanı ve mutluğunu ifade edecek kelime bulamıyorum. 32 yıl sonra ilk kez bu gemilerle Filistin topraklarına, kendi ülkemin topraklarına ayak basacağım.”

     Capucci, “Ne kadar zorlu, ne kadar uzun süreli olursa olsun, İsrail işgaline karşı mücadele edip kendi vatanımıza kavuşma arzumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz” dedi. “Biz yardımları Gazze halkına teslim edip geri döneceğiz ama Qudüs, özgür ve bağımsız Filistin’in başkenti olana kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” sözlerini yüksek sesle haykıran Başpiskopos Hilarion Capucci’nin sözleri dinleyiciler tarafından dakikalarca ayakta alkışlandı. İsrail ne yaparsa yapsın, Allah’ın yardımıyla galip geleceklerine inandıklarını söyleyen Capucci, “Allah’ın yardım ettiği insanlara kim ne yapabilir ki?” diye sordu. Allah’ın yardımıyla özgür ve bağımsız Filistin devletini, kendi devletlerini kuracaklarını söyleyen Capucci, “Başkenti Qudüs olan Filistin devletini kurana kadar mücadeleye devam edeceğiz” dedi.

     Bu sözleri bir papaz söylüyordu, kardeşlerim. Bir Vatikan papazı.

     Hilarion Capucci, 27 Mayıs gecesi başlayan ve 31 Mayıs’taki saldırıya kadar süren 4 günlük gemi yolculuğunda da, gemideki 587 insanın tamamı için müşfik bir baba, moral kaynağı olan bir bilge gibiydi.

     Vatikan’da Bulunan Sürgündeki Qudüs Piskoposu Hilarion Capucci… Öyle bir insanla yolculuk yapmanın insana verdiği güven duygusunu kelimelerle anlatabilmem mümkün değil.

     O, gemideki en yaşlı insan olarak, tüm yolcuların babasıydı. Kendisi de, gemideki tüm yolcuları kendi evlâtları ve kendi kızları olarak görüyordu.

     Hilarion Capucci, gerçek anlamda bir erdem ve fazilet timsaliydi.

     O, tertemiz bir kalbi olan bir insandı kardeşlerim.

     O’nun yüreği o kadar temiz ve büyüktü ki, dîn, dil, ırk ayrımı yapmadan bütün insanları aynı şekilde seviyordu. O bir sevgi ağacıydı.

     Evet, bir ağaç. Bir ağaçtı O. Öyle bir ağaç ki, bu ağacın gölgesi altında Müslüman, Hristiyan, Yahudî, Arap, Türk, Kürt, Fars, siyah, beyaz, tüm insanlar oturup serinleyebilirdi.

     Ben O’nda çok özel şeyler gördüm, kardeşlerim. O’nda “erdemli insan” olmanın tüm özelliklerini müşahade ettim.

     Gemi yolculuğunda, o yaşlı haline rağmen, diğer yolculardan daha az uyur, onlardan daha az istirahate çekilirdi. O yaşlı haline rağmen, her zaman için etrafını saran gençlerle sohbet halindeydi. Onlara sabr, cesaret ve irade tavsiye ediyordu. Kadın – erkek, Hristiyan – Müslüman ayrımı yapmadan herkesle aynı tonda, aynı müşfik tavırla sohbet ederdi.

     30 Mayıs akşamı, yani saldırıdan yarım gün önce, tacizler ve tehlike saatleri başlayacakken kılınan akşam namazında, çok ilginç bir şey olmuştu.

     Dünya tarihinde belki de eşine benzerine raslanmayan bir davranış ortaya koydu, Hilarion Capucci.

     Öylesine ibretâmiz bir hadise ki, hepimiz tam mânâsıyla şok olmuştuk.

     Papaz Hilarion Capucci, cemaatle birlikte akşam namazı kıldı. Evet evet, yanlış okumadınız. Daha doğrusu O, kendi Hristiyanlık inancına göre dûâ ve ibadet etti ama, namaz kılan cemaatle birlikte saf tuttu.

     Mavi Marmara gemisinde bulunan Papaz Hilarion Capucci, cemaatle birlikte akşam namazı kıldı. Vatikan’da Bulunan Sürgündeki Qûdüs Başpiskoposu Hilarion Capucci, gemide cemaatle kılınan akşam namazında cemaatle birlikte saf tuttu.

     Vatikan’da ikamet eden, Filistin asıllı, Qûdüs Başpiskoposluğu yapmış, 4 yıl İsrail hapishanelerinde yatmış olan Papaz Capucci, namazda imâmın hemen arkasındaki ilk safta yerini aldı.

     88 yaşında olan ve ayakta durmakta bile zorlanan Capucci’nin buna rağmen böyle bir eylem ortaya koyması, gemideki yolcuların büyük takdir ve teveccühünü kazandı. Yaşlı hayli ilerlemiş olan Capucci’ye her rükû ve secdeye gidişinde sağında ve solunda bulunan kişiler, düşmemesi için bir eliyle tutarak yardım ettiler.

     Hilarion Capucci’nin bizleri şaşkınlığa uğratan, ve fakat bir o kadar da moral aşılayan davranışları, bunlarla da sınırlı değildi. Dediğim gibi, o bu hadisenin, Mavi Marmara hadisesinin başından sonuna kadar yolcular için gerçek bir güç ve güven kaynağıydı.

     İsrail gemimizi ele geçirdikten sonra bize 7 saat boyunca gemide işkence ve eziyet ettiler. Bileklerimizi kelepçelediler, bizi saatlerce kızgın güneşin altında beklettiler, üzerimizde helikopterle taciz yaptılar, bütün eşyalarımızı yağmaladılar, fotoğraf makinâlarımızı, cep telefonlarımızı, dizüstü bilgisayarlarımızı, çoraplarımıza ve iç çamaşırlarımıza varıncaya kadar bütün kıyafetlerimizi yağmaladılar, Qur’ân-ı Kerîm’leri fırlatıp yere attılar, kelepçeli bileklerle namaz kılanları taciz ettiler.

     Gemideki 7 saatlik işkence ve eziyetten sonra Aşdod limanına doğru hareket edildi. Saatler süren bir yolculuktan sonra, gemi İsrail topraklarına vardı ve Aşdod limanına yanaştı. Gemimiz İsrail kıyılarına yanaştırıldığında, akşam namazına yarım saat kadar bir zaman kalmıştı.

     Geminin içindeyken, bizimle birlikte olan Arap kökenli İsrail milletvekili Hanin Zuabi, bütün yolcuları “Sizin önünüze ne tür kâğıt koyarlarsa koysunlar, kesinlikle onların size uzattığı hiçbir kâğıda imza atmıyorsunuz” diye uyardı. Bizler de O ne söylese uyuyorduk; çünkü içimizde İsrailliler’i en iyi tanıyan O’ydu.

     İsmi Arapça “İsdud” ve İbranice “Aşdod” olan bu liman şehri, Gazze’nin kuzeyinde, Tel Aviv’in güneyinde, Qûdüs’ün ise batısında yer alıyor. Gazze – Qûdüs – Tel Aviv üçgeninin tam kesiştiği noktada, Akdeniz kıyısındadır. Tel Aviv’e 45 km, Gazze’ye 60 km, Qûdüs’e ise 83 km mesafede bulunuyor.

     Gemi kıyıya yanaştığında bizi kalabalık bir deniz ordusu karşılamıştı. Bizler geminin penceresinden dışarıyı seyrediyorduk; İsrailliler “büyük bir zafer kazanmışlarcasına” biribirlerini kutluyorlardı.

     Gemi kıyıya yanaşınca bizi hemen dışarı çıkartmadılar; en az bir buçuk – iki saat kadar gemide bekletildik. Sonra bizleri teker teker dışarı çıkardılar. Her yolcuyu, ellerini yeniden kelepçeleyerek tek tek dışarı çıkartıyorlardı. Dışarı çıkartırken hem ellerini kelepçeliyorlar, hem de sağından ve solundan bir asker tutuyordu. Ayrıca gemiden çıkardıkları her yolcunun tek tek fotoğraflarını çekiyorlardı. Dışarıda, limanda bizler için sorgu çadırları kurmuşlardı.

     Gemiden çıkarttıkları ilk yolcu, Beled, yani Ulusal Demokratik Parti’den İsrail parlamentosu Knesset’e girmiş olan milletvekili bayan Hanin Zuabi oldu. 587 yolcuyu teker teker çıkardılar. Gemi Aşdod’a yanaştığında henüz aydınlıktı ama gemiden dışarı çıkartıldığımızda karanlık olmuştu.

     Dışarıya çıkartılan her yolcu, Mavi Marmara’daki esir yolcular tarafından coşkulu bir şekilde alkışlanıyor ve alkışlarla gönderiliyordu. İsrail askerleri tarafından çıkartılan yolcu da alkışlayan yolculara el sallayarak çıkıyordu. Bu moral amaçlı “alkış” furyasını hanım kardeşlerimiz başlatmıştı ve hanımlar, esaret süresi boyunca erkek kardeşlerinin morallerini yüksek tutmak için her şeyi yapıyorlardı. Özellikle aralarında biri vardı ki, İranlı bir genç kız idi, adı Fatımâ Muhammedali idi, yolculuğun başından esaretin sonuna kadar tüm yolcular için moral kaynağı olmuş, gemide elleri kelepçeli erkek yolcuları tek tek dolaşarak onlara su ikrâmında bulunmuş, aktif ve fedâkâr kişiliğiyle bütün yolcuların morallerinin yüksek tutulmasında başrolü oynamıştı. Genç bir aktivist olan bu kardeşimiz, ABD’den tek başına gelip gemiye binen İranlı Fatımâ Muhammedali idi.

     Sıra, papaz Hilarion Capucci’nin dışarı çıkartılmasına gelince, yine dünya tarihinde eşine benzerine rastlanmayan çok ilginç bir olay yaşanmıştı.

     İsrail askerleri, elleri kelepçeli 88 yaşındaki papazı iki kolundan tutup gemiden dışarı çıkartırken, yolcular papazı alkışladılar. Ve papaz Hilarion Capucci birden arkasını dönüp yolculara baktı. Birkaç saniye yol arkadaşlarına baktı ve sonra ne yaptı, biliyor musunuz?

     Sağ kolunu havaya kaldırdı, sağ elinin başparmağı açıktı, yani şahâdet parmağı, sağ kolunu havaya kaldırdı, şahadet parmağını havaya dikti ve “Allah-û Ekber” diye bağırdı.

     Evet kardeşlerim, evet… Bir papaz, Vatikan papazı, “Allah-û Ekber” diye haykırıyordu. Hem de elleri kelepçeli, her iki kolundan İsrail askerleri tuttuğu bir haldeyken.

     32 yıldır sürgünde bulunan Qûdüs Eski Başpiskoposu Hilarion Capucci, 32 yıl aradan sonra kendi vatanına, Filistin topraklarına ayak basıyordu, esir olarak, elleri kelepçeli bir şekilde ayak basıyordu ve 32 yıl aradan sonra kendi vatanına ayak basarken, ilk sözü, “Allah-û Ekber” oluyordu.

     Gemiden dışarı çıkartıldıktan sonra sorgu çadırlarına götürülerek tek tek sorgulandık. Kimlik bilgilerimizi aldılar ve imzalamamız için bize bazı kâğıtlar uzattılar. Tabiî ki imzalamadık ve önümüze koyacakları hiçbir kâğıdı imzalamayacağımızı söyledik. Bu kâğıtları imzalamazsak bizi hapse atacaklarını söyleyerek tehdit ettiler. Fakat milletvekili Hanin bizi uyardığı için bu isteklerini her seferinde geri çevirdik.

     Sorgu çadırlarındaki işlemler ve sorgular, işkenceden beterdi. Saatler sürmüştü. Oradaki “işlerimiz” bittiğinde geceyarısı olmuştu ve düşünün, hâlâ o aç ve bitab halimizle duruyorduk. Ayakta duracak halimiz yoktu; şehîdlerimiz, yaralılarımız vardı, eşyalarımız yağmalanmıştı. Normal olmayan bir duruma düştüğümüzden bu yana tam 24 saat geçmişti.

     Geceyarısı bizi “tutsak araçlarına” bindirdiler. Onlar böyle diyordu ama biz “esir” ifadesini kullanıyorduk. 600 kişiye yakındık; bizler için onlarca araç tahsis etmişlerdi.

     Aşdod kentindeki sorgu ve işlemlerden sonra bizi esir arabalarına bindirdiler ve cezaevine doğru yolculuk başladı. Bizi götürdükleri cezaevi, İsrail’in güneyindeki, Arapça adı Bîr’el- Seb’â, İbranîce adı da Be’er Şeva olan kentindeki “Ela Cezaevi” idi. Fakat bizler oraya doğru götürülürken nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk. Bunu oraya gittikten sonra öğrendik. Çölün ortasında, Negev Çölü’nde kurulmuş bir cezaeviydi bu.

      Be’er Şeva kentindeki Ela Cezaevi’ne konulduğumuzda sabah namazına az bir süre kalmıştı. Bütün tutsaklar abdest alıp cezaevindeki ilk namazlarımızı kıldık. Sonra bizleri hücrelerimize koydular.

     Cezaevindeki her koğuşta yaklaşık 40 kişi kalıyorduk. Hücreler ise 4 ve 2 kişilikti. Bizi hücrelerimize tıktıkları saatlerde kapıları arkamızdan kilitliyorlardı; hücrede tek pencere vardı ve demir parmaklıklarla örülmüştü.

     Sadece birkaç saatlik bir uykudan sonra tekrar uyandırıldık. Herkes hücrelerinden çıktı ve koğuşta 40 kişi biraraya geldik; herkes herkesle selamlaştı. Maşallâh; herkesin morali ve neş’esi oldukça yüksekti.

     Bizim koğuş gazetecilerin, basın mensuplarının konulduğu koğuş idi. Koğuştakiler olarak ekserî aynı veya yakın meslekteki esirlerdik. Ela Cezaevi’nde, Vatikan’da İkamet Eden Sürgündeki Qudüs Eski Başpiskoposu Hilarion Capucci, İsveç Uppsala Üniversitesi Dinler Tarihi Öğretim Görevlisi Prof. Mattias Gardell, Yunanistan Gazze Gemisi Organizasyon Komitesi Başkanı Araştırmacı – Yazar Dimitris Plionis ve Türkiyeli, İspanyol, İrlandalı, Katalon, Yunan, İsveçli gazeteci ve televizyoncular, El Cezire ve diğer Arap televizyon ve gazetelerinin çalışanları, spiker ve yapımcıları ile aynı koğuşta kaldım.

     Cezaevindeki ilk kahvaltıda buluştuk. Bize bir kahvaltı tabağı ve yanında da sebze verdiler. Sebzeler salatalık, havuç, kayısı gibi şeylerdi. Onların verdiği kahvaltıyı kimse yemedi. Hepimiz sadece hıyar ve havuç yedik.

     Sabah namazından itibaren, artık başımızda orduya bağlı askerler değil, içişleri bakanlığına bağlı polisler vardı. İsrail polisleri bize İsrail askerleri ile kıyas bile edilemeyecek oranda iyi davranıyorlardı. Hatta yanımıza gelip oturuyorlar, sohbet ediyorlardı. Nerdeyse arkadaş gibi olmuştuk. Bunda elbette en büyük pay, dışarıda dünyanın ayağa kalkmasıydı, fakat biz dışarıda neler olup bittiğinden habersizdik.

     Bizler hapishanedeyken, dışarıda neler olup bittiğinden habersizdik. Türkiye’de ve dünyada yer yerinden oynuyor ama bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Gemide askerler tarafından gördüğümüz zûlüm ve işkencelerin hiçbirini cezaevinde görmedik. Fakat esir olmak, özgürlüğünüzün tamamen elinizden alınmış olması, hangi vakitte ne yapacağınıza hep başkalarının karar vermesi, hakikaten başlı başına bir işkence gibiydi zaten. Allah yolunda yapılan bir seferden sonra esir düştüğümüz ve Rıza-yı İlahî için hapishanede olduğumuz için, orada yapacağımız dûâların kabul olacağına inanıyor ve hücrelerimizdeyken sık sık dûâ ediyorduk.

     Cezaevinde olduğumuz sürenin benim açımdan en faydalı ve verimli yanı, Qudüs Eski Başpiskoposu Hilarion Capucci ile aynı koğuşta olmak, onunla birlikte olmaktı. Erdemli duruşuna, babacan tavırlarına, müşfik haline ve sevecenliğine Akdeniz’in masmavi sularında yaptığımız yolculuk esnasında hayran olduğum bu güzel yaşlı insanla hapishanede de aynı koğuşa düştüğüm için çok mutluydum.

     İnanın kardeşlerim; sırf papaz Capucci ile birlikteydim diye cezaevi bana zor gelmedi.

     Hapishanede Hilarion Capucci ile, bu güzel yaşlı insanla bol bol sohbet etme imkânı buldum.

     Bir gün yine ben, Türkiye’den bizim İslamî camiânın yakından tanıdığı değerli yazar kardeşlerim Ramazan Kayan, Ahmet Varol, Mustafa Özcan, Nuri Yıldız ve Abdulkadir Ağlamaz ile bir masada oturup sohbet ederken, bir baktım ki Hilarion Capucci uzak bir köşede tek başına oturmuş, öylesine düşünüyor, tefekkür ediyor.

     Hemen masadan kalktım ve yanına gittim.

     Usulca yanına sokuldum ve eğilip dizinin dibinde oturdum. Hafifçe döndü ve sevgi dolu gözlerle bana baktı. Selam verdim, almak niyetiyle başını salladı.

     O’na dedim ki, “Baba, ben Almanya’da yaşıyorum. Allah nasib eder de burdan çıkarsak, özgürlüğümüze kavuşursak, Vatikan’a gelip seni ziyaret etmek istiyorum. Müsait olur musun? Vatikan’a yanına gelmek, seni ziyaret etmek istiyorum.”

     Gözleri ışıl ışıl oldu.

     Ellerini başıma koydu. Sevecen bir şekilde saçlarımı okşadı.

     Ve bana aynen şu cevabı verdi:

     “Siz hepiniz benim evlâtlarımsınız. Bir evlât babasını ziyaret etmek isterse, hiç izin istemesine gerek var mı?”

     Allah gani gani râhmet eylesin.

     O’nu tanıdıktan sonra “Erdem” kelimesini keşfettim. Hayata ve olgulara bakışım tümden değişti, O’nun sayesinde.

     İnsanları “Müslüman – Gayr-ı Müslim”, “Alevî – Sünnî”, “Türk – Kürt”, “Dîndar – Laik” diye ayırmanın yanlış olduğunu, dünyada sadece iki milletin yaşadığını (Erdemliler ve Bağnazlar) öğrendim, O’nu tanıdıktan sonra.

     İnsanı üstün kılan şeyin dîni, mezhebi, ırkı, etnik aidiyeti ve ideolojisi değil, erdemli şahsiyeti ve salih âmellleri olduğunu öğrendim.

     Mekânı Cennet olsun.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     2 OCAK 2017

26... 0 a

26... 0 b

26... 0 c

26... 0 d

26... 0 e

26... 0 f

26... 0 g

26... 0 h

 

1635 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

9 Cevap Hilarion Capucci “Erdem” Demekti

  1. Mehmet dedi ki:

    Yine uçmuşsun be Sediyani.
    Kur’an’dan bu kadar uzak durunca, herkese cennet dağıtır hale geldin.
    Batıl din mensupları içinde de erdemli insanlar çıkabilir. Ama teslis inancından uzaklaşıp tevhidi bir imana sahip olmadan, yani şikten kurtulmadan, son Peygamber’e ve ona inen son Kitap Kur’an’a iman etmeden hiçbir insan ve kitap ehli kurtuluşa eremeyecktir. Kur’an’da bu hususu açıkça ortaya koyan onlarca ayet vardır. Daha evvel de yazdım, bu gidişin iyi değil, ne olur Kur’an’a dön ve onu hakkıyla oku. Akıdeni de amellerini de Kur’an’a uyumlu hale getir.

  2. Cüneyd Sarıyaşar dedi ki:

    Şahidiz Ya Rabb!

    Bizim bilmediklerimizi bilensin.
    Ve bize kulunla bunları yaşatansın …

    Sen kuluna bizden daha yakınsın.

    Hilarion Capucci kuluna bizim şahitliğimizi kabul eyle …

    Hakikate şahitlik
    Rabbe teslimiyet
    Hükme rıza

  3. Mustafa Ekici dedi ki:

    Ellerine yüreğine sağlık kardeşim çok güzel bir yazı olmuş, varol.

  4. İbrahim Sediyani dedi ki:

    MEHMET BEY’E

    Mehmet Bey; anlaşılan Allah’ı çok pasif ve hümanist buluyor olmalısınız ki, Kur’ân’da “Salih âmel işleyen Yahudi ve Hristiyanlar’ın Allah katında ecirleri vardır” dediği halde, Allah onları Cennet’le mükâfatlandıracağını söylediği halde siz ısrarla hepsini Cehennem’e atmaya çalışıyorsunuz!

    Af buyrun ama, Cennet’in anahtarı Allah’ta mı yoksa sizde mi?

    Ve yine af buyrun ama, ne kadar çok kişi ateşte yanarsa sizin azabınız o kadar mı hafifleyecek? Neden önünüze gelen herkesi Cehennem’e atmaya bu kadar heveslisiniz? Çok kişi Cennet’e giderse size Cennet’te yer kalmaz diye endişeleniyorsanız, bu yersiz. Zirâ Cennet’in sınırlı bir kontenjanı yok.

    Bunları geçtim;

    Yahu alt tarafı bir niyazda, dilekte bulunmuşum. Cennet’i ve Cehennem’i Yaratan’dan, o papazı Cennet’e almasını rica etmişim. Bunda ne var? Alır almaz, bu Allah’ın bileceği iş. Benimkisi bir istek, bir temenni. Ben Allah’a diyorum ki, “Allah’ım O’nu Cennet’e al”, sen kalkmış “Yok yok olmaz, Cehennem’e at gitsin” diye araya giriyorsun. Bir insanın ebediyen kızgın ateşte yanması seni bu kadar mutlu ediyorsa, bence inancını sorgulaması gereken sensin, ben değil.

    Siz İslamcılar niye böyle nefret dolusunuz, anlamıyorum ki?

    Allah diyor “Cennet’e girecek”; Mehmet Efendi diyor, “Hayır Cehennem’e girecek.” Şimdi biz Allah’a mı inanalım yoksa Mehmet Efendi’ye mi?

    Şu diyaloga bak, “İslamcılık nedir” anla:

    Ben Kur’an’dan 2 âyet paylaşıyorum. Kur’ân’ın bu âyetleri diyor, “Allah’a inanıp salih âmel işleyen Yahudîler ve Hristiyanlar Cennet’e girecek”, ama Mehmet Efendi Kur’ân’ın bu âyetlerini çok hümanist ve “uçuk” bulduğu için kabul etmiyor, “Hayır, Müslüman olmadan Cennet yasak! Hepsi Cehennem’de yansın” diyor.

    Sonra ne mi oluyor? Kur’ân âyetlerini kabul etmeyen Mehmet Efendi bizi Kur’ân’a dâvet ediyor. Al sana İslamcılık!

  5. Faik Bulut dedi ki:

    Merhaba,
    Cappuçi ile bizim de Siyonist zindanlarında teşriki mesaimiz olmuştu. Bu konuda seni eleştirenlere aldırma. Mazlumlarla birlikte olmanın mutluluğunu yaşamaya bakıver.

  6. N.A dedi ki:

    Yerküre, o sarsıntıyla sarsıldığı zaman,
    Ve toprak, ağırlıklarını çıkardığı zaman,
    Ve insan: “Ne oluyor buna?” dediği zaman,
    İşte o gün yerküre, tüm haberlerini söyler/anlatır.
    Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
    O gün insanlar, yapıp ettikleri kendilerine gösterilsin diye kümeler halinde ortaya fırlayacaklardır.
    Artık, kim bir zerre miktarı hayır üretmişse onu görür.
    Ve kim bir zerre miktarı şer üretmişse onu görür. (Zilzal Süresi)

    Bu Süre tam kıyametin kopuşu sırasında yaşanacak hadiseleri ve kimin hangi ölçüye göre mükafat veya caza ile kaşılaşacağını açık bir şekilde beyan ediyor. Adil olan Allah, mükafatlandırma ve cazalandırma ölcüsünü belirlemiştir; o da ameldir; ister cevanihi/deruni/içsel amel olsun ister cevarihi/dışsal amel olsun farketmez; kim kalbiyle, aklıyla veya eliyle, diliyle zerre kadar bir hayır üretirse ya da zerre kadar bir şer işlerse karşılığını mutlaka bulacaktır.Üstelik ayet “hangi müslüman” demiyor, “men/kim” sözcüğünü kullanıyor, yani müslüman veya gayri müslüman kim olursa olsun kimin cehennemlik veya cennetlik olduğunu onun ameli belirleyecektir; hayır/salih amelleri ağır basarsa cennete ve şer/kötü amelleri ağır basarsa cehenneme gidecektir. İnsan iç yetileri ve dış uzuvlarıyla işlediği şer/kötü amellerin sonucunda cehennemlik hale gelir. Hayırsever insanlar hatta bu dünyada bile hayır veya kötü amellerin kendi ruhlarında bıraktığı olumsuz etkiyi müşahede ederler; hayır işlediklerinde içlerine bir ferah ve mutluluk doğar ve şer işlediklerinde ise içleri daralır ve kendilerinde bir huzursuzluk hissederler. İşte bu iç daralma ve huzursuzluk bir nevi öbür dünyadaki daha büyük daralma ve huzursuzluğun habercisidir.

    Dindarlık, içindeki insanların gece gündüz yatıp gaflet içinde her türlü melaneti işlediği halde onları eninde sonunda sahile ulaştıran gemiye binme gibi değildir; denizde yüzme gibidir; kim olursan ol, gaflet eder etmez batarsın Hz. Nuh’un oğlu olsan bile.

    Kuran, hablu-l metin, urvetu-l vuska yani sağlam ve kopmaz iptir; ona sarılmadan önce dünyayı boşamak -kudret, servet, şehvet ve şöhret; bu dört ana putun nesnesi olmaktan kendini kurtamak, gerçekten “la” demek- gerekir aksi halde ona sarılanı zülümattan nura çıkarmaz tersine, onu kapkara kuyunun dibine indirir; hastalığını ileştirmez belki daha da fazlaştırır. Kin ve ihtirasla dolu bir kalp, önyargılarla dolu bir akıl, şaşı bir göz ve gerçekleri tahrif etmeksizin oldukları gibi değil de istenilen gibi gösteren bir gözlük Kurani ayetleri okuyup anlayabilir mi?
    En tepeden aşağıya doğru baktığımızda insanlar: ya bir dine mensuplar ya değiller (bir dine mensup olmayanlar, diğer değişle, ataistler de kendi aralarında guruplara bölünüyorlar ama onları geçiyorum )bir dine mensup olanlar; ya semavi dinlere mensuplar ya beşeri dinlere mensuplar; semavi dinlere mensup olanlar; ya yahudi, ya Hıristiyan, ya İslam veya başka bir sevavi dine mensuplar; yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar da her biri kendi aralarında ana mezheplere bölünüyorlar; ana mezhepler de kendi aralarında fırkalara bölünüyorlar; fırkalarda kendi aralarında cemaatlara ve tarikatlara bölünüyorlar ve böylece uzayıp gidiyor; öyle ki bazen bu bölünme parmak sayısı kadar kişiden olan bir guruba kadar gidiyor ve hepsi sadece kendilerini hak yolda görüp diğerlerin tamamını batıl yolda ve dolaysıyla cehennemlik biliyorlar. Bu kadar tekelci ve kendilerini hakikatin maliki/sahibi görenlere sormak gerek: İnandığınız Allah hadi mi değil mi? Erhamurahimin mi değil mi? Adil mi değil mi? eğer bu sıfatlara sahipse o zaman nasıl oluyorda sadede sizler için hidayet eden, erhamurahimin ve adil oluyor ve sizden hariç diğer mutlak ekseriyet için mudil/saptıran sıfatıyla tecelli ediyor? Bu durum O’nun sınırsız rahmeti ve hidayetiyle çelişmiyor mu? O’nun adaletiyle çelişmiyor mu? Ma sizin ne farkınız var diğer kahir ekseriyetten? Her kesten daha çok bedel mi ödüyorsunuz hakikat yolunda? Her kesten daha fazla araştırma ve kafa mı yoruyorsunuz? Yoksa beni israil gibi kendinizi gökten zembille inmiş ve doğuştan üstün bir bir gurup olarak mı görüyorsunuz?
    Bir apartman düşünün ki bitişik iki dairede biri müslüman ve diğeri hiristiyan olan bir aile yaşıyor. İki aileninde aynı gün çokları oluyor. Biri duvarın bu tarafında ve diğeri duvarın diğer tarafında doğuyor. Araların sadece bir metre mesafe bulunuyor ve başka hiçbir farkları yok. Ama bu bir metrecik mesafe birinin Müslüman ve diğerinin Hıristiyan olmasına yetiyor. Şimdi Allah için bir anlıkta olsa kendimizi bu çoçuklardan birinin veya Sibirya gibi çok uzak bir bölgede doğan bir çoğun yerine koyup empati yapalım. Yüzde kaç ihtimal veriyoruz şu anki kabul ettiğimiz dininin, medeniyetin, mezhebin ve kültürün bir üyesi olurduk??? Elinsaf yahuu…

  7. Mehmet dedi ki:

    Olaya Kur’an penceresinden bakmayanların yazılarındaki problemler sırıtıyor. Sediyani, genç bir kıza âşık olan 16 yaşlarındaki yeni yetme bir delikanlının aşk hikâyesi gibi bir papaza sevgi dolu yazı yazmış. Tabii, Vatikan’da papazlık yapan bir misyoner, dininin propagandası için, saf Müslümanları bile kandıracak bir-iki görüntü ile kendi dininin propagandasını iyi yapmış. Bir vakit namazında kendi ibadetini yaparken Müslümanların cemaati içine girip saf tutmuş, Allahu ekber demiş. Onların dini açısından da denilebilecek bir söz. Ne olmuş, erdemli, faziletli, büyük şahsiyet gibi vasıflarla hemen övgü dolu sözler söyleniveriyor. Bir tevhid ehli mü’min kardeşini övmekte cimri, bir papazı övmekte çok cömert. Sediyani, asr-ı saadette yaşasaydı, Ebu Tâlip hayranı olurdu. Veya Varaka bin Nevfel hayranı. Haniflerin dostu olurdu. Ama Peygamber dostluğunu kaybederdi. Peygamberimizi seven, onun dostu olan hiç kimse, bir müşriği, bir hıristiyanı, bir papazı sevmiyordu, sevemezdi. Bir mü’min, sevdiğini Allah için sever, düşman olduğuna da Allah için düşman olur. Kur’an: “Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.“ (5/Mâide, 51)

    Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun pislik dediği, hayvandan daha aşağı olarak değerlendirdiği, yeryüzünde debelenen varlıkların en şerlisi olarak ifade ettiği bir kâfiri sevebilir mi? Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun “dost edinmeyin” dediklerini dost kabul edip sevebilir mi?! idüşmanlarını, O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler…” (48/Fetih, 29)

    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor. İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.” (Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178)

    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” (Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178)
    Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup yoktur.“Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” (2/Bakara, 257); “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76)

    “Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” (5/Mâide, 81); “…İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!” (5/Mâide, 51) Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir. Din farkı önemli değil, semavi din mensupları da cennete girer diyebiliyorlar. “Allah’a inanıp salih âmel işleyen Yahudîler ve Hristiyanlar Cennet’e girecek” şeklindeki âyetin meali şöyle: Şüphesiz, iman edenler(le) yahudiler, hristiyanlar ve sabiiler(den kim) Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (2/Bakara, 62). Bu âyete bazıları şöyle meal vermişlerdir: “Şüphesiz son gelen kitaba iman edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sabiîlerden olduğu halde Allah’a ve ahiret gününe inanarak müslüman olmuş ve bu inancının gereği doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü, Rablerinden kazandıkları mükâfatları olan cenneti elde edeceklerdir. Onlar cennette ne korkacak ne de üzüleceklerdir.” (2/Bakara, 62). Bu âyetin bir benzeri de Mâide sûresindedir: “Şüphesiz iman edenler (müslümanlar) ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan ‘Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır’ (diye hükmedilmiştir.)” (5/Mâide, 69); Mâlum, en doğru tefsir, Kur’an’ın açıklamasıdır. Bakara suresi 62. âyetin tefsiri mâhiyetinde şu âyet önemlidir: “Eğer onlar (o Hıristiyan ve Yahudiler) de, sizin inandığınız gibi inanırlarsa şüphesiz doğru yolu (hidâyeti) bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse de derin bir çıkmaza saplanmış olurlar. Bu takdirde de Allah onlara karşı, sana yeter. Zira yalnız O’dur her şeyi işiten ve her şeyi bilen.” (2/Bakara, 137)

    Faik Bulut’un da Sediyani’ye arka çıkması, oldukça manidardır. Papazı sevenleri Faik Bulut’lar sever.

  8. Mehmet dedi ki:

    Kur’an Ne Diyor? Kitap ehli kurtuluşa erebilir mi?

    BAKARA
    41- Elinizin altındaki Tevrat’ı onaylayıcı olarak indirmiş olduğum Kur’an’a inanın; onu inkar edenlerin ilki olmayın; ayetlerimi bir kaç para karşılığında satmayın; yalnız benden çekinin.
    42- Bile bile batılı hakkın üzerine örtüp hakkı bakışlardan gizlemeyin.
    43- Namazı kılın, zekâtı verin ve rukûa varanlarla birlikte siz de rukûa’, varın.

    62- Şüphe yok ki, iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiîler, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse elbette Rabbleri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.

    62- İslâmiyet’e zahirde iman etmiş olanlar, yani, Muhammed dinini dilleriyle ikrar ettiklerinden dolayı insanlar arasında müslüman sayılanlar, Musa dinine mensup olan yahudiler, İsa dinine mensup hıristiyanlar, bu üç dinin dışındaki dinlerden olanlar yani onlardan her kim, Allah’a ve ahiret gününe, bu sûrenin başında beyan buyurulduğu üzere, gerçekten dış görünüşleriyle ve içyüzleriyle iman eder ve bu imana yaraşır şekilde iyi bir iş yaparsa şüphesiz bunların Rableri katında ecir ve mükafatları vardır. bunlara korku yoktur ve bunlar mahzun da olacak değillerdir, yani, yapılan inzarlar, uyarı ve tehditler bunlar hakkında değildir.

    İnsanlar Âdem’in sülbünden yeryüzüne indikleri zaman Cenab-ı Allah kendilerine “Eğer Ben’den size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, işte onlara herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyecekler.” (Bakara, 2/38) diye herhangi bir zamanda gelen hidayetine uymaları şartıyla bunu vaad etmemiş miydi? İşte Âdem’in tevbesinin semeresi olan o ilahî va’d, ebediyete kadar sürüp gidecek bir genel kanundur. Ve bu âyet ilahî kanunun bir inkişafıdır. Şu halde yahudiler gibi zillet ve meskenete düşenler ve Allah’ın gazabına uğramış olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allah’a ve ahiret gününe cidden iman ederek, Allah’ın son zamanda gönderdiği hidayete uyar ve ona göre salih amel işlerlerse o gazaptan kurtulurlar. Ve Allah katında ecir ve mükafat bulurlar. Sonuçta sırrına mazhar olarak, korku ve hüzünden kurtulurlar. Lakin bundan yararlanmak için görünüşte, yani insanlar arasında mü’min ve müslüman sayılmak yetmez, hatta belli bir süre salih kişi olarak yaşamış olmak da kâfi gelmez. O imanda sebat edip, güzel bir sonla gitmek, yani son nefeste iman ve güzel amel ile Allah’a kavuşmak lazımdır.

    Bu sûrenin baş tarafında “İşte onlar Rabblerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır.” (Bakara, 2/5) müjdesinin kimlere mahsus olduğu bilinmektedir ve bunda “Sana indirilene ve senden önce indirilene inananlar.” (Bakara, 2/4) şartı da bulunmaktadır. Bunun için ahirete iman ve gerçek anlamda yakîn de bütün peygamberlerle birlikte Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve ona indirilen kitaba iman etmiş olanlara mahsus bulunduğu tebliğ edilmişti. Şu halde cümlesiyle beyan buyurulan gerçek imanın Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesinden sonrakiler diye tefsir edilmesi lazım geldiğinde hiç şüphe yoktur. Zaten bu âyetin bilhassa bu noktadan İsrailoğulları’na hitap şeklinde bir icmal olup, bütün bu açıklamaların İslâm dinine davet sadedinde ve “Sizin yanınızda bulunan kitabı doğrulayan bu kitaba (Kur’ân’a) iman edin ve onu ilk inkâr eden olmayın!” (Bakara, 2/41) ilâhî emrini desteklemek için gelmiş olduğunda şüpheye yer yoktur. Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat ve İncil hükmünce geleceğin büyük peygamberine iman ile mükellef idiler, buna işaret olmak üzere “Ahdimi yerine getirin.” (Bakara, 2/40) buyurulmuştu. Böyle iken Hz. Muhammed’in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında gerçek iman ehli bulunduğu varsayımına imkan kalır mı? Allah’a ve hesap gününe imanı bulunan ve bu iman ile mütenasip salih amel işleyecek olan kimselerin Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr etmelerine imkan tasavvur olunabilir mi?

    Tarih sayfalarının şahitliğinde Hz. Muhammed’in peygamberliğinden daha açık, daha belirgin hangi peygamberlik vardır? Şu halde gökyüzündeki yıldızlardan bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allah’a karşı imanlarında ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek gerçekle bağdaşmayan bir çelişki teşkil eder. Dikkat çekici olan şey şu ki, bu âyette iman, biri insanlara nazaran zahirî, diğeri Allah katında geçerli, hakikî iman olmak üzere iki defa zikredilmiş ve her şeyden önce “iman edenler” sözü, yahudilere, hıristiyanlara ve sâbiilere mukabil tutulmuştur. Demek ki, bu üçü, Kur’ân’ın sözkonusu ettiği imanın mutlak olarak dışındadırlar. Bununla beraber zahirî iman sahipleri bunlarla eşit tutulmuş ve hepsinin kurtuluşu kâmil iman ve salih amel şartına bağlı gösterilmiştir. Demek ki, gerek zahirî mü’min olan müslümanlar, gerek müslümanların dışında kalan yahudi, hıristiyan, sâbiî vs. Kur’ân’da yer aldığı şekilde Allah’a ve ahiret gününe dış görünüşte ve içyüzüyle cidden iman eder ve salih ameller yaparlar ve bunda sebat gösterirlerse o zaman “Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar.” ifadesinin sırrına mazhar olacaklardır ki, bunda da İslâm dininin davetiyle ve hidayetiyle bütün insanlara açık ve cihanşümûl bir din olduğu aşikar olur.

    Bu âyetten nihayet şu sonuca geliriz ki, İslâm dininin hakim olduğu müslüman toplumun teşekkülü için İman-ı Hakikî (gerçek iman) şart değildir. Onun zahirî bir ikrar ile dahi gerçekleşmesi sözkonusu olduğu gibi, bunun içinde dünyaya ait nokta-i nazarlarla bir siyasî anlaşma ile öbür dinlere mensup insanlar dahi din hürriyeti ile hayat haklarına mazhar olurlar. Fakat bütün bunlar arasında ferdî veya ictimaî (sosyal) anlamda gerçek selamet (kurtuluş) ancak kâmil iman ve salih amel sahiplerine vaad olunmuştur. Çünkü toplumun temel direği ve nizamın esas dayanağı bunlardır. İşte İslâmiyet’in gerek dünya, gerek ahiret için vaad ettiği selamet ve saadetin sırrı da bu gerçeğin içinde gizlidir. Şu halde kâmil iman ve salih amel erbabının bilgi ve amel feyizlerinden mahrum olan, sadece dış görünüşüyle müslüman bulunan bir İslâm toplumunun “Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.” ilâhî va’dine mazhar olması sözkonusu değildir. Allah’a imanı olmayanlar, hakkı yerine getiremezler, ahirete imanı olmayanlar da ebediyete hizmet edemezler. Herkesin yalnızca kendi nefsi için çalıştığı bir toplumun manzarası “Kimsenin kimseye faydası dokunmayacağı günden korkun!”(Bakara, 2/48) âyeti ile tasvir edilen kıyamet gününün bir benzeridir.

    Bu sebeple, kitap ehlinden olanlar da ancak Kur’an’ın diğer birçok ayeti gereğince son Peygambere ve ona inen Kur’an’a iman etmedikçe kurtuluşa eremezler. Allah’a iman O’nun gönderdiği bütün peygamberlere ve bütün kitaplara da imanı içerir. Zaten imanın ve salih amellerin de ölçüsünü, artık aslı olmayan tahrif edilmiş diğer kitaplar değil kıyamete kadar geçerli ve korunmuş olan Kur’an belirler. Yani Kur’an’a iman etmeden ne sahih bir Allah ve ahiret inancı ne de salih bir amel gerçekleşebilir.

    89- Onlara Allah katından elleri altındaki Tevrat’ı onaylayan bir kitap (Kur’an) gelince -ki, daha önce kâfirlere karşı zafer kazanmak istedikleri halde ötedenberi bilip durdukları bu kitap kendilerine gelince- onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti kâfirlerin üzerinedir.
    90- Onlar Allah’ın kendi bağışı olarak dilediği kuluna vahiy indirmesini çekemeyerek O’nun indirdiği kitabı inkâr etmekle benliklerini ne kötü şey karşılığında sattılar da katmerli gazaba uğradılar! Kâfirleri alçaltıcı bir azap beklemektedir.
    91- Onlara `Allah’ın indirdiğine inanın” denildiği zaman; “Biz sadece bize indirilene inanırız”derler ve ellerindeki Tevrat’ı doğrulayıcı hakk bir kitap olduğu halde Tevrat’tan başkasına inanmazlar. Onlara de ki; “Madem ki, inanıyordunuz daha önce Allah’ın peygamberini niye öldürdünüz?
    135- Onlar size; “Yahudi veya hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız ” dediler. Onlara de ki; “Hayır, biz İbrahim’in dosdoğru dinine uyarız. O müşriklerden değildi. ”
    136- Onlara deyin ki; “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmaïl’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya ve İsa’ya verilene ve diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inanırız. Onlar arasında ayırım yapmayız. Biz Allah’a teslim olanlarız. ”
    137- Eğer onlar sizin inandıklarınızın aynısına inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer bu inanca arka dönerlerse mutlaka çatışmaya ve çıkmaza düşerler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O işitendir ve bilendir.
    140- Yoksa İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakub’un ve torunlarının yahudi ya da hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki; “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından kendisine bildirilen bir gerçeği saklayandan daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir.

    Al-i İmran
    19- Allah katında geçerli olan din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine bilgi geldikten sonra karşılıklı ihtirasları yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkar ederse bilsin ki, Allah’ın hesaplaşması çok çabuktur.
    20- Eğer seninle tartışmaya kalkışırlarsa de ki; `Ben bana uyanlar ile birlikte tüm varlığım ile Allah’a teslim oldum.’ Kendilerine kitap verilenler ile kitapsız müşriklere `Siz de teslim oldunuz mu?’ diye sor. Eğer teslim olurlarsa (İslam’a girerlerse) doğru yola girmiş olurlar. Eğer sırt dönerlerse sana düşen sadece duyurmaktır. Allah kullarını hakkıyle görür.
    64- Deki; `Ey kitap ehli, sizinle aramızda ortak olan şu söze (tevhide) geliniz: Sırf Allah’ın kulluk edelim, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp birbirimizi ilâh edinmeyelim.’
    70- Ey kitap ehli, niye göz göre göre Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?
    71- Ey kitap ehli, niye gerçeğin üzerine batılı örtüyor ve bile bile gerçeği saklıyorsunuz?
    84- De ki; Allah `a, bize indirilen kitaba; İbrahim é, İsmail`e, İshak`a, Yakub’a ve torunlarına indirilen ilahi mesajlara; Musa`ya, İsa’ya ne diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilenlere inandık; onlar arasında ayırım yapmayız, biz O’na teslim olmuşuz, :
    85- Kim İslâm ‘dan başka bir din ararsa, o din ondan kabul edilmez ve ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.

    NİSA
    136- Ey müminler, Allah’a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu kitaba ve daha önce indirilmiş kitaba inanmaya devam ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse koyu bir sapıklığa düşmüş olur.
    150-151- Allah’ı ve peygamberlerini inkar edenler, Allah ile peygamberleri arasında ayırım yaparak; `Buna inanır, fakat şuna inanmayız’ diyenler böylece, iman ile küfür arası bir yol tutturmak isteyenler var ya, onlar gerçek anlamı ile kafirdirler. Biz kafirler için onur kırıcı bir azap hazırladık.
    152- Buna karşılık Allah’a ve peygamberlerine inananlara ve peygamberler arasında ayırım yapmayanlara gelince, Allah onların mükafatını ilerde verecektir. Hiç kuşkusuz Allah affedicidir, merhametlidir.

    MAİDE
    15- Ey Kitap Ehli, size bizim peygamberimiz geldi. Bu peygamber, elinizdeki kitabın öteden beri gizli tuttuğunuz bir hükmünü açıklıyor, bir çoğuna da değinmiyor. Gerçekten size Allah tarafından bir ışık, bir açıklayıcı kitap geldi.
    16- Allah, rızası peşinde koşanları, bu kitap sayesinde selamet yollarına erdirir, onları, kendi izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola iletir.
    17- Allah Meryemoğlu Mesih’dir diyen/er kesinlikle kafir olmuş/ardır. Onlara de ki; Eğer Meryemoğlu İsa’yı annesini ve yeryüzünde bulunan varlıkların tümünü yok etmek istese O’na kim engel olabilir? Göklerde, yeryüzünde ve ikisi arasında bulunan tüm varlıklar Allah’ın egemenlik tekelindedir. O di/ediğini yaratır. Allah’ın gücü herşeye yeter.
    18- Yahudiler ve hristiyan/ar “Biz Allah’ın evladları ve sevdikleriyiz” dediler. Onlara de ki; o halde O, niçin günahlarınızın yüzünden azaba çarptırıyor. Aslında O’nun yarattığı birer insansınız. O dilediğini affeder, dilediğini azaba çarptırır. Gökler, yeryüzünün ve ikisi arasında bulunan tüm varlıkların Allah’ın egemenlik tekelindedir. Dönüş O’nadır.
    19- Ey Kitap Ehli, “Bize bir müjdeci, bir uyarıcı gelmedi” demeyesiniz diye peygambersiz geçen bir ara dönemin arkasından size gerçekleri açıklayan peygamberimiz geldi. İşte size müjdeleyici, uyarıcı geldi. Allah’ın gücü her şeye yeter.
    82- İnsanlar arasında müminlere en amansız düşman olanların yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olduğunu göreceksin. Buna karşılık müminlere en çok sempati duyanların “Biz hırıstiyanız” diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü hristiyanlar arasında Allah’a bağlı bilginler ve din adamları vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.
    83- Peygambere indirilen Kur’an-ı işitince gerçeği tanımalarının sonucu olarak gözlerinden yaşlar akarken onların şöyle dediğini görürsün: “Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahit olanlar arasında yaz. ”
    84- Rabbimizin bizi iyi kulları arasına katacağını umarken neden Allah’a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?
    85- Allah, onları bu sözlerinden dolayı, altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetler ile ödüllendirdi. Bu iyi kulların mükafatıdır.
    86- Kafirlere, ayetlerimizi yalan sayanlara gelince, onlar temelli cehennemliktir.

    Bu ayetler, bir durumu tasvir etmekte ve bu durumla ilgili bir hükmü belirtmektedir. Hz. İsa’nın (selâm üzerine olsun) izcilerinden bir kesimin, “Biz hristiyanız diyenlerin” durumunu tasvir etmekte ve onların iman edenlere en çok sempati duyanlar olduğunu belirtmektedir.
    Bu ayetlerin tasvir ettiği durum; “Biz hristiyanız” diyen insanlardan bir grubun durumudur. Onlar iman edenlere daha çok sempati duymaktadırlar: “Çünkü onlar arasında Allah’a bağlı bilginler ve din adamları vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” Onlardan hristiyanların gerçek dinini bilen ve gerçekler kendilerine izah edildiğinde büyüklük taslamayan kimseler vardır. Yalnız Kur’an’ın ifadesi bununla yetinmiyor. Meseleyi kapalı ve belirsiz halde bırakmıyor. Ve “Ben hristiyanım” diyen herkesi kapsayacak şekilde geniş tutmuyor. Kastettiği bu kesimin tutumlarını tasvir etmeyi sürdürüyor:

    “Peygamber’e indirilen Kur’an’ı işitince gerçeği tanımalarının sonucu olarak gözlerinden yaşlar akarken onların şöyle dediğini görürsün: “Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahid olanlar arasına yaz.”
    “Rabbimizin bizi iyi kulları arasına katacağını umarken neden Allah’a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?”
    Bunlar, peygambere gönderilen Kur’an’ı işittiklerinde duyguları harekete geçer, kalpleri yumuşar, işittikleri gerçeğin engin ve yakıcı etkisinin bir ifadesi olarak gözlerinden yaşlar boşanır. İlk olarak onunla karşılaştıklarında sözle onun etkisini ifade edemediklerinden hüngür hüngür ağlarlar. Bu imanın fıtratında var olan bir realitedir. İnsan sözle ifade edemeyeceği bir ölçüde etkilendiğinde, sözle ifade edemediklerini gözlerinden akan yaşlarla dile getirmiş olur.
    Onların durumları, bu gerçekle ilişkileri, geçici bir süre onun etkisinde kalarak gözlerinden yaşlar akanların durumu gibi değildir! Onlar bu gerçeğe karşı daha olumlu ve açık bir tavır içine girmek için hemen ileriye atılıyorlar. Bu gerçeği kabul edip ona iman etmelerini, onun gücüne boyun eğmelerini; bu imanlarını ve boyun eğişlerini açık, derin ve güçlü bir ifade ile dile getirmeye yöneliyorlar.
    “Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahid olanlar arasına yaz. Rabbimizin bizi iyi kulları arasına katacağını umarken neden Allah’a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?”
    Onlar önce Rabblerine, tanıdıkları bu gerçeğe iman ettiklerini ilan ediyorlar. Sonra yüce Rablerine, kendilerini bu gerçeğe şahid olanların listesine katması, yeryüzünde bu gerçeğe bağlı olarak yürütmesi için niyaz ediyorlar. Onlar, bu dinin gerçek olduğuna şehadet eden, bu gerçeği beşer hayatında hakim kılmak için şehadetinin gereklerini diliyle, eylemiyle ve karakteriyle yerine getiren müslüman ümmet ile birlikte kılınmalarını Rablerinden diliyorlar… İşte bu yeni şahidler de bu müslüman ümmete katılıyor ve bu ümmetin kendisine tabi olduğu gerçeğe iman ettiklerine Rablerini şahit tutuyorlar. Ve kendilerini de İslâm ümmetinin kütüğüne kaydetmesi için yüce Rablerine niyaz ediyorlar.
    Ayrıca onlar herhangi bir sebebin; kendilerini Allah’a imandan ve bu gerçeği işittikten sonra O’na inanmaktan alıkoymasını yadırgıyorlar.
    “Rabbimizin bizi iyi kullarının arasına katacağını umarken neden Allah’a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?”
    Onların, Allah’ın peygamberine indirdiği gerçek karşısında takındıkları bu tavır, açık ve kesin bir tavırdır. Dinleme ve onaylama… Derin biçimde etkilenme ve apaçık bir iman… İslâm ve müslüman ümmete katılma… Bunun yanında yüce Allah’ın kendilerini bir gerçeğe şahit olanlarla beraber kılması için niyaz ediyorlar. Bu dinin yeryüzüne hakim kılınması ve insanların hayatına egemen olması için hayatları, eylemleri ve cihadları ile şehadetlerinin gereğini yerine getiren şahitlerle birlikte olmalarını sağlamasını diliyorlar. Ayrıca onların anlayışında yolun birliği ve açıklığı da gözlenebilmektedir. Yani yürünmesi ve işlenmesi gereken yol sadece bir tanedir. O da, Allah’a ve O’nun peygamberine gönderdiği gerçeğe iman yoludur. Ancak bundan sonra Allah’ın katından, takdir edilmekten, Allah’ın rızasına kavuşmaktan söz edilebilir.
    Kur’an’ın anlatımı burada: “Biz hristiyanız” diyenlerden Allah’a iman edenlere en fazla sempati duyanların kimler olduğunu açıklamakla; Allah’ın peygamberine (salât ve selâm üzerine olsun) gönderdiği gerçeğe karşı tutumlarını belirlemekle, apaçık bir imanla müslümanların safına katılmakla; canları, malları ve tüm gayretleriyle şehadetin gereklerini yerine getirmeye çalışmalarını bu gerçeğe, sözü edilen nitelikleri taşıyan bir şahadeti gerçekleştirenlerin saflarında kendilerini de kabul etmesini Allah’tan dilemelerini ve sonunda kendilerini bu güzel kafile ile birlikte kılmasını arzu etmeleri nedeniyle apaçık, olumlu bir tavır içine girmelerini açıklamakla yetinmiyor..
    Kur’an’ın anlatımı, Allah’a iman edenlere en çok sempati duyanların bunlar olduğunu açıklama sınırında kalmıyor.
    “Allah, onları bu sözlerinden dolayı, altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetleri ile ödüllendirdi. Bu iyi kulların mükafatıdır.”
    Yüce Allah, kalplerinin ve dillerinin dürüstlüğünü, doğru yolda yürüme arzularının ciddiyetini, iman ettikleri yeni dine ve seçtikleri bu müslüman safa karşı, şehadetlerini yerine getirmek için gönülden samimiyetlerini biliyordu. Onların bu şehadetin canla, malla ilgili tüm yükümlülüklerini yerine getirmeyi Allah’ın dilediği kullarına bahşettiği bir nimet olarak kabul ettiklerini izlemeleri gereken yolun, üzerinde yürüyeceklerini ilan ettikleri yoldan başka bir yol olmadığını ve onların, Rablerinden kendilerini iyi kullar arasına katmasını dilediklerini biliyordu.
    “Allah, onları sözlerinden dolayı, altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetler ile ödüllendirdi… Bu iyi kulların mükafatıdır.”
    Ayet-i kerimede geçen “ihsan” kavramı, iman ve İslâm’ın en üstün derecesidir. Ve yüce Allah, bu insanların, bu dereceye ulaştıklarına şahitlik ediyor. Bunlar nitelikleri belli olan özel bir gruptur. Kur’an-ı Kerim bu ayette onlardan söz ediyor:
    “…Müminlere en çok sempati duyanların “Biz hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin.”
    Bunlar gerçeği duyduğunda büyüklük taslamazlar. Onu, takdirle, açık tavırla ve engin bir teslimiyetle kabul ederler. Onlar İslâm’ı kabul ettiklerini, müslümanların saflarına katıldıklarını açıklamakta tereddüt etmezler. Bu akidenin yükümlülüklerini özel bir biçimde yerine getirmekte, bu akidenin doğrultusunda dosdoğru yürümek ve onu hakim kılıp yerleştirmek için cihad etmek suretiyle, akidesinin şehadetini yerine getirmekte tereddüt etmezler. Bunlar, Allah’ın, doğru söylediklerini bildiği ve kendilerini ihsan düzeyine ulaşanların safına kabul ettiği bir gruptur.
    Bu kesimi, yine kendilerinin hristiyan olduğunu söyleyen fakat, aynı gerçeği işittiği halde onu red edip yalan sayan, onu kabul etmeyen ve şahitlerin saflarına katılmayan diğer gruptan ayırıyor.
    “Kafirlere, ayetlerimizi yalan sayanlara gelince, onlar temelli cehennemliktirler.”
    Bu ayette söz konusu edilen kafirlerin ve yalan sayanların “Biz hristiyanız”, deyip gerçeği işittiği halde onu kabul etmeyenler olduğu kesindir. Buna benzer bütün tutumlarında olduğu gibi burada da Kur’an onlara, “kafirler” adını vermektedir. Bu konuda yahudiler ve hristiyanlar arasında fark yoktur. Allah’ın, peygamberine gönderdiği gerçeği yalanlama tutumlarını, Allah’ın, kendisinden başka hiçbir dini kabul etmeyeceği İslâm’a girmeye yanaşmama tavırlarını sürdürdükleri sürece Kur’an onları, müşriklerle birlikte “kafirler kafilesine” katacaktır. Bu gerçek aşağıdaki ayetlerde de görülmektedir.

    “Ehli Kitap’tan ve müşriklerden kâfir olanlar kendilerine beyyine gelinceye kadar birbirinden ayrılmış değillerdi.” (Beyyine Suresi, 1)
    “Ehli Kitap’tan ve müşriklerden kâfir olanlar cehennem ateşindedirler. Orada ebedi kalacaklar. Onlar yaratıkların en kötüleridir.” (Beyyine Suresi, 6)
    “Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kâfir olmuşlardır.” (Maide Suresi, 73)
    “Allah Meryem oğlu İsa’dır, diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır.” (Maide Suresi, 17)
    “İsrailoğullarının kâfirleri Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın dilinden lanetlenmiştir.” (Maide suresi, 78)
    Bu ifade, Kur’an’da alışılan bir ifadedir ve bu hüküm de yadırganmayacak bir hükümdür. Bu ayeti kerimeler, “Biz hristiyanız” diyen iki hristiyan grup arasındaki farkı bildirmekte, her iki grubun iman edenlere karşı tutumlarını belirlemekte, hem beriki hem öteki grubun Allah katındaki akıbetini açıklamaktadır. Olumlu tavır takınan gruba, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler ve ihsan sahibi kulların mükâfatı vardır. Olumsuz tavır içine girenler ise, cehennemliktir.
    Öyleyse, hristiyan olduğunu söyleyen herkes, “Onların iman edenlere en çok sempati duyanlarının “Biz hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin.” hükmünün kapsamına girmez. Kur’an ayetlerini, bir bütün olarak değil de, parça parça yorumlayanların bu çabaları boşunadır.
    Bu ayeti kerimelerde sözü edilen hristiyanların kimler olduğunu belirleme konusunda özel ağırlığı olan rivayetler de vardır:
    Buna bağlı olarak Kurtubî, tefsirinde şunları kaydetmektedir: “Bu ayet-i kerime, Habeş İmparatoru Necaşi ve yakın arkadaşları hakkında inmiştir. İbni İshak ve diğer İslâm Tarihi yazarlarının da kaydettiği gibi, birinci hicret esnasında müslümanlar, müşriklerin eziyetlerinden Habeşistan’a hicret etmişlerdi ve bunların sayısı hayli kabarıktı. Bundan sonra peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) Medine’ye hicret etmişti. Onlar ise, Resulullah’a ulaşamadılar. Harb durumu onların, peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) ulaşmasına engel olmuştu. Bedir olayı gerçekleşip, Allah, orada kâfirlerin ileri gelenlerini öldürdüğünde Kureyş kâfirleri adamlarına: “Sizin intikam alacağınız kimseler Habeşistan’dadır. Necaşi’ye hediyeler hazırlayıp beraberinde yüksek düzeyde iki adam gönderin. Memleketinde bulunan müslümanları size vermesini isteyin. Bedir’de sizden öldürülenlere karşılık onları öldürürsünüz” dediler. Kureyş kafirleri, Amr b. As ve Abdullah b. Ebi Rebia’yı hediyelerle Necaşi’ye gönderdiler. Peygamber (salât ve selam üzerine olsun) bu;girişimden haberdar oldu. Amr. b. Ümeyye ed-Damiri’yi bir mektupla birlikte Necaşi’ye gönderdi. Amr, Necaşi’ye gitti. Necaşi, peygamberin mektubunu okudu. Sonra Cafer b. Ebi Talib ve diğer muhacirleri çağırdı. Din adamlarına ve Allah’a bağlı bilginlere de haber gönderip hepsini topladı. Sonra Cafer’e, kendilerine Kur’an okumasını söyledi. Cafer, Meryem suresini okudu. Adamlar yerlerinden kalktıklarında gözlerinden yaşlar akıyordu. İşte bu ayet onlar hakkında indirilmiştir: “Müminlere en çok sempati duyanların “biz hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin..” (Bu hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir. Ebu Davud der ki: Muhammed b. Mesleme el-Muradi, İbni Vehb, Yunus b. Şihab, Ebu Bekir b. Abdurrahman b. Hars b. Hişam, Said b. Müseyyib, Urve b. Zübeyr kanalıyla kaydeder ki: “Birinci Hicret, müslümanların Habeşistan’a yaptıkları göçtür.” Ebu Davud hadisi uzun boylu olarak kaydeder.)

    Beyhaki’de İbn İshak’tan aldığı rivayetinde diyor ki:Peygamber Mekke’de veya Mekke yakınlarında olduğu bir sırada Habeşistan’dan peygamber ve peygamberlik haberini duyan yirmi adam geldi. Gelen adamlar Peygamber’i camide gördüler. Kendisiyle sohbet ettiler. Ve ona bir takım sorular sordular. Bu sırada Kureyş’ten bazı adamlar da Kabe çevresindeki puthanelerindeydi. Peygamber’e (salât ve selâm üzerine olsun) sormak istedikleri sorularını bitirince, peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) onları aşkın ve yüce olan Allah’a davet ettiği ve kendilerine Kur’an okudu. Kur’an’ı işittiklerinde gözlerinden yaşlar boşandı. Sonra çağrısını kabul edip, ona iman ettiler ve kendisini tasdik ettiler. Kendi kitaplarında yer alan onun sıfatlarını tamdılar. Peygamberin yanından ayrıldıklarında, Ebu Cehil, Kureyş’ten bir grupla kendilerine sataşıp: “Siz ne Allah’ın cezası bir topluluksunuz. Sizi, din kardeşleriniz buraya gönderdi ki, onlar adına araştırasınız ve adam hakkında bilgi götüresiniz. Onunla fazla oturmadan hemen dininizden ayrıldınız ve size söylediklerine bakıp onu tasdik ettiniz. Sizden daha ahmak bir topluluk görmedik” dediler. Veya bu anlamda bir şeyler söyledi. Onlar ise Allah size selamet versin, sizi bilmiyor değiliz. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Biz kendimizi güzel şeyden mahrum etmeyiz… Bir rivayete göre, hristiyanların bu topluluğu Necran halkındandı. Yine rivayete göre: “Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, evet onlar buna iman ediyorlar… Bizim cahillerle işimiz yok…” ayeti onlar hakkında inmiştir.

    Bir rivayete göre Cafer ve arkadaşları, üzerlerinde yün elbise bulunan yetmiş kişilik bir grupla Peygamber’e (salât ve selâm üzerine olsun) gelmişti. Bu yetmiş kişinin altmış iki kişisi Habeşistan’lı, sekiz kişisi ise .Şam’lıydı. Şam’lıların isimleri: Rahib, Bahira, İdris, Eşref, Ebrehe, Sümâme, Kas’an, Dureyd ve Eymen idi. Peygamber onlara, “Yasin” suresini sonuna kadar okudu. Kur’an’ı dinlediklerinde ağladılar, O’na iman ettiler. Ve: Bu sözler, Hz. İsa’ya gönderilen sözlere ne kadar çok benziyor, dediler. İşte: “İnsanlar arasında müminlere en amansız düşman olanların yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olduğunu göreceksin. Buna karşılık müminlere en çok sempati duyanların “Biz hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin.” ayeti, Necaşi’nin gönderdiği bu elçilere işaret ediyordu. Bunlar hayatlarını manastırlara adayan kimselerdi. Said b. Cübeyr der ki; “Ondan önce kendisine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Bu kitap kendilerine okunduğunda: Ona iman ettik. Bu Rabbimizin katından gelen gerçektir. Biz ondan önce de müslüman idik. Bunlara sabrettiklerinden, kötülüğe iyilikle karşılık verdiklerinden ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ettiklerinden mükafatları iki kere verilecektir.” (Kasas Suresi, 52-54) ayetleri de, bunlar hakkında inmiştir. Mukatil ve Kelbi ise; bu kafilenin kırk kişisinin Habeşistan’dan, altmış iki kişisinin de Şam yöresinden olduğunu söylemişlerdir. Katade der ki; Bu ayet, Hz. İsa’ya gönderilmiş hak dine bağlı bulunan, Hz. Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) Allah tarafından peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra O’na da iman eden ve böylece Allah’ın takdirine mazhar olan Ehli Kitap’tan bir grup hakkında inmiştir.”

    Burada ayetin anlamıyla ilgili olarak yaptığımız tesbitler; bizzat ayetlerin ifade tarzı ve az önce verdiğimiz rivayetler tarafından desteklendiği gibi, bu sûrede ve başka sûrelerde yer alan, genel olarak Ehli Kitab’ın -yahudisiyle, hristiyanıyla- İslâm’a ve müslümanlara karşı tutumlarına ilişkin açıklamalar tarafından da desteklenmektedir. Bu yaklaşım aynı zamanda ondört asır boyunca müslüman ümmetin yaşadığı tarihi gerçeklere de uygun düşmektedir.
    “Ey iman edenler, yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır. Gerçekten Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Maide Suresi, 51)
    De ki; Ey Kitap Ehli, sizler Tevrat’a, İncil’e ve Rabbiniz tarafından size indirilen Kur’an’a gereği gibi uymadıkça boşluktasınız, hiçbir teméle dayanmış olmazsınız. Rabbin tarafından sana indirilen ayetler, onların çoğunun azgınlığını ve kafirliğini arttıracaktır. O halde kâfirler için üzülme.” (Maide Suresi, 68)
    Bakara suresinde de buna ilişkin bir ayet vardır: “Kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hristiyanlar senden asla hoşlanmayacaklardır. De ki; “Doğru yol, sadece Allah’ın yoludur. Eğer sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyacak olursan andolsun ki, Allah tarafından ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazsın.” (Bakara Suresi, 121)

    EN’AM SURESİ
    20- Kendilerine kitap verdiklerimiz, Peygamberi ve Kur’an’ı tıpkı çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Fakat kendilerine kıyanlar var ya, onlar asla inanmazlar.

    BEYYİNE SURESİ
    1- Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar kitap ehlinden ve müşriklerden inkarcılar küfürden ayrılacak değillerdi.
    2- Allah tarafından gönderilmiş tertemiz sahifeler okuyan bir elçidir.
    3- O, sahifelerde doğru yazılmış hükümler vardır.
    4- Ama, kendilerine kitab verilenler, onlara apaçık belge geldikten sonra ayrılığa düştüler.
    5- Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah â has kılarak O’na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. Dosdoğru olan din de budur.
    Gerçekten o dönemde yeryüzünün, yeni bir ilahi mesaja çok ihtiyacı vardı
    Onlar daldıkları bu küfürden bu yeni kutsal mesaj ve bizzat kendisi açık bir kanıt, doğruyu yanlıştan ayıran bir ayırıcı, bir açıklayıcı ve “Allah tarafından gönderilmiş tertemiz sahifeler okuyan bir elçi” (Beyyine 2) olan Peygamber gelmedikçe ayrılacak ve dönecek değillerdi. Evet içinde doğru hükümler bulunan, küfürden ve şirkten arınmış kelimeleri okuyan elçi gelmedikçe daldıkları küfürden dönecek ve ayrılacak değillerdi… Ayetin metnindeki “Kitap” sözcüğü “konu” demektir. Nitekim arapçada, “taharet kitabı” temizlik konusu demektir. Ve namaz kitabı, kader kitabı, kıyamet kitabı denilir ki bunların anlamı, namaz konusu, kader konusu, kıyamet konusu demektir. Buna göre bu temiz sayfalarda -ki temiz sayfalar Kur’an’dır- “doğru kitaplar” yani “doğru konular” ve “doğru gerçekler” vardır demektir…
    Dolayısı ile bu kutsal mesaj tam zamanında, bu peygamberin kendisine ihtiyaç olduğu zamanda gelmişti. Bu sayfalar, içindeki konular ve gerçekler bütün yeryüzüne yeni bir oluşum getirmek için gelmişlerdi. Ki yeryüzü ancak bu yeni oluşum ile düzelebilirdi.
    Yeryüzü bu peygamberliğe ve bu peygambere neden muhtaç olduğu konusuna gelince, gerçek bir Müslüman olan Ebu’l-Hasen En Nedvi’nin “Müslümanların Gerilemesi İle Dünya Neler Kaybetti?” isimli değerli kitabından, açıklayıcı alıntılarla yetineceğiz. Çünkü bu kitap bu konuda okuduğumuz kitapların içinde en açığı ve en özetidir.

    Birinci bölümün ilk kısmında şunlar yer almaktadır:
    “Milattan sonraki altıncı ve yedinci yüzyıllar hiç kuşkusuz tarihin devirleri içinde en geri olanı idi. İnsanlık çağlardan beri zillet ve düşüklük içinde kıvranıp durmaktaydı. Yeryüzünde insanlığı düştüğü bu zilletten kurtaracak ve elinden tutacak hiçbir güç yoktu. Her geçen gün onların çöküşleri hızlanıyor ve zilletleri daha da artıyordu. Bu yüzyılda insanoğlu yaratıcısını, kendini, varacağı yeri unutmuş, sağduyusunu yitirmiş, iyi ile kötüyü güzel ile çirkini ayırma yeteneğini kaybetmişti. Aradan geçen uzun zaman dolayısı ile Peygamberlerin çağrısı cılızlaşmış, yaktıkları meş’ale kendilerinden sonra çıkan fırtınalar dolayısı ile sönmüş ya da ışığı o kadar zayıflamış ki evler, ülkeler bir tarafa kalpleri bile aydınlatamaz olmuştur. Din adamları koparılan fitnelerden ve sapıklıklardan dinlerini korumak ve canlarını kurtarmak amacı ile ya da rahatlık ve sakinlik arzusu ile hayatın yükümlülüklerinden ve çilelerinden kaçmak için veya din ile siyaset, ruh ile madde arasındaki mücadelede yenik düştüklerinden, siyaset sahnesinden çekilmişler ve mabetlere, kiliselere ve manastırlara sığınmışlardı. Bazı din adamları da hayatın akışına uyarak hükümdarlarla ve maddeye tapanlarla birlik olup, onlara günahlarında, zorbalıklarında ve insanların mallarını haksız yere yemelerinde yardımcı olmuşlardı…”
    “Büyük dinler, boş işlerle uğraşan hileci madrabazların kurbanı, münafıkların ve günahkarların oyuncağı olmuş, ruhunu ve şeklini öylesine yitirmişti ki, bu dinlere inanan eski insanlar mezarlarından dirilip kalkacak olsalar onu asla tanıyamazlardı. Medeniyete, kültüre, iktidara ve siyasete beşiklik eden yerler artık birer anarşi, çözülme, kokuşma yerleri olmuş ve kötü düzenin ve idarecilerin zulümlerinin cereyan ettiği sahneler haline gelmişti. Halkın idaresini üstlenenler kendi işlerine bakar olmuşlar, dünyaya mesaj vermez, milletleri irşad etmez olmuşlardı. Ruhi açıdan iflas etmişler ve hayatlarının pınarları kurumuştu. Artık ellerinde ne vahye dayalı dinin duru kaynağı ve ne de insanlığı yönetecek değişmez bir sistem kalmıştı:’
    “O devrin insanlığının durumuna bu hızlı bakış bizlere Hz. Muhammed’in gönderilmesinden kısa bir süre önceki insanlığın ve dinlerin durumu hakkında genel olarak bir fikir vermektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim çeşitli yerlerde, kitap ehlinin ve müşriklerin çeşitli küfür biçimlerine değinmektedir ..
    Yüce Allah’ın Yahudilerle ve hristiyanlar la ilgili şu sözü bu örneklerdendir: “Yahudiler: `Üzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. Hristiyanlar da `Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. (Tevbe 30)
    “Yahudiler: `Hristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor’ dediler. Hıristiyanlar da: `Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor’ dediler.” (Bakara 113)
    Yahudilerle ilgili olarak, “Yahudiler: `Allah’ın eli sıkıdır’ dediler. Bu sözlerinden ötürü, elleri bağlansın. Onlara lanet olsun. Tersine O’nun iki eli de açıktır. Dilediği gibi verir.” (Maide 64) sözü Hristiyanlar la ilgili olarak “Allah Meryemoğlu mesih (İsa)dır’ diyenler kesinlikle kafir olmuşlardır.” sözü “Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kesinlikle kafir olmuşlardır.” (Maide 72-73) sözü, buna örnektir.
    Müşriklerle ilgili olarak: “Deki ey kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kafirun 1-6) sözü, bunlara örnektir. Bu konuda daha birçok ayetler vardır. Bu küfür, bütün yeryüzünü kaplayan kötülüğe, yok oluşa, parçalanmaya ve yıkılışa öncülük etmekteydi.

    İşte bu nedenlerden ötürü, yüce Allah’ın insanlığa merhameti harekete geçmiş ve onlara içinde hakkı dile getiren, doğru ayetler olan temiz sayfaları okuyan kendi katından bir peygamber göndermeyi dilemiştir. Kafir müşrikler ve kitap ehli bu kötülük ve bozgunculuktan, kurtarıcı, doğru yolu gösterici ve hükümleri açıklayıcı bir peygamber gönderilmedikçe dönecek değillerdi.
    kendilerine dinlerin bilgisi verildikten sonra, peygamberlerin aracılığı ile ellerine apaçık deliller geçtikten sonra görüş ayrılığına düştüklerini ve dağıldıklarını ifade ediyor. “Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.”
    İlk ayrılık ve görüş farklılığı Hz. İsa gönderilmeden önce Yahudi grupları arasında meydana gelmişti. Tümünün, peygamberleri Hz. Musa, kitapları Tevrat olmasına rağmen onlar gruplara ve kliklere bölünmüşler ve beş ana gruba ayrılmışlardı. Bunlar, a) Sadukîler, b) Ferisîler, c) Esseniler, d) Terapötler, e) Talmudcular ve Karailer.
    Her grubun kendine özgü özelliği hedefi ve yolu vardı. Sonra Hz. Mesih (İsa) (a.s.)’ın israiloğullarına gönderilen peygamberlerden birisi ve en sonuncusu olmasına rağmen ve peygamber olarak gönderildiği zaman önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı ve tasdik edici olarak gelmesine karşın Yahudilerle hristiyanlar birbirleri ile ayrılığa düştüler. İşte buna rağmen, Yahudilerle hristiyanlar arasındaki ayrılık, bölünmüşlük korkunç bir düşmanlık ve iğrenç bir kin derecesine vardı. Ve tarih iki dinin bağlıları arasında geçen insanın tüylerini diken diken eden korkunç boğuşmaların hikayesi ile dopdolu hale geldi.

    “Bu rivayetlerden, her iki topluluğun, Yahudi ve Hıristiyanların, düşmandan intikam alma fırsatı doğunca acımasızlığı ve sertliği nerelere vardırdıkları, insan kanına ne kadar susadıkları ve bu uğurda hiçbir sınır gözetmedikleri ortaya çıkmakta ve belli olmaktadır.”
    Sonra Hıristiyanlar kendi aralarında da ayrılıklara ve görüş farklılıklarına düştüler. Oysa kitapları bir, peygamberleri aynı idi. Önce inanç sistemi üzerinde ayrılıklara düştüler. Sonra parça parça bölündüler ve birbiri ile boğuşan, çarpışan gruplara ayrıldılar. Mesih (İsa)’nın kimliği hakkında, yapısının ilahi mi, yoksa bizler gibi insani mi olduğu, annesi Hz. Meryem’in kimliği ve sözde Allah’ı oluşturan teslisin unsurlarının neler olduğu hakkında görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Kur’an bu konuya iki ya da üç ayet içinde değinir:
    “Allah, Meryem oğlu Mesih (İsa)’dır’ diyenler kesinlikle kafir olmuşlardır.”
    “Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kesinlikle kafir olmuşlardır.” (Maide 72-73)
    “Hani Allah: `Ey Meryemoğlu İsa, sen mi Allah dışında beni ve annemi ilah edindin dedin?” dedi.” (Maide 116)
    Bu dini anlaşmazlıkların en şiddetli belirtileri Şam Hıristiyanları ve Bizans Devleti ile, Mısır Hıristiyanları arasında, daha doğru bir ifade ile, Melekaniyye (Katolikler) ile Monofistler arasında meydana geliyordu.
    Kitap ehli arasındaki bunca ayrılık ve görüş ayrılığı “Kendilerine açık delil geldikten sonra” meydana gelmişti. Bu ayrılığın ve görüş farklılığının nedeni onların ilimden ve açıklamadan yoksun oluşları değildi aksine onları bu kavgaya çeken ihtirasları ve sapıklıkları idi.
    Oysa din sözü itibarı ile gayet açık inanç sistemi yapısı açısından gayet basitti: “Oysa kendilerine dini yalnız Allah’a halis kılıp O’nu birleyerek Allah’a kulluk etmeleri namaz kılmaları, zekat vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur.”
    İşte Allah’ın dininin kayıtsız ve şartsız temeli bunlardır: Bir olan Allah ibadet etmek, dini yalnız Allah’a özgü kılmak, şirkten ve müşriklerden kaçınmak, namazı kılmak, zekatı vermek: “İşte doğru din budur.” İşte doğru din, vicdanlardaki katıksız inanç ve sırf Allah için ibadet etmektir.

    İbadet vicdanlardaki imanın göstergesidir, Allah yolunda malını harcamak da zekatı oluşturur. Bu temelleri gerçekleştiren kişi, yüce Allah’ın kitap ehline emrettiği gibi, ve O’nun şu veya bu din dışı kayıtlamadan bütün dinlerindeki gibi imam gerçekleştirmiş olur. Bir tek din, bir tek inanç sistemi vardır. Ard arda gelen kutsal mesajlar bunları getirmiş, peşi peşine gelen Peygamberler bu ilkeler üzerine gönderilmişlerdir. Bu dinin kapalı ve anlaşılmaz bir yanı yoktur. Bu dindeki inanç sistemi ayrılığa ve görüş farklıklarına düşmeye çağırmaz insanları
    Daha önce onlara kendi dinlerinde Peygamberleri aracılığı ile deliller gelmişti. Bu kez de kendilerine, Allah’ın katından gelen, temiz sayfaları okuyan, kendilerine apaçık, basit, kolay bir inanç sistemi sunan canlı bir peygamber biçiminde gelmiştir. Artık yol apaçık ortaya çıkmıştır. iman edenlerle küfre dalanların akıbetleri gayet açık olarak belli olmuştur.

    6- Kitap ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, sürekli olarak cehennem ateşindedirler. Onlar halkın en şerlileridir.
    7- İnanıp ve iyi işler yapanlar da halkın en Hayırlılarıdır.
    8- Onların Rabbleri katındaki mükafatı içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan razıdır. Onlar da Allah’tan razıdır. Bu mükafat Rabbinden korkan kimseyedir.
    Gerçek şu ki Hz. Muhammed en son Peygamber ve getirmiş olduğu islam dini de yüce Allah’ın insanlara en son mesajıdır. Yeryüzü her bozuluşunda insanları düzeltmek üzere birbiri ardı sıra Peygamberler gelirdi. Ortada yoldan ayrılanlar için fırsat üstüne fırsat, mühlet üstüne mühlet vardı. Nihayet yüce Allah, bu kapsamlı, mükemmel ve toplayıcı olan en son mesaj ile yeryüzüne göndermiş olduğu mesajlarını noktalamak istedi.
    İnsanlığa verilen son fırsat şöyle belirlenmişti: İnsanlık ya iman edecek ve kurtulacak, ya da küfür bataklığına dalacak ve helak olacaktır.
    “Kitap ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, sürekli olarak cehennem ateşindedirler. Onlar halkın en şerlileridir.”
    Bu hüküm, üzerinde tartışmaya ve münakaşaya yer olmayan kesin bir hükümdür. Onların bazı hareketleri ahlaki kuralları ve sistemleri ne kadar düzgün görünürse görünsün, bunlar bu son dine, bu son peygambere iman temeline dayanmadığı sürece biz bu hükmümüzden kuşkuya düşüp de Allah’ın değişmez ve düzgün sisteminden kopuk olan bu iyilik görüntülerine aldanmayız, o görüşe katılmayız.
    “İnanıp ve iyi işler yapanlar da halkın en hayırlılarıdır.”
    Bu da aynı şekilde tartışma ve münakaşa götürmez derecede kesin bir hükümdür. Fakat bunun şartı da aynı biçimde herhangi bir kapalılığa ve demogojiye yer olmayacak biçimde açıktır. Bu şart “iman”dır. Yoksa sırf islam olduğunu iddia eden, bir yeryüzü parçasında ya da Müslümanlardan olduğunu ileri süren bir evde dünyaya gelmiş olmak ya da avurdunu doldura doldura ben de Müslümanım diyerek sadece sözde kalan bir iddia değildir. Hayat sahnesinde izlerini gösteren ve insanı “İyi işler yapanlar” zümresine katan “iman”dır. Yoksa dudakların ötesine geçemeyen kuru bir iddia değildir. iyi işler, yüce Allah’ın yapılmasını emrettiği, ibadet, ahlak, çalışma ve davranışlardır. Bunların tümünün başında da yüce Allah’ın şeriatını yeryüzünde hakim kılmak ve insanlar arasında da Allah’ın koyduğu yasalara göre hüküm vermek gelir. Kim böyle olursa İşte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar. “Onların Rabbleri katındaki mükafatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleridir.”

    “Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır.”
    Allah’tan gelen bu hoşnutluk, her nimetten daha tatlı ve daha yücedir. Ve onların ruhlarındaki Rabblerinden şu hoşnutlukları, Rabblerinin kendileri için planlanmış olduğu şeylerden razı olmaları, O’nun kendilerine olan ihsanından memnun olmaları, Rabbleri ile aralarındaki bağdan hoşnut olmaları, ruhu sükunete kavuşturan, derin ve katıksız bir sevinç ve iç huzuru bahşeden bu hoşnutluk her nimetten daha yüce ve daha tatlıdır.
    Bu ifade çağrışımlarını bizzat kendisi vermektedir. “Allah onlardan razıdır onlar da Allah’tan razıdır.” Başka hiçbir ifade biçimi bu ifadenin verdiği çağrışımı veremez.
    “Bu mükafat Rabbinden korkan kimseyedir.”

  9. Mehmet dedi ki:

    EHL-İ KİTABIN CENNETLİK OLDUĞU İDDİASI

    Eğer birkaç modern kafalı şahsın iddia ettiği doğru kabul edilirse, o zaman “Kur’an olmasa da olurdu” gibi bir anlayışa gidilebilir. Yine Hz. Muhammed (s.a.s.)’in âlemlere rahmet olması ve ona inanılması ayrıntı kabul edilir, kelime-i şehadetin ikinci kısmının da zaruri olmasının izahı olmazdı. Nasıl olsa onlara inanmadan da cennete gidilebildiğine göre, boşuna mı gelmişti Kur’an ve Hz. Muhammed? Onlara inanan insanların (mü’minlerin, müslümanların) bile cennete gitmesinin garanti görülmemesi gerektiğini işaretle vurgular yapar Kur’an (2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 116 vb). Kur’an’a ve Peygamberimize iman cennet için zarûri değilse, o takdirde meselâ 4/Nisâ, 65’i, 150-151’; 33/Ahzâb, 36’yı, 2/Bakara, 85’i nasıl anlayacağız? Yine, o takdirde, Kur’an ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yolunun dışında da hidâyet ve sırât-ı müstakim olduğu kabul edilmiş olur; Fâtiha sûresinin son âyetlerini nereye koyacağız? Kur’an’a ve onu getiren peygambere inanmak şart olmazsa, o zaman müslümanlar bunlara inanıp gereğini yapacak, bu konuda nice zahmetlere mecbûren katlanacak, aksi takdirde mü’min kabul edilmeyecek ve cennete giremeyecekler. Ama ehl-i kitap bunlara inanıp gereğini yapmakla yükümlü olmayacak, zahmetsizce cennete girecek. Böyle kabul edince, müslümanlar aleyhine büyük bir adaletsizlik olmaz mı? Kur’an ve Hz. Muhammed (s.a.s.) mü’minler için rahmet değil; zahmet vesilesi kabul edilmez mi? Müslümana “niye Kur’an’a inanmadın ve ona uymadın?” denilecek ve inanıp tâbi olmayınca o cennete gidemeyecek, ama ehl-i kitap inanmadan cennete girecek. Denilebilir ki, onlar da kendi kitapları olan Tevrat ve İncil’e ve kendi peygamberleri olan Mûsâ ve İsa’ya (a.s.) inanmak zorunda. Peki, o zaman müslümanlar da sadece kendilerine inmiş kitaba ve kendilerine gönderilmiş peygambere inanıp onların kitap ve peygamberlerine inanmasa cennete girebilir mi ki, diğerleri için bu kabul edilsin? Ehl-i kitabın cennete gideceğini söyleyenlere şu soru sorulabilir: Müslüman bir kimse, dininden irtidat edip cayarak Hıristiyanlığı veya yahûdiliği seçse ne olur? Daha kolay yoldan cennete gitmiş ve fazla bir şey kaybetmemiş mi olur?” Ve iddia sahiplerine bir teklif yapılabilir: “Bu iddianızda samimi iseniz, keşfettiği bir ilacı, insanlara uygulamadan önce bizzat kendi bedeni üzerinde tecrübe eden bir bilim adamı bilinci ve duyarlılığıyla, iddiasına güvenen bir kişi olarak; bundan böyle Yahûdi olduğunuzu veya Hıristiyanlığı seçtiğinizi; bunda da suçlanıp tuhaf görülecek bir şey olmadığını söyleyin.” Hakaret ve suçlama kabul edebilirler mi bu teklif? Biri böyle yapsa, İslâm’ı bırakıp Yahûdiliği seçse, suçlanır mı, suçlanmaz mı? Nasıl olsa daha kolay yoldan bu şekilde de cennete girilebiliyor, bir kaybı olmuyor, niye olmasın?! Peygamberimiz Yahûdilere ve Hıristiyanlara, “siz kendi dininizde kalın; ama dininizde samimi olun mu dedi; yoksa onları İslâm’a mı dâvet etti? Peygamberimiz bu âyetleri nasıl anladı, ashâb nasıl anladı? Ehl-i kitaba karşı sert tavırları, hatta savaşı emreden âyeti (9/Tevbe, 29) nereye koyacağız? Peygamberimiz bu emri nasıl anladı, Hıristiyanlara karşı Tebük savaşı için ordu hazırlamadı mı?

    Ehl-i kitabı Kur’an nasıl tanıtıyor? Ehl-i kitap kimdir? Hıristiyanlık ve Yahûdilik hak din midir? Allah indinde geçerli kaç din vardır? Hıristiyan ve Yahûdiler de kurtuluşa eriyorlar da İslâm niye geldi? Bu konuları Kur’an’daki “ehl-i kitap, hıristiyanlar ve Yahûdilerle” ilgili âyetlerin tümünü göz önüne alarak izah edebiliriz. O zaman onların cennetlik olup olmayacakları kolayca ortaya çıkar. Meselâ, onlar Bakara 62’deki özelliklere sahip midir? Kur’an’a göre imanın temel esasları/şartları nelerdir? Onlar Allah’a iman etmiş kabul edilebilir mi? Onların Allah inancı Kur’an’a göre doğru bir inanç mıdır? Allah onların Allah’a imanını onaylıyor, doğru görüyor mu? Kur’an “iman” kavramının içini nasıl dolduruyor? Tevhide nasıl bir değer biçiyor ve içini nasıl dolduruyor? Ehl-i kitabı kâfir ve müşrik mi kabul ediyor, mü’min mi? Kur’an “sâlih amel” kavramından neyi kast ediyor? Geçerli iman olmadan sâlih amel olur mu? Namazsız, oruçsuz, zekâtsız, hacsız; hem de bunları reddederek sâlih amel işlenmiş olur, bu kavramın içi doldurulmuş kabul edilebilir mi? Bu sorulara olumlu cevap verilemezse, Kur’an’dan yola çıkılarak tam tersi bir hükme gidilemeyeceği, yani hıristiyan ve yahûdilerin müslümanlar gibi iman etmeden kurtuluşa eremeyeceği netleşir.

    2/Bakara, 62’yi anlamak için 3/Âl-i İmrân, 199. âyeti değerlendirmek gerekir. Yine 28/Kasas, 54.âyeti, 2/Bakara, 137, hatta 135-141. âyetleri ışığında tefsir gerekir.

    Konuyu biraz daha ilmî yoldan ele alalım isterseniz:

    Parçacı yaklaşım kişiyi doğruya yaklaştırmaz. Herhangi bir konuyu, ya da Kur’an’daki bir âyeti, hükmü Kur’an bütünlüğünde değerlendirmek mecburiyetimiz vardır. Bu, sadece bu konuyla ilgili değil; her konu için geçerlidir. 2/Bakara, 62 ve 5/Mâide 69’daki ifadeler, Kur’an’dan cımbızla çekiliyor ve ebedî kurtuluş için üç temel şart olduğu ileri sürülüyor: Allah’a iman, âhirete iman ve sâlih amel. Cenneti hak etmek için hem diğer âyetler göz ardı ediliyor, hem de bu âyetteki Allah’a ve âhirete iman, sâlih amel kavramlarının içi Kur’an bütünlüğünde doldurulmak istenmiyor. Ama, bu iddiayı ortaya atanlar, aynı ölçüyü başka durumlarda kullanmıyorlar. Şöyle de söyleyebiliriz: Benzer şekilde Kur’an’daki nice konuda parçacı yaklaşımla hüküm çıkaranları diğer müslümanlar gibi onlar da onaylamıyor. Konuyla ilgili örnek vereyim: Meselâ, Kur’an’da “kurtuluşa ermek için” asgarî yeter şart olarak sayılan üç şarttan daha azını yerine getirenlerden de bahsedilir; Eğer bir veya bir-iki âyetten hüküm çıkarılıp, o âyetler Kur’an bütünlüğünde değerlendirilmez, bahsedilen kavramların izahı Kur’an’dan yapılmaz ise. Meselâ şu âyeti ele alalım: “O gün ne mal fayda verir, ne evlât. Ancak, Allah’a temiz bir kalp (kalb-i selîm) ile gelenler hâriç (onlar kurtulur).” (26/Şuarâ, 88). Sadece bu âyetten yola çıkarak kalplerinin temiz olduğunu iddia edip cennete gitmek isteyenleri onaylamak mümkün müdür? Görüldüğü gibi, bu âyette başka hiçbir şart (yukarıdaki üç şart da) yoktur. Eğer tek başına bu âyetten hüküm verirsek kişinin cennete girebilmesi için kalbinin temiz olması yeterli görülecek, Allah’a hiç iman bile etmeyen kimsenin cennete girebileceği hükmü çıkarılacaktır. Benzer âyetleri çoğaltmak mümkündür. Meselâ: “Doğrusu Biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık. İyiler (ebrâr) ise kâfûr katılmış bir kadehten (cennet şarabını) içerler.” (76/İnsan, 4-5). Buradaki ebrârın (iyilerin) kimler olduğu sorusunun cevabını Kur’an bütünlüğünde aramazsak, kendini iyiler sınıfına sokan herkesin ve bu arada Allah’a ve âhiret gününe hiç inanmayan, ya da çok bozuk inanca sahip kâfir ve müşriklerin bile, cennet nimetlerini hak ettiği iddia edilmiş olur. Bir diğer örnek: “temizlenen, Rabbinin adını anıp O’na kulluk eden kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir.” (87/A’lâ, 14-15). Bu âyette anlatılan “tezekkâ/temizlendi” ve “sallâ/kulluk etti” kelimelerinin mâhiyeti hakkında Kur’an’ın diğer âyetlerine mürâcaat etmek zorunda olacağız. “İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz.” (28/Kasas, 83), “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (59/Haşr, 9) âyetlerinde de cennetliklerin, kurtuluşa erenlerin özelliği olarak bir-iki ifade zikredilmekte; ne imandan ne de âhireti kabulden bahsedilmektedir. Bu âyetleri yukarıdaki iddiayı ileri sürenler de dâhil, bütün âlimler ve aklı başında mü’minler, diğer âyetler ışığında, onların tefsiriyle değerlendirir. Yani, ehl-i kitabın cennete gitmesindeki yanlış değerlendirmenin aynısını birileri sadece bu âyetlerden yola çıkarak yapsa; “Kur’an’da kurtuluşa ermek için sadece kalp temizliğinin yeteceğini” iddia etse, ya da “nefsinin cimriliğinden korunmayı” yeterli görse (örnekleri çoğaltabiliriz), onların da bu iddialarını da (ehl-i kitap için iddiada olduğu gibi) ciddiye almak gerekecektir. Bununla ilgili başka benzer birçok örnek verebiliriz. Meselâ 41/Fussılet, 30; 46/Ahkaf, 13-14; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11 gibi âyetleri ele alabiliriz.

    Bu iddiadaki üç şart yeterli görülse bile, yukarıda ifade edildiği gibi, onların içini Kur’an nasıl dolduruyor, ona bakılmalıdır. Hıristiyan ve yahûdilerin inandığı Allah, gerçekten Kur’an’ın iman edilmesini emrettiği tevhîdî özellikler içinde ve sıfatları belirtilmiş “Allah” mıdır? En özlü şekilde 112/İhlâs sûresinde özellikleri anlatılan Allah’a onlar inanıyorlar mı? Allah’a iman, şirkle birlikte geçerli kabul edilirse (ki, Kur’an elbette kabul etmez), o zaman Mekke müşriklerinin de Allah’a iman ettiği ve bu imanlarının doğru olduğu da kabul edilmiş olur. Kur’an, Hıristiyanların ve yahûdilerin Allah’a şirk koştuklarını çok net biçimde söylüyor (5/Mâide, 17, 72, 73, 64; 9/Tevbe, 30, 31). Şirk koşanların (müşriklerin) cennete gideceklerini iddia etmek mümkün müdür? Ehl-i kitap Kur’an’a göre şirk koştukları, kâfir kabul edildikleri halde, müşriklerin ve kâfirlerin kurtuluşa erecekleri iddia edilmiş olmaktadır. Çünkü Kur’an onların Allah’a Hz. Uzeyir ve İsa’yı şirk koştuklarını ve kâfir olduklarını söylüyor. Hâlbuki Kur’an şirkin kesinlikle affedilmeyeceğini belirtir (4/Nisâ, 48; 116). “Âhirete iman” ve “sâlih amel” kavramları için de benzer şeyleri söylüyoruz. Konuyu uzatmamak için ehl-i kitabın bu konulardaki inanç ve tavrının cennete gidecek doğrulukta olmadığının delillerinin izahını gerekli görmüyorum.

    Bir veya iki âyeti ele alıp diğerlerini görmezden gelmek, insanı daima yanlış hüküm vermeye götürebilir. Sonra bu konular, İslâm’da çoktan halledilmiş, tespit edilmiş ve hükme bağlanmış hususlardır. Böylesi ümmetin icmâ ettiği konularda yeniden insanları şüpheye düşürmek, tartışma başlatıp ihtilâf çıkarmak, kime ve neye yarayacaktır? İsmi bilinen son dönemdeki 2-3 modernist dışında, hiçbir müfessir ve âlim, mezkür âyetlerden, imanın ve kurtuluşun Allah’a ve âhiret gününe imandan ibaret olduğunu söylememişlerdir.

    Peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmenin Kur’an’da ve tevhid inancındaki yeri konusuna da değinmek gerekiyor. Birkaç âyete işaret etmekle yetineyim: “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyip, ‘bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz’ diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu!? İşte gerçek kâfirler bunlardır. Ve Biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (4/Nisâ, 150-151); “Onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; âhiret gününe de şüphesiz bir biçimde iman ederler. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.” (2/Bakara, 4-5); “Biz her peygamberi Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyâdesiyle affedici, merhamet edici bulurlardı. Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni (Hz. Muhammed’i) hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam anlamıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 64-65). Ayrıca 5/Mâide, 19, 15-16; 7/A’râf, 157, 158; 4/Nisâ, 171, 115, 136; 3/Âl-i İmrân, 31. âyetlere de bakılmalıdır. Yine, şu âyet de konuyu özetler: “Kim Allah’a ve Rasûlüne iman etmezse bilsin ki Biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (48/Fetih, 13). Unutmamak gerekir ki, kendisine inanılmayan, tekzip edilen peygamber yalancılıkla itham edilmiş olur. Bu da netice itibarıyla Allah’ı yalanlamaya gider. Çünkü peygamberler Allah tarafından ve kendilerine itaat edilsinler diye gönderilmiştir. Dolayısıyla peygamberi yalanlamak ile Allah’ı yalanlamak arasında ciddi bir fark yoktur. O yüzden, böyle bir tutumun tevhid ilkesine ve Allah’a iman’a zarar vermeyeceğini aklı başında hiçbir mü’min iddia edemez.

    2/Bakara, 62’den anlaşılan şudur: İnsanlardan kim olursa olsun samimi bir imanla, iman edilmesi gerekli tüm esaslara gerçekten iman edip bu imanını hayatı sonuna kadar koruyarak sâlih ameller işleyenler kurtuluşa ve cennete erecek, korkuya ve kedere uğramayacaklardır.

    İnsanı cennete götürecek bu imanın içerisinde, Allah’a imandan hemen sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman gelir. Allah’a imanın zikredildiği her yerde zımnen Hz. Peygamber’e iman da mevcuttur. Çünkü Kur’an’dan öğrendiğimiz bu gerçekleri, bu ölçüleri ve bizzat Kur’an’ı bize getiren O’dur. Nitekim bir kimsenin müslümanlığını belirleyen kelime-i şehâdetin içerisinde de ikinci şâhitlik, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şâhitlik etmektir. Aynı şekilde Hz. Muhammed’e iman, kelime-i tevhidde de yer alır. Şu halde konumuz olan âyetlerde geçen Allah’a ve âhiret gününe imanın Allah’a iman kısmında Hz. Muhammed’e iman da dâhildir. Zira kemal sıfatlarıyla Allah’a şirksiz, âhiret gününe de şeksiz (yakînî) imanı ve diğer tüm iman esaslarına da nasıl iman edileceğini getirip öğreten O’dur. Allah’a şirksiz ve şânına lâyık bir imanı ve şeksiz, yani yakînî bir âhiret inancını insanlığa öğretecek olan ancak ve ancak Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiği İslâmiyet’tir. Başka hiçbir din, tahrif olmuş bugünkü şekilleriyle ulûhiyeti ve âhiret inancını Allah’ın istediği ve râzı olduğu şekilde tanıtamamıştır.

    Ehl-i kitap da dâhil hangi gruptan insan olursa olsun, Hz. Muhammed’e ve O’nun getirdiği İslâm’a iman etmedikçe cenneti ve kurtuluşu kimse bulamaz. Müfessirler de ilgili âyetleri tefsir ederlerken bu gerçeği dile getirmişlerdir Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmayan, Allah’a iman etmiş olur mu? İman parçalanma kabul etmez. Bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak; hiç inanmamaktır, imansızlıktır (2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 150-153). Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmeden önce bile Tevrat ve İncil sahipleri ehl-i kitap, istikbalin bu büyük peygamberine “ahdimi yerine getirin.” (2/Bakara, 40) buyruğuna göre, iman ile mükellef tutulmuşlar iken, O gönderildikten sonra onu inkâr ederek hakiki iman erbâbı olmak tasavvur edilebilir mi? Tarihin şehâdet sayfalarında Hz. Muhammed’in peygamberliğinden daha açık, daha bâriz bir risâlet var mıdır? (Elmalılı, 1/372-373)

    “Eğer ehl-i kitap inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, herhalde (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere koyardık” (5/Mâide, 65) Bu âyet-i kerimede ehl-i kitaptan iman istendiğine göre, halen üzerinde bulundukları iman makbul bir iman değildir, demektir. O halde, ehl-i kitaptan istenen iman hangi imandır? Elbete ki bu iman, son peygambere ve onun getirdiği dine imandır. Çünkü Allah, peygamber, âhiret ve amel-i sâlihi en mükemmel şekilde öğreten, bu din, yani İslâm’dır.

    Kur’an ehl-i kitaba şu çağrıyı yapar: “Ey ehl-i kitab! Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce, size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize iman edin; Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.” (4/Nisâ, 47). Kur’an, bu konuda onların inancının yanlışlığını ifade eder (2/Bakara, 41-42; 39/Zümer, 41; 22/hacc, 54; 2/Bakara, 92, 4/Nisâ, 150-151).

    Ehl-i kitabın kâfir ve müşrik olduğunu gösteren ve onları Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e iman etmeye çağıran âyetler için bakınız: 2/Bakara, 52-54, 89, 91, 137, 174; 3/Âl-i İmrân, 21-22, 70-71, 98-99; 5/Mâide, 17, 64, 65, 729/Tevbe, 30-31).

    Ve onlara karşı müslümanların tavrı şöyle belirtilir: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlü’nün yasakladığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle, küçülüp boyun eğerek kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.” (9/Tevbe, 29).

    Onların kurtulacak olanlarını Kur’an “müslümanlar” olarak ifade eder; yani onlardan ancak müslüman olanlar kurtuluşa ereceklerdir: “Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz ona (Kur’an’a) da iman ederler. O onlara okunduğu zaman şöyle derler: ‘İman ettik buna, Rabbimizden gelmiş haktır o. Biz, ondan önce de müslümanlardık. İşte böylelerine ödülleri, sabrettikleri için iki kez verilir. Onlar, kötülüğü güzellikle karşılayıp savarlar. Ve onlar, kendilerine sunduğumuz rızıktan infak ederler.” (28/Kasas, 52-54). Onlar, aynen bizim gibi, yani müslümanlar gibi iman ederlerse, ancak o takdirde kurtuluşa ererler: (2/Bakara, 137). Bu âyetin öncesini ve sonrasını da okuyup beraber değerlendirmek daha açıklayıcı olur (2/Bakara, 135-141). “Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah’a, hem size indirilene ve hem de kendilerine indirilene tam bir teslimiyetle ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” (3/Âl-i İmrân, 199). 2/Bakara, 62. âyeti, bu zikredilen âyetler açıklayıp tefsir etmektedir. Bu âyetler ele alınmadan ilk âyet doğru anlaşılamaz. Yapılması gereken şey, önce de belirttiğimiz gibi, Kur’an bütünlüğünde olayı ele almaktır.

    Ehl-i kitap veya tüm insanlar ne şekilde âhirette kurtuluşa erip cennetlik olacaklar, korku ve kederden emin olarak Rabbinin mükâfatlarına ve nimetlerine nâil olacaklardır? Bunun yolu tüm insanlar için olduğu gibi ehl-i kitap için de aynıdır. O da şudur: Allah’a, O’nun son elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e, onun getirdiği Kur’an’a ve dine eksiksiz iman etmek ve hem kendileri ve hem de hemcinsleri olan diğer insanların yararına olan Allah’ın emrettiği amel-i sâlih dediğimiz iyi, doğru ve güzel amelleri işlemektir. “Eğer onlar (yahûdi ve hıristiyanlar) sizin inandığınız gibi iman ederlerse hidâyete ermiş, doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.” (2/Bakara, 137)

    Şu halde onlar müslümanların inandığı gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olacaklardır. Bir konuda bundan daha net, daha açık bir hüküm olabilir mi? Bunu Allah söylüyor. “Eğer ehl-i kitap inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, herhalde (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere koyardık” (5/Mâide, 65) Bu âyet-i kerimede ehl-i kitaptan iman istendiğine göre, halen üzerinde bulundukları iman makbul bir iman değildir, demektir. O halde, ehl-i kitaptan istenen iman hangi imandır? Elbete ki bu iman, son peygambere ve onun getirdiği dine imandır. Çünkü Allah, peygamber, âhiret ve amel-i sâlihi en mükemmel şekilde öğreten, bu din, yani İslâm’dır.

    Bunun dışında yollar aramak, çıkmaz sokaklara sapmaktır. Çünkü yahûdilerin ve hıristiyanların dinleri nesh edilmiş, yani hükümden ve yürürlükten kaldırılmıştır. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki, Mûsâ hayatta olup aranızda bulunsaydı, bana tâbi olmaktan başka bir yol ona asla helâl olmazdı.” Bir başka hadis-i şerifte: “Mûsâ ve İsa hayatta olsaydılar, bana tâbi olmaktan başka çareleri yoktu.” (İbn Kesir, 1/378; Âlûsi, 3/210) buyurur. Yine şöyle buyurur: “Beni (gönderildiğimi) işitmeden önce İsa’nın dini üzere ölen kimse bir hayır (doğru yol) üzeredir. (Benim peygamber olarak gönderildiğimi) işitip de bana iman etmeden ölen kimse ise helâk olur.” (Taberî, 1/320, 323; İbn Kesîr, 1/103; Âlûsî, 1/279). Hz. Peygamber’den önce Hz. İsa’nın dini üzere yaşayıp Hz. Peygamber’e yetişmeden ölen kimse hayırdadır; fakat Rasûlullah’a yetiştiği halde Ona inanmadan eski dini üzere ölen kimse helâk olur, yani cehennemlik olur demektir. Hakikat bu kadar açık iken nassları zorlayarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmadan bugünkü halleriyle ehl-i kitaba cennetten yer ayırmaya çalışanları, cennette kendileri için yer bırakmayacaklarından korkulur.

    Tekrar selâmlarımı sunar, her davranışınızın Allah’ın rızâsına uygun ve O’nun yardımını celbedecek şekilde olmasını temenni ve duâ ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir