Aydın ile Entelektüel, Aynı Kişi Değildir

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Gelişmemiş toplumlarda “aydın”, izaha muhtaç bir tanımlamadır. Bu bazen “entelektüel” bazen “âlim” ve bazen de “tahsilli, akademik kariyer sahibi” anlamında kullanılır ancak bunların hiçbiri doğru kullanımlar değildir. Daha ucuzu ise her “yazar”ın, “sanatçı”nın ve “akademisyen”in bu sıfatı kendisi için rahatlıkla kullanabilmesi.

     Özellikle gazetecilere ve yazarlara yönelik baskılar, akademisyenler tarafından ardı ardına imzalanan hükûmet aleyhtarı bildiriler ve bunların oluşturduğu gündem nedeniyle Türkiye’de sıklıkla kullanılan bir sıfat halini almış durumda, “aydın”.

     “Akademisyen” olmak için “tahsil” (diploma), “entelektüel” olmak için ayrıca “düşünebilme yetisi” lazımdır ancak “aydın” olmak için bunların ikisi de yeterli değildir. “Aydın” olmak için üçüncü bir şey daha lazımdır: “Erdem”.

     Erdem yoksa, tahsilin de düşüncenin de bir hayrı yoktur. Çünkü erdem ile beslenmeyen tahsil ve düşünce, karanlığa hizmet eder. Karanlığa hizmet edene de “aydın” denemez.

     Bugünkü sohbetimizde, bu bahse açıklık getirmeye çalışacağız…

     İslam dünyasının 20. yy’da yetiştirdiği en büyük aydın ve düşünürlerden biri olan Dr. Ali Şeriatî (1933 – 77), ismi de “Aydın” olan kitabında, “aydın” ile “entelektüel”in aynı şey olmadığını belirtir ve aralarında ince bir çizgi çizer. Şeriatî’ye göre Batı orjinli “entelektüel” kelimesi, Doğu’da kullanılan “aydın” veya Farsça karşılığıyla “ruşenfikr” (Kürtçe’de “rewşen”) tanımlamasını tam olarak karşılamamaktadır.

     Dr. Şeriatî, Batı’da kullanılan “entelektüel” kelimesinin, toplumda fikir ve bilinç yönünden diğerlerinden daha üstün olan sınıf için kullanılan bir vasıf olduğunu belirtirken, Doğu’da kullanılan “aydın” (ruşen / rewşen) kelimesi ise açık bir düşünceye sahip olan, fikrî öncülüğü ile, ilmî ve irfanî tefekkürü ile toplumuna yol göstericilik yapan kişiler için kullanılır / kullanılması gerekir.

     İster Türkçe “aydın” deyin, ister Farsça “ruşenfikr”, ister Kürtçe “rewşen”, isterse Arapça “münevver”, bu tanımlamayı ondan daha basit bir vasıf olan “entelektüel” ile eşanlamlı tutmak, yine Şeriatî’nin ifadesiyle “Daha en baştan, daha tanımlarken yaptığımız hatadır. Henüz tanımlarken bile en başından hatalı anladığımız bir sıfatı, nitelemeyi, bizde layıkıyla idrak edememek sorunsalına yol açmıştır.”

     Ali Şeriatî “aydın” için şunları söylemektedir:

     “Kendi zaman ve konumlarına, memleketinin konumuna, toplumlarında sözkonusu olan meseleye teşhis koyarlar. En sağlıklı şekilde yorumlar ve sonuç çıkararak, bir diğerinin anlamasını sağlarlar. İşte bu adamlar ‘aydın’dır. Karşı karşıya olduğu, toplumun içinde bulunduğu meseleleri ve hayatın sorunlarını anlamayanların aksine…

     Hayatın akışı karşısında umursamaz olanlar kaybetmelerinin bununla ilişkisi olduğunu, bu durumla ilgili olarak hastalık ve hastalığın sebebi konusuyla irtibatlı olduğunu anlamazlar. Bunu anlayamaz ve ‘bunun benimle ilgisi yoktur’ der. Halbuki direkt bir şekilde onunla ilişkilidir. İşte bu adam da ‘entelektüel’dir.

     Bununla birlikte fikir ve düşünce sahasında çalışanların tamamı aydındır veya değildir. İnsanı aydın yapan belki de toplumda bedeni bir çıkışma, bilek gücüyle sürdürülen faaliyet olabilir. Sözkonusu bu sahalarda çalışmasına rağmen, iyi de kavrama yetkisine sahip olabilir. Elbette fikir sahasında çalışanın aksine. Bunun çalışması düşünce üzerinedir ve bundan dolayı da ‘entelektüel’ sayılır; ama ‘aydın’ değildir.

     Her zaman, yüksek tahsil, üst düzeyde eğitim görüp diploma almış, belirli bir ilmî seviyeye sahip olup da, fikrî sahada faaliyet gösteren birçok insanın ‘büyük ayı’ kadar meseleyi anlamadıklarını devamlı olarak görmekteyiz. Bunlar ‘entelektüel’ olabilirler ancak ‘aydın’ değildirler. Bunlar aydın görüşlü ve aydın anlayışlı değillerdir. Ama işleri fikir sahasını kaplar, yani ‘entelektüel’dirler. Ancak ‘aydın’ sayılmazlar.

     Buna göre bankada memurluk yapan, sınıflarda ders veren öğretmen, gazete muhabiri, her türlü resim yapan, her türden şiir okuyan, mütercim olan ve hatta saçma da olsa istediğini tercüme edenlerin tamamı fikir sahası işçileridirler ve ‘entelektüel’ sınıfına girmektedirler. Peki acaba bunlar ‘aydın’ mıdırlar? Hayır, değillerdir.

     Diğer delil ve senedlerle meseleye eğilmek gerekir. Bedenî işlerle meşgul olan, bir daktilocu, bir işçi, ‘entelektüel’ değildir; ‘intelijansiya’ sınıfından değildir. ‘Aydın’ mıdır yoksa ‘aydın’ değil midir? Diğer delillerle ölçmek gerekir.”

     Bugün – özellikle de Türkiye gibi Doğu toplumlarında – yanlış bir biçimde aynı anlamda kullanılan “entelektüel” ile “aydın” aynı şey değildir; aralarında özel bir ayrım vardır.

     Ali Şeriatî’ye göre, kişi, “entelektüel” sıfatını yaptığı işe göre kazanırken, “aydın” sıfatını ise yaptığı işe kattığı değere göre edinir.

     Daha iyi anlaşılması için, biraz açalım: Toplumda el ve bedenle çalışanlar ile fikrî sahada çalışanları biribirinden ayırtetmek gerekir. Yani bir tarafta bedeniyle (insan gücüyle) çalışan geniş bir topluluk var, bir taraftan da bilgi ve düşüncesiyle (fikir gücüyle) çalışan insanlar var. Bilgi ve düşüncesiyle çalışan, yani fikrî sahada çalışma yürüten bütün insanlar “entelektüel” sınıfına girerler. Bir toplumda; yazar, gazeteci, şair, akademisyen, hatta öğretmen, sanatçı, ressam, müzisyen, aynı şekilde dîn âlimi, müderris, imam, papaz, haham, bunların tamamı “entelektüel” sınıfını oluşturur.

     Yani bir insana “entelektüel” dediğiniz zaman, o insanın bedeniyle değil bilgi ve düşüncesiyle çalıştığını ifade etmiş olursunuz. İster gazeteci – yazar veya şair olsun, ister üniversitede akademisyen ve hatta lise ve ortaokulda öğretmen, ister ressam olsun ister müzisyen / şarkıcı, ses sanatçısı veya sinema sanatçısı, film yönetmeni, isterse dînde “ulemâ” diye tabir edilen sınıftan olsun, imam, hoca veya papaz, haham, bu insanların tamamı “entelektüel”dir.

     Şu noktayı da atlamamak gerekir: “Entelektüel” sıfatını edinmeye hak kazanmak için, illa da o meşguliyetinizi (yazarlık, şairlik, ressamlık, müzisyenlik vs.) “temel iş” veya “ekonomik gelir kaynağı” olarak icra etmeniz gerekmez. Yani bir insan toplumsal yaşamında hem bedeniyle hem fikriyle çalışabilir, ikisini aynı anda ifa edebilir. Bir işyeri çalıştırıyorsunuz, bakkal, berber, kasapsınız veya lokantada garsonluk yapıyorsunuz, belki de inşaatlarda işçi olarak çalışıyorsunuz; geçiminizi bu şekilde temin ediyor, rızkınızı alınteri dökerek kazanıyorsunuz; fakat aynı zamanda yazarsınız, şairsiniz, ressamsınız, müzisyensiniz; yazılar yazıyorsunuz, kitaplarınız var, resim tablolarınız var, beste yapıyorsunuz, CD’leriniz var vs. Sizler “entelektüel”siniz, bu sınıfa dahilsiniz. Belirleyici olan, bunları yapmanızdır; sadece bunları yapmak kıstası yoktur.

     Dolayısıyla “entelektüel” demek, toplumda bilgi ve düşüncesiyle çalışan, fikrî olarak çalışma yürüten kişi demektir. Yazarlar, gazeteciler, şairler, ressamlar, müzisyenler, sanatçılar, heykeltraşlar, karikatüristler, dîn ulemâsı, imamlar, papazlar, hahamlar, sinema sanatçıları, yönetmenler, öğretmenler, öğretim üyeleri, akademisyenler, profesörler, doktorlar, avukatlar, bunların tamamı “entelijansiya” olarak adlandırılan entelektüel sınıfını oluştururlar.

     Gelişmemiş toplumlarda, misalen bizim ülkemizde, “entelektüel” için yanlışlıkla “aydın” tanımı kullanılır. Bu, hatalı bir tanımlamadır. Türkiye’de “aydınlar” denilerek bahsedilen kişiler / sınıf, aslında “entelektüeller”dir.

     Aydın olmak, entelektüel olmanın bir üst aşamasıdır. Her aydın aynı zamanda entelektüeldir, ancak her entelektüel aydın değildir. Bu hakikati, hem aydın hem entelektüel olan İranlı düşünür Dr. Ali Şeriatî bu şekilde formüle eder. Daha iyi anlaşılabilmesi için, ben de şu şekilde formüle etmek istiyorum: “Entelektüel” ile “aydın” arasındaki fark, tıpkı “kitap” ile “eser” arasındaki fark gibidir.

     Güncel bir davranış biçiminden örneklem sunarak, Türkiye’deki yanlış kullanıma dikkat çekelim: Türkiye’de mevcut iktidarın baskılarına, hükûmetin yanlışlarına, toplumun çeşitli katmanlarına karşı uygulanan şiddet ve zûlme karşı itiraz sesini yükseltmek amacıyla, vicdanlar harekete geçirilerek çeşitli basın bildirileri, imza kampanyaları, manifesto türü metinler kaleme alınmakta, bunlar imzaya açılıp toplumun sağduyusuna sunulmakta, toplumsal bir duyarlılık oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu bildirileri gazeteciler, yazarlar, şairler, sanatçılar, akademisyenler vb. “entelijansiya” sınıfından isimler imzalayıp kamuoyuna sunmaktadır. Bunlar elbette ki güzel ve doğru eylemlerdir. Zira zûlme ve baskıya karşı durmak, militarizme ve faşizme karşı itiraz sesi yükseltmek, asil ve onurlu bir davranıştır, erdemli bir tavırdır ve “entelektüel” olmanın da gereğidir. Ancak yanlış olan, bu tür haberlerin medya organlarında, gazete ve web sitelerinde sunuluş biçimidir. “Aydınlardan Barış ve Sağduyu Çağrısı”, “200 Aydından Savaşa Karşı Diyalog Çağrısı”, “Türkiyeli Aydınlardan Nefret Diline Karşı İmza Kampanyası” ve benzeri başlıklarla verilen haberlerde görüleceği üzere, medyamız bu isimlerin tümünden “Aydınlar” diye bahsetmektedir. Oysa bunlardan “Entelektüeller” veya “Entelijansiya” diye bahsetmesi daha doğru olurdu.

     Değil Türkiye’de, belki de bütün dünyada 200 tane aydın yoktur. Olsaydı, şu anda daha güzel bir dünyada yaşıyor olacaktık. Gezegenin tamamında bu kadar çok aydın yokken, sadece Türkiye’de 200 aydından bahsetmek, hatta sadece İstanbul şehrinde 150 aydından sözetmek, doğrusu oldukça gülünçtür, gelişmemiş toplumlara özgü davranış biçimidir.

     Açıkça görülüyor ki, Türkiye’de medya ve kamuoyu, entelektüellerin tamamı için “aydın” sıfatını kullanmaktadır. Yanlıştır. Hatalı bir kullanımdır.

     “Entelektüel” kime denir, bunu yukarıda detaylı ve anlaşılır bir şekilde anlattı(ğımızı düşünüyoru)m. “Aydın” kime denir, şimdi de bunu anlat(maya çalış)acağız…

     Sohbetimizin başında şunu demiştik: Ali Şeriatî’ye göre, kişi, “entelektüel” sıfatını yaptığı işe göre kazanırken, “aydın” sıfatını ise yaptığı işe kattığı değere göre edinir.

     Bu ne demektir? “Yaptığı işe kattığı değere göre”, hangi duruma işaret etmektedir? Bunun çözümlemesini yaptığımız zaman, “aydın” vasfının tanımını da yapmış olacağız.

     Dedik ki; yazarlar, gazeteciler, şairler, ressamlar, müzisyenler, sanatçılar, heykeltraşlar, karikatüristler, dîn ulemâsı, imamlar, papazlar, hahamlar, sinema sanatçıları, yönetmenler, öğretmenler, öğretim üyeleri, akademisyenler, profesörler, doktorlar, avukatlar, bunların tamamı “entelijansiya” olarak adlandırılan entelektüel sınıfını oluştururlar. Bunların içinden birinin aynı zamanda aydın vasfını kazanabilmesi için, onun, yaptığı o işe bir değer katması gerekir. Yani bu kişi, o alanda yeni bir çizgi oluşturacak, topluma yeni bir ufuk kazandıracak, farklı ve orijinal bir renk katacak. Özcesi, başlıbaşına bir “ekol” olacak.

     “Entelektüel olmak”, yaptığınız işin size kazandırdığı bir değerdir. “Aydın olmak” için ise tam tersi, sizin yaptığınız işe bir değer kazandırmanız gerekir.

     Bir “entelektüel”in aynı zamanda “aydın” vasfını kazanabilmesi için, şu özelliklere haiz olması gerekir:

     1 – Yaptığı iş, kendisine bir değer kazandırmıştır (entelektüel); bunun yanında, kendisinin de yaptığı işe bir değer kazandırması gerekir (aydın).

     2 – Meşgul olduğu alanda, kafa yorduğu konuda yeni çizgi oluşturmalıdır; topluma yeni bir ufuk kazandırmalıdır; düşün hayatına farklı ve orijinal bir renk katmalıdır.

     3 – Daha önceki hiçbir şeyin devamı olmamalı, kendisi “yeni bir ekol” başlatmalıdır.

     İmdi, bahsini ettiğimiz entelektüel alanları tek tek ele alarak, belli aydınların isimlerini anarak mevzûyu örnekler yoluyla daha anlaşılır hale getirelim…

     Önce dîn ulemâsından başlayalım: 20. yüzyıl boyunca İslam dünyasında binlerce İslam âlimi ve Müslüman düşünür yetişmiştir. Bunların tamamı “entelektüel” sınıfına girerler. Ancak örneğin, Pakistanlı Mewlânâ Ebû’l Âlâ el- Mewdudî (1903 – 79), İranlı Ayetullah Muhammed Hüseynî Beheştî (1928 – 81), İranlı Ayetullah Murtaza Mutahharî (1920 – 79), İranlı Ayetullah Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî (1911 – 79), Iraklı Ayetullah-ı Uzmâ Seyyîd Muhammed Baqır es- Sadr (1935 – 80), Kürdistanlı Bediuzzaman Said-i Nursî el- Kurdî (1878 – 1960), Kürdistanlı Molla Mansur Güzelsoy (1948 – 96), aynı zamanda “aydın”dırlar.

     Çünkü bu âlimler, klasik ulemâ çizgisinden farklı olarak, İslamî ilimlere ve İslamî düşünce hayatına yeni bir renk hatta kimlik kazandırmışlar, topluma farklı ve özgün bir ufuk kazandırmışlardır. Her biri, başlıbaşına bir “ekol”dürler.

     Üstâd Mewdudî, İslam’daki “cihad” kavramına yeni bir bakış açısı kazandırmış, cihadın sadece silahla, tankla ve topla değil, cihadın aynı zamanda kalemle, mikrofonla, kamerayla, eğitimle, kazma – kürekle, şırıngayla, tebeşirle, sözle ve hatta sazla bile yapılabildiğini kendisinden öğrendiğimiz mütefekkir olmuştur.

     Ayetullah Beheştî ve Ayetullah Mutahharî, “İslam Felsefesi” dediğimiz ekolü adetâ yenibaştan kurmuşlardır. Antik Yunan’da Aristo ve Eflatun neyse, Çağdaş İslam Felsefesi’nde de Beheştî ve Mutahharî odur.

     Dünyanın “Kapitalizm – Sosyalizm” şeklinde iki kutba ayrıldığı 20. yy’da dîn ulemâsı – biraz da materyalizme ve ateizme tepki olarak – genelde Kapitalist Batı kutbundan yana konum alırken, Muhammed Baqır es- Sadr ve Mahmud Taleganî, İslam’ın “sosyal adaletçi” yönünü mükemmel bir şekilde işleyip ön plana çıkararak dînî kesimlerin içine düştüğü bu sefil durumdan onları çıkarmış / çıkarmaya çalışmıştır. Saddam Hüseyin rejimi tarafından zindanlarda en ağır işkenceler uygulanarak şehîd edilen Iraklı âlim Baqır es- Sadr ve İranlı âlim Taleganî, modern Batı’daki entelijansiya tarafından “İslamî Sosyalizm” olarak adlandırılan düşünce akımının teorisyenleri ve bu ekolün kurucuları olmuşlardır.

     Bediuzzaman Said-i Kurdî’nin ilmî eserleri ve kaleme aldığı “Risale-i Nûr”, Kürdistan ve Anadolu’da yeni bir İslamî ekolün başlatıcısı olmuş, yüzbinlerce insanın etrafında bir “imân halkası” oluşturduğu muazzam bir “mektep” olmuştur. “Aydın” vasfına tam da ve en mükemmel haliyle uygun bir biçimde Said-i Nursî, daha önceki hiçbir şeyin devamı değildir; kendisi “yeni bir ekol” başlatmıştır.

     Diyarbekirli âlim Molla Mansur Güzelsoy, gerek “Müslümanlar’ın vahdeti” ve gerek “Kürdistan Sorunu’nın adil ve hakkaniyetli çözümü, Kürt milletinin hürriyet ve egemenlik hakkının İslamî temelde anlaşılması ve kabulü” alanında Türkiye’de bir çığır açmıştır. Türkiye ve Kürdistan’daki ulemâ kesiminde Güzelsoy, ilim dünyasına ve düşünce hayatına yeni bir metod kazandırmış, kendisi “yeni bir ekol” başlatmıştır.

     Bu isimlerini zikrettiğimiz âlimlerin her biri, başlıbaşına bir “mektep”tirler.

     Diğer alanlarda da benzer örnekler vermek mümkün…

     Sosyoloji, bağrından aydın çıkartırsa anlam kazanabilir ancak. Ancak böyle olduğu halde, sosyologların çok az kısmı bunu başarabilir, ne yazık ki. Sosyologların tamamı “entelektüel”dir ancak, örneğin İranlı Dr. Ali Şeriatî (1933 – 77) ve Türkiyeli Dr. İsmail Beşikçi (1939 – halen yaşıyor), aynı zamanda “aydın”dırlar.

     Ali Şeriatî ve İsmail Beşikçi’nin sadece “entelektüel” değil, aynı zamanda “aydın” olmalarının sebebi, tıpkı yukarıda sıraladığımız şartlarla uyumlu olarak şunlardır:

     Yaptıkları iş, kendilerine bir değer kazandırmıştır (sosyolog); bunun yanında, kendileri de çalıştıkları alana değer kazandırmışlardır (biri İslamî düşünceye, biri de Kürdistanî düşünceye).

     İsmail Beşikçi, Kürdistan millî mefkuresini diri tutan, bunu bilimsel olarak dirilten, Kürdistan’ın hürriyet ve istiklâl hakkını adetâ tek başına meşrûlaştıran bir aydın olarak fikrî bir çığır açmıştır. Bunu da bir “Kürt aydını” olarak değil, bir “Türk aydını” olarak yapmıştır üstelik. Beşikçi, daha önceki hiçbir şeyin devamı değildir; O, kendisi “yeni bir ekol”dür. Ali Şeriatî ise aynı şeyi evrensel İslamî düşünce alanında yapmıştır.

     Ali Şeriatî ve İsmail Beşikçi, meşgul oldukları alanlarda, kafa yordukları konularda yeni bir çizgi oluşturdular; topluma yeni bir ufuk kazandırdılar; düşün hayatına farklı ve orijinal bir renk kattılar. Daha önceki hiçbir şeyin devamı değildirler; kendileri “yeni bir ekol” başlattılar. İkisi de, başlıbaşına bir “mektep”tirler.

     Sanat alanında da benzer çözümlemeyi yapmak mümkün…

     Örneğin Türkiye’deki müzik alanında, gerek Türkçe sesli müzik olsun gerek Kürtçe sesli müzik, pekçok başarılı ve değerli sanatçılar yetişmiştir. Ancak içlerinden bazıları var ki, onlar sadece “sanatçı” değil, aynı zamanda “aydın”dırlar.

     Çünkü bunlar yalnızca icra ettikleri sanat dalının başarılı bir temsilcisi değildirler, bilakis, kendileri yeni bir sanat ekolü başlatmışlardır. Müziğe yeni bir çizgi kazandırmışlardır.

     Örnek vermek gerekirse; Barış Manço (1943 – 99) böyle bir isimdir, Ayşe Şan (1938 – 96) böyle bir isimdir, Şıvan Perwer (1955 – halen yaşıyor) böyle bir isimdir, Ahmet Kaya (1957 – 2000) böyle bir isimdir, Sezen Aksu (1954 – halen yaşıyor) böyle bir isimdir, Zeki Müren (1931 – 96) böyle bir isimdir. Bu isimler, daha önceki hiçbir şeyin devamı değildirler, bilakis kendileri yeni bir şeyin başlatıcılarıdırlar.

     Kendinden önceki hiçbir şeyin devamı olmayan Barış Manço, tamamen kendi ürünü, kendine has olan yeni bir müzik ekolü başlatmıştır. Ne kendisinden önce, ne de kendisinden sonra ikinci bir Barış Manço olmamıştır. Daha önce denenmiş olan hiçbir müzik türünü devam ettirmemiştir; yaptığı müzik, tamamen kendi icâdı ve üretimi olan bir müzik türüdür.

     Ayşe Şan da böyle bir isimdir. O, Kürt müziğinde yeni bir ekol başlatmıştır. Şıvan Perwer hakezâ.

     Aynı şeyi Ahmet Kaya özgün müzikte, Zeki Müren de Türk sanat müziğinde gerçekleştirmiştir. Bunlar çalıştıkları alanda “yeni bir ekol” başlattıkları için, yalnızca “sanatçı” değil, hiç kuşkusuz aynı zamanda “aydın”dırlar.

     Sinema alanında da bunu gerçekleştirebilmiş sanatçılar ve yönetmenler vardır. Bunları salt “sanatçı” veya “yönetmen” olarak değil, “aydın” olarak da yâd etmek gerekir. Çünkü kendileri yeni bir çizgi başlatmışlardır.

     Örneğin Yılmaz Güney (1937 – 84) böyle bir isimdir, Kemal Sunal (1944 – 2000) – Şener Şen (1941 – halen yaşıyor) ikilisi böyle isimlerdir, Türkân Şoray (1945 – halen yaşıyor) böyle bir isimdir.

     Bu kıstası siyaset alanında da uygulamak mümkün.

     Dünyanın belki de en ilkesiz, kişiyi “altında bulunduğu çatının boyasıyla boyayan” alanı olan siyaset (politika), “aydın” insanın en seyrek görüldüğü alandır. Ancak yine de, bazı siyasetçiler var ki, hangi çatı altında siyaset yaparlarsa yapsınlar yine de ilkelerinden vazgeçmez, “kişilik erozyonuna” uğramazlar. Bunlar, çatısı altında siyaset yaptıkları partinin rengini almaz, bilakis kendileri partiye farklı bir renk katar, yeni bir vizyon kazandırırlar. Bunlar aynı zamanda “aydın” olan siyasetçilerdir.

     Örneğin, râhmetli Abdulmelik Fırat (1934 – 2009) böyle bir siyasetçidir, Ertuğrul Günay (1948 – halen yaşıyor) böyle bir siyasetçidir. Bu tür siyasetçiler, hangi partinin çatısı altında siyaset yaparlarsa yapsınlar, aynı insandırlar, aynı şeyleri söyler / savunurlar. Bunlar, çatısı altında siyaset yaptıkları partinin “propagandacısı” olmaz, hangi partiye girerlerse girsinler, o partiye yeni bir vizyon kazandırırlar.

     Sebebi, bu tip siyasetçilerin yalnızca “siyasetçi” değil, aynı zamanda “aydın” olmalarıdır.

     Türkiye’de halihazırda parlamentoda olan hemen tüm siyasî partilerde (AK Parti, CHP, HDP, MHP), bu tür siyasetçilerden – tek tük de olsa – halen var. İçinde bulunduğumuz savaş ve cinnet hali nedeniyle görünür değiller ve sesleri de çıkmıyor, o ayrı bir durum. Çünkü ülkenin içinde bulunduğu cinnet hali, sadece amigolara ve soytarılara prim kazandırıyor. Fakat aydın siyasetçiler vardırlar. Şiddet kültürünün ve nefret dilinin yerini akıl, izan ve fikrî tekamüle bırakması halinde, hem ülkeye hem siyasî hayatımıza yeni bir vizyon çizebilecek insanlardır. Ancak sayılar çok azdır; tek tüktürler.

     “Aydın” ile “entelektüel” arasındaki belirgin farkın anlaşıldığını ümid etmekteyim…

     Bir “entelektüel”, hangi alanda çalışırsa çalışsın, ister gazeteci – yazar olsun ister sanatçı, ister akademisyen olsun ister siyasetçi, çalıştığı alana “yeni bir vizyon” kazandırabiliyorsa, özgün bir duruş sergileyebiliyorsa, daha önce kimsenin söylemediği yeni şeyler söylüyorsa, işte o zaman o kişiye “aydın” denir.

     Türkiye’de ne yazık ki her önüne gelen entelektüele “aydın” denilmektedir. Bu hatalı bir kullanımdır, vahim bir durumdur. Evet bunlar entelektüeldirler, entelijansiya sınıfındandırlar, ancak aydın değildirler.

     Özellikle gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler için sıklıkla tekrarlanıyor bu yanlışlık. Türkiye’de – tabir caizse – ne kadar gazeteci, yazar ve akademisyen varsa, hepsine toptan “aydın” denilmektedir. Oysa bunların “aydın olmak” ile uzaktan – yakından ilgisi yoktur.

     Bunların “aydın” olmadıklarını, bu sıfatı asla hakketmediklerini anlamak aslında gayet basittir: Bilindiği üzere, medyadaki kimi gazeteciler ve köşe yazarları, daha sonra siyasete atılıyorlar ve herhangi bir partiden milletvekili oluyorlar. Bugüne kadar yazarlık yaptıkları için “aydın” olarak anılan bu insanlar, milletvekili olduktan sonra, bakıyorsunuz ki parlamentonun en kişiliksiz ve ayrıca etkisiz (nötr) üyeleri durumundadırlar. Girdiği partiye yeni bir vizyon kazandırmak, o partinin seçmenlerine yeni bir ufuk açmak bir yana, partinin propagandalarını tekrarlayıp duran birer amigoya dönüşmüşler. İnsanlar da şaşırıp kalıyor; “Siyasete girince değişti, o da diğer politikacılar gibi oldu” gibi yorumlar yapılıyor.

     Hayır, onlar değişmedi. Gazeteciyken de aynı insandı, kitapları rafları süslerken de aynı insandı. Yalnız, o dönemler sadece kalemle iştigal ettiği için bu durum farkedilmiyordu. Gazetecilik yaptığı yıllarda da, hangi gazetede yazsa o gazetenin frekansına göre yazıyordu.

     Gazetecilik – yazarlık yaptığı 10 yıl – 20 yıl boyunca kalem oynattığı hiçbir gazeteye yeni bir vizyon kazandırmamış, bulunduğu gazetenin yayın politikasına aykırı, patronunu kızdıracak iki paragraflık birşey yazmamış insandan, siyasete girince partisine mi yeni bir vizyon kazandırmasını bekliyorsunuz?

     Gelişmiş toplumlarda, yazarlar yazdıkları gazeteye karakter kazandırırlar. Gelişmemiş toplumlarda ise, yazdığı gazete yazara. Aydın, gittiği her yere karakter kazandıran insandır. Yazar ise gazetesine, siyasetçi ise partisine, akademisyen ise üniversitesine.

     Sonradan siyasete girip milletvekili olan gazeteci ve yazarların bir “siyasetçi” olarak acınası halleri, bağnaz ve amigo tavırları, ülkedeki bütün gazetecilere ve yazarlara toptan “aydın” denilmesinin ne kadar hatalı olduğunun en net göstergesidir.

     Hem siyasetin hem medyanın ve haliyle toplumun “taraftar” ve “muhalif” olmak üzere iki kutba ayrıldığı günümüz Türkiye toplumunda, şu gülünçlüğe bakın ki, her kesimin “kendi aydını” var. Oysa ki, “Muhalif aydınlar”, “İktidar yandaşı aydınlar” gibi nitelemeler, gelişmemiş toplumlara özgü tanımlamalardır. Zirâ “aydın olmak”, “duruş” ile değil “değer” ile alakalı bir konudur.

     Aydın, iktidara veya muhalefete göre konumlanmaz, bunlarla ilişkilendirilemez. Zirâ aydın için ölçü, “erdem”dir. O, “erdem”den yanadır. Doğru kimden gelirse gelsin destekler, yanlış kimden gelirse gelsin itiraz eder. İktidar doğru adımlar attığı zaman iktidarın yanında yer alır, muhalefet doğru adımlar attığı zaman muhalefetin yanında yer alır. Onun ölçüsü budur. “Erdem”dir.

     Aydın; “dâvâ adamı” değildir, “değer adamı”dır.

     “Dâvâ adamı”, ait olduğu dünya görüşünü ve camiâyı, karşı taraftakilere karşı savunmakla mükelleftir. Bu yüzden, içinde bulunduğu kesimin fertleri tarafından çok çok sevilen insanlardırlar. Çünkü onları, rakiplerine veya düşmanlarına karşı savunurlar. “Aydın” ise, ait olduğu dünya görüşünü ve camiâyı kendi içinde dönüştürmekle, geliştirmekle, yeni vizyon kazandırmakla, kısacası mükemmeliyete ulaştırmakla mükelleftir. Bu yüzden, içinde bulunduğu kesimin fertleri tarafından pek sevilmezler. Kendisine kolay kolay tahammül edilmez. Çünkü aydın, hasımlarını değil, kendi camiâsını eleştirir. Dâvâ adamı karşı tarafları eleştirir ama aydın, kendi cenahını eleştirir.

    İdeolojiler hatta dînî akımlar, siyasî partiler, cemaatler, camiâlar, söylemlerini cümle cümle tekrarlayan insanlar görmek isterler ve bunları papağan gibi tekrarlayan geniş bir bağnaz kitle vardır. Dâvâ adamı, bunu tekrarlayan kişidir. Aydın ise yeni şeyler söyler. Ve yeni şeyler söylediği için, kendisine genelde karşıt fikirdekilerden değil, aynı fikirde olduğu gürûh tarafından saldırı gelir.

     İslamcı bir aydın, hayatı boyunca en fazla saldırı, hakaret ve küfrü İslamcılar’dan görür. Solcu aydın, hayatı boyunca en fazla saldırı, hakaret ve küfrü Solcular’dan görür. Kürt aydını, hayatı boyunca en fazla saldırı, hakaret ve küfrü Kürtler’den görür.

     Aydın, genelde içinde bulunduğu çevrenin insanları tarafından hakaret ve küfürlere maruz kalır. Çünkü bağnazlar, aydınları sevmezler.

     Bağnazlar, dâvâ adamından hoşlanırlar; yani söylenenleri papağan gibi kelime kelime tekrarlayan tipleri severler.

     Sohbetimize bir sonraki yazıda devam edeceğiz ve konuyu daha da açacağız.

     Sözlerimizin başı da sonu da, Allâh-û Teâlâ’ya hamddır. Gerçek ilim, ancak O’nun katındadır.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     22 ŞUBAT 2016

aydın ile entelektüel aynı kişi değildir

 

2836 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

4 Cevap Aydın ile Entelektüel, Aynı Kişi Değildir

  1. Necati Avan dedi ki:

    Ama aynı kabın bulaşıkları onlar! Hem ne aydını be? O aydın dedikleri sadece belli ideolojilerin sapkın militanları, enteller ise modern sapıklar sadece!

    Bu arada, Sayın Gül, sayın Arınç sizlere de merhaba. Gezi’de olmadı, 17-25 Aralık tutmadı ama bu kez daha güçlü geliyomuşsunuz ama bu kez de hiç şansınız yok gibi! En iyisi tadında bırakın yoksa bu millet sizleri hiç affetmiyecektir, demedi demeyin! Hele de sayın Arınç siz! Bu ülkede özgül ağırlıkları siz değil biz belirleriz! Saygılar hepinize yine de!

  2. Garbi Kaçaran dedi ki:

    Son yazınız çok istifadeli oldu. Yureginize ve kaleminize sağlık. Cenab-ı Hak Cihad-ı kaleminize kuvvet versin. Vesselam..

  3. Ümit Yaşar Işıkhan dedi ki:

    İbrahim kardeşim, oylumlu aydın-entellektüel ayırımı ile ilgili detay örneklemelerde bulunduğun yazını severek ve ilgiyle okudum. yüreğine,kalemine sağlık….

    Çağımızın hastalıklarından biri de kavram kargaşası içinde bütün renklerin ve sözcüklerin kirletilmiş olmasıdır. Bir de kime göre aydın, kime göre entellektüel kavramları vardır…Yani, kişiye göre,ideolojiye göre, öyle ki sınıfsal konumuna göre anlam üstlenen sözcükler vardır…

    Zor bir konuyu aydınlatmaya çalışmışsın, kutlarım kardeşimi…örneklerin de çok iyi…

    Sevgiyle kal,kaleminle ve yüreğinle kal..

  4. Abdurrahman Atabey dedi ki:

    Selamlar. Aydın ve entellektüel konusunu farklı bir bakış açısı ve aydın bir yaklaşımla incelemişsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir