Erdem, Faile Değil Fiile Bakarak Tavır Belirlemektir

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     “Cahiliye Toplumunda Erdemli Kalabilmek” başlıklı bir önceki sohbetimizde, bütün davranış ve reaksiyonlarında fiile değil faile bakarak tavır belirleyen Türkiye toplumunun bir “cahiliye toplumu” durumuna dönüştü(rüldü)ğünü söylemiş, bunun somut örneklerini de ortaya koymuştuk.

     Demiştik ki, Türkiye’de artık hiçbir fiilin, âmelin, insanoğluna/kızına özgü hiçbir davranışın “iyi” veya “kötü” olarak kategorize edilme durumu kalmamıştır. Neyin “iyi” neyin “kötü” olduğu, sadece ve sadece “kimin yaptığına bakılarak” belirlenmektedir. Neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğuna, sadece ve sadece “kimin yaptığına bakarak” karar verilmektedir.

     Bir davranışın “doğru” mu yoksa “yanlış” mı, bir eylemin “iyi” mi yoksa “kötü” mü olduğu, yalnızca bir tek kritere göre belirlenmektedir: Kimin yaptığına bakılarak.

     “Doğru” ile “yanlış”ın, “hak” ile “bâtıl”ın hiçbir kriteri yok. Bu değerler tamamen taraflara göre değişiyor.

     Tek kıstas şu: “Biz yaparsak iyi, onlar yaparsa kötü”

     Ve yine demiştik ki, Türkiye’de siyasî partiler öteden beri böyle iken ve fakat toplum daha farklı bir ahlâka ve erdeme sahip iken, şimdi toplumun da bu şekilde bağnazlaşmasının ve toplumun da tıpkı siyasî partilere benzemesinin en başta gelen sebebi, şudur: Toplum – özellikle son yıllarda – aşırı bir biçimde politize edilmiş, bu yüksek dozajdaki politize edilme hali de keskin bir kutuplaşmaya sebebiyet vermiştir.

     Sanat, mârifet, edebiyat, kültür, erdem, yüksek insanî ahlâk, bilinç, bilgi, hakikat, bunların tamamen devredışı kaldığı bir ülke var. Toplumun ve toplum bireylerinin tüm davranışlarına, hareketlerine, gösterdikleri tepki ve reaksiyonlara siyasî partiler ve siyasetçiler yön veriyor.

     Ülkenin ve toplumun bu hale gelmesine (daha doğrusu düşmesine) ise fazla şaşırmamak gerekir. Gelişmiş ülkelerde siyasetçiler ülkeyi yönetir, aydınlar ise topluma yön verir. Aydını olmayan ülkede, her ikisini de siyasetçi yapar.

     Sohbetimize, kaldığımız yerden devam edeceğiz…

     Toplumun aşırı derecede politize edildiği ve tüm toplum katmanlarının davranışlarına, reaksiyon ve tepkimelerine siyasetçilerin ve siyasî partilerin yön verdiği bir ülkede, önce etik değerler yozlaşır, sonra “erdem” dediğimiz yüce vasıf yok olur, en nihayetinde de o toplumda “aydın sınıfı” denen elit sınıf ortadan kalkar.

     Gelişmiş toplumlarda, siyasetçiler san’ât ve edebiyat konuşarak kıymet kazanırlar. Geri kalmış toplumlarda ise sanatçılar ve edebiyatçılar, siyaset konuşarak.

     Siyasetçiden başlayarak ve ordan sinerji alarak gazeteciden akademisyene, yazardan sanatçıya, avukattan doktora, işverenden emekçiye, herkesin, toplumun tüm bireylerinin “fiile değil faile bakarak” tavır belirlediği bir ülkede, Kutsal Kitaplar, Qur’ân ve Sünnet, dîn ve ahlâk kuralları, adab-ı muâşeret, örf ve âdetler, gelenekler, atasözleri, medenî değer ve ilkeler, çağdaş normlar, evrensel değerler, bütün bunların hepsini çöpe atmak gerekiyor. Çünkü eğer neyin “iyi” neyin “kötü” olduğu, neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğu, sadece ve sadece “kimin yaptığına bakılarak” belirleniyorsa, o toplumda âyetlerin de, hadislerin de, atasözlerinin de, ailede aşılanan ve okulda öğretilen ahlakî değerlerin de, çağdaş değerlerin de ve hatta bilimin de, hiç ama hiçbir şeyin bir anlamı kalmamış demektir. Dolayısıyla hepsi hükümsüzdür.

     Yaşanan bu durum, yani her şeyin “fiile değil faile bakarak” değerlendirilmesi durumu, kişiliksiz ve karaktersiz bir toplum meydana getirmiştir. Çünkü insanlar “neyin doğru neyin yanlış olduğuna” bakarak tavır belirlemiyorlar, “destekledikleri partinin neyi savunup neye karşı çıktığına” bakarak tavır belirliyorlar.

     “Dışlayıcı bir dil kullanmak mı daha hayırlıdır yoksa kutuplaştırıcı bir dil mi?”, “Kürtler ile çözüm masası kurulması mı daha iyidir yoksa taş üstünde taş, baş üstünde baş kalmayana kadar savaşmak mı?”, “Çin devleti mi teröristtir yoksa Uygurlar mı?”, “İsrail ile dost olmak mı iyidir yoksa düşman olmak mı?”, “Suudî rejimi şeytan mıdır yoksa canım kardeşim mi?”, “Rabiâcılık yapıp Mısır devletine tavır mı koymalıyız yoksa o dört parmağı müsait bir yere sokup Mısır devletine şükranlarımızı mı sunmalıyız?”, bütün bunların hepsinde belirleyici olan tek kriter şudur: “Desteklediğimiz parti hangi yolu seçerse doğru olan odur.” Velev ki o aynı parti durmadan çark etsin, o çark ettikçe neyin doğru neyin yanlış olduğu da çark eder. Sonuçta doğruluk ile yanlışlığın kriterlerine bakılarak partinin doğru mu yanlış mı bir yol izlediği belirlenmiyor, tam tersine, partinin izlediği yola bakılarak neyin doğru neyin yanlış olduğu belirleniyor.

     İşte böyle bir topluma biz “Cahiliye toplumu” diyoruz, kardeşlerim. İşin en acı tarafı da, toplumda haksız bir şekilde “aydınlar” (!) diye anılan entelijansiya sınıfının da bu şekil bir zelil ve aşağılık karaktere sahip olması.

     Hiç kimsenin kendi özgür düşüncesiyle hareket ettiği falan yok. Hiç kimsenin kendi özgür düşüncesiyle ve kendi söylemleriyle konuştuğu da yok. Herkes, destek verdiği parti nasıl ve ne yöne doğru hareket ediyorsa öyle ve o yöne doğru hareket ediyor. Herkes, destek verdiği partinin lideri nasıl konuşuyorsa öyle konuşuyor. Böyle bir toplumda “erdem” ne arar? Böyle bir toplumun entelektüelinden, gazeteci ve yazarından, sanatçısından “erdemli davranış” beklenebilir mi?

     Ayrıca, hiç kimsenin farklı bir sese, değişik bir söyleme tahammülü yok. Bırakın eleştiriyi, farklı cümlelerle kurulan bir söyleme dahi hoşgörü yok. Karşınızdaki insan ile 100 söyleminizin 99’u uyuşsa bile, uyuşmayan o bir tek söyleminizden dolayı dışlanabiliyor, “hasım” görülebiliyorsunuz.

     30 yıllık dostlar, aynı ekol ve gelenekten gelen ve yıllarca aynı sofraya oturmuş yakın arkadaşlar bile biribirlerine böyle davranıyorlar, düşünebiliyor musunuz? Bir partiye veya parti liderine yapacağınız en ufak bir eleştiri yüzünden, 5 değil 10 değil, 30 yıllık arkadaşınız, dostunuz, sizi silebiliyor, “düşman” olarak görebiliyor ve hatta çok rahat bir biçimde sosyal medyada “bloklayabiliyor”.

     Herkes, sadece “ikizini” görmek istiyor. Hiç kimsenin farklı bir insana, değişik bir yüze tahammülü yok. Herkes yalnızca “dengini” arıyor, “dengini” görmek istiyor.

     Allah-û Teâlâ gani gani râhmet eylesin, Türkçe şiirin büyük ustası Yunus Emre ne güzel anlatmış bu AK Partili ve HDP’li gürûhu: “Küçük insanlar dengini, büyük insanlar kendini arar.”

     Oysa bunlar “kendini” aramıyorlar, “dengini” arıyorlar. Siyasî partilerin kuyruğu olup aşırı dozajda politize olmalarından ötürü kendilerini kaybettikleri halde, yine de kendilerini aramıyorlar. Kendileri yitik, ama dengini arıyorlar. Yitik olan kendi öz şahsiyetlerini tekrardan kazanmak için kendilerini aramaları gerekirken, dengini arıyorlar. Kendi yok ama dengini bulma peşinde.

     Sebebi, elbette Yunus’un belirttiği gibi, “küçük insanlar” olmalarıdır.

     Laik bir devletin çatısı altında yaşadığı halde ve üstelik arasında sınır bulunan tüm komşularıyla kavgalı olduğu halde “Ümmet’e liderlik yapacağına” inanan AK Partili küçük insanlar… “Kürt” kimliği bile tanınmamışken ve kendisi köle statüsündeyken, üstelik Kürtler’i bu duruma sokanlar da Türk, Fars ve Arap egemen ulusları iken “Halkların kardeşliğini sağlayacağına” inanan HDP’li küçük insanlar…

     En ufak bir eleştiriye tahammülü bile yokken, sadece “ikizini” görmek isteyen, kendilerinden farklı olan bir insanın varlığından dahi rahatsız olan kişiler oldukları halde “Yeni bir medeniyet kurmak”tan bahseden insanlar…

     Düşünebiliyor musunuz, kardeşlerim? En ufak bir eleştiriye tahammülü yok, farklı düşüncelere saygısı yok, farklı inançlara saygısı yok, kendisine benzemeyen bir insanın yüzünü dahi görmek istemiyor, sadece “ikizini” görmek istiyor. Ve bu insan çıkıp “Yeni bir medeniyet kuracağız” diyor, “Yeni bir medeniyet kurmak”tan bahsediyor.

     Herkes aynı partiye destek versin, aynı liderin peşinden gitsin istiyor, gazetesi doğru da yazsa yalan da yazsa herkes inansın ve hiç kimse sorgulamasın istiyor. 30 yıllık yakın arkadaşı, hatta kardeşten de öte kardeşisin, ama Twitter’deki iki twitin yüzünden takibi bırakıyor hatta seni blokluyor, Facebook’taki bir paylaşımın yüzünden sana hakaret ediyor, çocuk gibi küsüyor; yazdığın bir yazı yüzünden, hatta ne yazdığına bile bakmadan, sırf onun sevmediği bir gazetede yazarlık yapıyorsun diye seninle 5 değil 10 değil, 30 yıllık arkadaşlığını, kardeşliğini hiç düşünmeden bitiriyor, selamı kesiyor. Ve bu insan çıkıp “Yeni bir medeniyet kuracağız” diyor. “Medeniyet kurmak”tan bahsediyor, aziz kardeşlerim, “Medeniyet kurmak”tan.

     Ne diyelim; bir insan ne kadar küçük ve basit olursa, ağzından çıkan laf da o kadar büyük oluyormuş demek ki…

     Oysa erdem, ahlâk ve dürüstlük gibi ilkelere göre hareket eden bir insan, faile değil, fiile bakarak tavır belirler, belirlemelidir. “Başkalarının” yaptığı ve “çirkin” olarak addettiğimiz bir davranış, aynı davranışı “bizimkiler” yaptığında “güzel” olarak addedilemez. Doğru doğrudur, kimden gelirse gelsin; yanlış da yanlış.

     Coğrafyadan coğrafyaya değişen, ırktan ırka değişen, mezhepten mezhebe değişen, partiden partiye değişen “ahlâkî ilkeler”in, sadece bir tek adı vardır: “Ahlâksızlık”!

     Toplumun aşırı derece politize edilip kutuplaştırıldığı ve medyanın “yandaşlar” ve “muhalifler” diye iki kutba ayrıldığı ülkede yalan, iftira, çamur, bunların hiçbiri artık yapanı utandırmıyor, bütün bunların hepsi yüzler kızarmadan rahatlıkla yapılabiliyor. Zirâ “Güç”e tapan bir toplumda “yenilmek”ten başka “utanç duyulacak” bir durum yoktur! Önemli olan “haklı olmak” değil, “haklı çıkmak”tır.

     Bir futbol maçındaki tribünler gibi, her pozisyonda bir takımın taraftarları hep birden aynı anda aynı refleksi gösterirken, diğer takımın taraftarları da hep birden aynı anda aynı refleksi gösteriyor. Emin olun, Allah-û Teâlâ’nın peygamber göndermek zorunda kaldığı cahiliye toplumları bile seviyeyi bu kadar aşağı düşürmemişlerdi. Yalan ve iftiralar, bel altı vurmalar, manşetlerdeki nefret suçları ve köşe yazılarında kusulan kinler, mevcut rezilliğin sadece yansımaları.

     “Ya bizdensin ya onlardan” dayatması, toplumun bir adım önünde olması gereken aydınlarını, yazarlarını ve sanatçılarını birer “paranoyak tiplere” dönüştürdü.

     Böyle bir ortamda “erdemli” kalabilmek zordur, ancak zaten zor olduğu için adı “erdem”dir. “Zor” olmayan hiçbir şey övülmeye, takdir edilmeye layık değildir. Bütün iyi hasletler, zor olduğu için kutsal kitaplarda taltif edilmiştir. Ve bizler, toplumun bir adım önünde olması gereken biz fikir ve kalem erbâbı, şartlar ne olursa olsun, hangi hususta ve hangi zamanda olursa olsun, “erdemli” olmakla mükellefiz. Yaşadığımız ülke ve dünya nereye, hangi yöne doğru giderse gitsin, bizim yönümüz “erdem” olmalıdır; yani doğruluğu, dürüstlüğü, ahlaklı olmayı elden bırakmamalıyız.

     Hiçbir devletin, partinin, örgütün veya camiânın dünyevî hesapları, bizim âhirette vereceğimiz hesaptan daha önemli olmamalıdır, bizler için.

     Allah Tebareke we Têâlâ, insanoğlunu/kızını yeryüzünde başıboş bırakmamış, iyiliği, doğru yolu göstermek için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. İyilik yapmak, doğru yoldan gitmek, hangi dîne / düşünceye bağlanırsa bağlansın, hatta hiçbir dînî inancı bile olmasın, her insanın “insan” olmaktan kaynaklı mes’uliyetidir.

     “İyilik” ve “doğruluk” kriterleri inançtan inanca veya düşünceden düşünceye farklı ıstılahlarla formüle edilmişse de, “fıtrî noktada” neyin iyi ve doğru neyin de kötü ve yanlış olduğu hususunda tüm insanlık ailesi hemfikirdir.

     Örneğin helâl rızık kazanmak, yaşadığı topluma yararlı bireyler olmak, hayvanlara merhamet etmek, çevreyi korumak, doğru sözlü olmak, insanları incitmemek ve kırıcı olmamak, toplumlar arasında ırk ve dil ayrımı yapmadan adaletle yaklaşmak, bütün bunlar tüm dîn ve inançlarda “iyi” olarak tanımlanmıştır. Aynı şekilde, cinayet işlemek, hırsızlık yapmak, terör, hayvanlara eziyet etmek, çevreyi, doğayı ve bitki örtüsünü tahrib etmek, yalan konuşmak, kırıcı ve itici olmak, ırkçılık yapmak, bütün bunlar da yeryüzündeki tüm dîn ve inançlarda “kötü” olarak tanımlanmıştır.

     Şimdi, bütün bu anlattığımız hasletler, “iyi” ve “kötü” olarak tasnif edilmiş bulunan fiiller, yapan kişiye / partiye göre, yani faile göre vasıf değiştirebilir mi? Hırsızlık eğer kötü bir şeyse, benim öz oğlum yaptığında da kötü olmalıdır. Öyle değil mi? Ülkeye hizmet etmek, insanlara faydalı olmak eğer iyi bir şeyse, hiç sevmediğim kişiler yaptığında da iyi olmalıdır. Yanlış mı?

     Bir davranışın iyi mi kötü mü, doğru mu yanlış mı olduğunu biz fiilin kendisine bakarak mı değerlendireceğiz, yoksa bugünkü Türkiye cahiliye toplumunda yapıldığı gibi faile bakarak mı?

     Eğer “hak” ve “bâtıl” ölçüsü, fiile değil faile bakarak belirlenirse, o ülke “hukukun üstünlüğü”nün olduğu bir ülke değil, “egemenlerin hukuku”nun olduğu bir ülke haline gelir. Zirâ kim iktidara gelirse onun borusu öter.

     Örneğin, aklı başında her insan bilir ki, hırsızlık yapmak, rüşvet yemek, bunlar kötü şeylerdir, kötüdür. Öyle değil mi? Öyle. Peki, bunu ha AK Parti yapmış ha CHP, değişir mi? Değişmez.

     Aynı şekilde, aklı başında her insan bilir ki, sivil insanları öldürmek, şehir merkezlerinde bomba patlatıp onlarca insanı katletmek, bunlar kötü şeylerdir, kötüdür. Öyle değil mi? Öyle. Peki, bunu ha IŞİD yapmış ha PKK, değişir mi? Değişmez.

     Madem ki öyledir, madem ki iyilik ve kötülük, doğruluk ve yanlışlık faile göre değişmez, o halde nasıl oluyor da bu ülkenin entelijansiya sınıfı, gazeteciden yazarına, akademisyeninden sanatçısına herkes fiile değil faile bakarak tavır belirliyor? Ve bizler bu davranış biçimini “cahiliye” olarak nitelediğimizde neden “hakaret” olarak algılanıyor?

     Fiile değil faile bakarak tavır belirleyen bir toplum, “cahiliye toplumu” değil de nedir?

     Değerli kardeşlerim;

     Bir fiil eğer doğruysa, doğrudur. Yanlışsa, yanlış. İster AK Parti yapsın, ister CHP, ister MHP, ister HDP; değişmez! Ve doğru olan her fiil de takdir edilmeye layıktır, iltifatı hakkeder. Yanlış olan her fiil de eleştirilmeye layıktır, karşı çıkmayı gerektirir. Bunu (hem takdir edip iltifat etmeyi, hem de eleştirip karşı çıkmayı), yapan partinin hangisi olduğuna hiç bakmadan gösterme erdemine sahip olmalıyız. Bunu yapabilirsek, işte o zaman “erdemli bir toplum” olabiliriz.

     Bir söz eğer doğruysa, doğrudur. Yanlışsa, yanlış. O sözü ister Sayın Erdoğan söylesin, ister Sayın Kılıçdaroğlu söylesin, ister Sayın Bahçeli söylesin, ister Sayın Demirtaş söylesin; değişmez! Ve doğru olan her söz de takdir edilmeye layıktır, iltifatı hakkeder. Yanlış olan her söz de eleştirilmeye layıktır, karşı çıkmayı gerektirir. Bunu (hem takdir edip iltifat etmeyi, hem de eleştirip karşı çıkmayı), söyleyen kişinin kim olduğuna hiç bakmadan gösterme erdemine sahip olmalıyız. Bunu yapabilirsek, işte o zaman “erdemli bir toplum” olabiliriz.

     Malcolm X der ki: “Ben hakikatin peşindeyim; kimin söylediği önemli değil. Ben adaletin peşindeyim; kimin için ve kime karşı olduğu önemli değil.”

     İşte bizim de sahip olmamız gereken ahlâk bu olmalıdır, davranışlarımıza yön veren ilke bu ilke olmalıdır. Çünkü bir partinin / camiânın yaptığı “doğru”, onu başka bir parti / camiâ yaptığında “yanlış” olarak addedilemez. “Karşımızdakiler”in yaptığı ve şiddetle kınamaktan çekinmediğimiz bir “yanlış”, aynı yanlışı “Bizimkiler” yaptığında “doğru” olarak addedilemez, tevil yoluyla temize çıkartılamaz. Doğru doğrudur, kimden ve nereden gelirse gelsin; yanlış da yanlış.

     Aziz kardeşlerim;

     “Erdemli olmak” çabası içinde olan ve faile değil fiile bakarak tavır belirleyen samimî bir aydının, fiile değil faile bakarak tavır belirleyen bu cahiliye toplumunda elbette ki karşılaşacağı pekçok sıkıntılı durum olacaktır. Bunların başında, “anlaşılmamak” durumu, tabiî ki.

     Faile değil fiile bakarak tavır belirleyen bir insan, fiile değil faile bakarak tavır belirleyen toplumun içinde hiçbir zaman anlaşılamayacak, çeşitli karalama, etiketlenme ve yaftalanma durumları ile karşı karşıya kalacaktır.

     Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, sohbetin burasında bizzat kendi yaşadıklarımdan örnekler vererek bahsimizi tamamlamaya çalışacağım…

     Örneğin sıkça rastladığım sorulardan biri, “Siz hangi partiyi destekliyorsunuz?” sorusudur ve bu soruya her seferinde aynı cevabı veriyorum: “Her partinin doğrularını destekliyorum, her partinin yanlışlarına karşı çıkıyorum.”

     Bu şu demek: Hiçbir insan, hiçbir hareket ve hiçbir siyasî parti, hatadan münezzeh olmadığı gibi, haktan tümüyle beri de değildir. Elbette her bireyin veya siyasî hareketin doğruları olduğu gibi yanlışları da vardır. Bir siyasî partinin her yaptığını doğru kabul edip diğer partilerin her yaptığını yanlış gören bir anlayış, ancak cahiliye toplumu ferdlerine özgü davranıştır.

     Hal böyle olunca, faile değil fiile bakarak tavır alan bir insan, aynı siyasî partiyi veya lideri yeri geldiğinde takdir eder, destekler, yeri geldiğinde eleştirir, karşı çıkar. Ancak karşınızdaki toplum bir cahiliye toplumu olduğundan, sizin neyi savunduğunuza veya eleştirdiğinize değil, kimi savunduğunuza veya eleştirdiğinize baktığı için, aynı partiyi veya lideri bir gün eleştirip, yerden yere vurup başka bir gün de aynı partiyi veya lideri övdüğünüzü, takdir ettiğinizi görünce, sizin hakkınızdaki hükmü şu oluyor: “Kafası karışık”, “Neyi savunduğunu kendisi de bilmiyor”, “Bukalemun gibi adam, bir gün AKP’yi yerden yere vuruyor bir gün göklere çıkarıyor, bir gün HDP’yi yerden yere vuruyor bir gün göklere çıkarıyor” vs… Hatta, “Yıllardır sizi takip ediyorum, hangi partiden olduğunuzu bir türlü çözemedim” diyenler de var, hem de oldukça fazla.

      Bunun sebebi, toplum fiile değil faile bakarak tavır belirlediği için, herhangi birşeyi eleştirdiğimizde veya takdir ettiğimizde, eleştirirken neyi eleştirdiğimize ve takdir ederken neyi takdir ettiğimize bakmayıp, sadece, eleştirirken kimi eleştirdiğimize ve takdir ederken kimi takdir ettiğimize bakmalarıdır.

     Halbuki ben hiçbir biçimde ne AK Parti’yi veya HDP’yi eleştiriyor, yerden yere vuruyorum, ne de hiçbir biçimde AK Parti’yi veya HDP’yi destekliyor, iltifat ediyorum. Benim eleştirip yerden yere vurduğum da, destekleyip iltifat ettiğim de sadece fiillerdir. Yani kendileri değil, yaptıkları / söyledikleridir.

     Siyasî partilerin birkaç yıllık geçmişleri var. Daha dün kuruldular. Ancak bizim elimizde Qur’ân ve Sünnet gibi temel referanslar, binlerce yıllık kutsal metinler, peygamberlerin (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) örnek hayatları ve öğretileri, bunlar haricinde, millet olmaktan kaynaklanan millî ve manevî değerlerimiz, değer yargılarımız, örf ve geleneklerimiz, her biri bilgece söylenmiş yaşamsal öğretiler olan atasözlerimiz, ayrıca bunların haricinde de evrensel değerler, tüm yeryüzünde geçerli ve insanlığın ortak mirası olan değerler, etik ilkeler var.

     Şimdi biz bütün bunların hepsini çöpe atıp, neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğunu siyasî partilerin politikalarına göre mi belirleyelim yani?

     Eğer herhangi bir siyasî partinin ortaya koyduğu davranış, binlerce yıllık bu mektebimizin öğretilerine ve sahip olduğumuz ilkelere uygun ise, elbette biz de o partinin attığı o adımı destekler, bununla da kalmayıp bu adımdan dolayı partiyi takdir eder, iltifat ederiz. Aykırı davranırsa bu sefer de tenkit eder, karşı çıkarız. AK Parti, CHP, HDP veya MHP; fark etmez!

     Bu tavrımda, asla ve asla o partiyi desteklemek veya o partiye karşı çıkmak gayesi yoktur. Benim desteklediğim veya karşı çıktığım, sadece yapılan fiildir, ortaya konan davranıştır.

     Aynı şekilde, eğer herhangi bir siyasî parti liderinin söylediği bir söz, ettiği kelam, binlerce yıllık bu mektebimizin öğretilerine ve sahip olduğumuz ilkelere uygun ise, elbette biz de o parti liderini hakkı dile getirdiği için takdir eder, iltifat ederiz. Aykırı konuşmuşsa bu sefer de tenkit eder, karşı çıkarız. Erdoğan, Davutoğlu, Kılıçdaroğlu, Demirtaş veya Bahçeli; fark etmez!

     Bu tavrımda, asla ve asla o lideri / politikacıyı desteklemek veya o şahsa karşı çıkmak gayesi yoktur. Benim desteklediğim veya karşı çıktığım, sadece söylenen sözdür, yapılan konuşmadır.

     Meramımın anlaşılmış olduğunu / olmasını temenni ediyorum.

     Ben hırsızlığın, rüşvetin kötü birşey olduğuna inanıyorum. Savunmam, savunamam. İktidara gelenlerin halka zûlmetmesini, yurttaşlar arasında ayrımcılık yapmasını, kışkırtıcı ve kutuplaştırıcı bir dil kullanmasını tasvip etmiyorum. Savunmam, bilakis eleştirir ve karşı çıkarım, böyle bir yönetim anlayışına muhalefet ederim. Ancak bunu AK Parti Hükûmeti’ne muhalefet etmek amacıyla yapmıyorum. Ben bu çirkin ve lanetli fiillerin kendisine karşıyım. AK Parti yerine başka bir parti iktidarda olsaydı ve aynı şeyleri yapsaydı, gene karşı çıkardım. Nitekim önceki hükûmetler de aynısını yaptığında biz gene karşı çıkıyorduk.

     Ben mazlum Kürt milletinin de diğer milletlerin sahip olduğu hakların aynısına sahip olması gerektiğine inanıyorum. Kürtler bir “kitle” değil, bir “millet”tir. Binlerce yıllık köklü bir tarihi, Kürdistan adında geniş bir vatanı, Kürtçe adında özgün bir dili, kendi kültürleri, örf ve an’aneleri olan bir millettir, Kürtler. Dolayısıyla Kürtler’in sorunu millî bir sorundur, ideolojik değil. Ben Kürtler’in haklı millî mücadelelerinin ideolojik fantezilere kurban edilmesine, bir hiç uğruna ve Kürt / Kürdistan Sorunu’yla uzaktan – yakından ilgisi dahi olmayan eften püften talepler ve kaprisler uğruna Kürt gençlerinin savaştırılmasına, Kürt çocuklarının ve kadınlarının ölüme gönderilmesine karşıyım. Ancak bunu HDP’ye veya “Kürt siyaseti”ne muhalefet etmek amacıyla yapmıyorum. Ben bu çirkin ve lanetli fiillerin kendisine karşıyım. HDP yerine başka bir parti Kürt seçmenleri elinde tutsaydı ve onlara aynı ikilemi yaşatsaydı, gene karşı çıkardım. Nitekim önceki partiler veya başkaca diğer Kürt hareketleri de aynısını yaptığında biz gene karşı çıkıyoruz.

     Ben terörü, mâsum insanların öldürülmesini, sivil insanlar arasında bomba patlatıp şehir merkezlerinde katliâmlar yapılmasını şiddetle tel’in ediyor, lânetliyorum. Asla ve asla tasvip etmem mümkün değil. Ne adına ve hangi gaye uğruna olursa olsun, terörün her çeşidi ayaklarımın altındadır. Ancak ben bu tavrı IŞİD’e veya PKK’ya muhalefet olsun diye ortaya koymuyorum. Ben bu çirkin ve lanetli fiillerin kendisine karşıyım. Aynı şeyi ister ÖSO veya Nusra yapsın, ister HaMaS veya Hizbullah, ister Dev – Sol veya Marksist – Leninist Halkın Bilmem Nesi yapsın, tavrım aynıdır.

     HDP 2012’de kuruldu. AK Parti 2001’de kuruldu. Fakat ben onların ikisi de daha yokken var idim. 25 yıldır yazı ve fikir hayatının içindeyiz. Kalemimizle ve kelamımızla. Qur’ân ve Sünnet ise 1500 yıldır var. Ömrüm boyunca inandığım ve savunduğum değerlere, birkaç yıl önce kurulan partilerin hatırına sünger çekip atamam. Biliyorum, 30 yıllık yakın dostlarımın nerdeyse % 80’i bu onursuzluğu yaptı. Ama ben yapmam, yapmayacağım. Eğer AK Parti veya HDP, benim inandığım ve savunduğum Qur’ân ve Sünnet’e, Kürdistan’a, kısacası İslamî ve Kürdistanî değerlere, dînî ve millî değerlerime aykırı politika izliyorlarsa, onların hatırı için benim Qur’ân ve Sünnet’i, İslam’ı ve Kürdistan’ı çöpe mi atmam gerekir?

     Allah-û Teâlâ hiçbir milleti diğer bir milletin kaburga kemiğinden yaratmamıştır. İnsan hür olarak yaratılmıştır ve tüm milletlerin hür ve müstakil bir şekilde yaşamaya hakkı vardır. Dolayısıyla, tıpkı Türkler gibi Kürtler’in de, tıpkı Gürcüler gibi Abhazlar’ın da, tıpkı Farslar gibi Beluclar’ın da, tıpkı Burmalılar gibi Rohingyalar’ın da, tıpkı Çinliler gibi Tibetliler’in ve Uygurlar’ın da, tıpkı İsveçliler gibi Laponlar’ın da, tıpkı İngilizler gibi İskoçlar’ın da, tıpkı İspanyollar gibi Basklılar’ın ve Katalonlar’ın da hür ve müstakil millet olarak yaşamaya hakları vardır.

     Kürtler bir millettir ve cennet Kürdistan da aziz Kürt milletinin vatanıdır. Onurlu her millet gibi, Kürtler’in de hür ve müstakil bir şekilde yaşamaya hakkı vardır. Kürdistan hakikat, müstakil Kürdistan ise haktır.

     Ancak bu hak ve hakikat, buna kimin saygı duyduğuna veya hangi devletlerin destek verdiğine göre değişmez. Bu bir haktır ve hakikatler, ona riayet edenlerin kimliğine göre değişmez.

     Kürdistan’ı şayet Hristiyan veya Yahudî devletler destekler ve fakat Müslüman devletler karşı çıkarsa, bu durum, Kürdistan’ı “hak” olmaktan çıkarmaz. Bilakis, hakka sırt çevirdikleri için Müslüman devletleri “bâtıl” durumuna düşürür. Örneğin, şayet İsrail Yahudî Devleti Kürdistan’ın azadlık ve istiklâlini desteklerken, İran İslam Cumhuriyeti Kürdistan’a düşmanlık yapıyorsa, bu durum “hak” olan Kürdistan’ı “bâtıl” durumuna düşürmez. Bilâkis “İslam Cumhuriyeti” sıfatını taşıyan İran’ı “bâtıl” durumuna düşürür. Çünkü hak ve hakikate savaş açanlar onlardır.

     Doğru ve güzel olan, yapanın kimliğine göre vasfını yitirir mi? Yitirmez.

     Şöyle bir örnek verelim: Bir yetimi doyurmak, aç bir hayvana yemek vermek ya da fâkir bir çocuğu giydirmek, bunlar güzel âmellerdir, değil mi? Doğru davranışlardır. Peki, bunları bir Yahudî yapsa ama bir Müslüman yapmasa, bütün bu âmellerin “kötü” olduğuna mı hükmedeceğiz?

     AK Parti Hükûmeti, 2002 yılından beri var. İran İslam Devrimi, 1979 yılında gerçekleşti. İsrail Devleti, 1948 yılında kuruldu. Fakat Kürdistan özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi 300 yıldır var. Şeyh Ubeydullah Nehrî’den, Şeyh Mahmud Berzencî’den, Şeyh Said’den, Seyyîd Abdulkadir’den, Cibranlı Halid Bey’den beri var.

     Pêşava Qazî Muhammed ve Mella Mustafa Barzanî (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun), Mehâbâd şehrinde Kürdistan Cumhuriyeti’ni ilan ettiklerinde, tarih 1946 idi. Yani daha ortada ne İsrail diye bir devlet vardı, ne İran’da İslam Devrimi olmuştu, ne de Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi diye bir parti kurulmuştu. Seyyîd Haşim’ler ve Said Tâhâ-yı Nehrî’ler müstakil Kürdistan Devleti için başkaldırdıklarında, daha odur ABD diye bir devlet yoktu dünya haritasında.

     Dolayısıyla birşey hak ise haktır, bâtıl ise bâtıl. Bu, ona kimin destek verip kimin karşı çıktığına göre değişmez. Bilakis, hakka ve hakikate kimin destek verip kimin karşı çıktığına bakılarak, o “kim”lere hakkettikleri paye biçilir.

     Faile değil fiile bakarak tavır belirlemek derken kastettiğimiz tam olarak budur.

     Sözlerimizin başı da sonu da Allah-û Teâlâ’ya hamddır. Bütün eksikliklerden beri olan O’dur.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     19 NİSAN 2016

erdem faile değil fiile bakarak tavır belirlemek

 

1724 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

2 Cevap Erdem, Faile Değil Fiile Bakarak Tavır Belirlemektir

  1. Erkan Özkalay dedi ki:

    Tebrikler, evet herkes kendi ikizini arıyor. Toplum olarak fiile değil faile bakıyoruz. Kimden geldiğine bakıyoruz.. Yazınız çok uzun ama okumaya değer. Saygılar…

  2. Hikmet Kızıl dedi ki:

    Yüreğine sağlık ağabey…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir