Kurtuluş; Farklı Söylemlerin Değil, Aynı Söylemlerin Çatışmasında

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Geri kalmış toplumlarda, özellikle de adına “Türkiye” dedikleri bu coğrafyada, üzerinde yaşadığımız bu cennet ve cinnet topraklarda, her türlü itikat, inanç, fikir, akım ve ideolojinin ırzına geçildi.

      Ne kadar itikat, inanç, fikir, akım ve ideoloji varsa, hepsi tahrif edildi, yozlaştırıldı, özünden saptırıldı.

     Özünde “proleter” ve “devrimci” olan Solculuk, ne hikmetse bizim ülkemizde “Kemalist” idi.

     Özünde “mustaz’âf” ve “devrimci” olan İslam, ne hikmetse bizim ülkemizde “Saltanatçı” idi.

     Özünde “halkçı” ve “eşitlikçi” olan Demokratlık, ne hikmetse bizim ülkemizde sadece kılları ağzının içine giren sarkık bıyıklar idi. Yani siyaseti değil, berberlik mesleğini ilgilendiren bir kavramdı.

     Özünde “özgürlükçü” ve “hoşgörülü” olan Liberalizm, ne hikmetse bizim ülkemizde sadece “liboş” idi.

     Ama bu vardı ve iktidarların yanına kârdı diye, bütün bu itikat, inanç, fikir, akım ve ideolojilerin sahte temsilcilerine karşılık, bütün bu itikat, inanç, fikir, akım ve ideolojilerin samimî ve halis temsilcileri de hiç yok demek değildi.

     Az da olsa uz da olsa, kovuldukları köy dokuz da olsa, onlar da hep vardı. “Marjnal” diyorlardı onlara. Az oldukları ve bir de hakikati dile getirdikleri için.

     Kendisini ırkçı İttihat – Terakki zihniyetinin faşist isimleri tarafından kurulan bu laik – kemalist rejimi korumaya adamış, bütün varlığını bu şoven rejimi koruma güdüsü üzerine bina eden Kemalist Sol’un yanında, proleteryanın ve emekçi işçi sınıfının onurlu mücadelesine dayanan, Latin Amerika rûhuna sahip Devrimci Sol, hep vardı bu topraklarda. Az da olsa uz da olsa, kovuldukları köy dokuz da olsa, onlar hep vardılar. “Kutsal kitap” muamelesi çektikleri “Nutuk” okuyan, Dersim ve Zilan katliâmlarının faillerini “ulu önder” kabul eden ve CHP, SHP, DSP, İP gibi partiler etrafında kümelenen bu sahte Solcular’ın aksine, samimî ve bilinçli gerçek Solcular, Roza Luxemburg okuyorlardı, Hannah Arendt okuyorlardı, Leo Hubermann okuyorlardı.

     Uğursuz Emevî saltanatının 1500 yıl sonraki temsilcileri olan, Rahmet Peygamberi (saw)’nin vefâtından sonra Qur’ân’ın aslî mesajını bırakıp uydurulan hadislerle ve saraylarda, iktidar sofralarında verilen fetvâlarla kurumsallaştırılan, Hz. İmam Ali (as)’nin ifadesiyle “kürkün ters çevrilip İslam’a giydirildiği” yoz ve yobaz bir İslamî anlayışa sahip Saltanatçı İslam’ın yanında, öz Qur’ânî ve Tevhidî bir çizgide kalmayı başarmış, pâk Ehl-i Beyt (as)’in terbiyesinden geçmiş, mektebî donanımını Fatımâ Zehrâ (sa)’nın o – Ali Şeriatî’nin demesiyle – “tarihten daha büyük olan küçücük evi”nde almış, Muaviye’nin değil Ebû Zerr’in hattında yürüyen Sahih İslam, hep vardı bu topraklarda. Az da olsa uz da olsa, kovuldukları köy dokuz da olsa, onlar hep vardılar. Hayata dokunmayan, hele hele iktidarları ve egemen güçleri hiç rahatsız etmeyen, tüm uğraşları “Kızıldeniz ortadan mı ikiye bölündü yoksa kenardan mı?”, “Hz. Musa Tur Dağı’na çıktığında ayağında Ankara lastiği mi vardı yoksa cizlavut mu?”, “Kadının sesi mi daha çok haramdır yoksa boğaz burun kulağı mı?” gibi absürd, ne kendilerine ne de başka kimseye bir faydası olan konularla ilgili “İlmihal” kitaplarının beyinsizleştirdiği bu sahte Dîndarlar’ın aksine, samimî ve bilinçli gerçek Dîndarlar, Ali Şeriatî okuyorlardı, Seyyîd Qutb okuyorlardı, Mevdudî okuyorlardı, Mutahharî okuyorlardı, Beheştî okuyorlardı. (Bir de bazıları benim yazılarımı da okuyorlardı ama Taraf’ta yazmaya başlayınca okumayı bıraktılar)

     Velhasıl-ı kelâm, üzerinde yaşadığımız bu cennet ve cinnet topraklarda, her türlü itikat, inanç, fikir, akım ve ideolojinin ırzına geçilmişti ancak, bütün bu inanç ve ideolojilerin samimî temsilcileri de her dönemde vardılar. Az idiler ama, çok az. “Marjinal” idiler. Fakat, vardılar.

     İşte yozlaştırılmış, erdem ve fazilet melekelerini yitirmiş, her fikrî – siyasî akımın yalnızca sahte ve münafıkça olanının teveccüh gördüğü Türkiye toplumu gibi cahiliye toplumlarında, gerçek kurtuluş, bütün bu “az” olanların “çok” olanlara karşı kazanacağı zaferdir.

     Her türlü itikat, inanç, fikir, akım ve ideolojinin sahte temsilcilerine karşı, bütün bu aynı itikat, inanç, fikir, akım ve ideolojilerin gerçek temsilcileri biraraya gelmeli, buluşmalı, tanışmalı, kaynaşmalı, güçbirliği yapmalı ve herkes mensubu olduğu kendi dünya görüşünün sahte temsilcilerine asla ve asla unutamayacakları esaslı bir tokat atmalı.

     Her inancın / düşüncenin “samimî” olanları, o aynı inancın / düşüncenin “münafık” olanlarına karşı esaslı bir başarı kazanmalı.

     Siz bazıları Ekrad, bazıları Etrak, bazıları da matrak olan sevgili okuyucularıma anlatmak istediğim şey şu:

     Toplum olarak kurtuluşumuz, Sol’un Sağ’a, İslam’ın Küfr’e, Kürtler’in Türkler’e karşı kazanacağı zaferler değildir. Toplum olarak kurtuluşumuz; Sol’un Sol’a, İslam’ın İslam’a, Kürtler’in Kürtler’e, Türkler’in Türkler’e karşı kazanacağı zaferdedir.

     Kurtuluş; Türk – Kürt çatışmasında değil.

     Dîndar – Laik çatışmasında değil.

     Sağ – Sol çatışmasında değil.

     Bir toplum eğer herşeyden önce “erdem” gibi bir vasfını yitirmişse, kurtuluş bunların hiçbirinde değil.

     Kurtuluş…

     Dîndar – Dîndar çatışmasında.

     Laik – Laik çatışmasında.

     Sol – Sol çatışmasında.

     Türk – Türk çatışmasında.

     Kürt – Kürt çatışmasında.

     Kurtuluşumuz burada. Her şeyin ahlâksız, edepsiz, ırkçı ve şoven, sahte ve münafıkça olanına karşı her şeyin ahlâklı, edepli, revşen ve uygar, sahih ve samimî olanının zaferi.

     Kemalist Sol’a karşı Sosyalist Sol’un zaferi.

     Saray İslamı’na karşı Qur’ân İslamı’nın zaferi.

     Bağnaz Laiklik’e karşı Aydın Laiklik’in zaferi.

     Köle Kürtlük’e karşı Vatansever Kürtlük’ün zaferi.

     Irkçı Türklük’e karşı Erdemli Türklük’ün zaferi.

     Samimî Solcular’ın sahte Solcular’a karşı zaferi. Samimî Dîndarlar’ın sahte Dîndarlar’a karşı zaferi. Kürdistanî ahlâka sahip Kürtlük’ün tüm Kürdî değerleri ideolojik fantezilere kurban eden Kürtlük’e karşı zaferi.

     Politikaya alet edilip mitinglerde sallanan Qur’ân’a karşı, sabahlara kadar okunan ve onunla âmel edilen Qur’ân’ın zaferi.

     Her türlü inanç ve düşüncenin (İslam, Sosyalizm, Liberalizm, Demokratlık hatta Millîyetçilik) “münafık”larına karşı “samimî” olanlarının kazanacağı bir zafer.

     Bu mesele, partiler meselesi değil. Toplumun can damarını ilgilendiren bir mesele.

     Çünkü ülke, ülkeye 90 yıldır egemen olan Kemalist rejim ve ülkeyi 14 yıldır yöneten mevcut AK Parti iktidarı, bütün değerlere tecavüz etti. En başta da İslamî değerleri adetâ iğfal etti. İslam’ın öngördüğü ne kadar ilke, ahlâk, değer varsa, hepsini çiğnedi. Bitirdi resmen İslamcılık’ı.

     CHP daha önce Solculuk’u adetâ iğfal etmiş, Solculuk’un bütün değerlerine tecavüz etmişti.

     AK Parti de İslamcılık’ı adetâ iğfal etti, İslamcılık’ın bütün değerlerine tecavüz etti.

     Son olarak da 2012’de kurulan HDP Kürtçülük’ü adetâ iğfal etti, Kürdistanî düşüncenin bütün değerlerine tecavüz etti.

     CHP Solculuk’u ne hale düşürdüyse, AK Parti de İslamcılık’ı o hale düşürdü. AK Parti İslamcılık’ı ne hale düşürdüyse, HDP de Kürtçülük’ü hatta Kürtlük’ü o hale düşürdü.

     “Irkçı Solculuk” (CHP), “Münafık İslamcılık” (AK Parti) ve “Köle Kürtçülük” (HDP) temsilcileri olan bu partiler, özünde hepsi de haklı ve meşrû olan (Solculuk, İslamcılık, Kürtçülük) bütün bu değerlere tecavüz edip tüm anlamlarını tersyüz etmekle kalmadılar, keşke yalnızca bununla kalsaydılar, bir de bunun üstüne öyle “ayrıştırıcı” bir siyaset yürüttüler ve öyle “kutuplaştırıcı” bir dil kullanıyorlar ki, en başta da aydınlar olmak üzere herkese sadece iki tercih sunuyorlar: Ya “yandaş” olup bütün geçmişini sıfırlayan, tüm birikimlerini maskaraya çeviren bir parti soytarısı olacaksın, ya da sana her türlü çirkin ve ahlâksız etiketi yapıştırırlar, seni tamamen dışlanmış ve rijit edilmiş vebalı biri durumuna düşürürler. İster Solcu olsun ister İslamcı, ister Kürt olsun ister Türk, en başta da aydınlar ve yazarlar olmak üzere hiç kimseye bu iki seçenekten başka seçenek bırakmıyorlar.

     İkinci yolu tercih edip, yani parti soytarısı olmayı şahsiyetine ve birikimine yakıştırmayan, dolayısıyla her türlü çirkin etiketi yemiş, her türlü ahlâksız ithamlara maruz kalmış olanların (dışlanan İslamcılar, dışlanan Solcular, dışlanan Kürtler ve Türkler), bir “çıkış yolu” aramaları gerekiyor.

     Hiçbirinin bu badireyi tek başına atlatma gücü ve imkânı yok. Ancak güçbirliği yapabilirlerse, mümkün.

     Vakıâ budur, sevgili dostlar. Hadise budur.

     Kurtuluşumuz; kimsenin kimseye karşı kazanacağı bir zafer değildir.

     Kurtuluşumuz; herkesin, kendi gölgesine karşı kazanacağı bir zaferdir.

     Kimsenin kimseyi esir aldığı bir zafer değildir. Herkesin “kendi zindanı”ndan kurtulduğu bir zaferdir.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     19 MAYIS 2016

kurtuluş benzer söylemlerin çatışmasında

 

1621 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir