Siyasetçi, Dâvâ Adamı ve Aydın

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Hemen her toplumda bulunan üç önemli kişilik örneği olan “siyasetçi”, “dâvâ adamı” ve “aydın”, gelişmemiş toplumlarda izahata muhtaç tanımlamalardır. Zirâ üçü genelde biribirine karıştırılmaktadır.

     Gelişmemiş toplumlarda bu üçünün birbirinden ayırt edilememesinin sebebi, bu vasıfların, ilmî birikim ve diploma ile değil, davranış ve karakter ile kazanılan vasıflar olduğunun bilinmemesidir.

     Örneğin, “yakışıklı olmak”, “uzun boylu olmak”, “güzel gözlü olmak”; bunlar bedensel özelliklerimizin bize kazandırdığı vasıflardır. Fakat “iyi insan olmak”, “dürüst olmak”, “canayakın olmak”; bunlar kişiliğimizin ve davranışlarımızın bize kazandırdığı vasıflardır. Bunun gibi, “doktor”, “mühendis”, “avukat”, “gazeteci”, “yazar”, “sanatçı”; bunlar mesleğimizin veya tahsilimizin bize kazandırdığı vasıflardır. Fakat bir de kişiliğimizin ve davranışlarımızın bize kazandırdığı vasıflar vardır.

     “Aydın”, “dâvâ adamı”, “siyasetçi”; bu sohbetimizde, bu üç vasıf arasındaki temel davranış ve kişilik farklılığını ortaya koyacağız.

     Ancak bunu yapmadan önce, Türkçe’de hatalı bir biçimde aynı anlamda kullanılan ve Türkiye toplumunda aynı şey sanılan “gerçek” ile “hakikat” arasındaki anlam farkını izaha kavuşturmamız gerekiyor.

     Türkçe’deki “gerçek” sözcüğü, var olan mevcut durumu ifade eder. Batı dillerindeki “realite” (reality) sözcüğünün eşanlamlısıdır. Arapça kökenli olan “hakikat” ise “hak” sözcüğünden türemiş bir kelime olup, olması gereken ideal durumu ifade eder.

     “Gerçek” (olan) ile “hakikat” (olması gereken) arasındaki ayrımı nazar-ı dikkate alarak sohbetimizin konusu olan üç kişilik örneğinin anatomisini çıkardığımızda, belirgin özelliklerinin şu farklı davranış biçimleri olduğunu müşahade ederiz:

     Siyasetçi için ölçü “gerçek”, dâvâ adamı içinse ölçü “hakikat”tır.

     Yani bir siyasetçi (politikacı), bütün davranışlarında ve konuşmalarında, attığı adımlarda “gerçeği” (realiteyi) gözönünde bulundurarak hareket eder. Etmek zorundadır. Çünkü siyaset yaptığı ülkenin insanlarıyla zıtlaşamaz, toplumun değerlerine aykırı söylemler geliştiremez; zirâ o toplumun reyine, oyuna, desteğine ihtiyacı vardır. Siyasî hayatı, toplumun onu kabullenmesine ve kendisine vereceği desteğe bağlı olduğu için, kendisi de o değerlere bağlıymış gibi davranmak / konuşmak zorundadır. Bu açıdan baktığımızda, aslında siyasetçi toplumun önünde değil, gerisindedir. Geri kalmış ülkelerde inanılanın aksine, siyasetçi toplumu yönlendirmez, tam tersine toplum siyasetçiyi yönlendirir.

     Türkiye’yi örnek verelim: Türkiye toplumu (Türk, Kürt, Laz, Gürcü, Arap, Çerkes, Ermeni ayrımı yapmadan, bütün Türkiye’yi kastediyoruz) nasıl bir toplumdur?

     Türkiye toplumu dîndar ama laik, muhafazakâr ama kabadayılığı, özellikle Batılı devletlere efelenmeyi seven, misafirperver ama yabancı düşmanı, kendi inancından ve fikrinden son derece emin olmasına rağmen farklı inanç ve fikirden ödü kopan, insanî olarak hep güçsüzden yana olmasına rağmen güçlünün yanında yer alan, güce tapan, hep mazlumdan yana olan ama zalimden de korkan bir karaktere sahiptir.

     Böyle bir toplumda siyaset yapacak olan siyasetçi, toplumun tüm bu kodlarını dikkate alarak konuşur ve davranır. Örneğin normalde laik, seküler ve hatta materyalist bir insan olsa da, miting yaptığında veya ekrânlara çıktığında, dîne ve dînî değerlere saygılı olduğu imajını vermeye çalışır, hatta seçim dönemiyse ve oy lazımsa, dîndar olduğunu dahi belirtme çabası güder. Dilinden sürekli “Allah”, “İnşallah”, “Allah’ın izniyle” gibi ifadeler dökülür.

     Seküler, laik ve hatta materyalist bir siyasetçi, kendisi böyle olduğu halde, neden halka hitap ettiğinde, toplumun karşısına çıktığında ve özellikle seçim zamanlarında İslamî terminolojiye başvurur, kendinin oldukça dîndar bir Müslüman olduğu imajını vermeye çalışır? Belki de onun kafasında, hayâl dünyasında İslamî tüm değerleri ortadan kaldırmak vardır, hatta İslam’ın çağdışı bir dîn olduğunu düşünüyordur. Peki böyle olduğu halde neden bunu gizleme gereği duyar?

     Nedeni gayet basittir: Çünkü onun siyasetçi olarak başarılı olabilmesi için, partisinin iktidara gelebilmesi için, halkın oyuna ihtiyacı vardır. Halk oy vermezse, toplum destek vermezse, siyasî alandan silinirler, siyaset hayatları biter. Toplum ise dîndardır. Hatta çoğunluğu dîndar olan toplumun dîndar olmayan diğer az kesiminin de dîne büyük saygısı vardır.

     Dikkat edilirse, siyasetçi, davranış ve söylemlerinde kendi ideolojik düşüncesini yansıtan, marjinal, toplumun maddî veya manevî değerleriyle uyuşmayan veya toplumun muhafazakâr kodlarını aşan çıkışlardan kaçınır. Yani gelişmemiş ülkelerde sanıldığının aksine, siyasetçi toplumu yönlendirmez, aksine toplum siyasetçiyi yönlendirir. Siyasetçi için kıstas, “gerçek” (realite)’tir. Gerçek neyse, toplumun ve ülkenin gerçeği neyse, siyasetçi o ölçüye göre davranır ve konuşur.

     Laik ve seküler siyasetçi için söylediklerimiz, dîndar ve İslamcı siyasetçi için de geçerlidir. O da toplumun tüm bu kodlarını dikkate alarak konuşur ve davranır. Örneğin normalde dîndar hatta dînci, aşırı İslamcı bir insan olsa da, miting yaptığında veya ekrânlara çıktığında, Laiklik ilkesine bağlı olduklarını, yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapmadan herkesi kucakladıklarını, herkesin partisi olduklarını, hatta “İslamcı bir hareket” değil “muhafazakâr demokrat bir hareket” olduklarını altını kalın çizgilerle çizerek vurgular, farklı inançlara, farklı yaşam biçimlerine saygılı oldukları imajını vermeye çalışır, hatta seçim dönemiyse ve oy lazımsa, laik ve modern olduklarını dahi belirtme çabası güderler.

     Dîndar ve hatta İslamcı bir siyasetçi, kendisi böyle olduğu halde, neden halka hitap ettiğinde, toplumun karşısına çıktığında ve özellikle seçim zamanlarında laik ve seküler terminolojiye başvurur, kendinin oldukça hoşgörülü bir demokrat olduğu imajını vermeye çalışır? Belki de onun kafasında, hayâl dünyasında İslamî bir yönetim kurmak vardır, hatta Laiklik’in dînsizlik olduğunu düşünüyordur, Türkiye’de bir Şeriât Devleti’nin kurulması özlemiyle yanıp tutuşuyordur. Peki böyle olduğu halde neden bunu gizleme gereği duyar?

     Nedeni gayet basittir: Çünkü onun siyasetçi olarak başarılı olabilmesi için, partisinin iktidara gelebilmesi için, halkın oyuna ihtiyacı vardır. Halk oy vermezse, toplum destek vermezse, siyasî alandan silinirler, siyaset hayatları biter. Toplum ise evet dîndardır ama dîne dayalı bir devlet yönetimine mesafelidir. Hatta sadece dîndar olmayan azınlığın değil, toplumun çoğunluğunu teşkil eden dîndar kesimlerin de Şeriat’a razı olma ihtimali zayıftır, dîne dayalı bir yönetim biçiminden ürkmektedirler. Yani Türkiye toplumu öyle bir toplumdur ki, İslam’a ve dînî değerlere düşmanlık yapsanız da azınlık ve marjinal durumuna düşersiniz, İslam Cumhuriyeti ve dîne dayalı devlet yönetimi talep etseniz de azınlık ve marjinal durumuna düşersiniz. Çünkü bu toplum, bireysel ve sosyal yaşamını tümüyle dînî değerlere göre tanzim eden ve fakat buna karşılık siyasal yaşamında bu aynı değerlerin yönetim mekanizmasını işletmesine mesafeli bir toplumdur.

     Dikkat edilirse, siyasetçi, davranış ve söylemlerinde kendi ideolojik düşüncesini yansıtan, marjinal, toplumun maddî veya manevî değerleriyle uyuşmayan veya toplumun laik ve seküler kodlarını aşan çıkışlardan kaçınır. Yani gelişmemiş ülkelerde sanıldığının aksine, siyasetçi toplumu yönlendirmez, aksine toplum siyasetçiyi yönlendirir. Siyasetçi için kıstas, “gerçek” (realite)’tir. Gerçek neyse, toplumun ve ülkenin gerçeği neyse, siyasetçi o ölçüye göre davranır ve konuşur.

     Siyasetçi için kriter “gerçek” (realite) olduğu için ve Türkiye toplumu da böyle bir toplum olduğu için, laik ve seküler siyasetçi, herkesin bildiği bu kimliğinden dolayı marjinal duruma düşmemek için dîndar ve Müslüman görünmeye çalışır, dîndar ve İslamcı siyasetçi ise, herkesin bildiği bu kimliğinden dolayı marjinal duruma düşmemek için laik ve demokrat görünmeye çalışır.

     Siyasetçi için ölçü, “gerçek” (realite)’tir.

     Gelelim ikinci kişilik örneği olan “dâvâ adamı”na:

     Dâvâ adamının söylem ve davranış kalıbı, siyasetçideki kalıbın tam tersidir. Dâvâ adamı için ölçü “gerçek” (olan) değil, “hakikat” (olması gereken)’tir.

     Dâvâ adamı söylem ve davranışlarında, içinde yaşadığı toplumun değer yargılarını ve tekamül seviyesini dikkate almaz, o sadece kendi değer yargılarını dikkate alır. Ve kendi itikadî ve fikrî tekamülüne göre konuşur.

     Zirâ o toplumun sahip olduğu maddî ve manevî değerlerle zaten kavgalı olduğu için “dâvâ adamı” olmuştur. Toplumun ve ülkenin mevcut durumuyla barışık olmadığı için, “dâvâ” adını verdiği bir mücadele vermektedir ve bu mücadeleyi de toplumu ve ülkeyi kendi fikrî ve itikadî dünya görüşü ekseninde dönüştürme amacıyla vermektedir.

     Türkiye özelinde “dâvâ adamı” bahsini iki “muhalif kimlik” üzerinden etüd edelim. Çatısı altında yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti devleti, “İslam karşıtlığı” (Laiklik) ve “Kürt karşıtlığı” (Türkçülük) olmak üzere iki temel “fobi” üzerine inşâ edildiğinden, rejimin yapısını oluşturan iki temel ilke “Laiklik” ve “Türk millîyetçiliği” olduğundan, “dâvâ adamı” bahsinde bu iki “muhalif kimliği” ele alacağız. Yani İslamcı dâvâ adamı ve Kürt millîyetçisi dâvâ adamı.

     İslamcı dâvâ adamı, İslamî yaşam tarzına ve İslamî esaslara dayalı bir devlete duyduğu özlemi açıkyüreklilikle seslendirir, bunu sesli bir biçimde ifade etmekten ve gündeme getirmekten kaçınmaz. Yalnızca söylemleriyle değil, davranışlarıyla da bunu belli eder. Onun amacı Laik Devlet’in yıkılıp yerine İslam Devleti’nin kurulmasıdır ve bunun propagandasını yapar. Bunu yaparken de, toplum içinde marjinal duruma düşme endişesi, hiç taşımaz. O zaten toplumu “cahiliye toplumu”, ülkeyi de “dar’ul- harb” olarak görmektedir ve bu durumu değiştirmek için kendisinin kutsal bir misyon yüklendiğine inanmaktadır.

     Dikkat edilirse, dâvâ adamı bunu yaparken, yaşadığı ülkenin gerçeklerini ve hitap ettiği toplumun mevcut yapısını hiç mi hiç dikkate almaz. Onun için tek gerçek, kafasındaki ideolojik model ve hayâlinde yaşattığı ütopik ülkedir. Böyle olduğu için, dâvâ adamlarının genelde söylediklerinin ve savunduklarının sosyolojik karşılığı pek yoktur, yalnızca ideolojik karşılığı vardır.

     Örneğin, savunduğu İslam Devleti fikrine Ege veya Trakya ne kadar hazırdır, Akdeniz’de ne kadar taraftar toplayabilir, bunu tefekkür etmeyi dahi akletmez. Onun Türkiye gibi bir ülkede “İslam Devrimi” yapacağına inanmasının sebebi, Türkiye toplumunu hiç tanımaması, tanısa bile toplumun sosyolojik karakteristiğini dikkate almamasıdır. Zirâ dâvâ adamı, reel dünyada değil, okuduğu kitaplardaki dünyada yaşamaktadır.

     “Gerçekler”, dâvâ adamı için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Onun için tek ölçü, “hakikatler”dir. Dâvâ adamı “olan”a bakmaz, dikkate almaz, o sadece “olması gereken”e odaklıdır. Eğer kafasındaki fikirler veya okuduğu kitaplarda yazılanlar “doğru” ise, “hak” ise, onun için mesele bitmiştir. Kitaplardaki o “doğrular”, teorik olarak bakıldığında “hak” olan o inanç / düşünceler, gerçek hayata ne kadar aktarılabilir ya da vatandaşı olduğu ülkede, içinde yaşadığı toplumda bunun uygulanabilir olma şansı ne kadardır, bunun muhasebesini yapmaz.

     İslamcı dâvâ adamları için verdiğimiz bu örneği, aynı şekilde Kürt millîyetçisi dâvâ adamları için de verebiliriz.

     Kürt millîyetçisi dâvâ adamı, bir Kürt devletine duyduğu isteği, Türkiye’nin doğusunda (Kürdistan’ın kuzeyinde) bağımsız bir Kürdistan kurmaya duyduğu özlemi açıkyüreklilikle seslendirir, bunu sesli bir biçimde ifade etmekten ve gündeme getirmekten kaçınmaz. Yalnızca söylemleriyle değil, davranışlarıyla da bunu belli eder. Türkiye’yi “işgalci” olarak gördüğü için, onun amacı işgalin sona erdirilip yerine Kürdistan Devleti’nin kurulmasıdır ve bunun propagandasını yapar. Bunu yaparken de, toplum içinde marjinal duruma düşme endişesi, hiç taşımaz. O zaten toplumu “bilinçsiz yığınlar”, ülkeyi de “işgalci” olarak görmektedir ve bu durumu değiştirmek için kendisinin kutsal bir misyon yüklendiğine inanmaktadır.

     Dikkat edilirse, dâvâ adamı bunu yaparken, yaşadığı ülkenin gerçeklerini ve hitap ettiği toplumun mevcut yapısını hiç mi hiç dikkate almaz. Onun için tek gerçek, kafasındaki coğrafî model ve hayâlinde yaşattığı ütopik ülkedir. Böyle olduğu için, dâvâ adamlarının genelde söylediklerinin ve savunduklarının sosyolojik karşılığı pek yoktur, yalnızca ideolojik karşılığı vardır.

     Örneğin, savunduğu bağımsız Kürdistan Devleti fikrine, hepsi de Kürdistan toprağı olan Malatya, Adıyaman, Erzurum, Erzincan ne kadar hazırdır, Antep veya Maraş’ta ne kadar taraftar toplayabilir, Dersim, Elazığ ve Bingöl buna rıza gösterir mi, bunu tefekkür etmeyi dahi akletmez. 60 milyon toplam nüfûsa sahip Kürtler’in ortalama 30 milyonu, yani yarısı Türkiye’de yaşamaktadır ve Kemalist rejimin onyıllardır sistematik bir biçimde uyguladığı asimilasyon politikaları neticesinde, bugün milyonlarca Kürt, yüzbinlerce değil milyonlarca Kürt, bırakın Kürdistan’ı, kendisinin “Kürt” olduğunu dahi kabul etmemektedir, “Kürtlük”ünü bile inkâr etmektedir. Kürdistan hak olsa bile, bu hakikati bu Kürtler’e nasıl kabul ettireceksiniz? İşte dâvâ adamının Türkiye Kürdistanı (Kuzey Kürdistan) gibi bir coğrafyada “Kürdistan Devleti” kuracağına inanmasının sebebi, Kürt toplumunu hiç tanımaması, tanısa bile toplumun sosyolojik karakteristiğini dikkate almamasıdır. Zirâ dâvâ adamı, reel dünyada değil, okuduğu kitaplardaki dünyada yaşamaktadır.

     Dâvâ adamları işte bu yüzden marjinaldirler. Etrafında topu topu 50 – 60 kişi vardır ve işin acıklı tarafı, bütün toplumu da etraflarındaki 50 – 60 kişi gibi bilirler. Bu hem İslamcı, hem Kürt millîyetçisi, hem de Sosyalist dâvâ adamlarında böyledir, aynı biçimdedir.

     Nasıl ki siyasetçi yalnızca “olana” (gerçek) odaklı davranıyor ve konuşuyor ise, dâvâ adamı da yalnızca “olması gerekene” (hakikat) odaklı davranır ve konuşur.

     Siyasetçi halkın arkasından yürür, dâvâ adamı ise halkın önünden yürür.

     Dâvâ adamlarının söylemleri çoğunlukla haktır, söyledikleri doğrudur, çünkü olması gerekeni konuşuyorlar, olması gereken adil ve hakkaniyetli durumu işaret ediyorlar. Fakat davranışları yanlıştır, daha doğrusu söyleme biçimleri yanlıştır, ölçüsüz ve hesapsızdır. Hitap ettikleri ülkenin gerçeklerini ve hitap ettikleri toplumun sosyolojik karakteristiğini hiç dikkate almadan konuşuyorlar. Ancak siyasetçilerin hem davranışları hem de söylemleri bâtıldır. Onlar iki açıdan da yanlış davranış sergiliyorlar. Esasında siyasetçi için “doğru” ve “yanlış” gibi kriterler de yoktur, tıpkı “hak” ve “bâtıl” gibi kriterlerinin olmadığı gibi. Onlar ülkenin gerçekleri ve toplumun sosyolojik karakteristiği nasılsa, ona göre konuşur, ona göre davranırlar. Kendileri öyle olmasalar bile öyle görünmeye çalışırlar, kendilerini öyle göstermeye çalışırlar. Çünkü toplumun desteğine yani “oy”a ihtiyaçları vardır, halk onlara oy vermezse siyasî olarak bir yerlere gelemezler.

     Bugün piyasada “İslamcı aydın” ve “Kürt aydını” gibi sıfatlarla arz-ı endam eden şahısların aslında “aydın” olmak ile uzaktan – yakından bir alakaları yoktur. Yazdıkları yazılarda ve konuşmalarında, hitap ettikleri ülkenin ve toplumun sosyolojik karakteristiğini hiç dikkate almayan, hiçbir sosyolojik karşılığı olmayan uçuk şeyleri gayet normal bir şeymiş gibi rahatça telaffuz edebilen ve ne hikmetse hepsi de “yazar” olan bu tiplerin tamamı, aslında “dâvâ adamı”dırlar. Bu İslamcı yazarların ve bu Kürt millîyetçisi yazarların hemen hepsi kendi kendilerini “aydın” diye pohpohlamaktadırlar, ama aslında “aydın” değildirler, bunlar “dâvâ adamı”dırlar. Dolayısıyla bunlara “Kürt aydınları” veya “İslamcı aydınlar” yahut “Solcu aydınlar” demek, yanlış bir tanımlama olur.

     Ancak gelişmemiş toplumlarda, daha doğrusu geri kalmış toplumlarda her “yazar” otomatikman “aydın” kabul edildiği için, bunlar da kendilerini bu tür vasıflarla nitelemeye cüret edebiliyorlar.

     İmdi…

     Toplumdaki iki kişilik örneği olan “siyasetçi” ve “dâvâ adamı” arasındaki farkı bu şekilde belirledikten ve bu iki insanın kim olduğunu böylece ortaya koyduktan sonra, üçüncü ve son kişilik örneği olan “aydın”ı konuşabiliriz.

     Dedik ki, siyasetçi için ölçü “gerçek”, dâvâ adamı içinse ölçü “hakikat”tır. Siyasetçi yalnızca “olana” (gerçek) odaklı davranır ve konuşur, dâvâ adamı da yalnızca “olması gerekene” (hakikat) odaklı davranır ve konuşur.

     “Aydın” nasıldır peki?

     Aydın, ne siyasetçi gibi sadece “realiteyi” (olanı) dikkate alarak davranır ve konuşur, ne de dâvâ adamı gibi sadece “hakikate” (olması gerekene) odaklanarak davranır ve konuşur.

     “Gerçeği” (olanı) ve “hakikati” (olması gerekeni) tutum ve davranışlarında, yazı ve konuşmalarında mükemmel bir âheng içerisinde harmanlayabilmiş kişiye biz “aydın” diyoruz.

     Aydın, harikulade bir kişilik örneğidir. O ne siyasetçi gibi “olanın” (gerçeğin) içine hapsolacak kadar realisttir, ne de dâvâ adamı gibi “olması gerekenin” (hakikatin) peşinden hayalî bir biçimde koşacak kadar idealisttir. O, ikisi birdendir zirâ. Realist olmak ile idealist olmayı, mükemmel kişiliğinde sentezlemiştir.

     Aydın, “hakikati” seslendirir elbette, ancak bunu yaparken, “gerçeği” de ıskalamaz. “Gerçeği” ıskalamadan “hakikati” seslendirir. Aydın, “gerçeği” de seslendirir tabiî ki, ancak bunu yaparken, “hakikatin” ışığını da topluma ayna gibi tutar, “gerçeği” seslendirirken “hakikati” de gösterir topluma.

     Ne gözlerinin gördüğü “gerçekler” ona “hakikati” bilmesine engel olur, ne de bildiği, düşündüğü ve hayâl ettiği “hakikatler” onu “gerçeği” göremeyecek kadar kör eder.

     Bunun içindir ki, siyasetçi halkın arkasından yürür, dâvâ adamı halkın önünden yürür. Aydın ise halkın yanında yürür. Ne önünde ne arkasında, halkın elinden tutarak yürür. Halkın elinden tutabilen kişidir, aydın.

     Kısa ve öz bir biçimde anlatmak gerekirse:

     Siyasetçi için ölçü “gerçek” (olan), dâvâ adamı için ölçü “hakikat” (olması gereken)’tır.

     “Aydın duruşu” dediğimiz şey ise, “gerçek” ile “hakikat” arasındaki o muazzam “denge”yi yakalayabilmektir.

sediyani@gmail.com

     BİLGE ADAMLAR DERGİSİ

     YIL: 15 – SAYI: 42

     EYLÜL 2016

bilge-adamlar-sayi-42

 

2487 Total Views 3 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

12 Cevap Siyasetçi, Dâvâ Adamı ve Aydın

  1. Garip Yolcu dedi ki:

    “Siyasetçi”
    “Dava adamı”
    “Aydın”
    Bu 3 kavramı böyle güzel sindirecek başka da makale bulamazsınız

  2. firak 7 dedi ki:

    Çok güzel bir makale. Allah razı olsun.

  3. Mehtap Toruntay dedi ki:

    Peki; hem siyasetçi, hem dava adamı, hem de aydın olabilmenin realitesi var mıdır 🙂

  4. Hasip Aydın dedi ki:

    Baştan sona hepsini okudum. Baya uzun bir yazıydı. Kesin ifadelerle, kavramları birbirinden ayırmışsınız. Su bulanık değil berraktır demişsiniz, müthiş bir ustalıkla. Kavram kargaşasına gerek yok, bence de. Tebrikler İbrahim hocam.

  5. Mariye Çelik dedi ki:

    Çok uzundu âbi ama hepsini okudum.

    Gerçek çokluğu karşısında hakikat tektir. Gerçek, belli bir varlık düzeyi ya da belirli bir varoluş olarak gerçektir. Hakikat ise, ayrı ayrı gerçeklikleri birbirine bağlayan, onları birlik ve bütünlük içinde anlamaya yarayan yasalar dizesidir.

    Bence günümüzde tam olarak bunun için bir kıstas yok. Medyaya göre işine gelen kendisi hakkında güzel şeyler söyleyen kişilerdir aydın, üniversitelere göre öğretim üyeleridir aydın, halka göre de okumuş kişilerdir aydın…

  6. Zafer Gürler dedi ki:

    Yazıdaki örneklemelerle bahse konu kavramlara doyurucu izahlar getirilmiş. Bu manada anlatılmak istenen bu hacimli yazıyla büyük ölçüde anlatılmış.

    Kalemine sağlık abi.

    Tek şu husus var: Verilen örneklemelerde – özellikle İslamcı dava adamı bahsinde – sanki tek bir tarif üzerinden indirgeme yapılmış ve yekpare / homojen bir yapı var gibi bahsedilmiş.

    Ancak bu bahsettiğim husus yazının muradını gölgelememiş.

  7. Mehmet Güzel dedi ki:

    Emek dolu güzel bir çalışma olmuş, tebrikler.

  8. Kasım Baran dedi ki:

    Okunmasını yürekten tavsiye ediyorum…

  9. Birey dedi ki:

    İbrahim Sediyani bey’in sayesinde siyasetçi, dava adamı ve aydın kavramları beraklaştı kafamda. Teşekkürler.

    İlla da kişileri sevmeye merakı olanlar; bari siyasetçi veya dava adamlarını değil, aydın insanları sevse keşke.

  10. Yılmaz Samioğlu dedi ki:

    Kalemine sağlık hocam.

  11. Hakan İlaslan dedi ki:

    “Aydın duruşu” dediğimiz şey ise, “gerçek” ile “hakikat” arasındaki o muazzam “denge”yi yakalayabilmektir.

    Yüreğinize sağlık.

  12. A.N dedi ki:

    Zihnê zelal/açık zihin, zerrîya zelal/berrak yürek û zimanê zelal/düğümsüz/saydam dil dedikleri bu olsa gerek…

    Sayin Sediyani’nin yazılarında kolgezen vuzuh ve netlik aldığı neticelerden daha önemli ve takdire şayandır; çünkü meselenin zor olan yanı, kamil manada netleştirilmesi ve vuzuha kavuşturulmasıdır. Eskilerin deyimiyle, muamma çözüldü mü müşkil asan/kolay olur. Ayrıca yazılarının uzamasının nedeni de büyük ihtimalle vuzuh ve saydamlık kaygısı taşımasından ve mübhem düşünme, bulanık açıklama karşıtlığından ileri gelmektedir ki sonuna kadar haklıdır. Çünkü hak ve güzellik vazıh olmaktan, ortaya çıkmaktan korkmaz ama batıl ve çirkinlik ortaya çıkmaktan korkar. Onun için netlik ve saydamlık hiç bir şeye feda edilmemelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir