Suriyeli Sığınmacılara Karşı Avrupa Ülkeleri mi Daha Irkçı, Türk Devleti mi?

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Allah düşmanlarımızın başına bile vermesin; öyle cahil bir medyamız var ki, haber ve köşe yazılarında “Suriyeli mülteciler” ifadesini her gün defalarca ve rahatlıkla kullanabiliyorlar. Oysa Türkiye onları “mülteci” olarak kabul etmemektedir; onların Türkiye’deki statüleri “sığınmacı”dır. İç savaştan kaçıp ülkemize hicret etmiş Suriyeli kardeşlerimiz “mülteci” bile değildirler! Onlar, sadece “sığınmacı”dırlar. Bu ise tamamen ırkçı – şoven Türk devletinin ayıbıdır!

     Konunun daha iyi anlaşılması için, “mülteci” ile “sığınmacı” arasındaki farkın bilinmesi gerek.

     “Mültecilerin Statülerine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” (1951 Cenevre Sözleşmesi)’nin 1. maddesine göre “Mülteci”, “Irkı, dîni, millîyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasî düşünceleri nedeniyle zûlüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi”dir.

     “Mülteci” ile “Sığınmacı” arasındaki esas fark ise şudur: “Mülteci”, sığınma talebi gittiği ülke tarafından kabul edilmiş kişiye denir. “Sığınmacı” ise sığınma talebi, sığındığı ülkenin yetkilileri tarafından henüz  “soruşturma” safhasında olan kişidir.

     Kısaca “1951 Cenevre Sözleşmesi” olarak bilinen ve ilk olarak BM’nin 10 Aralık 1948 tarihindeki genel kurulunda kabul olunan “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ile birlikte gündeme gelip ancak üç yıl sonra, 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanan, ondan da ancak üç yıl sonra, 22 Nisan 1954’te yürürlüğe giren “Mültecilerin Statülerine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” (United Nations Convention Relating to the Status of Refugees), toplam 144 ülkenin altına imza attığı uluslararası bir sözleşmedir.

     Çalışmaları kısa adı UNHCR olan ve 14 Aralık 1950’de kurulan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (United Nations High Commissioner for Refugees) çatısı altında yürütülen sözleşmenin 144 imzacı ülkesinden 141’i, hem 1951 yılındaki kuruluş kongresinde, hem de 1967 yılındaki protokol anlaşmasında hazır bulunmuşlardır.

     Türkiye sözleşmeyi 24 Ağustos 1951 tarihinde imzalamış ve 29 Ağustos 1961 tarihinde ihtirazî kaydıyla onaylamıştır. 359 Sayılı Onay Kanunu, 5 Eylül 1961 gün ve 10898 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.

     Velâkin…

     Türkiye devleti 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni “Coğrafî Kısıtlama” şartı ile imzalamıştır. Bu kısıtlamaya göre, AVRUPA ÜLKELERİ DIŞINDAN GELEN sığınmacılara Türkiye’de “Mülteci” statüsü tanınmamaktadır. Bunun yerine, sözleşme hükümlerine göre “Mülteci” statüsü taşıyan kişileri “Sığınmacı” olarak tanımlamakta ve ÜÇÜNCÜ BİR ÜLKEYE YERLEŞTİRİLENE DEK “geçici koruma” sağlamaktadır.

     İşte bu sebepten dolayıdır ki, 1988 yılındaki Halepçe Katliâmı’ndan sonra Irak Kürdistanı’ndan gelip Türkiye’ye sığınan Kürtler ve son dört yıldır da Suriye’deki iç savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınmış olan, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) verilerine göre sayıları 600 bini bulmuş Suriyeliler “Mülteci” statüsü kazanamamakta, Türkiye’de ancak “Sığınmacı” olarak kabul edilmekte ve bu isimle anılmaktadırlar. Bu ise, tamamen Türk devletinin ayıbıdır.

     144 ülkenin taraf olduğu 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne bu “Coğrafî Kısıtlama” şartını getiren sadece 4 ülke olmuştur: Bunlar; Kongo, Madagaskar, Monako ve Türkiye’dir.

     Gördüğünüz gibi, dünyadaki tam 144 ülkenin taraf olduğu Cenevre Sözleşmesi’ne “Coğrafî Kısıtlama” şartını sadece 4 ülke, Kongo, Madagaskar, Monako ve Türkiye getiriyor.

     Kongo, Madagaskar ve Monako’nun “karın ağrısı” nedir bilmiyoruz. Zaten konumuz da değil. Ama sadece Avrupa tarafındaki komşu ülkelerden kaçıp gelen sığınmacıları “Mülteci” kabul edip onlara kucak açan, kimlik ve ikamet veren, ama Asya tarafındaki komşu ülkelerden kaçıp gelen sığınmacıları “Mülteci” olarak kabul etmeyen, onları ilk geldikleri gibi “Sığınmacı” halleriyle bırakan Türklük devletinin “karın ağrısı”nı anlamak o kadar zor değil, sanırım.

     Nedeni gayet basit: Çünkü Bulgaristan ve Yunanistan’dan kaçıp gelecek olan sığınmacılar etnik olarak TÜRK, ancak Irak ve Suriye gibi ülkelerden kaçıp gelecek olan sığınmacılar etnik olarak KÜRT ve ARAP.

     Şimdi söyleyin bakalım:

     Irkçı olan kim? Avrupa ülkeleri mi, yoksa Türklük devleti mi?

     Bir ülke düşünün ki, iki kıta üzerinde toprağı var. Batı (Avrupa) tarafında iki komşusu, Doğu (Asya) tarafında da beş komşusu var.

     Ve bir devlet düşünün ki, sadece Batı tarafından (Bulgaristan ve Yunanistan) hicret edip ülkeye sığınacak olan mazlumlara “Mülteci” statüsü tanıyor, resmî olarak hak ve hukuk sahibi ediyor. Doğu tarafından (İran, Irak ve Suriye) hicret edip ülkeye sığınacak olan mazlumlara bu statüyü layık görmüyor, onları “Sığınmacı” halleriyle bırakıyor, resmî olarak hak ve hukuk sahibi etmiyor.

     Ve düşünün ki, bu devletin bu şekilde davranmasının ise sadece tek sebebi var: Batı tarafından (Bulgaristan ve Yunanistan) gelecek olan sığınmacılar etnik olarak TÜRK ırkına mensup, fakat Doğu tarafından (İran, Irak ve Suriye) gelecek olan sığınmacılar etnik olarak KÜRT ve ARAP ırkına mensup.

     BM Sözleşmesi’ne imza atan dünyadaki tam 144 ülke arasında böylesine şovenist ve ayrımcı şartı şerh düşerek ancak imzalayan sadece 4 ülke var ve bunlardan biri Türkiye.

     Ve bir toplum düşünün ki, o toplumun içindeki Solcu ve İslamcı kesimleri düşünün ki, ortada böylesi bir realite varken, başlarındaki devletin böyle bir ırkçı – şovenist gerçeği varken, gene de kalkıp Avrupa ülkelerini “ırkçı” olarak nitelemekte, Suriyeli Arap ve Kürt sığınmacılara karşı kendilerinin çok “insanî, medenice, kardeşçe” kucak açtıklarını iddiâ edip bu konuda Avrupa devletlerini ise yerden yere vurmakta, onları Suriyeli sığınmacılara karşı ırkçı bir politika gütmekle suçlamaktadırlar.

     Ne diyelim? Allah akıl fikir ve biraz da insaf nasip etsin! Güç’e ve Devlet Putu’na tapınılan Cahiliye toplumlarında Solculuk ve İslamcılık bu şekilde oluyormuş demek ki.

     Bir Kürtmen atasözü der ki: “Sıfte derziyê xwere soxmîş bıkın, sonra da ji şujınê başqalariyanre batırmîş bıkın.”

sediyani@gmail.com

     TARAF GAZETESİ

     21 MART 2016

suriyeli sığınmacılar

 

2085 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

6 Cevap Suriyeli Sığınmacılara Karşı Avrupa Ülkeleri mi Daha Irkçı, Türk Devleti mi?

  1. Ademdavut Can dedi ki:

    Kürtmen atasözu iyiydi 🙂 ,yazı bilgilendirici oldu dest sax, dil xweş…

  2. Hüseyin Saraç dedi ki:

    Bu Kürtmen atasözünü sevdim. 🙂 Kalemine sağlık brêmin !..

  3. Mehmet Akif Başaran dedi ki:

    Mülteci Arapça’da (لجي =sığındı) fiilinin ismi failidir. Türkçedeki karşılığı iltica eden(sığınan) kişi yani mültecidir. Yazınızı okudum ancak bu kadar sui zanla olaya bakış olabilir dedim kendi kendime. Umarım vukufiyet noktam yanlıştır. Türkiye’nin o şartlarındaki ırkçılıktan daha çok ırkçılık kokan bir deneme olmuş.

  4. İbrahim Sediyani dedi ki:

    MEHMET AKİF BAŞARAN’A

    Değerli kardeşim;

    Mültecilerin Statülerine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni Arap dilbilimcileri ve Türk Dil Kurumu çalışanları hazırlamıyorlar. Bunlar 191 ülkenin üye olduğu BM Örgütü’nün 144 üye ülkesi tarafından kaleme alınıp imzalanmış maddelerdir.

    1951 yılında imzalana sözleşmenin daha 1. maddesinde, “Mülteci” ile “Sığınmacı” farklı iki statü olarak tanımlanmaktadır. Buna göre, “Mülteci”, “Irkı, dîni, millîyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasî düşünceleri nedeniyle zûlüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi”dir.

    Bu tanımın kapsamına girebilmek için 5 temel özelliğe haiz olmak gerekiyor:

    Mülteci;

    – Vatandaşı olduğu ülke dışında olmalıdır,

    – Ülkesinden ayrılma nedeni, zûlme uğrama korkusu olmalıdır,

    – Zûlme uğrama korkusu gerçekçi ve inandırıcı olmalıdır,

    – Zûlüm tehdidi, tanımda belirtilen beş sebepten dolayı (ırkı, dîni, millîyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasî düşünceleri nedeniyle) olmalıdır,

    – Kendi ülkesinde, kendi devletinden koruma bulamama, bu korumadan yararlanamama durumu sözkonusu olmalıdır.

    1951 Cenevre Sözleşmesi’ne göre her mülteci, güvenli sığınma hakkına sahiptir. Ancak “uluslararası koruma”, güvenli sığınma hakkından daha fazlasını içeren bir kavramdır. Mültecilere, hîcret ettikleri ülkelerde – hiç olmazsa – ülkede yasal olarak ikamet eden diğer yabancılara sağlanan haklarla eşit ve her insanın sahip olması gereken temel ihtiyaçlar dahil olmak üzere, sığındığı ülkedeki devlet tarafından sağlanmalıdır.

    Bahse konu olan bu temel haklar şunlardır: Dîn ve ibadet özgürlüğü, medenî haklardan yararlanma özgürlüğü, eğitim ve öğretim hakkı, çalışma ve iâşesini temin etme hakkı, barınma ve mesken edinme hakkı, sosyal sigorta ve çalışma mevzuatından yararlanma hakkı, sosyal yardım alma hakkı.

    “Mülteci” ile “Sığınmacı” arasındaki esas fark ise şudur: “Mülteci”, yukarıdaki tanımlamada bahsedilen sığınma talebi gittiği ülke tarafından kabul edilmiş kişiye denir. “Sığınmacı” ise sığınma talebi, sığındığı ülkenin yetkilileri tarafından henüz “soruşturma” safhasında olan kişidir.

    “Göçmen” ise şu kişiye denir: Zûlme uğrayacağından korktuğu için değil, ekonomik nedenlerle ülkesinden ayrılıp başka bir ülkeye göç eden kişidir.

    1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 1. maddesinde tanımı yapılan “Mülteci” sıfatının kapsamına, tanımlamadaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, sadece kendi ülkesini terk edip başka bir ülkeye sığınmış, yani vatandaşı olduğu ülkenin topraklarını terk edip sınır dışına çıkmış kişiler girmektedir. Ancak tanım paragrafındaki aynı maddelerden ve sebeplerden dolayı ama ülke dışına çıkmayan, kendi ülke sınırları içinde kalmak koşuluyla “bir beldeden diğer bir beldeye” veya “bir bölgeden diğer bir bölgeye” hîcret etmiş kişiler de vardır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Kılavuz İlkeleri’nde bu kişiler için IDP sıfatı kullanılır. IDP, “Ülkesinde Yerinden Edilmiş Kişi” anlamına gelen İngilizce’deki “Internally Displaced Person” ifadesinin başharfleridir.

    “Mülteci” ailelerin kendileriyle birlikte götürdükleri küçük çocukları için “Mülteci” sıfatı değil, “Refakatsiz Küçük” tanımı kullanılır.

    1980’li yılların ikinci yarısından itibaren de “İklim Mültecileri” ve “Çevresel Mülteciler” diye tanımlanan iki yeni sınıflandırma yapıldı. Buna göre “İklim Mültecileri” kavramı, günümüzde yaşanan küresel ısınma ve iklim değişikliği ile bağlantılı olarak yerinden olan insanları ifade ederken, “Çevresel Mülteciler” ise daha geniş bir kavram olarak erozyon, çölleşme, ormansızlaşma, hava ve su kirliliği, su baskını gibi çevresel değişikliklerin, seller, volkanlar, toprak kaymaları ve depremler gibi doğal felâketlerin ve sanayiî kazaları, radyoaktivite gibi insan kaynaklı felâketlerin yerinden ettiği insanlar için kullanılmaktadır.

    Bir makaleye yorum yazabilmek için, o makalede işlenen konuyla alakalı bütün bu kavramları bilmek, hepsini tanımış olmak zorunluluğu yoktur belki ama, şayet yazarını “ırkçılık”la suçlayacaksanız o zaman bunları bilmek zorundasınız. Aksi halde iftira etmiş olursunuz ki, “Müfteri”, BM Sözleşmesi’nde tanımı yapılmayan ve Arap dilbilimine ait bir statü olduğu için üstünüze de yakışabilir.

    Sevgiyle.

    İbrahim SEDİYANİ

  5. Mehmet Akif Başaran dedi ki:

    Cenevre sözleşmesi BM genelgesi vs bunlar hikaye sen bana büyük fotoğraftan bahsediniz . En saygın meslek mensubu kabul edilen gazeteciler tarafından tekmelenen mazlumlar mı dersin , hayvanat bahçesindeki affedersin hayvan gibi muameleye maruz bırakılanlar mı.. Ve bunu görmeyip de kendi ifadeniz le 600 bini bulan sığınmacı veya mülteci netice itibariyle güven içinde ve milyar dolarlara yakın yapılan desteği örtbas etmek.. Beni bu konuda müddai yapan bu size karşı. Elbette daha iyisinin yapılması için eksiklikleri ve yanlışları eleştirebilirsiniz ama böyle bir kıyas baştan mabtuldur. Asya denmesini neden ırak Suriye ve İran la sınırlı tutuyorsunuz ki Azerbaycan, Gürcistan öteye geçelim afganistanda olası bir sıkıntıda aynı statüyle alınmazlar mı? Veya aksini batı için de düşünebilirsiniz. Neyse Mesele uzun hayırlı sabahlar.

  6. adem dedi ki:

    İbrahim abi devletler arası anlaşma metinleri üzerinden nasıl bir sonuca varılır ki ? Sizin kadar Avrupaya vakıf değilim lakin bu yıl 7 ay kadar Fransa’da bulundum. Almanya’yi da gördüm. Türkiye’de de muhacirler ile ilgili faaliyetleri gördüm. Uygulamalar ortada iken Türkiye’ye çakacak bi antlaşma metinleri kalmıştı. Çok teşekkür ederim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir