Fethi Okyar’dan Davutoğlu’na “Dost-modern Darbe” Tekerrürü

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Türkiye’de uzun bir dönem boyunca her on yılda bir yapılan “askerî darbe” ve 28 Şubat’ta tanıştığımız “post-modern darbe” haricinde, daha köklü bir geçmişe uzanan başka türlü bir darbe geleneği daha var aslında. Ama adı konulmamış.

     Sosyal medya kullanıcıları buna çok güzel bir ad bulmuşlar: “Dost-modern darbe”.

     “Dost-modern darbe”lerin geçmişi, Cumhuriyet’in ilk yıllarına, 3 Mart 1925 tarihine, Şeyh Said Kıyamı’nın yaşandığı döneme kadar uzanır. Sonuncusu da geçtiğimiz gün, 4 Mayıs 2016’da gerçekleşti.

     1925’te Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Başbakan Fethi Okyar’a yaptığı “dost-modern darbe” ile 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yaptığı “dost-modern darbe” arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır.

     Her ikisinde de Başbakan ile Cumhurbaşkanı yakın iki arkadaştılar, dâvâ arkadaşı idiler. Atatürk – Okyar ve Erdoğan – Davutoğlu.

     Her ikisinde de başbakanlar sadece birkaç ay makamda kalabildiler. Daha ilginci ise, her iki başbakan da Kasım ayında başbakanlık koltuğuna oturdular ve her ikisi de İlkbahar’da görevden alındılar. Yani zaman bile aynı. Fethi Okyar, Kasım 1924’te başbakanlık koltuğuna oturdu, Mart 1925’te “dost-modern darbe” ile koltuğu kaybetti. Ahmet Davutoğlu da aynı şekilde Kasım 2015’te oturduğu başbakanlık koltuğunu Mayıs 2016’da kaybetti.

     Ancak asıl önemli benzerlik, “Kürt Sorunu’nun çözümü”ne yönelik yaklaşımlarında:

     Her ikisinde de başbakanlar, “Kürt Sorunu”nun barışçıl bir yolla çözümünden yana olup, Kürt halkına karşı “kardeşlik hissiyatıyla” yaklaşır bir tutum içindeyken, cumhurbaşkanları ise tam aksine sertlik yanlısı idiler. Şiddet politikalarını hayata geçirmeye çalışan ve sorunun ancak “asilerin kafalarını ezmekle” çözülebileceğini söyleyen cumhurbaşkanları tarafından azledildiler ve işte esas olarak tam da bunun için azledildiler.

     Eğri oturup doğru konuşalım: Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu, “Çözüm Süreci”nin tekrardan başlatılmasından yanaydı. Sayın Davutoğlu bu konuda samimiydi ve alttan alta hazırlık da yapıyordu. İsteyen akl-ı selim ile düşünmek yerine slogan atmaya devam edebilir, ancak Davutoğlu’nun sevgili Yılmaz Ensaroğlu’nu “çözüm sürecinden sorumlu başdanışmanlığa” getirmesi, sevgili Muhsin Kızılkaya’yı ise kendisine “başdanışman” yapması, bu konudaki samimiyetinin en bariz göstergesidir, görmek isteyenler için. Yazık oldu, gerçekten yazık oldu. Olan “Çözüm süreci”ne oldu.

     Cumhurbaşkanı Erdoğan ise buna şiddetle karşıydı ve “Ne çözümü, ne müzakeresi?” diyordu. İkili arasındaki asıl çatlak, burdan kaynaklanıyordu.

     Benim anlamadığım şey, Erdoğan’ın Davutoğlu’nu azletmesi karşısında HDP milletvekillerinin ve seçmenlerinin neden bu kadar sevinç duyduklarıdır. Sonuçta görevden alınan Başbakan, “Çözüm süreci”ni tekrardan başlatmak isteyen, iki Kürt aydınını kendine başdanışman yapıp Kürtler’in aklıyla yol almak isteyen ve “Kürtler kardeşlerimizdir” diyen biriyken, O’nu görevden alan Cumhurbaşkanı ise “Herkes Türk’tür” diyordu, sizleri “Neslini bil!” diye azarlıyordu.

     Eski cumhurbaşkanları hiç olmazsa sadece misak-ı millî sınırları içindeki Kürtler ve Lazlar’ın “Türk” olduğunu iddiâ ediyorlardı. Erdoğan ise Fas’tan Endonezya’ya bütün Müslümanlar’ın “Türk” olduğunu söylüyor.

     * * *

     1925 yılında Şeyh Said Kıyamı devam ederken, Cumhurbaşkanı Mustafa Kamâl Atatürk, amipli dizanteri hastalığına yakalanınca İstanbul’a dinlenmeye çekilen İsmet İnönü’yü ani bir kararla Ankara’ya çağırır. İsmet Paşa, trenle Ankara’ya gelir.

     Atatürk, Kürt kıyamını Başbakan Ali Fethi Okyar ile bastıramayacağını anlamıştı. Oysa İsmet Paşa, tam da Mustafa Kamâl’in istediği bir adamdı. Kürtler’in hakkından ancak o gelirdi. Cumhuriyet’in Kürtler’e yönelik yok etme, imhâ ve katliâm politikası, tam da İsmet Paşa’ya uygun bir işti.

     21 Şubat Cumartesi günü, tatil günü olmasına rağmen Bakanlar Kurulu toplanır ve “sıkıyönetim” ilan edilir.

     23 ve 24 Şubat günlerinde CHF (bugünkü CHP) ve TBMM’de üstüste toplantılar yapılır. Meclis grubunda İsmet İnönü söz alır ve yaptığı konuşmada, şunları söyler:

     “İsyanın temelinde Şeriâtçılık ve Kürtçülük yatmaktadır. Dîn propagandasına ve Şeriât’ın geri getirilmesi ilkesine dayanan bir Kürtçü kışkırtmadır. İsyanın amacı Şeriât ve Kürt devletidir. Başını Şeriâtçı şeyh ve ulemânın çektiği bu isyan hareketinde, Kürt devleti fikriyatı bilinen Kürtçü zevât da işin içindedir.”

     İnönü tıpkı Cumhurbaşkanı Atatürk’ün arzuladığı doğrultuda şiddet politikalarını savunarak, isyanın sert yöntemlerle bastırılması gerektiğini söyler. Oysa aynı yöntemi Atatürk defaatle Başbakan Fethi Okyar’a dayatmış, ancak Makedonya kökenli Fethi Okyar her seferinde, “Ben elimi Kürt halkının kanına bulaştırmam” cevabını vermiştir.

     Bu sözü, günümüz insanlarını ve okurlarımızı heyecanlandırmak amacıyla bu şekle sokup aktarmıyorum. Fethi Okyar’ın Atatürk’e verdiği yanıt, aynen budur: “Ben elimi Kürt halkının kanına bulaştırmam.”

     Atatürk, “Elimi Kürt halkının kanına bulaştırmam” diyen Fethi Bey’i görevden alma sürecini başlatıyor. Tek parti diktatörlüğüne dayanan parlamentoda azil işlemi “demokratik” (!) yöntemlerle yapılıyor. 2 Mart 1925 tarihinde, aynı zamanda CHP meclis grubunda olan parlementoya verilen bir güvensizlik önergesi ile Fethi Bey’in başbakanlığı düşürülüyor, aynı gün İsmet Paşa başbakanlığa atanıyordu. 3 Mart günü de yeni hükûmet kuruluyordu.

     Atatürk amacına ulaşmıştı… Hareketin başlangıcında Makedonya kökenli Fethi Okyar, bu mes’eleye biraz daha ılımlı baktığı için, Mustafa Kamâl Atatürk’ün emri ile istifa ettirilip O’nun yerine sürekli olarak “Biz hocaları ortadan kaldırmadıkça hiçbir şey yapamayız” diyen asker kökenli İsmet İnönü, kabinenin başına getirildi. “Takrîr-i Sükûn” kanunu çıkarılarak “Şark İstiklâl Mahkemeleri” kuruldu.

     * * *

     1925’te “Kürt Sorunu”nun şiddetle çözülmesini isteyen Cumhurbaşkanı Atatürk’ün, “Ben elimi Kürt halkının kanına bulaştırmam” diyen Başbakan Fethi Okyar’ı görevden alması. 2016’da “müzakere” ve “çözüm masası” laflarını duymak dahi istemeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Çözüm Süreci”ni yeniden başlatmak isteyen ve “Kürtler bizim kardeşlerimizdir” diyen Başbakan Davutoğlu’nu görevden alması…

     1925’te “Takrîr-i Sükûn” ile susturulan gazeteler, 2016’da “Kayyım” ile susturulan gazete ve televizyonlar…

     Tarih tekerrür ediyor sadece. Tıpatıp tekerrür ediyor hem de.

     Ve bitirirken, son birşey daha:

     1925’te Doğu’daki Kürt ayaklanmasını bastırmak için Türk devletinin başına getirilen kişi, ne kadar ilginçtir ki, aynı şekilde Doğulu bir isimdi: Malatyalı İsmet İnönü.

     Bugün kulislerde konuşulanlar ve kamuoyunun genelinin tahmini gerçek olursa, Ahmet Davutoğlu’nun yerine başbakanlığa Erzincanlı Binali Yıldırım getirilecek.

sediyani@gmail.com

     TARAF GAZETESİ

     9 MAYIS 2016

 

1678 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir