Aydın, Değer Kazanan Değil, Değer Katan Kişidir

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     “Aydın ile Entelektüel, Aynı Kişi Değildir” başlıklı bir önceki sohbetimizde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmemiş toplumlarda yanlış bir şekilde aynı anlamda kullanılan “aydın” ile “entelektüel” kavramlarının (veya vasıflarının) aynı şeyler olmadığını, ikisi arasında çok özel ve derinlikli bir ayrım bulunduğunu belirtmiş ve bunların neler olduğunu izah et(meye çalış)miştik.

     Türkçe’de “aydın”, Kürtçe’de “rewşen / rewşenbir”, Farsça’da “ruşen / ruşenfikr” ve Arapça’da “münevver” olarak adlandırılan bu yüksek vasıf ile Batı dillerinde “entelektüel” (entelijansiya) olarak adlandırılan ve ondan daha basit bir seviyeyi işaret eden vasıf arasındaki kem’î ayrımı çizerken, şunları ifade etmiştik:

     “Bugün – özellikle de Türkiye gibi Doğu toplumlarında – yanlış bir biçimde aynı anlamda kullanılan ‘entelektüel’ ile ‘aydın’ aynı şey değildir; aralarında özel bir ayrım vardır.

     Ali Şeriatî’ye göre, kişi, ‘entelektüel’ sıfatını yaptığı işe göre kazanırken, ‘aydın’ sıfatını ise yaptığı işe kattığı değere göre edinir.

     ‘Entelektüel olmak’, yaptığınız işin size kazandırdığı bir değerdir. ‘Aydın olmak’ için ise tam tersi, sizin yaptığınız işe bir değer kazandırmanız gerekir.

     Bir ‘entelektüel’, hangi alanda çalışırsa çalışsın, ister gazeteci – yazar olsun ister sanatçı, ister akademisyen olsun ister siyasetçi, çalıştığı alana “yeni bir vizyon” kazandırabiliyorsa, özgün bir duruş sergileyebiliyorsa, daha önce kimsenin söylemediği yeni şeyler söylüyorsa, işte o zaman o kişiye ‘aydın’ denir.”

     “Aydın” ile “entelektüel” arasındaki özel ve derinlikli ayrımı bir önceki sohbetimizde anlaşılır bir şekilde izah ettiğimiz kanaatindeyim. Bugünkü sohbetimizde ise, “Aydın kimdir, kime denir?”, “Bir entelektüelin aynı zamanda aydın olarak kabul edilebilmesi için hangi özelliklere sahip olması gerekir?”, sadece buraya odaklanacağız.

     Bir “entelektüel”in aynı zamanda “aydın” vasfını kazanabilmesi için, şu özelliklere haiz olması gerekir:

     1 – Yaptığı iş, kendisine bir değer kazandırmıştır (entelektüel); bunun yanında, kendisinin de yaptığı işe bir değer kazandırması gerekir (aydın).

     2 – Meşgul olduğu alanda, kafa yorduğu konuda yeni çizgi oluşturmalıdır; topluma yeni bir ufuk kazandırmalıdır; düşün hayatına farklı ve orijinal bir renk katmalıdır.

     3 – Daha önceki hiçbir şeyin devamı olmamalı, kendisi “yeni bir ekol” başlatmalıdır.

     Her ülkede belli başlı siyasî ekoller, belli bir düşünceyi temsil eden gruplar vardır. Bunlar hem savundukları fikrî toplumda yaymaya ve hatta egemen kılmaya çalışırlar, hem de bunu yaparken – savundukları düşüncenin en doğru olduğuna inandıkları için – ülkesine ve milletine faydalı bireyler olmaya çabaladıklarını düşünmektedirler. Bu gayet tabiî bir durumdur. Zira hiç kimse, doğru olduğuna imân etmediği bir düşünceyi savunmaz, yaymaya çalışmaz.

     Türkiye’de Solculuk, İslamcılık, Türk millîyetçiliği, Kürt millîyetçiliği, Liberalizm gibi belli başlı siyasî akımlar var. Elbette adını zikrettiğimiz akımların her birinin de en mutedilinden en radikaline çeşitli varyantları bulunuyor. Ayrıca adlarını zikretmediğimiz siyasî akımlar da mevcut.

     Siyasî ve fikrî akımlar, aksiyoner olduğu coğrafyada topluma yeni bireyler, değerler kazandırır. Bunlar, o akımın yarattığı entelijansiyadır. Türkiye’de de, Solcu entelektüeller vardır, İslamcı entelektüeller vardır, Türk veya Kürt millîyetçisi, hatta Ermenî ve Arap millîyetçisi entelektüeller vardır, Liberal entelektüeller vardır. Peki ama bunların acaba ne kadarı aydındır?

     Türkiye’de fikrî alanda çalışma yapan ve her biri farklı bir siyasî akımın savunuculuğunu yapan yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, edebiyatçılar, şairler, sanatçılar, aslında ait oldukları camiânın söylemlerini, öteden beri söyleyegeldiklerini tekrarlamaktan öteye gitmiyorlar.

     Ali Şeriatî derdi ki; “Kendi kendisini yetiştirenler, eskilerin söyledikleriyle geviş getirmezler.”

     Örneğin bir İslamcı yazar, İslamî camiânın veya diğer İslamcı yazarların söylediklerinden farklı olarak ne söylüyor? Hiçbir şey… İster iktidar yanlısı olsun ister iktidara muhalif, ister “yandaş” olsun ister “yoldaş”, ister “devletçi” olsun ister “devrimci”, ister bütün gün can havliyle AK Parti’yi savunsun ister sabahtan akşama kadar AK Parti’ye çatsın, bugünkü İslamcı yazarların / gazetecilerin yaptıkları tek şey, Ali Şeriatî’nin o nefis ifadesiyle, “eskilerin söyledikleriyle geviş getirmek”tir.

     Aynı şekilde bir Kürt yazar, Kürdistanî cenahın veya diğer millî kimlikli Kürt yazarların söylediklerinden farklı olarak ne söylüyor? Hiçbir şey… İster dîndar olsun ister seküler, ister Sol cenahtan yetişme olsun ister Sağ cenahtan ister İslamî cenahtan, ister Kürdistan’da yaşasın ister Türkiye’nin batısında ister Avrupa ülkelerinde, bugünkü Kürt millîyetçisi yazarların / gazetecilerin yaptıkları tek şey, “eskilerin söyledikleriyle geviş getirmek”tir.

     Aynı durum Solcu yazarlar için de geçerli. Hatta onların durumu daha bir kötü, daha bir acınası. Çünkü hakikaten, hiç ama hiçbir şey üretmiyorlar, üretemiyorlar. Sağdan soldan öğrendikleri şeylerle, Batılı birkaç yazardan aşırdıkları terimlerle arz-ı endam ediyorlar ve o terimlerden başka hiçbir terminolojileri yok. Fakat nasıl ki, dîndar bir insan artık ahlâka ihtiyaç duymayacağına inanıyorsa, “dîndar” olmakla otomatikmen “ahlâklı” olduğunu zannediyorsa, Türkiye’deki Solcu yazarlar ve akademisyenler aynen bu tıynettedirler; Solcu oldukları için artık aydınlanmaya ihtiyaç duymayacaklarına inanıyorlar, “Solcu yazar”, “Solcu akademisyen” olmakla otomatikmen “aydın” olduklarını zannediyorlar.

     Bilinen ve varsayılan genel kanının aksine, Türkiye’deki Solcu yazarlar / gazeteciler ve akademisyenler, en fazla “eskilerin söyledikleriyle geviş getiren” kesimdir. İslamcı entelektüeller ve Kürt millîyetçisi entelektüeller “eskilerin söyledikleriyle geviş getirirken”, hiç olmazsa yaşadıkları çağın koşullarından ve ülke gerçeklerinden bazı baharatları da karıştırıp öyle getiriyorlar gevişlerini. Ancak Solcu entelektüeller onu dahi yapmıyorlar, eskilerin söylediklerini aynı baharatlarla gevişliyorlar.

     Yani evet, bütün bu İslamcı, Solcu, Türk millîyetçisi, Kürt millîyetçisi yazarlar ve akademisyenler, yaptıkları iş onlara bir değer kazandırmıştır (entelektüel), ve fakat kendileri yaptıkları işe bir değer kazandırmamıştır (aydın).

     İslamcı oldukları için, Sosyalist oldukları için, Türk millîyetçisi oldukları için, Kürt millîyetçisi oldukları için, bir değer kazanmışlardır: “Dâvâ adamı”.

     Yazar oldukları için, gazeteci oldukları için, sanatçı oldukları için, edebiyatçı oldukları için, akademisyen oldukları için, bir değer kazanmışlardır: “Entelektüel”.

     Eğer kendileri de onlara bir değer kazandırmış olsalardı, o zaman şu vasfı da kazanmış olurdular: “Aydın”.

     Peki onlar, kendilerine değer kazandıran şeylere değer kazandırmışlar mıdır? Hayır! Öyleyse nasıl oluyor da “Aydın” olarak nitelendiriliyorlar? Onlar aydın değildirler, çünkü onlar kendilerine değer kazandıran siyasî ve fikrî akıma hiçbir değer kazandırmamışlardır. Başarılı olabilirler, bilgili ve kültürlü de olabilirler, hatta kalemleri güçlü ve üslûpları etkileyici de olabilir, ancak bu, onların sadece “eskilerin söyledikleriyle geviş getirdikleri” gerçeğini değiştirmez. Neticede ne kadar tahsilli, akademik donanımlı, kalemleri kuvvetli olurlarsa olsunlar, ait oldukları camiâya hiçbir şekilde yeni bir vizyon kazandırmıyorlar, hiçbir şekilde, savundukları fikrî akıma yeni bir bakış açısı kazandıracak “yeni şeyler” söylemiyorlar.  

     Onlar savundukları fikrî akımlar ve iştiğal ettikleri meslekler sayesinde değer kazanıyorlar, velâkin kendileri onlara bir değer kazandırmıyorlar. Oysa “Aydın” vasfını alabilmek ve bu sıfatı gerçekten hakketmek için, bunu başarabilmek gerekir.

     İslamcı, Sosyalist ve Kürt millîyetçisi yazarlar, kendilerine “dâvâ adamı” değerini kazandıran İslamî düşünceye, Sosyalist düşünceye ve Kürdistanî düşünceye yeni bir vizyon, yeni bir bakış açısı kazandırabiliyorlar mı? Hayır… Peki nasıl olur da piyasada “İslamcı aydın”, “Sosyalist aydın”, “Kürt aydını” gibi sıfatlarla arz-ı endam ediyorlar?

     Oysa “aydın” sıfatını alabilmesi için, onun da savunduğu akıma bir değer kazandırması gerekir.

     Aynı şekilde, İslamcı, Sosyalist ve Kürt millîyetçisi yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, edebiyatçılar, akademisyenler, kendilerine “entelektüel” değerini kazandıran yazarlığa, gazeteciliğe, sanatçılığa, edebiyatçılığa, akademisyenliğe yeni bir misyon, farklı bir çizgi kazandırabiliyorlar mı? Hayır… Peki nasıl olur da piyasada “Aydınlar” sıfatıyla arz-ı endam ediyorlar?

     Oysa “aydın” sıfatını alabilmesi için, onun da ifâ ettiği mesleğe bir değer kazandırması gerekir.

     Zirâ “aydın”, kazanarak elde edilen değil, kazandırarak elde edilen bir sıfattır. Aydın, değer kazanan değil, değer kazandırandır.

     “Entelektüel olmak”, yaptığınız işin size kazandırdığı bir değerdir. “Aydın olmak” için ise tam tersi, sizin yaptığınız işe bir değer kazandırmanız gerekir.

     Bir “entelektüel”, hangi alanda çalışırsa çalışsın, ister gazeteci – yazar olsun ister sanatçı, ister akademisyen olsun ister siyasetçi, hangi siyasî ve fikrî akımın temsilcisi olursa olsun, ister İslamcı olsun ister Sosyalist ister Kürt millîyetçisi, çalıştığı alana “yeni bir vizyon” kazandırabiliyorsa, özgün bir duruş sergileyebiliyorsa, daha önce kimsenin söylemediği yeni şeyler söylüyorsa, işte o zaman o kişiye “aydın” denir.

     Bugün piyasada “İslamcı aydın” sıfatıyla arz-ı endam eden (Türkiye için konuşuyoruz) pekçok kişinin “aydın” olmakla uzaktan – yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü bunların yaptıkları tek şey, “eskilerin söyledikleriyle geviş getirmek”tir, yaptıkları iş popülizmdir, daha önce 300 defa, 500 defa, 1500 defa söylenmiş olan şeyleri papağan gibi tekrarlamaktır. Bunlara “İslamcı aydınlar” sıfatından ziyade “Papağanlar” sıfatı daha çok yakışır kanaatindeyim. Çoğu da kişiliksiz, yaşadıkları mahallede kendi kapı komşuları tarafından bile adam yerine konulmayan ve tiksinilen tiplerdir. “Papağan” olmaktan öteye bir özelliği yok ama piyasada “İslamcı aydın” sıfatıyla arz-ı endam ediyor.

     Bugün piyasada “Kürt aydını” sıfatıyla arz-ı endam eden (Kuzey Kürdistan için konuşuyoruz) pekçok kişinin “aydın” olmakla uzaktan – yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü bunların yaptıkları tek şey, Türk devletine hatta Türkler’e küfür etmek, kendini tatmin için slogan atmaktır. Bunlara “Kürt aydınları” sıfatından ziyade “Küfürbazlar” sıfatı daha çok yakışır kanaatindeyim. Çoğu da kişiliksiz, en temel ahlâkî hasletleri bile üzerinde taşımayan, gerçek yaşamında başarısız, çevresinde sevilmeyen şahsiyetsiz tiplerdir. Düşünün ki, kahvede okey oynayan adamlardan ve sokaktaki çocuklardan bile işitemeyeceğiniz küfür ve hakaretleri, bunların yazdıkları yazılarda görebilirsiniz. Bu derece ahlâksız ve şahsiyetsiz tiplerdirler! “Küfürbaz” olmaktan öteye bir özelliği yok ama piyasada “Kürt aydını” sıfatıyla arz-ı endam ediyor.

     Evet, dedik ki, İslam dünyasının 20. yy’da yetiştirdiği en büyük aydın ve düşünürlerden biri olan Dr. Ali Şeriatî (1933 – 77), ismi de “Aydın” olan kitabında, “aydın” ile “entelektüel”in aynı şey olmadığını belirtir ve aralarında ince bir çizgi çizer. Şeriatî’ye göre Batı orjinli “entelektüel” kelimesi, Doğu’da kullanılan “aydın” veya Farsça karşılığıyla “ruşenfikr” (Kürtçe’de “rewşen”) tanımlamasını tam olarak karşılamamaktadır.

     Aydın olmak, entelektüel olmanın bir üst aşamasıdır. Her aydın aynı zamanda entelektüeldir, ancak her entelektüel aydın değildir.

     Ali Şeriatî, yazarlar, gazeteciler, şairler, ressamlar, müzisyenler, sanatçılar, heykeltraşlar, karikatüristler, dîn ulemâsı, imamlar, papazlar, hahamlar, sinema sanatçıları, yönetmenler, öğretmenler, öğretim üyeleri, akademisyenler, profesörler, doktorlar, avukatlar, bunların tamamı için kullanılan “entelijansiya” sınıfının içinden bir grubu çıkarıp onlardan ayırmış, bunları “aydın” olarak isimlendirmiştir. Yaparken de, şu kıstasa göre yapmıştır: Kendisi de yaptığı işe bir değer katıyorsa.

     İmdi, râhmetli Ali Şeriatî’nin yükselttiği çıtayı biz daha da yükseğe çıkarmak istiyoruz. Nasıl ki Şeriatî “entelijansiya” sınıfı içinden özel bir grubu ordan çıkarıp daha da yüksek bir konuma oturtarak “aydın” demişse, biz de o yükseğe çıkartılmış “aydınlar” sınıfı içinden özel bir grubu ordan çıkarıp daha da yüksek bir konuma oturtacağız. Bunlara da “aydınlanmış aydın” ismini vereceğiz. Bunu ilk kez biz yapacağız ve bunu da ilk kez bu sohbetlerimizde yapacağız.

     Aydının kendisi aydınlanmaya gereksinim duymaz mı? Toplumu aydınlatan kesim olarak aydınların kendisi de aydınlanmaya muhtaç değil mi? Bunu gündemleştireceğiz.

     Batılı düşünürler “aydınlanan” kişilere “entelektüel”, Ali Şeriatî “aydınlatan” kişilere “aydın” diyor. Biz ise “hem aydınlatan hem aydınlanan” ve önceki her iki gruptan da daha üstün olan bir duruma işaret edeceğiz. Bunlara da “aydınlanmış aydın” sıfatını vereceğiz.

     “Entelektüeller” içinden “aydınlar” sınıfını çıkarıp daha yükseğe oturtmak için, Ali Şeriatî’nin kıstası şuydu: Kendisi de değer katıyorsa.”

     “Aydınlar” içinden “aydınlanmış aydınlar” sınıfını çıkarıp daha yükseğe oturtmak için, bizim elimizdeki kıstas ise şudur: Erdemli olmak.”

     Zirâ…

     “Entelektüel” olmak için “düşünebilme yetisi” lazımdır, “aydın” olmak için “düşündürebilme yetisi” lazımdır, ancak “aydınlanmış aydın” olabilmek için lazım olan şey, çok daha başka bir şeydir: “Erdem”.

     Erdem yoksa, tahsilin de düşüncenin de bir hayrı yoktur. Çünkü erdem ile beslenmeyen tahsil ve düşünce, karanlığa hizmet eder. Karanlığa hizmet edene de “aydın” denemez.

     Bir sonraki sohbetimizde bu konuyu konuşacağız siz sevgili gönüldaşlarımızla.

     Sözlerimizin başı da sonu da Allah-û Teâlâ’ya hamddır. Gerçek erdem ve mârifet, ancak O’nun katındadır.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     5 NİSAN 2016

     İBRAHİM SEDİYANİ’NİN “ERDEMLİ OLMAK” KONULU SOHBETLER DİZİSİNİN İLK 12 MAKALESİNİ BU LİNKLERDEN OKUYABİLİRSİNİZ

     Mârifet; Muhalif ya da Taraftar Olmak Değil, Erdemli Olmaktır

     http://www.sediyani.com/?p=7166

     Kazandıklarınızla, Kaybettiklerinizi Satın Alamayacaksınız!

     http://www.sediyani.com/?p=7634

     Zayıflar Farklılara, Güçlüler Benzerlere Düşmandır

     http://www.sediyani.com/?p=7617

     Zaman ve Zemin Aşımına Uğrayan Erdemli Tavırlar

     http://www.sediyani.com/?p=8209

     Hakikati Haksızın Değil, Haklının Yüzüne Çarpmak!

     http://www.sediyani.com/?p=8235

     Millet Olmanın Erdemi ve Asıl Büyük Felâket

     http://www.sediyani.com/?p=8261

     Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem – 1

     http://www.sediyani.com/?p=8269

     Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem – 2

     http://www.sediyani.com/?p=8275

     Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem – 3

     http://www.sediyani.com/?p=8428

     Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem – 4

     http://www.sediyani.com/?p=10145

     Aydın ile Entelektüel, Aynı Kişi Değildir

     http://www.sediyani.com/?p=11486

     Aydın, Değer Kazan Değil, Değer Katan Kişidir

     http://www.sediyani.com/?p=11844

aydın, değer kazan değil, değer katan kişidir

1041 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir