Erdem ve Bilgelik Arıyorsan Nehirlerin Akıntısını Takip Et – 6

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

“Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu. Onu bölmek insanlara düşmez.”

Kızılderili reisi Joseph

     Merkezi ’s- Hertogenbosch olan Kuzey Brabant (Flm. Noord – Brabant) ilinin 225 bin 220 nüfûslu Eindhoven ilçesinde, şehirdeki iki önemli yeri ziyaret ettik: Biri, ismi Flamanca’da “Philips köyü” anlamına gelen Philipsdorp semtinde bulunan ve PSV Eindhoven futbol takımının maçlarını oynadığı 35 bin 119 seyirci kapasiteli Philips Stadı (Flm. Philips Stadion), biri de dünyaca ünlü “Philips” şirketinin ana binası.

     Eindhoven’deki vaktimizin sonuna geldik. Philips Stadı’nın hemen yanında park etmiş olduğumuz arabamıza biniyor ve yolculuğumuza devam ediyoruz…

     Şimdiki hedefimiz, Hollanda – Belçika sınırının sıfır noktasında bulunan ve ikiye bölünmüş, yarısı Hollanda’ya yarısı Belçika’ya ait olan Baarle kasabası. Şu anda bulunduğumuz yere, 60 km mesafede…

     Oraya gitmek isteyişimizin sebebi, Türkiye’deki hatta birçok Müslüman ülkelerdeki insanlar tarafından sosyal medyada, Twitter ve Facebook’ta fotoğrafı en çok paylaşılan yerin fotoğrafını bizzat kendimiz çekmek. Türkiye, Ortadoğu ve İslam dünyasındaki insanlar tarafından sosyal medyada fotoğrafı en çok paylaşılan café’de oturup bir kahve içmek.

     Sınırları dikenlitellerle, duvarlarla ve askerî karakollarla çevrilmiş, çoğu yerlerinde mayınlar döşenmiş, bir ülkeden diğer ülkeye serbestçe gitmenin hayâl bile edilemediği İslam dünyasında, Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinde yaşayan insanların Avrupa’daki bir pastane niçin bu kadar ilgisini çekiyor, anlaması hiç de zor değil sanırım. Çektiğimiz ve yazının altında paylaştığımız fotoğraflara baktığınızda, bunun sebebini rahatlıkla anlarsınız…

     Sosyal medyada, Twitter ve Facebook’ta bu café’nin fotoğrafını ben de defalarca gördüm. Türkiye’deki ve Ortadoğu ülkelerindeki insanlar sıklıkla paylaşıyorlardı. Özellikle de acılı tarihlerinde 33 Kurşun’lar, Roboskî’ler yaşamış olan Kürtler çok paylaşıyorlardı bu fotoğrafı. Hatta birkaç kez kendim de paylaştım. Ancak orayı bizzat görmemiştim. Hollanda’ya da Belçika’ya da daha önce onlarca kez gelmiş olmama rağmen, böyle bir yerin varlığından haberdar değildim ve herkes gibi ben de sosyal medyada görünce haberdar oldum. Bunu ilk gördüğüm ve haberdar olduğum günden beridir de, ilk fırsatta orayı ziyaret etmeyi kafaya koyduğumu ise, bizi yakından tanıyan okurlarımıza anlatmamıza gerek yok.

     Hollanda veya Belçika’ya bir daha gitmenin nasip olacağı günü iple çekiyordum bu yüzden ve işte o gün, bu gündü.

     Eindhoven şehrinden çıkınca A 2 otobanına giriyoruz ve kuzeye doğru yol alıyoruz. Otobanın batı (gidiş yönümüze göre, sol) tarafında yer alan Eindhoven Havaalanı (Flm. Vliegbasis Eindhoven)’nı geride bırakınca, A 2 otobanından çıkıp A 58 otobanına giriyor ve bu sefer batıya doğru yolculuk ediyoruz.

     Eindhoven Havaalanı, yalnızca iç hat seferleri yapan bir havalimanı. “Bir ucundan öteki ucuna arabayla 3 saatte gidilen Hollanda gibi küçük bir ülkede iç hat uçak seferleri mi olur?” diyeceksiniz. Haklısınız ama, oluyor işte. Buradan sadece başkent Amsterdam’a ve bir de geldiğimiz Maastricht’e uçak seferleri yapılıyor. Tuhaf olduğunu biliyorum ama, böyle. Her iki şehir de arabayla 1 – 1, 5 saatlik mesafede. Havalimanında bagajları teslim edip kontrollerden geçene kadar, arabayla gidip dönersiniz bile.

     Aslında Hollanda devleti bu kadar “salak” değil tabiî. Bu havalimanı zamanında, 1932 yılında “askerî havaalanı” olarak inşâ edilmiş ve bu amaçla kullanılmış. İkinci Dünya Savaşı’nda da oldukça hareketliymiş ve işe yaramış. Sonra tabiî 40 sene boyunca savaş yaşanmayınca, havaalanında çalışanların canları sıkılmasın diye 1980’lerde sivil uçuşlara açmışlar. Hal böyle olunca, ortaya bugünkü garip durum çıkmış.

     A 58 otobanına girince, yönümüzü batıya doğru çeviriyoruz. Heide ve Theetuin köyleri, Oirschot ilçesi, Groene Woud, Lieveld ve Spoordonk köyleri, Kattenberg ilçesi, Hild ve Vinkenberg köyleri ve Moergestel ilçesini geride bıraktıktan sonra, Tilburg ilçesine varıyoruz.

     212 bin 943 nüfûslu Tilburg, topraklarında bulunduğumuz Kuzey Brabant (Flm. Noord – Brabant) ilinin en büyük ikinci şehridir. Ama yine de “ilçe” statüsündedir. (Kuzey Brabant’ın en büyük şehri, oradan geldiğimiz 225 bin 220 nüfûslu Eindhoven ilçesidir.)

     Tilburg’un hemen doğu sınırında, otoban güneye doğru uzanıyor ve şehrin etrafında kavis çiziyor. Biz de şehre girmeden, şehrin doğu ve güney sınırlarını çizecek şekilde hareket ederek, şehrin en güneybatı noktası olan De Katsbogten semtinin yer aldığı noktada A 58 otobanından çıkıyor ve talî bir yol olan N 630 yoluna giriyoruz.

     Eindhoven’den bu yana önce kuzeye, sonra batıya doğru yaptığımız yolculukta, şimdi dimdik bir şekilde güneye doğru yolculuk ediyoruz. Çünkü hedefimiz, güneydeki Belçika sınırı ve Hollanda – Belçika sınırının ikiye böldüğü Baarle kasabası.

     N 630 yoluna girer girmez, sizi ilk olarak yolun sol (doğu) tarafında yer alan Goirle kasabası selamlıyor.

     Bundan sonraki yolumuz otoban değil, normal bir yol olduğu için, adını zikredeceğim yerleşim birimlerinin kenarlarından değil içinden geçtiğimi dikkate almanız gerekiyor.

     Goirle kasabasını geçer geçmez, hiç olmazsa asfalt olan N 630 yolunu da terk ediyor ve bu sefer tamamen patika olan 132 nolu yola giriyorum.

     Bu yol, Kürdistan’daki köy yollarından farksız ve bazen 3. vitese, bazen de 2. vitese takarak sürüyorum arabamı. Hatta her 200 – 300 metrede bir karşıma çukurlar çıkıyor ve sıklıkla 1. vitese takmak zorunda kalıyorum.

     Etraftaki manzara ise muhteşem. Tamamen yeşillik, değirmenler, çiftlikler ve inekler. Meşhur Hollanda inekleri bunlar. Türkiye’deki siz sevgili seçmenlerden ve particilerden daha iyi olmasınlar, çok severim bu inekleri.

     Arabanın camını açmış olduğum için, burnuma gelen samanlık ve çiftlik kokusu. Mayıs kokusu. Burnuma rıx kokusu geldiği için, kendimi memleketteymiş gibi hissediyor ve mutlu oluyorum. “Rıx kokusu” deyip gülmeyin! Dünyanın en etkileyici şiirleri, bu koku soluyarak kaleme alınmıştır.

     Otobanda 120 – 130 km / saat hızla giderken, şimdi 20 – 30 km / saat hızla gidiyorum. Koşsam daha hızlı gideceğim yani, anlayacağınız.

     132 no’lu patika yolun üzerinde ve etraftaki muhteşem manzarayı seyrede seyrede yolculuk ederken, sırasıyla Riel, Spaansehoek, Brakel ve Druisdijk köylerinden geçiyorum. Alphen – Oosterwijk köyünden de geçtikten sonra, nihayet 132 no’lu patika yoldan çıkıyor ve asfalt olan N 260 yoluna giriyorum.

     N 260 yoluna girince vitesi tekrardan yükseltiyor ve gaza basıyorum. Keyfim oldukça yerinde. Heyecanım da dorukta.

     N 260 yolu üzerinde sırasıyla Het Zand, Alphen, Boshoven, Venweg ve Boschhoven köylerini geride bırakarak, nihayet Hollanda – Belçika sınırının sıfır noktasında bulunan ve iki ülke arasında ikiye bölünmüş, haliyle sınır çizgisinin de kasabanın içinden geçtiği Baarle’ye varıyorum.

     Kasabaya girince ilginç bir şey oldu. İki ülke sınırını ararken, ve bir türlü bulamazken, arabayı kenara çekip insanlara soruyorum, “Hollanda – Belçika sınırı nerde?” diye, fakat “Arkada kaldı, geri dönün” cevabını alınca, meğerse hiç farkına bile varmadan sınırı geçtiğimi ve şu anda Belçika topraklarında olduğumu anlıyorum.

     Bir ülkeden diğer bir ülkeye girmişim ama farkına bile varmamışım. Medeniyet gibisi var mı, kardeşlerim? Ortadoğu’da ve İslam ülkelerinde bir ülkeden diğer bir ülkeye geçmeye çalıştığınızda, karşınıza çıkacak kilometrelerce uzunluktaki dikenliteller, tepesinde bayraklar (canı cehenneme hepsinin) dalgalanan askerî karakollar, “Kaçakçı” olabileceğiniz düşünülerek üzerinize doğrultulmuş olan silahlar, saatlerce süren sorgular…

     Almanya – Hollanda – Belçika arasında yaptığım bu güzel geziyi ve keyifli yolculuğu, Türkiye – İran – Irak – Suriye arasında yapabilir miyim sizce? Kaldı ki, Almanya, Hollanda ve Belçika, daha bundan 70 yıl önce birbirlerine karşı savaşırken ve birbirlerini boğazlarken, bizde, örneğin Türkiye ve İran 400 yıldan fazladır hiç savaşmamış oldukları halde… İnsan gerçekten hayret ediyor.

     Baarle, ikiye bölünmüş bir yerleşim birimi. Hollanda yarısı “Baarle – Nassau” adını taşıyor ve Kuzey Brabant (Flm. Noord – Brabant) ilinin Tilburg ilçesine bağlı bir köy durumunda. Belçika yarısı ise “Baarle – Hertog” adını taşıyor ve Anvers (Flm. Antwerpen) ilinin Turnhout ilçesine bağlı bir köy statüsünde.

     Hollanda parçası 76, 30 km²’lik bir mıntıkayı kapsarken, küçük parça olan Belçika parçası ise sadece 7, 48 km²’lik bir alana tekabül ediyor.

     Kasabanın toplam nüfûsu 9 bin 260. Bu nüfûsun 6 bin 668 kişisi Hollanda tarafında ve haliyle “Hollandalı”, 2 bin 592 kişisi Belçika tarafında ve haliyle “Belçikalı”.

     Aynı köylüdürler ama aynı ülkenin vatandaşı değiller. Ne garip, değil mi?

     Kasabanın içinde, arabamı uygun bir yere park ediyorum ve dışarı çıkıyorum. “Uygun bir yer” derken, bir mahallenin içinde, herhangi bir ıssız sokakta, kasaba sakinlerinin oturduğu evlerin önünde. Bu küçük, sakin kasabanın, uzaktan gelen misafiriyim şimdi. Hollywood’un çektiği yüzlerce filmde olduğu gibi. “Gizemli bir kasabaya, çoook çok uzaklardan bir yabancı geliyor”…

     Arabadan fotoğraf makinâmı ve not defterimi alıp dışarı çıkıyorum. Ve başlıyorum kasabayı gezmeye.

     Hollanda – Belçika sınırını çizen “sınır çizgileri”, kasabanın farklı farklı yerlerinde karşımıza çıkıyor. Bazen bir sokağın başında, bazen bir evin önünde, bazen bir lokantanın veya café’nin önünde, bazen bir okulun sonunda…

     Ne kadar ilginç birşey bu yaa? Küçük bir kasabanın içinde gezinti yaparken, bir ülkeden çıkıp başka ülkeye giriyor, sonra biraz sonra tekrar o ülkeden çıkıp önceki ülkeye geri giriyorsunuz. Ve bunu yaşadığınızı da, yola çizilen sınır işaretleri olmasaydı asla anlayamayacaktınız. Çünkü ne bir gümrük var ne bir karakol, ne de dikenliteller ve duvarlar…

     Sınır çizgileri, peşpeşe çizilen + işaretleri ile belirlenmiş. Bu sınır çizilen yerlerde, sınırı belirleyen + + + + + + + işaretlerinin bir tarafına Belçika’nın uluslararası trafik remzi B, bir tarafına da Hollanda’nın uluslararası trafik remzi NL imi yazılmış.

     İlginç olan, burası bitişik olan iki ayrı köy değil, burası tek köy. Köy ikiye bölünmüş. Burada yaşayan insanların hepsi birbirinin köylüsü, hepsi aynı köylüdürler ama aynı ülkenin vatandaşı değiller. Ne kadar garip, ne kadar ilginç bir olay, Allah’ım?..

     Sınır işaretlerinin iki tarafında oturanlar, biribirinin yakınları ve akrabaları. Evleri karşı karşıya. Pencereden baktıklarında biribirlerini görebiliyorlar. Çocukları sokakta beraber oynuyor, zaten aynı sokağı paylaşıyorlar. Akşam evinizden çıkıp hemen yanınızdaki aileye misafirliğe gittiğinizde, aslında yurtdışına çıkmış oluyorsunuz, kendi ülkenizden çıkıp başka bir ülkeye gitmiş oluyorsunuz. Halbuki yaptığınız tek şey, evinizden çıkıp hemen yanınızdaki eve misafirliğe gitmek. Fakat, heyhaaat, sizler farklı ülkelerin vatandaşlarısınız; farklı pasaportlara sahipsiniz.

     Çarşıdaki bir sokakta, yanyana duran iki dükkân düşünün, iki işyeri. Birinde işçi olarak çalışırsanız sigortanızı başka bir devlete, fakat hemen yanındaki dükkânda işe başlarsanız sigortanızı başka bir devlete ödemek zorundasınız. Çünkü sınır çizgisi, bu iki dükkânın arasından geçiyor. Yapışık komşu dükkânlar da olsalar, her biri farklı bir ülkenin toprağında.

     Bu nedir yaaa? Ne kadar enteresan, ne kadar tuhaf bir yer bu? Tam bana göre bir kasaba burası…

     Köyde gezinti yaparken, şunu düşündüm ister istemez: FIFA Dünya Kupası veya UEFA Avrupa Kupası maçlarında, diyelim ki Hollanda ile Belçika birbirleriyle eşleşseler, Hollanda – Belçika maçları bu köyde nasıl izlenir acaba? Tahmin ediyorum ki köylüler çarşıdaki meydana dev bir ekrân kurup birlikte izliyorlardır. Tabiî, köylülerin yarısı Hollanda’yı tutuyor, yarısı da Belçika’yı…

     Baarle’yi nasıl bir rûh haliyle gezdiğimi, Baarle sokaklarında gezerken hangi duygularla yürüyüş yaptığımı varın siz tahmin edin, kardeşlerim…

     Yazı hayatım boyunca hep “sınır öyküleri”ni yazmış, sınırlarda yaşanan dramları ve trajedileri kaleme almış bir yazar olarak, şiirlerimde de hep “sınır acısı”nı işlemiş bir şair olarak, burada, şu anda bulunduğum yerdeki “sınırlar”ın bana acı değil mutluluk verdiğini, duygularıma hüzün değil sevinç kattığını tüm içtenliğimle ifade etmek istiyorum.

     Hayatımda en nefret ettiğim şey olan “ulusal sınırlar”, bana hiç bu kadar tatlı, hiç bu kadar güzel gelmemişti…

     Demek ki, sevgili kardeşlerim, demek ki dünyanın en çirkin şeyleri bile medenî bir toplumun elinde birer güzellik ve zerafet nişanesi olabiliyor. Tıpkı, dünyanın en güzel şeylerinin (dîn, inanç), yobaz ve bağnaz toplumların elinde birer vahşet ve barbarlık nişanesi olabildiği gibi.

     Herşey insanda bitiyor demek ki. Yüzlerce makalemde ve onlarca konferansımda ifade ettiğim gibi: Sen eğer medenî isen, uygar isen, aydın bir insan isen, senin İslamcılık’ın da güzel olur, Solculuk’un da güzel olur, Kürt millîyetçiliğin de güzel olur. Ama sen bağnaz isen, fanatik isen, yobazın teki isen, senin İslamcılık’ın da çirkin ve bağnaz olur, Solculuk’un da çirkin ve bağnaz olur, Kürt millîyetçiliğin de çirkin ve bağnaz olur.

     Herşey insanda bitiyor, kardeşlerim. Güzel insanların elinde herşey güzel olur. Çirkin insanların elinde de herşey çirkin olur. İslamcılık, Solculuk, Kürt millîyetçiliği, herşey.

     Herşey insanda bitiyor. Onu realize edenin kişiliğinde ve karakterinde bitiyor.

     Kasabanın sokaklarında geziyorum. Gezerken de bol bol fotoğraf çekiyorum…

     Biraz sonra denk geldiğim bir sokağın başında çizilmiş sınır çizgilerinin önünde duruyorum. Orda durmamın sebebi, sokakta çocukların ve ailelerin geçmesi.

     Galiba okul çıkışı vaktine denk geldim ve bu sokak da okul yolu. Bu iyi oldu. Tam da aradığım çekimleri burada gerçekleştirebilirdim.

     Tam sınır çizgisinin olduğu yerde duruyorum ve sokakta bana doğru yürüyen herkesin fotoğrafını çekiyorum. Güzel görüntüler; sınır çizgisinin üstünde yürüyen insanlar, aileler, çocuklar, hatta hayvanlar, köpekler…

     Çocukların bazıları çok küçük. Galiba bunlar anaokulu çocukları. Hem resimlerini çekiyorum, hem de seviyorum, saçlarını okşuyorum.

     Sonra başıma topluyorum çocukları, birlikte fotoğraf çektirmek için. Makinâmı annelerine teslim ediyorum. Sınır çizgisinin tam üstünde durup, çocukları kucağıma alıyorum. Ve anneleri, resimlerimizi çekiyor…

     Alışveriş mi yapmışlar yoksa bahçeden mi koparmışlar bilmiyorum ama, nerdeyse her çocuğun elinde bir elma var ve büyük bir iştahla ısırıyorlar elmalarını. Onlar elmayı ısırıyor, ben de onları ısırıyorum. O kadar tatlılar ki çocuklar. Anneleri de bize bakıp gülüyorlar.

     Tam sınır çizgisinin üzerindeyim. Vücûdumun yarısı Hollanda’da, yarısı Belçika’da. Vücûdum ülkeler tarafından ikiye bölünmüş. Sol kucağıma oturttuğum çocuk Hollanda’da, sağ kucağıma oturttuğum çocuk Belçika’da.

     Böyle birkaç fotoğraf çektirdikten sonra, çocukları öpüyor ve bırakıyorum. Ellerini sallayıp “Hoşçakal” diyorlar bana.

     Kasabada yürümeye devam ediyorum…

     Biraz yürüyünce, ilginç bir olaya şahîd oluyorum. “Chaamseweg” isimli sokakta, Hollanda – Belçika sınırı, 10 numaralı evin tam ortasından geçiyor.

     Düşünün yaaa, ne kadar ilginç bir olay!.. Chaamse Sokağı – 10 adresindeki bu evin yarısı Hollanda yarısı Belçika topraklarında.

     Bu evde ikamet eden ailenin yerine kendinizi koysanıza. Evinizin bazı odaları başka bir ülke, bazı odaları da başka bir ülke. Evinizin içinde, bir odadan diğer odaya giderken, aslında bir ülkeden başka bir ülkeye gidiyorsunuz. Dünyada bu kadar garip bir olay olabilir mi?

     Diyelim ki siz oturma odasında eşinizle oturmuş televizyon seyrediyorsunuz. Çocuklarınız da çocuk odasında oyun oynuyorlar veya ders çalışıyorlar, ev ödevlerini yapıyorlar. Eşinizle sohbet ediyorsunuz. Diyalog şöyle:

     – Hânım, çocuklar nerde?

     – Yurtdışında.

     – Neeeeeeee, yurtdışında mı?

     – Evet, yan odada ders çalışıyorlar.

     – ???

     – 🙂 🙂 🙂

     Kasabada çok ilginç sürprizlerle karşılaştım ancak, buraya gelmeden önce de bildiğim ve o yüzden bir an önce görmek istediğim yeri henüz görmemiştim. Türkiye’deki hatta birçok Müslüman ülkelerdeki insanlar tarafından sosyal medyada, Twitter ve Facebook’ta fotoğrafı en çok paylaşılan yer. Türkiye, Ortadoğu ve İslam dünyasındaki insanlar tarafından sosyal medyada fotoğrafı en çok paylaşılan café.

     İnsanlara sora sora buldum yerini. O café, işte tam karşımda duruyor…

     Önce karşıdan birkaç fotoğrafını çektim. Sonra da terasında uygun bir masa bulup oturdum. “Uygun bir masa” derken, tabiî ki tam sınır çizgisinin olduğu yerdeki masayı kastettiğimi anlamışsınızdır.

     Café’nin terasında on – onbeş kadar masa vardı ancak çoğu boştu, sadece iki – üç masada insanlar oturmuş birşeyler içiyorlardı.

     Hollanda – Belçika sınırı, tam café’nin başladığı (veya bittiği) yerden geçiyordu. Café, Hollanda tarafına düşüyordu.

     Sınır çizgisinin tam geçtiği yere konulmuş masaya geçip oturdum. Kolumu kaldırarak, ortalıkta dolaşan garsonlara elimle “Ka were loo” işareti yaptım. Garsonlar geldiler; bir fincan sütlü ve şekerli kahve söyledim, “Serçavan” deyip ayrıldılar.

     Biraz sonra kahvem geldi. Bir yandan sıcak kahvemi yudumlarken, bir yandan da etrafımı seyrediyor, ortalığı inceliyordum. (Araştırmacı yazarım ya, o bakımdan yani)

     Hemen ötemdeki masada biri erkek üç kişi oturmuş sohbet ediyorlardı. Gözgöze gelince, sohbeti açtım:

     – Güzel ve ilginç bir kasaba. Buralı mısınız?

     Yanıtları bana erkek olan veriyordu:

     – Evet, kasabamız hoştur.

     – Siz hangi tarafın uyruğusunuz? Hollandalı mı Belçikalı mi? 🙂

     – Hollanda. 🙂 🙂 🙂

     – Güzel, memnun oldum. 🙂 🙂 🙂

     – Sağolun. Siz? Nerden geliyorsunuz?

     – Almanya’dan geliyorum. Frankfurt’tan Den Haag’a gidiyorum. Fakat sırf bu kasabayı görmek için otoyoldan çıkıp buraya geldim.

     – Vaay, demek önceden biliyordunuz kasabamızı. 🙂

     – Evet, internette fotoğraflarını görmüştüm. 🙂 Sınır olayı, bizim toplumumuzun ilgisini çeker.

     – Anlıyorum. Aslen hangi ülkedensiniz?

     – Kürdistan’lıyım. Türkiye Kürdistanı.

     – Kürt’sünüz demek…

     – Evet.

     – Biz de memnun olduk. Hollanda’da çok Kürt var. Severiz. Medenî insanlardır.

     – Sağolun. Öyleyizdir. Fakat bulunduğumuz coğrafyadaki devletler de biraz medenî olsaydı keşke.

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Onlar medenî olsaydı zaten başınıza bütün bu kötülükler gelmezdi. 🙂

     – Bravo. Nederland twelve points. 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Adamın yanındaki hânım, onun eşi. Genç kız da onların kızı. Karı – koca, kızlarıyla oturmuş birşeyler içiyorlar yani, anlayacağınız.

     Adamla karısına, yanlarındaki kızlarını işaret ederek sorunca öğreniyorum bunu:

     – Kızınız mı?

     – Evet.

     – Çok güzel bir kızınız var.

     Üçü birden gülüyor.

     Türkiye’de olsa kessin dayak yemiştim, ama “medenî toplumlar”da biraz daha rahatız tabiî. Eh yani, madem ki “medenî” bir toplumda yaşıyorum, benim gibi bir “gundî” bunu fırsata dönüştürmez mi? Artık adama bakarak konuşmayı bırakmış, direk kıza bakarak konuşmaya başlamıştım:

     – Bu güzel hânımın ismi nedir acaba, öğrenebilir miyim?

     – Julia.

     – Güzelliğiniz beni büyüledi, Julia.

     – Teşekkür ederim. Çok naziksiniz.

     – Benim adım da İbrahim.

     – Memnun oldum.

     Sonra kızın babasına döndüm tekrar:

     – Bayım, beni yanlış anlamazsanız, sizden bir ricam olacak. Eğer beni kırmazsanız çok mutlu olurum.

     – Buyur delikanlı.

     – Ben gazeteciyim, bir yazarım. Ülke ülke gezip “Seyahatname” kaleme alıyorum…

     – Yaaa, öyle miiii?..

     – Evet. Bu gezimden sonra da “Hollanda ve Belçika Seyahatnamesi” yazacağım. İyi bir okur kitlem var. Ülkenizi Türkiye’de en güzel şekilde tanıtmaya çalışacağım. Ülkenizdeki güzellikleri, kendi ülkemin insanlarıyla paylaşacağım…

     – Güzel bir çaba. Kutlarım. Peki bizden istediğin nedir?..

     – Şimdi bu “sınırlar”, biliyorsunuz, biz Ortadoğu insanlarıyız. Bizim coğrafyamızda sınırlar acı demek, gözyaşı demek, zûlüm demek. Ne yazık ki kaderimiz böyle. Bizim sınırlarımızda dikenliteller, duvarlar, askerî karakollar, gümrükler…

     – Hı hı…

     – Hal böyle olunca, bu kasabadaki bu durum, bizim toplumun çok ilgisini çeker. Zaten beni cezbeden ve bu kasabaya gelmeme sebep olan da bu…

     – Sizi çok iyi anlıyorum, yalnız bizim yapmamız gereken nedir?..

     – Sizden istediğim şu: Şimdi ben bu gezinin fotoğraflarını da paylaşacağım ya, yazacağım gezi yazılarında…

     – Evet…

     – Diyorum ki, meselâ güzel bir hânımla bir masada oturup karşılıklı kahve içsek, ama aslında ben başka bir ülkede olsam Julia ise başka bir ülkede, bu fotoğraf Türkiye’deki okurlarımın çoook çok ilgisini çeker. Herkes “Seyahatname”mi konuşur… 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – Beni yanlış anlamayınız. İnanın ki kalbimde hiçbir kötülük yok. Bunu sırf “Seyahatname”me renk katmak, gezi yazılarıma ilginçlik katmak için istiyorum…

     – Size inanıyorum delikanlı. İnsanlığınız, kalbinizin temizliği, sohbetinizden belli oluyor.

     – Teşekkür ederim bayım.

     – Eğer Julia razı olursa, bizim açımızdan sorun yok…

     Julia gülümsüyor ve hemen yerinden kalkıyor. Kız dünden razıymış… Acele ettiği için, kendisini uyarıyorum:

     – Kahveni masada unuttun, Julia. Fincanını da beraberinde getir.

     Dediğimi yapıyor. Sonra babasına dönüyorum tekrar:

     – Sizden isteklerimiz henüz bitmedi ama…

     – Daha ne var?..

     – Makinâ kendi kendine çalışmıyor, bayım. Fotoğraflarımızı siz çekeceksiniz…

     Adamın karısı kahkaha atıyor. Gülüyor bu duruma. Adam ise isyanlarda:

     – Şu işe bak yaa… Benim kızım yabancı bir erkekle başbaşa oturup kahve içecek, ben ikisine de bir güzel sopa vurmam gerekirken, bunu yapmayıp bir de mutlu mutlu fotoğraflarını mı çekeceğim?..

      Adamın karısı gülmekten yerlere yatıyor. Kocasının şaşkın haline bakıp bakıp gülüyor.

     Makinâyı adama veriyorum ve nasıl kullanacağını gösteriyorum. Sonra masama geçiyorum. Julia oturmuş bile, beni bekliyor.

     Önce Julia’ya “Kalk” diyorum, yerinden kaldırıyorum. Çünkü masa tam çizgi üzerinde değil, tamamı Hollanda tarafında. Masayı biraz yerinden oynatıyorum ve tam da Hollanda – Belçika sınırının üzerine gelecek şekilde diziyorum.

     Julia’ya “Geç otur karşıma” diyorum, oturuyor. Ben de karşısında oturuyorum.

     Şimdi, tam istediğim durumdayız.

     O kadar ilginç bir an ki, yüzlerce sayfalık makale yazsan “sınır” gerçeğini bu kadar iyi anlatamazsın.

     Güzel bir hânımla aynı masada oturmuş, karşılıklı kahve içiyor ve sohbet ediyoruz. Fakat heyhaaat, aynı masada oturmuş olmamıza rağmen, aslında her birimiz farklı bir ülkedeyiz. Ben Belçika’dayım, Julia ise Hollanda’da.

     Babası ardı ardına çekiyor fotoğraflarımızı.

     İşlem tamamlanınca, makinâyı getirip bana teslim ediyor. Sonra da kızına “Kalk” diyor, ama Julia kalkmıyor. Belli ki kalkmak istemiyor Julia, yanımda oturmak istiyor. Fakat bunu babasına söylemeye utanıyor. Araya giriyorum:

     – Bayım siz gidip eşinizle beraber oturun. Julia yanımda kalsın. Biz oturup biraz sohbet etmek istiyoruz. Ben zaten birazdan kalkıp gideceğim, yolculuğum uzun. Ben kalkınca o da yanınıza gelir tekrar.

     Adam kızına bakıyor ama kızdan çıt yok! Boynunu büküyor. Yanımda kalmak istediğini hareketleriyle öyle belli ediyor ki, adam da salak değil ya, anlıyor bunu.

     Adam mecbur kalıyor, kızını yanımda bırakıp eşinin yanına gidiyor. Onlar karı – koca otururken, adamın karısına bakıyorum, yani Julia’nın annesine. Deminden beri kahkaha atıp gülen o kadın gitmiş, yerine sinsi sinsi bana bakan bir kadın gelmiş. Okumaya çalıştım ve bu kıskanç ve öfkeli bakışları bir tür “kaynana bakışlarına” benzettim açıkçası…

     Onlar öbür masada otururlarken, ben ve Julia da kendi masamızda oturmuş sohbet ediyorduk. Julia çok mutluydu. Aslında, doğru konuşmak gerekirse, bu masaya gelip oturduğumdan beri, ötedeki masada anne ve babasıyla oturmuş olan Julia’nın gözlerini üzerimden ayırmadığını farketmiştim ben. Babasıyla bu kadar cesaretli konuşmam da bundan kaynaklanıyordu. Farkına varmıştım, sürekli bana bakıyordu.

     Oturup sohbet ettik dakikalarca, bir yandan da kahvelerimizi yudumlayarak. San’âttan, edebiyattan, müzikten, aşktan, herşeyden konuşuyorduk.

     Ancak seyyâhlar için herşey günlük, hatta saatliktir. Ayrılma vakti gelmişti.

     Önce Julia’dan, sonra da anne – babasından hatır isteyip ayrıldım oradan. Park halindeki arabama doğru yürüdüm.

     Arabaya girince, navigasyona bir sonraki hedefimi yazdım: “Kinderdijk”… Hollanda’nın sembolü olan değirmen köyü…

     Çok hoş vakit geçirmiştim Baarle’de, Hollanda – Belçika sınırının içinden geçtiği ve iki ülke tarafından ikiye bölünmüş olan bu şirin kasabada…

     * * *

     Yeryüzünün tamamı, üzerinde yaşadığımız bu gezegen, tüm insanlık ailesi için vatandır, yurttur, memlekettir. Sadece insanlar için değil, aynı zamanda tüm hayvanlar ve bitkiler için de. Onlar da can taşıyorlar ve bu yeryüzü coğrafyasında bizlerle birlikte yaşıyorlar. Bizimle hem yanyana, hem içiçe.

     Kızılderili reisi Joseph’in çok güzel bir sözü vardır. Şöyle der: “Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu. Onu bölmek insanlara düşmez.”

     Bu söze pek kulak asmamış olan insanoğlu, savaşlar ve siyasî rekabetlerle vücûda getirdiği tarihi boyunca sürekli olarak sınırlar çizmiştir. Üstelik bu sınırlar, neredeyse istisnâsız denecek oranda hep “yanlış” ve “haksız” bir şekilde olmuştur.

     Bu sınırlar kimileyin coğrafî yapılar, dağlar ve nehirler esas alınarak çizilmiş, kimileyin de coğrafî etkenler göz önüne alınmadan yapılmıştır. Sadece kendilerine ait veya kendilerinin yaşadıkları yerlerin sınırlarını oluşturmakla yetinmeyen insanoğlu, başkalarına ait coğrafyaların sınırlarını bile, hem de masa başında ellerinde bastonla çizmekten çekinmemiştir.

     İster coğrafî yapılar gözetilerek çizilmiş olsun, ister gözetilmeden, ister kendi yaşam alanlarını belirlerken olsun, ister başkalarına ait toprak parçalarını bölüp parçalarken olsun, anakaradan oldukça uzak olan bir ada üzerinde kurulu “ada devletleri” hariç, gezegenimiz üzerindeki tüm sınırların yanlış, hatalı ve adaletsiz bir şekilde çizildiğini söylersek, yanılmış olmayız.

     Mutlaka savaşlar ve çatışmalar sonucunda ve bu savaşların galipleri tarafından çizilen bu sınırlar dâhilinde kalan ülkelerin iç siyasetlerinde, sözkonusu “ulusal sınırlar” kutsanıp dokunulmazlaştırılmış ve bu sınırlar ordularla koruma altına alınmıştır.

     Hemen her ülkenin, sınıra yakın bölgelerinde yaşayan insanlarının, vatandaşı oldukları ülkenin dilini değil, komşu oldukları ülkenin dilini konuştukları gerçeği, bu sınırların gerçekten “adaletsiz” bir şekilde çizildiğini, üzerinde sosyolojik ve etnolojik bir araştırma yapmaya gereksinim bırakmayacak şekilde gösteriyor zaten.

     Oturduğunuz köy veya ilçenin bir gün ansızın birtakım güçler tarafından ikiye bölündüğünü ve bazı akraba ve arkadaşlarınızın sınırın öte tarafında kaldıklarını, artık onlarla “pasaport” veya “vize” olmadan görüşmenizin imkânsız olduğunu bir an olsun tasavvur etmenizi salık veririm. Çok acı, değil mi?

     Kendi köyünüzü düşünün, ya da ilçenizi. Ortasında bir dere veya nehir akıyor. Akan suyun üzerinde de köprü var. Bir savaş yaşanıyor ve savaştan sonra yeni sınırlar çiziliyor. Daha sonra kutsanıp “dokunulmazlık” addedilecek olan ulusal sınırlar. Ve iki devlet arasında çizilen sınır, sizin köyünüzün ortasından geçen nehir kabul ediliyor. Köyünüzü ikiye bölüyorlar. Köyün yarısı bir ülkenin, yarısı da başka bir ülkenin vatandaşı oluyor. Sizin kuzenlerinizden, çocukluk arkadaşlarınızdan bazıları, hatta belki de sevdiğiniz kız, sözlünüz, nişanlınız, sınırın öte tarafında kalıyor. Onların evi derenin öbür tarafında olduğu için, öbür devletin tebâsı oluyorlar. Aynı köylüsünüz ama artık aynı ülkenin vatandaşı değilsiniz. Artık biribirinizle pasaport olmadan görüşemezsiniz. Sahi ya, ne yaparsınız?

     Bu nasıl bir zûlüm böyle? Neyi paylaşamıyor insanoğlu? Şart mı “benim, senin, onun” demek? “Hepimizin” demek bu kadar zor mu? Yeryüzünü, toprağı ve suları yaratan Cenab-ı Allah, yemyeşil bir dağın iki yamacını, mavi mavi akan ırmağın iki yakasını birbirinden farklı mı yaratmıştır ki, dağın bir yamacından öbür yamacına veya ırmağın bir tarafından öbür tarafına pasaportla geçelim? Dikenlitellerin bir tarafından öbür tarafına geçtiğim zaman, direkte asılı bayraktan başka değişen ne ki?

     İnsanlar aynı insanlar, amcaçocukları, teyzekızları, konuşulan dil aynı dil, toprak aynı toprak, coğrafya aynı coğrafya. 

     Coğrafyaların isimleri, Allah’ın Âdem’e öğrettiği isimler gibidir, kutsaldırlar; ancak devlet isimleri ve sınırlarını devlet erkinin belirlediği ülke isimleri öyle değildir, yapaydırlar. İnsan iradesiyle konulmuş yapay isimler, haritalarda yazan isimlerdir; haritada yazılması yasak olan isimler ise, Allah’ın Âdem’e öğrettiği isimlerdendir, kutsaldırlar.

     Toprağa yeni sınırlar çizmeye kalkışanlar da, var olan sınırları kutsayıp dokunulmaz addedenler de aynı şeyi yapıyorlar; toprağın parçalanmasını, bölünmesini kabul ediyorlar. Onların karşı olduğu husus toprağın parçalanması değil, toprağın kendi istekleri doğrultusunda parçalanmaması.

     Toplumların, toplulukların arasına sınırlar çekilmesi bile başlıbaşına bir itiraz duygusu oluşturmalı aslında. Bu da yetmiyormuş gibi, bazı devletler, habire yeni sınırlar çizmeye, yeni duvarlar örmeye çalışıyorlar. Kimileri zaten bölük pörçük olmuş yeryüzü coğrafyasını daha da bölüp parçalamak, ülkeleri daha da parçalayıp daha küçük ülkeciklere bölmeye çalışırken, kimileri de zaten bölünme ve parçalanma sonucu çizilmiş sınırların varlığı ile yetinmeyip, o sınırı daha da belirgin hale getirmek için daha çok duvarlar, dikenliteller örme derdine düşmüşler.

     Bölünen yerleşim birimlerinde yaşamlar, sevdâlar, sevinçler ve hüzünler de bölünür. Toprak parçalandığı zaman, herşey parçalanmış demektir. Toprağı parçalamak, ortak değerleri, ortak tarihi, ortak inançları, ortak idealleri, ortak yaşamları, ortak sevinç ve hüzünleri parçalamak demektir.

     Türkiye – Suriye, Türkiye – Irak, Türkiye – İran, Suriye – Irak, Irak – İran sınırlarının çizilip dikenlitellerin örüldüğü kadim Kürdistan topraklarında ilçelerin ve köylerin ikiye bölünmüş olmasını, yerleşim birimlerinin arasında dikenliteller örülmüş olmasını ve bu dikenlitellerin amcaçocuklarını, teyzeçocuklarını biribirinden koparmış olduğunu, bu insanların biribirleriyle görüşemediğini bir gün bile kendilerine dert edinmemiş, bunun dâvâsını gütmemiş insanların kalkıp “Vatan bölünmez” nutukları atması şaklabanlıktan ve soytarılıktan başka nedir ki?

     Vatanı sevmenin ilk adımı, toprağı sevmektir. Toprağı sevmek ise, toprağa çizilen ulusal sınırlara ve aileler arasına örülen dikenlitellere karşı çıkmayı gerektirir. Bir gümrük kapısında veya askerî karakolda sınırları biten toprak parçasına “vatan” değil, “açıkhava hapishanesi” denir çünkü. “Vatan”, sınırları insan eli ve iradesiyle çizilen, adına devlet denen bir güç tarafından egemenlik altında tutulan toprak parçalarına değil, içinden ırmaklar akan, dağlar yükselen, göller bulunan, kıyılarına deniz dalgalarının vurduğu, ortak tarih ve kaderin yaşandığı, sevinç ve hüzünlerin paylaşıldığı coğrafyalara denir. Ve vatanın üzerinde güçlü bir devlet değil, masmavi bir gökyüzü vardır.

     Nehirlerin akan suyunda insanların ortak geçmişi, ortak anıları, ortak acıları, ortak sevinçleri, ortak hüzünleri, ortak şarkıları, ortak şiirleri, ortak sevdâları, ortak aşkları vardır.

     Toprakları bölmek ve parçalamak için değil, sulamak, bereketlendirmek, çoğaltmak, birleştirmek, elleri ve yürekleri birleştirmek için akar nehirler. Nehirler bunun için akarken, bunların “sınır” yapılıp suyun iki yakasındaki insanları birbirinden koparmak ne kadar acı bir durum! Ne kadar büyük bir zûlümdür bu!

     Çünkü devletler, insandan korkuyorlar. İnsanlar ne kadar bir olursa, birarada olursa, devletler o kadar zayıf düşüyorlar.

     Devletler, insanların zaafından alıyorlar güçlerini. İnsan zayıfladıkça devlet güçleniyor; insanın güçlü olduğu yerde ise devletlerin gücü kırılıyor.

     Onun için korkuyorlar insandan, devletler. İnsanların biraraya gelmesinden, kucaklaşmasından, paylaşmasından korkuyorlar. Bölmek, parçalamak istiyorlar insanları. Güçlerine güç katmak için istiyorlar bunu.

     İnsanlar ne kadar barış içinde yaşarsa, ne kadar birbirlerini severse, ekinlerini ve üretimlerini ne kadar çok paylaşırlarsa, o kadar çabuk yıkılıyor devletlerin saltanatı. Ve insanlar, topluluklar, toplumlar, ne kadar çok kavga ederse, o kadar ömrü uzuyor devlet dediğimiz otoritenin.

     İnsanların hep kavga etmesini istiyorlar, savaşmasını, birbirlerini öldürmesini istiyorlar. Çünkü insanlar ne kadar çok birbirini öldürürse, devletlerin ömrü de o kadar fazla uzuyor. Bunun için insanları birbirinden ayırıyor, ayırdıklarını da birbirlerine karşı kışkırtıyorlar, birbirlerine düşman ettiriyorlar.

     İnsan hep farklı olana düşman olsun istiyorlar. Farklılıklar ne kadar kaşınırsa, bundan o kadar fazla düşmanlık doğuyor çünkü. İnsanların dilleri farklı olana, dînleri farklı olana, mezhepleri farklı olana, kültürleri farklı olana düşman olmasını istiyorlar hep.

     İnsanlar arasına sürekli sınırlar, dikenliteller örmek istiyorlar. İnsanı insandan koparmak istiyorlar. Uludere ile Zaxo arasına ördükleri gibi, Nusaybin ile Qamîşlo arasına ördükleri gibi, Ceylanpınar ile Raselayn arasına ördükleri gibi.

     Devletler insanların arasına sürekli sınırlar çizmek istiyorlar, karakollar kurmak istiyorlar, dikenliteller örmek istiyorlar, duvarlar inşâ etmek istiyorlar. Bunları aşmaya çalışanları da “Kaçakçı” olarak damgalayıp savaş uçaklarıyla başlarına bombalar yağdırıyorlar.

     İnsanlar birbirini görmesin istiyorlar, birbiriyle konuşmasın, birbiriyle dertleşmesin, birbiriyle paylaşmasın, insanlar birbirini sevmesin, insanlar birbirini koklamasın istiyorlar.

     Bundan korkuyorlar.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 9

FOTOĞRAFLAR:

06... 01

Baarle, ikiye bölünmüş bir yerleşim birimi. Hollanda yarısı “Baarle – Nassau” adını taşıyor ve Kuzey Brabant (Flm. Noord – Brabant) ilinin Tilburg ilçesine bağlı bir köy durumunda. Belçika yarısı ise “Baarle – Hertog” adını taşıyor ve Anvers (Flm. Antwerpen) ilinin Turnhout ilçesine bağlı bir köy statüsünde.

06... 02

Hollanda parçası 76, 30 km²’lik bir mıntıkayı kapsarken, küçük parça olan Belçika parçası ise sadece 7, 48 km²’lik bir alana tekabül ediyor.

06... 03

Kasabanın toplam nüfûsu 9 bin 260. Bu nüfûsun 6 bin 668 kişisi Hollanda tarafında ve haliyle “Hollandalı”, 2 bin 592 kişisi Belçika tarafında ve haliyle “Belçikalı”.

Aynı köylüdürler ama aynı ülkenin vatandaşı değiller. Ne garip, değil mi?

06... 04

Sınır çizgileri, peşpeşe çizilen + işaretleri ile belirlenmiş. Bu sınır çizilen yerlerde, sınırı belirleyen + + + + + + + işaretlerinin bir tarafına Belçika’nın uluslararası trafik remzi B, bir tarafına da Hollanda’nın uluslararası trafik remzi NL imi yazılmış.

İlginç olan, burası bitişik olan iki ayrı köy değil, burası tek köy. Köy ikiye bölünmüş. Burada yaşayan insanların hepsi birbirinin köylüsü, hepsi aynı köylüdürler ama aynı ülkenin vatandaşı değiller. Ne kadar garip, ne kadar ilginç bir olay, Allah’ım?..

06... 05

Sınır işaretlerinin iki tarafında oturanlar, biribirinin yakınları ve akrabaları. Evleri karşı karşıya. Pencereden baktıklarında biribirlerini görebiliyorlar. Çocukları sokakta beraber oynuyor, zaten aynı sokağı paylaşıyorlar. Akşam evinizden çıkıp hemen yanınızdaki aileye misafirliğe gittiğinizde, aslında yurtdışına çıkmış oluyorsunuz, kendi ülkenizden çıkıp başka bir ülkeye gitmiş oluyorsunuz. Halbuki yaptığınız tek şey, evinizden çıkıp hemen yanınızdaki eve misafirliğe gitmek. Fakat, heyhaaat, sizler farklı ülkelerin vatandaşlarısınız; farklı pasaportlara sahipsiniz.

06... 06

Yazı hayatım boyunca hep “sınır öyküleri”ni yazmış, sınırlarda yaşanan dramları ve trajedileri kaleme almış bir yazar olarak, şiirlerimde de hep “sınır acısı”nı işlemiş bir şair olarak, burada, şu anda bulunduğum yerdeki “sınırlar”ın bana acı değil mutluluk verdiğini, duygularıma hüzün değil sevinç kattığını tüm içtenliğimle ifade etmek istiyorum.

Hayatımda en nefret ettiğim şey olan “ulusal sınırlar”, bana hiç bu kadar tatlı, hiç bu kadar güzel gelmemişti…

Demek ki, sevgili kardeşlerim, demek ki dünyanın en çirkin şeyleri bile medenî bir toplumun elinde birer güzellik ve zerafet nişanesi olabiliyor. Tıpkı, dünyanın en güzel şeylerinin (dîn, inanç), yobaz ve bağnaz toplumların elinde birer vahşet ve barbarlık nişanesi olabildiği gibi.

Herşey insanda bitiyor demek ki. Yüzlerce makalemde ve onlarca konferansımda ifade ettiğim gibi: Sen eğer medenî isen, uygar isen, aydın bir insan isen, senin İslamcılık’ın da güzel olur, Solculuk’un da güzel olur, Kürt millîyetçiliğin de güzel olur. Ama sen bağnaz isen, fanatik isen, yobazın teki isen, senin İslamcılık’ın da çirkin ve bağnaz olur, Solculuk’un da çirkin ve bağnaz olur, Kürt millîyetçiliğin de çirkin ve bağnaz olur.

Herşey insanda bitiyor, kardeşlerim. Güzel insanların elinde herşey güzel olur. Çirkin insanların elinde de herşey çirkin olur. İslamcılık, Solculuk, Kürt millîyetçiliği, herşey.

Herşey insanda bitiyor. Onu realize edenin kişiliğinde ve karakterinde bitiyor.

06... 07

Tam sınır çizgisinin üzerindeyim. Vücûdumun yarısı Hollanda’da, yarısı Belçika’da. Vücûdum ülkeler tarafından ikiye bölünmüş. Sol kucağıma oturttuğum çocuk Hollanda’da, sağ kucağıma oturttuğum çocuk Belçika’da.

06... 08

Biraz sonra denk geldiğim bir sokağın başında çizilmiş sınır çizgilerinin önünde duruyorum. Orda durmamın sebebi, sokakta çocukların ve ailelerin geçmesi.

Galiba okul çıkışı vaktine denk geldim ve bu sokak da okul yolu. Bu iyi oldu. Tam da aradığım çekimleri burada gerçekleştirebilirdim.

06... 09

Tam sınır çizgisinin olduğu yerde duruyorum ve sokakta bana doğru yürüyen herkesin fotoğrafını çekiyorum. Güzel görüntüler; sınır çizgisinin üstünde yürüyen insanlar, aileler, çocuklar, hatta hayvanlar, köpekler…

06... 10

Biraz yürüyünce, ilginç bir olaya şahîd oluyorum. “Chaamseweg” isimli sokakta, Hollanda – Belçika sınırı, 10 numaralı evin tam ortasından geçiyor.

Düşünün yaaa, ne kadar ilginç bir olay!.. Chaamse Sokağı – 10 adresindeki bu evin yarısı Hollanda yarısı Belçika topraklarında.

06... 11

Bu evde ikamet eden ailenin yerine kendinizi koysanıza. Evinizin bazı odaları başka bir ülke, bazı odaları da başka bir ülke. Evinizin içinde, bir odadan diğer odaya giderken, aslında bir ülkeden başka bir ülkeye gidiyorsunuz. Dünyada bu kadar garip bir olay olabilir mi?

Diyelim ki siz oturma odasında eşinizle oturmuş televizyon seyrediyorsunuz. Çocuklarınız da çocuk odasında oyun oynuyorlar veya ders çalışıyorlar, ev ödevlerini yapıyorlar. Eşinizle sohbet ediyorsunuz. Diyalog şöyle:

– Hânım, çocuklar nerde?

– Yurtdışında.

– Neeeeeeee, yurtdışında mı?

– Evet, yan odada ders çalışıyorlar.

– ???

– 🙂 🙂 🙂

06... 12

Oraya gitmek isteyişimizin sebebi, Türkiye’deki hatta birçok Müslüman ülkelerdeki insanlar tarafından sosyal medyada, Twitter ve Facebook’ta fotoğrafı en çok paylaşılan yerin fotoğrafını bizzat kendimiz çekmek. Türkiye, Ortadoğu ve İslam dünyasındaki insanlar tarafından sosyal medyada fotoğrafı en çok paylaşılan café’de oturup bir kahve içmek.

06... 13

Sınırları dikenlitellerle, duvarlarla ve askerî karakollarla çevrilmiş, çoğu yerlerinde mayınlar döşenmiş, bir ülkeden diğer ülkeye serbestçe gitmenin hayâl bile edilemediği İslam dünyasında, Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinde yaşayan insanların Avrupa’daki bir pastane niçin bu kadar ilgisini çekiyor, anlaması hiç de zor değil sanırım. Çektiğimiz ve yazının altında paylaştığımız fotoğraflara baktığınızda, bunun sebebini rahatlıkla anlarsınız…

06... 14

Sosyal medyada, Twitter ve Facebook’ta bu café’nin fotoğrafını ben de defalarca gördüm. Türkiye’deki ve Ortadoğu ülkelerindeki insanlar sıklıkla paylaşıyorlardı. Özellikle de acılı tarihlerinde 33 Kurşun’lar, Roboskî’ler yaşamış olan Kürtler çok paylaşıyorlardı bu fotoğrafı. Hatta birkaç kez kendim de paylaştım. Ancak orayı bizzat görmemiştim. Hollanda’ya da Belçika’ya da daha önce onlarca kez gelmiş olmama rağmen, böyle bir yerin varlığından haberdar değildim ve herkes gibi ben de sosyal medyada görünce haberdar oldum. Bunu ilk gördüğüm ve haberdar olduğum günden beridir de, ilk fırsatta orayı ziyaret etmeyi kafaya koyduğumu ise, bizi yakından tanıyan okurlarımıza anlatmamıza gerek yok.

06... 15

Hollanda veya Belçika’ya bir daha gitmenin nasip olacağı günü iple çekiyordum bu yüzden ve işte o gün, bu gündü.

İşte o ân…

06... 16

İnsanlara sora sora buldum yerini. O café, işte tam karşımda duruyor…

06... 17

Medeniyet gibisi var mı?..

06... 18

Bir ülkeden diğer bir ülkeye girmişim ama farkına bile varmamışım. Medeniyet gibisi var mı, kardeşlerim? Ortadoğu’da ve İslam ülkelerinde bir ülkeden diğer bir ülkeye geçmeye çalıştığınızda, karşınıza çıkacak kilometrelerce uzunluktaki dikenliteller, tepesinde bayraklar (canı cehenneme hepsinin) dalgalanan askerî karakollar, “Kaçakçı” olabileceğiniz düşünülerek üzerinize doğrultulmuş olan silahlar, saatlerce süren sorgular…

06... 19

Almanya – Hollanda – Belçika arasında yaptığım bu güzel geziyi ve keyifli yolculuğu, Türkiye – İran – Irak – Suriye arasında yapabilir miyim sizce? Kaldı ki, Almanya, Hollanda ve Belçika, daha bundan 70 yıl önce birbirlerine karşı savaşırken ve birbirlerini boğazlarken, bizde, örneğin Türkiye ve İran 400 yıldan fazladır hiç savaşmamış oldukları halde… İnsan gerçekten hayret ediyor.

06... 20

Önce karşıdan birkaç fotoğrafını çektim. Sonra da terasında uygun bir masa bulup oturdum.

06... 21

“Uygun bir masa” derken, tabiî ki tam sınır çizgisinin olduğu yerdeki masayı kastettiğimi anlamışsınızdır.

06... 22

Önce Julia’ya “Kalk” diyorum, yerinden kaldırıyorum. Çünkü masa tam çizgi üzerinde değil, tamamı Hollanda tarafında. Masayı biraz yerinden oynatıyorum ve tam da Hollanda – Belçika sınırının üzerine gelecek şekilde diziyorum.

Julia’ya “Geç otur karşıma” diyorum, oturuyor. Ben de karşısında oturuyorum.

Şimdi, tam istediğim durumdayız.

O kadar ilginç bir an ki, yüzlerce sayfalık makale yazsan “sınır” gerçeğini bu kadar iyi anlatamazsın.

06... 23

Güzel bir hânımla aynı masada oturmuş, karşılıklı kahve içiyor ve sohbet ediyoruz. Fakat heyhaaat, aynı masada oturmuş olmamıza rağmen, aslında her birimiz farklı bir ülkedeyiz. Ben Belçika’dayım, Julia ise Hollanda’da.

06... 24

Bu fotoğrafta ne görüyorsunuz? Aynı masada oturmuş kahve içen iki insan. Peki ya şu anda bu iki insandan her birinin farklı bir ülkede olduğunu söylersek?..

Evet, Hollanda – Belçika sınırını çizen sınırlar, tam da masamızın altından geçiyor…

06... 25

Şu anda iki ülkenin tam ortasındayım, sıfır noktasının tam üzerinde…

Vücûdumun yarısı Hollanda’da, yarısı Belçika’da…

Sol gözüm, sol kulağım, sol yanağım, sol kolum, sol elim, sol bacağım ve sol ayağım Hollanda’da, sağ gözüm, sağ kulağım, sağ yanağım, sağ kolum, sağ elim, sağ bacağım ve sağ ayağım ise Belçika’da…

“Yaprak döken yanım” Hollanda’da, “bahar bahçe yanım” Belçika’da…

“Uzay çağındaki ayağım” Hollanda’da, “ham çarık, kıl çorap içindeki” Belçika’da…

“Esfel’es- sâfilîn” yanım Hollanda’da, “melekût-i âlâ” yanım Belçika’da…

“Kuru bir balçık” yanım Hollanda’da, “Allah’ın rûhu” yanım Belçika’da…

Şeytanî orduları besleyen yanım Hollanda’da, Rahmanî orduları besleyen yanım Belçika’da…

Yusuf’un zindanı Hollanda’da, Süleyman’ın tahtı Belçika’da…

Azer’in putlarını kıran baltam Hollanda’da, yanmaya razı olduğum ateşim Belçika’da…

Mekke dönemim Hollanda’da, Medine dönemim Belçika’da…

“Lâ İlahe” isyanım Hollanda’da, “İllallah” itaatim ise Belçika’da…

Şehrin arasında yalnızlık ızdırâbı çeken Ebû Talib Hollanda’da, çölde tek başına yaşadığı halde kendini yalnız hissetmeyen Hamza ise Belçika’da…

İmam Hasan “barışçı” yönüm Hollanda’da, İmam Hüseyin “savaşımcı” yönüm ise Belçika’da…

“Sarayda ama mutsuz” Mevlânâ Celaleddîn Hollanda’da, “sürgünde ama mutlu” İbn-i Haldun ise Belçika’da…

Dilimde hece hece sevgiyi büyüten Yunus Emre yanım Hollanda’da, içimde gizli gizli Hasan Sabbah büyüten yanım Belçika’da…

“Yetmez ama Evet” diyen İdris-i Bitlisî yanım Hollanda’da, “Evet ama Yetmez” diyen Şeref Xan yanım ise Belçika’da…

Ahmed-i Xanî, Fâkih-i Teyran ve Molla Mansur Güzelsoy “yerelliğim” Hollanda’da, Malcolm X, Jomo Kenyatta ve Léopold Sédar Senghor “evrenselliğim” Belçika’da…

Endülüs’te kaybettiğim medeniyetim Hollanda’da, Hewlêr’de yeniden dirilen benliğim ise Belçika’da…

1925 kıyâmım Hollanda’da, 1946 dirilişim ise Belçika’da…

Rohingya’da bıraktığım kayıp ülkem Hollanda’da, Rojava’da yeniden doğan ülkem Belçika’da…

“Aynı gözle yüz değişik ülkeyi gezen” gazeteci Hollanda’da, “aynı ülkeye yüz değişik gözle bakan” yazar Belçika’da…

“Yazdıklarını yaşayan” yanım Hollanda’da, “yaşadıklarını yazan” yanım Belçika’da…

Bosna, Gazze, Bahreyn, Keşmir, Arakan, Patani, Doğu Türkistan ve Açe Sumatra yanım Hollanda’da, Qamîşlo, Diyarbekir, Botan, Ceylanpınar, Siirt, Şemdinli, Amêdiye, Erbil, Süleymaniye, Kirmanşâh, Senendec, Mehâbâd ve Urmiye yanım ise Belçika’da…

“Müslüman Kürt” yanım Hollanda’da, “Kürt Müslüman” yanım Belçika’da…

“Bir yanımız evrensel; dünyanın tokadını yediğimiz kardeşlik” Hollanda’da, “Bir yanımız yerel; evimize kadar giren kalleşlik” Belçika’da…

İstanbul – Fatih yanım Hollanda’da, Diyarbakır – Bağlar yanım Belçika’da…

“Irkımız inancımızdır vatanımız dünya” diyen yanım Hollanda’da, “Bijî azadîya gelê me” diyen yanım Belçika’da…

Frankfurt – Den Haag hattındaki gerçeklerim Hollanda’da, Diyarbakır – İstanbul hattındaki ideallerim ise Belçika’da…

İnsanlarla kavga eden ideolojik yanım Hollanda’da, hayvanlarla ve bitkilerle arkadaş olan ekolojik yanım Belçika’da…

Allah’ın her tür râhmeti, bereketi karşısında duyarsız, kendisine sunulan nimetlere ve imkânlara şükretmeyen, hamdetmeyen, önüne serilen dünyanın içindeki küçük bir köyün bile kıymetini bilmeyen, cahil, tatminsiz yanım Hollanda’da, tam aksine, küçük bir köyün içinde gezegenler keşfeden, yürüdüğü dar bir sokakta dünyalar bulabilen, yorumsuz bakan çocukların gözlerinde denizler, okyanuslar, hedefsiz uçan kuşların kanatlarında dağlar, iklimler görebilen yanım ise Belçika’da…

Dünyayı versen yine de gözü doymayan yanım Hollanda’da, bir sıcak tebessüme dünyaları fedâ eden yanım Belçika’da…

“We men ye’mel misqale zerretîn şerren yerehu” Hollanda’da, “Femen ye’mel misqale zerretîn xeyren yerehu” Belçika’da…

Suyun üstündeki yeşil dünyada mutsuz bir hayat yaşayan “İbrahim bey” Hollanda’da, suyun altındaki mavi dünyada mutlu bir yaşam süren “Sediyani kardeş” ise Belçika’da…

 

2528 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

20 Cevap Erdem ve Bilgelik Arıyorsan Nehirlerin Akıntısını Takip Et – 6

  1. Salih Tunalı dedi ki:

    Çok haklısın, iki devlet gayrimüslimdir, sınır sorununu evrensel ölçülerde çözmüşler, uğrunda ölecek bir sınırları yok.

    Telörgüsüz, mayınsız, sınırların belirlenmediği bir dünya mümkünmüş.

  2. Bekir Duvarcı dedi ki:

    Brayê hêja,

    Medeniyet sadece kendinden olana sunulan hüsn-i niyet olmamalı. Ortadoğu’ya bomba yağdıran ekiptedir Belçika….

  3. Suzan Akgül Yıldırım dedi ki:

    Brayè hèja, tu her hebi, emeka te hêjaye. Qelema te hèjaye, tu her bji.

  4. Yasin Çolak dedi ki:

    Abi iki çocuk da sarışın, nasıl çıkaracağız? Bari birini renkli tutsaydın.

  5. İlhan Kanat dedi ki:

    Abi valla süpermis ya, eline yüreğine sağlık, yaşamış gibi oldum. “Ka were loo”, “Serçavan”, bu kelimeler de başka bi güzel olmuş :)))

    Kazasız belasız inşallah abe İzmir’den, Dokuz Eylül İlahiyat’tan çok çokkk selamlar, inşallah görüşmek nasip olur tekrar, selametle.

  6. Orhan Sevil dedi ki:

    Umarım her anınız böyle heyecan verici bir durumda hayatınızı yaşarsınız.
    Çok güzel bir gezi olmuş…

  7. Zaza Sari dedi ki:

    Bizimkiler yeni yeni duvar örüyor.

  8. Sabir Güvenilir dedi ki:

    Hocam demek ki medeniyet dediğin çoook dişi kalmış canavar

  9. Salih Kalkan dedi ki:

    Burda “geçme vururum” sloganı var sınırda.

  10. Memet Kılıç dedi ki:

    Üstad,

    bu otoban isimlerini de yazmakla iyi etmişsin, birgün müritlerin aynı yolları gitmek için törenler düzenleyecekler, o zaman çok yararlanırlar :)))

    Şaka ve kıskançlık bir tarafa, güzel yazıyorsunuz, içinde önemli mesajlar da var.

    Elinize sağlık.

    Selam ve saygılarımla.

  11. Şirin Mine Kılıç dedi ki:

    Elinize sağlık 🙂

  12. Ayşe Hafsa Bilgin dedi ki:

    Güzel bi nokta, kaleminize sağlık hocam…

  13. Musacarullahserdar Yıldırım dedi ki:

    Ezê bibêjim mala bavê Julia’yê bışevıte, ne aqas ji.

  14. Ali Can Yavuz dedi ki:

    abe şu takım elbiseden kurtul.

  15. Mehmet Yaşar dedi ki:

    Darısı tc.nin kafasına dank tak.

  16. İbrahim Ülger dedi ki:

    Hiç sorma, medeniyet gibisi var mı? Almışsın yanına güzel kızı, översin medeniyeti. Aranızda küçük bir sınır, aştınız mı onu, olursunuz birlik… Tavsiyem, sınırı aşarsan alırsın başına iş…

  17. Mahsum Akkurt dedi ki:

    Mamoste süpersin.

  18. Turgay Ogur dedi ki:

    Haça basmak üzeresin. Kafir memleket bir de derler. Mamosta bir dahaki gelişinizde görüşelim.

  19. Haluk Ersönmez dedi ki:

    Belçikalı çocuğun elması nerde İbrahim abi 🙂

  20. Emine Torun dedi ki:

    Gercekten cok güzel, duyguyla yazilmis bir seyahatname, zaman zaman anlattiginiz yerlere gittigimde bende sizinle ayni duygulari yasadim, simdi okurkende yine ayni duygulari yasiyorum, elinize yüreginize saglik. selamlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir