Cahiliye Toplumunda Erdemli Kalabilmek

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Film izlerken görmüşsünüzdür. Örneğin Yeşilçam Sineması’nın çektiği dînî filmlerde müşriklerin ve putperestlerin davranışları anlatılırken, özellikle de Kemal Sunal – Şener Şen filmlerinde köylü toplumunun cahil halleri ve sürü psikolojisiyle ortaya koydukları davranış biçimi resmedilirken, muhakkak izlemişsinizdir.

     Örneğin köyde bir kadına iftira atılmış diyelim (bu genelde filmde Şaban’ın yani Kemal Sunal’ın sevdiği kız oluyor). O iftirayı bizzat hazırlayan ve atan kişi(ler), kalabalığa hitaben tahrik edici bir konuşma yapar, “Bu ahlaksızları köyden kovalım, öldürelim, bunlar yüzünden başımıza musibetler geliyor, yağmur yağmıyor, bunlar yüzünden ürünlerimiz mahsül vermiyor, onu öldürmezsek başımıza taş yağacak” minvalinde kışkırtıcı şeyler söyler. Kalabalık da toplu halde kollarını havaya kaldırıp hep bir ağızdan “Eveeeet, bunları öldüreliiiim, kovalıııım” diye slogan atarlar. Hepsi aynı şekilde kollarını kaldırır, aynı anda ve aynı cümleleri sarfeder, gözlerini aynı biçimde açar, kaşlarını aynı biçimde çatarlar.

     Benzer sahneleri Türk Sineması’nın çektiği dînî filmlerde, bir peygamberin veya herhangi bir evliyânın hayatının anlatıldığı filmlerde, müşrik ve putperest toplumun davranışlarında da görmek mümkün. Çok kolay tahrik edilir, gösterilen hedefe hemen yönlendirilebilir, duydukları sahih midir, söylenenler doğru mudur asla sorgulamazlar.

     Kendi taraftakiler ne yaparlarsa yapsınlar savunurlar, karşı taraftakiler ne yaparlarsa yapsınlar karşı çıkarlar. Hiçbir zaman ne bir fiili savunur ne de bir fiile karşı çıkarlar. Savundukları tek şey kendi cenahları, muhalefet ettikleri tek şey de öbür cenahtır.

     Bizler televizyon başında filmi izlerken, o insanların ne kadar cahil ve bağnaz olduklarını hemen anlarız değil mi? Öyle ki, acırız o cahil hallerine. İçimizden, “Vah vah, ne kadar cahil insanlar varmış bu dünyada? Bu nasıl bağnaz bir gürûh böyle?” diye söyleniriz.

     Televizyon ekrânından seyrederken cehalet ve bağnazlık olduğunu hemen anladığımız ve idrak ettiğimiz bu kitle psikolojisini, yaşadığımız gerçek hayatta karşımıza çıktığında anlamak ve idrak etmek neden bu kadar zordur?

     Oysa şimdiki Türkiye toplumu, tam anlamıyla böyle bir toplumdur. AK Parti seçmeninden CHP seçmenine, MHP seçmeninden HDP seçmenine, İslamcı’sıyla Laik’iyle, Sağcı’sıyla Solcu’suyla, Alevî’siyle Sünnî’siyle, Türk’üyle ve Kürd’üyle, tıpatıp o filmlerdeki cahil gürûh gibi bir toplum olduğumuzu, davranışlarımızın tıpkı o insanların davranışları gibi olduğunu neden göremiyor, farkına varamıyor, anlamıyoruz?

     Bilhassa iktidar yanlısı cenah, yani AK Parti tarafındaki (“cephesindeki” demek daha doğru sanırım) gürûhun, yazarlarının, gazetecilerinin, STK ve derneklerinin ortaya koydukları davranış biçimi, tıpkı yukarıda canlandırdığımız, Kemal Sunal – Şener Şen filmlerindeki cahil köylü kalabalığının davranış biçimidir. Aralarında en ufak bir fark dahi yoktur.

     İktidar “Barış Süreci” başlatır, barışın ve kardeşliğin ne kadar önemli olduğunu anlatır, “Artık tek bir ferd dahi toprağa düşmemelidir” der, iktidar yanlısı gazeteciler, yazarlar, STK’lar tıpkı o Kemal Sunal – Şener Şen filmlerindeki gürûh gibi hep bir ağızdan, “Eveeet… Barış çok güzel birşeydiiiir… Artık tek bir ferd toprağa düşmemelidiiiir” diye bağırır, trol ve troliçeler sosyal medyada “barış âyetleri” paylaşır. O hallerine bakınca, ister istemez imrenir, gıpta edersiniz; “Nasıl da âşıklar barışa, kardeşliğe! Bir tek insanın dahi burnunun kanamasını istemiyorlar. Ne kadar güzel, altın kalpli insanlar bunlar” diye düşünürsünüz. Fakat İktidar bu sefer “savaş tamtamları” çalar, “Ne müzakeresi, ne masası!?.. Bunlarla barış marış olmaz!.. Son ferd kalmayıncaya kadar hepsini temizleyeceğiz, kökünü kurutmalıyız” diye gürler, o aynı gazeteciler, yazarlar ve STK’lar aynı anda, aynı dakika içinde, tıpkı o filmdeki cahil gürûh gibi hep bir ağızdan “Eveeet… Ne müzakeresi? Bunlarla barış marış olmaaaaaz… Zaten onları muhatap almak baştan sürecin en büyük hatasıydııı… Hepsini temizlemeliyiiiiiz, kökünü kurutmalıyııııız” diye yazarlar, çizerler, gürlerler. Tıpkı o filmlerdeki kalabalık gibi: Hepsi aynı şekilde kollarını kaldırıp, aynı anda ve aynı cümleleri sarfedip, gözlerini aynı biçimde açıp, kaşlarını aynı biçimde çatarak…

     İktidar Esad ailesiyle “ailece tatil” yapar, Suriye ile vizeler kaldırılır, dostluk ve kardeşlik köprüleri kurulur, iktidar yanlısı gazeteciler, yazarlar, STK’lar tıpkı o Kemal Sunal – Şener Şen filmlerindeki gürûh gibi hep bir ağızdan bunu destekler, kuruldukları köşelerden dostluk ve kardeşlik hikâyeleri okur, “Komşularla sıfır soruuuun” diye bağırırlar. İktidar Esad ile düşman olur, ne kadar it kopuk varsa hepsini Suriye’ye musallat eder, iki devlet düşman olur, o aynı gazeteciler, yazarlar ve STK’lar aynı anda, aynı dakika içinde, artık “fotoğraf makinâsının flaşını patlatan gazeteci” değil, “Suriye’de kendini patlatmaya hazır canlı bomba”dırlar artık…

     İktidar Suriye’de ABD ve AB devletleriyle birlikte hareket eder, iktidar yanlısı gazeteciler, yazarlar, STK’lar “Dünya ile birlikte hareket etmeliyiz” diye yazarlar. İktidar Mısır’da ABD ve AB devletlerini karşısına alır, o aynı gazeteciler, yazarlar, STK’lar “Şerefli yalnızlık” diye bir kavramı literatürümüze kazandırırlar. İçlerinden bir tanesi de çıkıp, “Mısır’daki askerî darbeyi yaptıranlar, bizim Suriye’deki ortaklarımız değil mi?” diye sormaz, soramaz. Bunu sorabilmesi için düşünebilmesi, düşünebilmesi için de “akıl” denen bir melekeye sahip olması lazım. Fakat o yok ki! Zirâ dediğimiz gibi, bu gürûhun Kemal Sunal – Şener Şen filmlerindeki cahil köylü gürûhundan hiçbir farkı yoktur. Tıpatıp Peygamber (saw) dönemindeki Mekke müşriklerine benzerler.

     İktidar İsrail’e “Van minüt” çeker, Gazze’ye doğru gemiler yola çıkar, İktidar yanlısı gazeteciler, yazarlar, STK’ların hepsi “anti – siyonist”tir, ellerinden gelse İsrail’i bir kaşık suda boğarlar. İsrail’e o derece karşıdırlar ki, bu hususta HaMaS’a iki, İslamî Cihad’a üç, İran’a da biri penaltıdan olmak üzere beş çekerler. Ortadoğu’da hiçbir dostu kalmadığını fark eden İktidar bu sefer İsrail ile ilişkileri düzeltir, tekrar dost olurlar, o aynı gazetecilerin, yazarların ve STK’ların hepsi de aynı anda ve hep bir ağızdan başlarlar güzellemeler dizmeye. Mavi Marmara’ya destanlar yazmayı bırakıp, Marmara’nın mavi sularına bakarak “Türkiye – İsrail ilişkilerinin Ortadoğu için önemi” üzerine oldukça derinlikli ve çukurluklu analizler yaparlar.

     Sayın Mesud Barzanî, Kürdistan pêşmergelerini Türkiye üzerinden Kobanî’ye yardıma gönderir, onlar da “Kobanî’ye selam” gönderirler. Pêşmergelerden önce onların selamı gider Kobanî’ye. İktidar PYD’yi “terör örgütü” listesine alır, onlar da “Kuzey Suriye’de asla bir oldu – bittiye izin vermeyeceklerini” 5 bin tirajlı gazetelerindeki köşelerinden ilan edip, 50 milyonluk Kürtler’in, 150 milyonluk Rusya’nın ve 350 milyonluk ABD’nin ödünü kopartırlar!…

     AK Parti ile Cemaat elele verip “Ergenekon operasyonları”nı başlatır, hepsi aynı anda ve aynı tempoyla alkış tutarlar. İktidar “Bu Ergenekon var yaa, bu Ergenekon! Bunlar askerî darbe planlıyordu, her tarafa bomba koymuşlardı, Fatih Camiî’ni havaya Cübbeli Hoca’yı cennete uçuracaklardı, meşrû hükûmeti silah zoruyla devirmek istiyorlardı, yüzbinlerce insanı stadyuma doldurup Kasımpaşaspor’un Beşiktaş’a yaptığını yapacaklardı milletimize” der, o gazeteciler, yazarlar ve STK’lar da tıpkı filmdeki cahil kalabalıklar gibi aynı anda ve aynı refleksle “Eveeeet, Bu Ergenekon var yaa, bunlar askerî darbe planlıyorduuuu, her tarafa bomba koymuşlardıııı” diye tempo tutarlar. Sonra “Ergenekoncu” askerler tahliye edilir, bu sefer AK Parti ile Ergenekon işbirliği yapıp Cemaat’e savaş açar, İktidar bu sefer de “Bu Cemaat var ya, bu Cemaat! Ne Cemaat’i? Bunlar terör örgütü! ‘Ergenekon’ diyerek benim askerime, şerefli ordumuza kumpas kurdular. Bunlar paralel devlet kurmuşlaaar. Onlar paralelse biz de meridyeniz” der, o aynı gazeteciler, yazarlar ve STK’lar aynı anda, tıpkı o filmdeki cahil gürûh gibi hep bir ağızdan, hepsi de aynı şekilde kollarını kaldırıp, aynı cümleleri sarfedip, gözlerini aynı biçimde açıp, kaşlarını aynı biçimde çatarak, “Eveeet… Bunlar terör örgütü! Bunlar paralel devlet kurmuşlaaar” diyerek çığırtkanlık yaparlar.

     Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bu kadarı kâfi sanırım. Haddinden fazla uzattığımızı bile söyleyebiliriz. 14 yıllık AK Parti iktidarının elbette doğruları da var yanlışları da, günâhları da var sevapları da. AK Parti’nin doğrularını yazmaya kalksak 200 sayfalık bir kitap, yanlışlarını yazmaya kalksak 300 sayfalık bir kitap çıkar, ancak zikzaklarını yazmaya kalkarsak sanırım 24 ciltlik bir Ana Britannica tutar.

     Burada şu önemli vurguyu yapmadan geçemeyeceğim: Örnekleri AK Parti (veya İktidar) üzerinden vermem, bu davranış biçiminin yalnızca bu partiye ve bu partinin seçmenlerine özgü olduğunu aklınıza getirmesin sakın. Yukarıda da dediğim gibi, bu davranış, Türkiye toplumunun genelinin davranış biçimidir. AK Parti seçmeninden CHP seçmenine, MHP seçmeninden HDP seçmenine, İslamcı’sıyla Laik’iyle, Sağcı’sıyla Solcu’suyla, Alevî’siyle Sünnî’siyle, Türk’üyle ve Kürd’üyle, ne yazık ki tüm toplum böyledir. Çünkü, bunu söylemek hiç de keyifli değil ancak gerçek bu maalesef, bu toplum bir cahiliye toplumudur. Ancak her cenahtan tek tek örnekler vermek, sohbetimizi uzatmaktan başka işe yaramaz. Fakat bu davranış, AK Parti, CHP, MHP, HDP, Cemaat, hepsinin ortak davranış biçimidir. Özellikle diğer partilerden ve parti seçmenlerinden, bu yönüyle AK Parti’ye ve AK Parti seçmenlerine en çok benzeyen, tıpatıp aynı cahiliye davranış biçimini sergileyen gürûh, HDP seçmenleridir. AK Parti cenahı ile HDP cenahının davranış kalıpları, tıpatıp aynıdır.

     Kutsal Kitaplar, bu tür toplumları “cahiliye toplumu” olarak niteler. Tewrât, İncil, Qur’ân; üçüne göre de şu anki Türkiye toplumu bir “cahiliye toplumu”dur.

     Bunu asla ve asla hakaret amaçlı olarak söylemiyorum. Ben ki başka toplumlara bile hakaret etmeyen bir insanım; kendi toplumuma niye hakaret edeyim? Sonuçta ben de bu toplumun bir ferdiyim.

     Fakat ortada acı da olsa bir realite varsa, o realiteyi okumak gerekir, okuyabilmek gerekir. “Sosyoloji” okumuş isem, bunu yapmak zorundayım. Hastalığın adını koymazsak, teşhisini doğru yapmazsak, tedavisi de mümkün olmaz.

     Kaldı ki, sohbetin başında sözünü ettiğimiz o Kemal Sunal – Şener Şen filmlerindeki cahil kalabalıklar, onlar okumamış, hakikaten cahil kalmış köylü tabakası. Fakat burada – film değil gerçek – o filmdeki cahil köylü tabakası ile, o cahil kalabalıkla aynı davranışı sergileyen ve her yönüyle tıpkı onlara benzeyen gürûh, bunlar okumuş insanlar, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, STK’ların başında olan kanaat önderleri…

     Bizim anlatmaya çalıştığımızdan çok daha vahim bir durum var ortada, sevgili kardeşlerim, inanın bana.

     Acınacak haldeyiz; bunu görmemiz lazım. Görmemiz yetmez, kabullenmek de zorundayız. Kabullenebilmeliyiz ki, buradan bir şekilde çıkış yolu bulabilelim.

     * * *

     Türkiye’de siyasî partiler öteden beri böyle iken ve fakat toplum daha farklı bir ahlâka ve erdeme sahip iken, şimdi toplumun da bu şekilde bağnazlaşmasının ve toplumun da tıpkı siyasî partilere benzemesinin en başta gelen sebebi, kanımca şudur: Toplum – özellikle son yıllarda – aşırı bir biçimde politize edilmiş, bu yüksek dozajdaki politize edilme hali de keskin bir kutuplaşmaya sebebiyet vermiştir.

     Sanat, mârifet, edebiyat, kültür, erdem, yüksek insanî ahlâk, bilinç, bilgi, hakikat, bunların tamamen devredışı kaldığı bir ülke var. Toplumun ve toplum bireylerinin tüm davranışlarına, hareketlerine, gösterdikleri tepki ve reaksiyonlara siyasî partiler ve siyasetçiler yön veriyor.

     Ülkenin ve toplumun bu hale gelmesine (daha doğrusu düşmesine) ise fazla şaşırmamak gerek kanaatindeyim. Gelişmiş ülkelerde siyasetçiler ülkeyi yönetir, aydınlar ise topluma yön verir. Aydını olmayan ülkede, her ikisini de siyasetçi yapar.

     Bu yaşadığımız durum, içinde bulunduğumuz hal, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâkettir. Zirâ bir toplumun ahlâk, erdem, fazilet gibi manevî hasletlerini ve insanî melekelerini yitirmesinden daha büyük bir felâket olamaz. Çünkü bunu yaşayan toplumlar “akıl”larını kaybeder, “aklî melekelerini” yitirirler. Bunun neticesi olarak da toplumsal bir “cinnet hali” yaşarlar.

     Bu felâket; bir ülkenin savaşa girmesinden de, yabancı devletler tarafından işgal edilmesinden de, deprem, sel gibi tabiî âfetler yaşamasından da daha büyük bir felâkettir. Zirâ diğer felâketleri atlatmak, o felâketlerin yaralarını sarmak belli bir zaman içinde – kısa veya uzun vâdede – mümkün iken, bu felâket, yüzyıllar boyunca ve nesilden nesile sürecek büyük tahribatlara yol açmaktadır.

     Türkiye’de halihazırda yaşanan “kutuplaşma”ya baktığımızda, dînî öğretilerin, kutsal metinlerin, maddî ve manevî değerlerin, örf ve âdetlerin, gelenek ve göreneklerin “ahlâk”, “dürüstlük”, “namusluluk”, “edep”, “hâyâ”, “fazilet” ve “erdem” adına öğrettiği ne varsa hepsinin ayaklar altında çiğnendiğini müşahade etmekteyiz, mâlesef.

     Bunun tek ve yegâne sebebi, “cahiliye toplumu” durumuna düşmüş olan toplumun ve toplum bireylerinin, ülkede ve dünyada yaşanan her türlü olayda, yaşanan her tür gelişmede, duyduğu her sözde ve şahîd olduğu her hadisede, fiile değil faile bakarak tavır belirlemesidir.

     Yani toplumun ve ülke insanının bütün erdem ve ahlâk özelliklerini yitirmesi, birer “cahiliye toplumu” olmasının ana sebebi, her tür olayda ve yaşanan her gelişmede, duyduğu ve gördüğü her şeyde, fiile değil faile bakarak tavır belirlemesidir. Bu davranış, artık bu toplumun temel karakteristiği haline gelmiştir.

     Hiçbir fiilin, âmelin, insanoğluna/kızına özgü hiçbir davranışın artık “iyi” veya “kötü” olarak kategorize edilme durumu kalmamıştır. Neyin “iyi” neyin “kötü” olduğu, sadece ve sadece “kimin yaptığına bakılarak” belirlenmektedir. Neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğuna, sadece ve sadece “kimin yaptığına” bakarak karar verilmektedir.

     Bir davranışın “doğru” mu yoksa “yanlış” mı, bir eylemin “iyi” mi yoksa “kötü” mü olduğu, yalnızca bir tek kritere göre belirlenmektedir: Kimin yaptığına bakılarak.

     “Doğru” ile “yanlış”ın, “hak” ile “bâtıl”ın hiçbir kriteri yok. Bu değerler tamamen taraflara göre değişiyor.

     Tek kıstas şu: “Biz yaparsak iyi, onlar yaparsa kötü”

     “Allâh’ın âyetleriyle dalga geçmek”, “halkı aşağılamak”, “cinayet işlemek”, “hırsızlık yapmak”, “rüşvet yemek”, “birine iftira atmak”, “yalan haberler yazmak”; hatta “tecavüz”, hatta hatta (söylemeye bile utanıyorum) “küçük çocuklara, bebeklere bile tecavüz etmek”, “kadınlara küfür etmek”, “bir siyasetçinin kadınlara veya kadın siyasetçilere sözlü olarak cinsel tacizde bulunması, edepdışı laflar söylemesi”, bunların hiçbirinin kendi başına “iyi mi kötü mü” diye bir kıstası yok. “İyi” mi yoksa “kötü” mü oldukları, yapana göre değişiyor. Eğer bütün bu sıraladığımız şeyleri “karşı taraftakiler” yaparsa, o zaman “kötü, çok çirkin, ahlâksızlık”, yok eğer “bizimkiler” yaparsa, o zaman “o kadar da büyütülecek şeyler değil, üstünü örtmemiz lazım”!

     Bu sadece bir taraf için değil, tüm taraflar için böyle. AK Parti seçmeninden CHP seçmenine, MHP seçmeninden HDP seçmenine, İslamcı’sıyla Laik’iyle, Sağcı’sıyla Solcu’suyla, Alevî’siyle Sünnî’siyle, Türk’üyle ve Kürd’üyle, herkes böyle davranıyor. Ülkedeki bir kesimin bağnaz olduğunu, aramızda sapıkların bulunduğunu söyleyenler, yanlış teşhis koyuyorlar, resmi eksik görüyorlar. Türkiye toplumu tümden bu duruma düşmüş haldedir. Bu toplum bir “cahiliye toplumu”dur. Bunu görmemiz lazım. Görmezsek, görür de görmezden gelirsek veya cesurca ifade etmekten çekinirsek, düzelme şansımız da olmaz.

     Düşünün: “Ülkeye hizmet” bile, eğer “karşı taraf” yaparsa eleştir, dalga geç, küçümse! “Ülkeyi soymak” bile, eğer “bizimkiler” yaparsa savun, tevil et, “Yedirmeyiz” kampanyası başlat!

    Yahu onu da geçtim, “ülkeye hizmet”i geçtim, çocuklara tecavüz etmeyi bile, bakın çocuklara diyorum, bebeklere, bunu yazmaya ve söylemeye bile utanıyorum, yazmak zorunda olduğum için toplumumdan, ülkemden, ırkımdan, milletimden, insanlığımdan utanıyorum, küçük çocuklara tecavüz etmek bile, eğer “karşı taraf” yaparsa sert bir şekilde eleştir, onları “ahlâksız, namussuz, sapık” ilan et, fakat eğer “bizimkiler” yaparsa savun, tevil et, üstünü örtmeye çalış, “Yedirmeyiz” kampanyası başlat!

     Çünkü dediğimiz gibi, birşeyin (ne olursa olsun) “iyi” mi ya da “kötü” mü olduğuna, yalnızca ve yalnızca “kimin yaptığına” bakılarak karar veriliyor. Eldeki tek kriter bu: Kim yaptı?

     Siz gidin ve bir yazara, akademisyene, bir STK’nın başındaki adama, herhangi bir dernek başkanına, bir kanaat önderine dostlar, bir kanaat önderine, “Ankara’da bir terör saldırısı oldu az önce, 15 vatandaşımız ölmüş. Bu olayla ilgili ne düşünüyorsunuz?” diye sorun, size ilk söyleyeceği söz şu olacaktır: “Kim yaptı?”

     Neden mi? Çünkü onun o hadisenin kötü mü iyi mi olduğuna karar vermesi için, lânetlemesi gerektiğine mi yoksa savunması gerektiğine mi karar verebilmesi için, eylemi hangi örgütün yaptığını bilmesi gerekir. Zirâ IŞİD yapmışsa başka türlü, PKK yapmışsa başka türlü tavır takınacaktır. 15 mâsum insanı öldürmek, 15 sivil yurttaşın canına kastetmek, bu iyi birşey midir yoksa kötü birşey mi, katillerin kim olduğunu öğrenmeden bilemez bu toplumun insanları. 15 kişinin vahşice katledildiği bir cinayetin iyi mi kötü mü olduğu, ancak katilin kim olduğu bilinirse söylenebilir. Çünkü bu toplum “cahiliye toplumu”dur ve fiile bakarak değil, faile bakarak tavır belirler.

     Eğer katliâmı IŞİD yapmışsa çıkıp en sert biçimde kınayacak, eylemi gerçekleştirenler için “Barbarlar, insanlık düşmanları… Bu saldırı yalnızca Ankara’ya değil, tüm insanlığa karşı, hepimize karşı yapılmıştır” diyecek, yok eğer katliâmı PKK yapmışsa, bu sefer de mırın kırın edecek, o vahşeti savunmaya kalkışacak, “Bir halkı tümden yok etmeye kalkarsanız o halk da çeşitli şekillerde tepkisini koyar” türünden, en asil sözleri ve duruşu en soysuz bir gaye için sarfedecek, her iki cümleden birinde “gerçeklik” kelimesi geçen şeyler söyleyecek, içinde bol bol TDK (Türk Dil Kurumu) patentli “ulusal”, “yurtsever”, “önderlik”, “gerçekliklik”, “derinleştirmek” kelimeleri geçen, bir zamanlar Yalçın Küçük – Doğu Perinçek ikilisinden öğrendikleri ve bugün Türk medyasında sadece Cumhuriyet gazetesinin kullandığı Turanî – Moğolca terminolojilerini konuşturacaklardır.   

     Aynı şekilde, gidin ve bir yazara, akademisyene, bir STK’nın başındaki adama, herhangi bir dernek başkanına, bir kanaat önderine, “Bir partinin İstanbul il teşkilâtında inanılmaz bir olay ortaya çıktı. İl başkanı, orada görev yapan iki genç kıza cinsel tacizde bulunmuş. Üstelik adam evli, dört çocuğu var. Bu olay hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorun, size ilk söyleyeceği söz şu olacaktır: “Hangi parti?”

     Nedenini anlamak gayet basit: Çünkü onun o hadisenin kötü mü iyi mi olduğuna karar vermesi için, lânetlemesi gerektiğine mi yoksa savunması gerektiğine mi karar verebilmesi için, olayın hangi partide gerçekleştiğini bilmesi gerekir. Zirâ AK Parti il binasında olmuşsa başka türlü, CHP il binasında olmuşsa başka türlü tavır takınacaktır. Evli ve dört çocuk babası bir adamın, kendi emri altında çalışan iki genç kıza cinsel tacizde bulunması, bu iyi birşey midir yoksa kötü birşey mi, yapanın hangi partiden olduğunu öğrenmeden bilemez bu toplumun insanları. İki genç kızın bir partinin İstanbul il teşkilâtında ve üstelik bizzat il başkanı tarafından cinsel tacize uğraması hadisesinin iyi mi kötü mü olduğu, ancak olay mahalinin hangi partinin binası olduğu bilinirse söylenebilir. Çünkü bu toplum “cahiliye toplumu”dur ve fiile bakarak değil, faile bakarak tavır belirler.

     Aynı şekilde, gidin ve herhangi bir dernek başkanına, bir kanaat önderine, bir camiânın başında bulunan kişiye, “Bir partinin lideri düzenlediği son basın toplantısında Türkiye – İsrail ilişkileriyle ilgili önemli bir açıklama yaptı. İsrail’le ilişkilerin düzeltilmesi gerektiğini söyledi, Türkiye’nin Ortadoğu’daki tek dostunun İsrail olduğunu söyledi ve bu dostluğun bozulmaması gerektiğini tembihledi” deyin, size ilk söyleyeceği söz şu olacaktır: “Hangi lider?”

     Çünkü o sözlerin doğru mu yoksa yanlış mı olduğuna karar vermesi için, destek mi vermesi gerektiğine yoksa karşı mı çıkması gerektiğine karar verebilmesi için, o sözleri hangi liderin sarfettiğini bilmesi gerekir. Eğer kendi partisinin lideri demişse, çıkıp “Elbette önemli bir noktaya temas etmiştir kanaatindeyim. Bizler Türkiye olarak barışçıl bir dış politika izlemek zorundayız. Karşılıklı diyalog, barışçıl bir diplomasi, hem ülkemiz hem de Ortadoğu için, dünya barışı için hayatî derecede önemlidir” diyecek, yok eğer bu sözleri rakip partinin lideri demişse, o zaman da çıkıp en sert tepkiyi gösterecek, Filistin dâvâsı güdecek, hatta hızını alamayıp, o sözleri sarfeden parti liderine “İsrail uşağı”, “Siyonizm yandaşı” diyecektir.

     Bunları söylerken, hiç kimseye iftira etmiyorum. “Zan” üzerine hüküm de vermiyorum. Anlattıklarım bu ülkenin ve toplumunun apaçık ortada olan gerçeğidir. Bunların canlı örnekleri, tüm çıplaklığıyla gözümüzün önünde yaşanıyor.

     “Zan” ile hüküm vermediğimi göstermek için, birkaç reel örnek sunayım:

     Allah’ın âyetlerini dilinden düşürmeyenler, Allah’ın âyetleriyle alay eden Egemen Bağış’a tek laf etmediler! Etmek bir yana, bir de adamı savunmaya, söylediklerini tevil etmeye çalıştılar. Neden? Çünkü o adam “bizden”. Ve adam hâlâ görevinin başında! Hâlâ Cuma’mızı, kandilimizi kutluyor, Google-ı Kerîm’den âyetler paylaşıyor.

     Ve sizi temin ederim ki, Allah’ın âyetleriyle alay etti diye Egemen Bağış’a haftalarca yüklenenler de, eğer aynı densizliği CHP’li bir vekil veya Cemaat’in bir “abi”si yapsaydı, seslerini dahi çıkarmayacaklardı.

     Seçim çalışmaları esnasında vatandaşa yumruk atan Mustafa Sarıgül’le günlerce dalga geçen, boksör eldivenleri giydirip sosyal medyada alaya alan kişiler, marketin içinde kadın tokatlayan Erdoğan’ın ve yerde yatmakta olan bir kişiyi tekmeleyen müşavirinin bu yaptıkları aleyhine tek satır yazmadılar! Bunu yapmak bir yana, bir de “Ayağına sağlık” dediler.

     Bülent Arınç, TBMM Genel Kurulu’ndaki konuşması sırasında sözünü kesen bir kadın milletvekiline “Hanımefendi sus, bir kadın olarak sus” dediği için, Sayın Arınç’ı “kadın düşmanı” ilan edip nerdeyse linç etmeye kalkan kadın dernekleri ve laik çevreler, Aile Bakanı’na “Birilerinin önüne yatmış” diyen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na tek laf etmediler. Sayın Kılıçdaroğlu’nu “kadın düşmanı”, “namus düşmanı”, “siyasî sapık” ilan edip (hepsini söylediler) nerdeyse linç etmeye kalkan, aleyhinde kampanyalar başlatan İslamcı STK’lar ve gazeteler de, Erzurum’daki mitingde binlerce insanın önünde, Iğdırlı kadınlar hakkında (buraya yazmaya bile aile terbiyemin müsaade etmediği) utanç verici, ahlâk ve edepdışı sözleri sarfeden Erdoğan’a tek laf etmediler.

     Görüldüğü gibi, kimsenin “kadın”, “namus”, “ahlâk ve edep” gibi bir derdi yok aslında. Sorun fiil değil, faildir. Öyle olmasa, sadece rakip parti liderleri yaptığında ortalığı velveleye verip, kendi partilerinin lideri yaptığında sessizliğe bürünürler miydi?

     Hele hele Bülent Arınç’a karşı laik ve feminist çevrelerin yaptığı linç kampanyası, tam anlamıyla “evlere” şenlik idi. İsterseniz gelin, Sayın Arınç’ın söylediklerini faile değil fiile bakarak, söyleyenin kim olduğunu hiç dikkate almadan, sadece söylenen söze bakarak tetkik edelim:

     Bülent Arınç, Meclis’te konuşma yaparken, HDP’li bir kadın milletvekili sözünü kesti, saygısızca çıkışlar yaptı. Ne yaptığı şey etikti, ne de bunu iyinetle yapıyordu. Arınç da kendisine “Hanımefendi sus, bir kadın olarak sus” dedi.

     Sevgili Bülent Arınç’ın anlatmak istediği şey şuydu aslında: “Bu tür saygısız çıkışlar, böyle gayr-ı medenî davranışlar erkek milletine yakışabilir. Fakat hânımlara yakışmaz. Kadınlar daha olgun, daha medenî davranmalı. Kadının asaletine yakışan budur.”

     Bırakın kadını aşağılamayı, bilakis kadını yücelten bir sözdü o. Bu amaçla söylenmişti.

     Kadını yüceltmek için söylenmiş bir sözden dolayı kadınların ve kadın derneklerinin Bülent Arınç’ı takdir etmesi gerekirken, aksine adamı “kadın düşmanı” ilan edip nerdeye linç etmeye kalktılar. Enva-i çeşit akıllara ziyan yorumlar yapıldı. Hatta bunu “Kadınlar susmalı. Kadın konuşmamalı” şeklinde anlayan “düz mantık”lı zekâ özürlüler bile çıktı, hatta hatta işi “Kadının sesi haramdır” zihniyetine kadar götürüp onunla bağlantı kuranlar dahi oldu.

     Ne diyelim? Eskiler boşuna dememişler, “Arifin fikri neyse zikri de odur” diye.

     Neyin desteklenip neye karşı çıkılması gerektiği, yalnızca “kimin yaptığına” bakılarak belirleniyor. Davranışları belirleyen tek kıstas şu: “Biz yaparsak iyi, onlar yaparsa kötü”

     Ahmet Davutoğlu Washington’a, Moskova’ya gitse, “önemli ziyaret”, “tam zamanında yapılan bir görüşme”, “karşılıklı diyalog için gerekli bir adım”, Selahattin Demirtaş gitse “Amerikan uşağı”, “Rus uşağı”.

     Bülent Arınç kadınlar hakkında konuşsa, “kadın düşmanlığı”, “gericilik”, “Ortaçağ zihniyeti”, Kemal Kılıçdaroğlu konuşsa, “ya aslında öyle demek istemedi”, “olayı çarpıtıyorsunuz”.

     İslamcı bir yazar veya siyasetçi kalkıp “Diyanet kaldırılmalı, dîni devletin tekeline sokmak yanlıştır, resmî İslam anlayışını kabul etmeyiz ve etmeyeceğiz” dese, “İşte gerçek Kur’ânî İslam”, “devrimci İslam”, “Helal olsun! Örnek bir Ebû Zerr çıkışı!”, liberal veya demokrat bir yazar ya da HDP’li bir siyasetçi kalkıp “Diyanet kaldırılmalı, dîni devletin tekeline sokmak yanlıştır, resmî İslam anlayışını kabul etmeyiz ve etmeyeceğiz” dese, hemen “Vay dînsizler!”, “İslam düşmanları”, “İslamî değerlere olan kinlerini açık açık kustular”, “Açıkça İslam düşmanlığı yapıyorlar”, “Amaçları İslam’ı ortadan kaldırmak”.

     Daha önce Seyyîd Qutb’un 100 defa söylediği, Üstâd Mevdudî’nin 300 defa söylediği, Ayetullah Beheştî ve Ayetullah Mutahharî’nin 500’er defa söylediği, Dr. Ali Şeriatî’nin 1000 defa söylediği, bu fakir kardeşinizin ise 1500 defa söylediği “İslam toplumları sorgulamıyor, özgür düşünemiyor. Müslümanlar bugün geri kalmışlardır ve bunun sebebi de günümüzdeki İslam toplumlarının düşünce ve sorgulamadan korkması, eleştiri kültürünün olmaması, farklı olanlara tahammül edememesi, farklılıklardan korkması, bunu tehdit olarak görmesi, özgür düşünce üzerinde baskı kurmalarıdır” sözlerini çıkıp da bir televizyon programında Amberin Zaman veya Ceyda Karan söylese, toplumsal bir linç girişimi, “İslam düşmanları”, “Müslümanlar’a hakaret ediyorlar”, hatta “Şıllıklar”, “Fahişeler”, hatta hatta “Oruspu”, bizzat devletin en tepesindeki Cumhurbaşkanı tarafından tehdit edilmeler, “Edepsiz kadın”. (Tırnak içine aldığım ama yazarken bile utandığım sözlerin hepsi söylendi)

     “Cahiliye toplumu” olmanın tüm belirtileri ortada mâlesef ve Türkiye toplumu gitgide İslam öncesi Mekke müşriklerine benziyor.

     Allah-û Teâlâ’nın peygamber göndermek zorunda kaldığı cahiliye toplumlarının hiçbiri laik değildi, seküler değildi, hele hele dînsiz hiç değildi. Son Resulullah (saw)’ın gönderildiği Mekke müşrikleri dahil, bütün peygamberlerin gönderildiği tüm putperest toplumlar, tüm cahiliye toplumları, dîndar idiler, muhafazakâr idiler, Allâh’a ve âhiret gününe imân ediyorlardı ve ibadetlerini de yerine getiriyorlardı.

     Ama onlar “Hanif” olma vasfını yitirmişlerdi. “Erdemli olmak” özelliğini kaybetmişlerdi. Tıpkı günümüz Türkiye toplumu gibi.

     Bugünkü Türkiye toplumu, tam anlamıyla bir cahiliye toplumudur. Kendi taraftakiler ne yaparlarsa yapsınlar savunurlar, karşı taraftakiler ne yaparlarsa yapsınlar karşı çıkarlar. Hiçbir zaman ne bir fiili savunur ne de bir fiile karşı çıkarlar. Savundukları tek şey kendi cenahları, muhalefet ettikleri tek şey de öbür cenahtır.

     Sanat, mârifet, edebiyat, kültür, erdem, yüksek insanî ahlâk, bilinç, bilgi, hakikat, bunların tamamen devredışı kaldığı bir ülke olmuş durumda, Türkiye. Toplumun ve toplum bireylerinin tüm davranışlarına, hareketlerine, gösterdikleri tepki ve reaksiyonlara siyasî partiler ve siyasetçiler yön veriyor.

     Bilhassa iktidar yanlısı cenahın, yani AK Parti cenahındaki gürûhun, yazarlarının, gazetecilerinin, STK ve derneklerinin ortaya koydukları davranış biçimi, tıpkı sohbetin en başında canlandırdığımız, Kemal Sunal – Şener Şen filmlerindeki cahil köylü kalabalığının davranış biçimidir. Aralarında en ufak bir fark dahi yoktur.

     Kaldı ki ordaki sadece film ve onlar da cahil köylülerdir. Fakat buradaki film değil gerçek, ayrıca okumuş insanlar, yazarlar, gazeteciler, STK ve dernek yöneticileri, sözüm ona “kanaat önderleri”.

     Emin olun kardeşlerim, Allah-û Teâlâ’nın peygamber göndermek zorunda kaldığı cahiliye toplumları bile seviyeyi bu kadar aşağı düşürmemişlerdi.

     Büyük öğretmen Ali Şeriatî ne güzel söylemişti: “Okuyan okuduğunu anlamıyor, dinleyen dinlediğini anlamıyor. Geriye ne kalıyor? Hâfızın sesi güzel mi…”

     Sohbetimize bir sonraki yazıda devam edeceğiz.

     Sözlerimizin başı da sonu da Allah-û Teâlâ’ya hamddır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     10 NİSAN 2016

cahiliye toplumunda erdemli kalabilmek

 

2877 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

9 Cevap Cahiliye Toplumunda Erdemli Kalabilmek

  1. Ahmet Koç dedi ki:

    Söylediğin de kastettiğin de haktır. Eline sağlık abi

  2. Şeyhmus Oruk dedi ki:

    Biraz uzun ama çok güzel bir yazı olmuş abi. Tebrikler…

  3. Umeyr dedi ki:

    Güzel bir yazı.

  4. Menaf Acar dedi ki:

    Mamoste yine kalemini konuşturmuşsun.

  5. Lokman dedi ki:

    Mamoste te deréme dada malteyé te kıtabé tev yazkiriye zev diréje. Malate ava be sed cara.

  6. Talha Yige dedi ki:

    Üstad eline yüreğine kalemine sağlık

  7. Sıddık top dedi ki:

    Görüp de dile getiremediğimizi, anlatamadığımızı çok güzel dile getirmişsiniz, kaleminize sağlık…

  8. A.N. dedi ki:

    Memosteyê hêja dîsa dest danîye ser problemeke hevbeş ya civakî: Plotîze bûyîn û plotîzekirina her tiştî, qurbanî kirina hemû nirxên mirovatiyê ji bona deshilatdarîyê, wek amûrekî nêzî her tiştî û her kesî bûn, ji ya li cem xwe dilfireh bûn û ji ya li cem yên din dilteng bûn…
    Heqîqetperestî dibê: Li “kî dibêje” menêre, li “çi dibêje” binêre; di qalikê gotinê de nemîne, kakilê gotinê bitehmije; li “kî dike” hûr nebe, li “çi dike” hûr bibe; rastîyê bi şexsan newezilîne, şexsan bi rastîyê biwezilîne; li dûyî çavkorîyê neçe, bide dûyî birhanê/argumanê, birhan kû ve çû tu jî bi wir ve here, ku sekinî bisekne, ku çû li pê biçe, ku erê kir tu jî erê bike, ku got “ne” tu jî bêje “ne”, ku bêdeng ma tu jî bêdeng bimîne haya deng jê der tê; bawerîya xwe li gor birhanê tenzîm bike, ku birhanê te pir xurt e bila bawerîya te jî hewqas xurt be, ku birhanê te nîv-xurt û nîv-canî ye bila bawerîya te jî nîv-xurt û nîv-canî be; ku mixalifan ya te qebûl nekrin û gotin were ya me qebûl bike jê re bêje: Hatû burhanekum în kuntum sadiqîn, ger hûn rast dibêjin ka de werin birhanê xwe wênin da ku ez ya we qebûl bikim.

  9. haydar dedi ki:

    Herşey iyi güzel ama Pkk öldürüyorsa hakkıdır yerden göğe kadar haklıdır, senin dilini, kültürünü yasaklayan ölü bedenlerini bile aşağılayan bir güruha karşı her yol haktır.Hdp eleştirileri ise kısmen doğru ama Hdp’nin yerelde yaptıklarını görmemek için uzakta olunca gerçekler farklı görünüyormuş demek, dernekler, kadının topluma kazandırılması, kültürel faaliyetlerin artırılması gibi yerelde verdiği mücadeleyi hiç görmemişsiniz yada görmek istememişseniz yada haberiniz yoksa gelin gösterelim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir