Dadaab Mülteci Kampı’nda Yaşar Alptekin ile Sinema Sohbeti

 

isediyani

Sediyani Seyahatnamesi (Kenya), cilt 7, bölüm 46

 

 

 

 

     “Dünyanın en büyük mülteci kampı” durumunda olan ve Kenya’nın kuzeydoğusunda, merkezi Garissa şehri olan Kuzeydoğu İli (Kisw. Mkoa wa Kaskazini – Mashariki)’ne bağlı ve Somali sınırına 100 km mesafedeki Dadaab ilçesinde bulunan, toplam 7 kampa sahip olup burada 650 bin Somalili mülteciyi barındıran Dadaab Mülteci Kampı (Kisw. Kambi ya Wakimbizi ya Dadaab; İng. Dadaab Refugee Camp; Ar. ﻤﺨﻴﻢ ﻠﻼﺠﻴﻦ ﺪﺍﺪﺍﺐ  [Muxayyîm’el- Lillecîn Dadaab])’nda, mülteciler arasındaki son saatlerimizi de geçirdikten sonra, Dadaab ilçe merkezinde bulunan kendi kampımıza, “yuva”mıza geri dönüyoruz.

     Herkesin yüzünde hüzün var, şimdi. Duygu yüklüyüz hepimiz de. Çünkü o çocukları, bir daha hiç göremeyeceğiz… Yarın sabah, geri döneceğiz Nairobi’ye.

     Dadaab ve buradaki “dünyanın en büyük mülteci kampı” olan Dadaab Mülteci Kampı, ömrümüzün en ilginç ve bereketli, hayatımız boyunca unutamayacağımız 4 gününü yaşadığımız yer olarak, hayatta olduğumuz sürece zihnimizde ve yüreğimizde yaşayacak bir yer olarak, geride kalacak. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU: Merkezi, buraya gelmeden önce bir gece kaldığımız ve yarın sabah da gideceğimiz Garissa şehri olan 126 bin 186 km² büyüklüğündeki Kuzeydoğu İli’nin toplam nüfûsu 450 bin, fakat sadece Dadaab ilçesindeki mülteci kampında kalan Somalili mültecilerin sayısı 650 bin.)

     “Yuva”mıza dönünce, ilk işimiz abdestlerimizi alıp namazlarımızı kılmak. Namazlardan sonra, yemek yapmaya başlamak…

     Yemeklerimizi kendimiz hazırlıyor, pişiriyoruz. Herkes kolları sıvıyor, elbirliğiyle soframızı kurmaya çalışıyoruz. Soğan, domates, ne bulduysak tencerenin içine doğruyor ve pişiriyoruz. Yanına da güzel bir çay kaynatıyoruz.

     Burada binlerce hisse kurban kestik ama 4 gündür burdayız, ağzımıza bir lokma bile et girmedi. Tadına bile bakmadık kurbanlık etlerin…

     Şunu açıkyüreklilikle söylemek isterim ve içinde zerre kadar riyâ veya hamâset, popülizm olmadığına Allâh’ı şâhîd tutarak ifade etmek isterim ki, burada kaldığım 4 gün içinde, ömrümün en mâhrum ama en mutlu günlerini yaşadım, ömrümün en fâkir ama en lezzetli yemeklerini yedim. Sadece o ilkel ortamda banyo yapmak ve bir de akrep ve yılan tehlikesinden dolayı tül kafesin içinde uyumak zorunda kalmak bana zor ve cansıkıcı geliyordu ama, o günlerin üzerinden iki yıl geçtikten sonra, şimdi geriye dönüp baktığımda, yaşadığım(ız) o sıkıntı ve eziyetleri bile tebessümle, mutluluktan ışıldayan gözlerle yâd ediyorum.

     Yemekler de yendikten sonra elbirliğiyle sofra temizleniyor ve bu sefer buram buram kokan çaylarla donatılıyor sofra. Koyu bir çay sohbeti başlıyor, her akşam olduğu gibi..

     14 kişilik ekibimizin en keyifli kişisi, haliyle yaptığı espiri ve şakalarla bizim neş’e kaynağımız, aynı zamanda ekibin en yaşlı kişilerinden biri olan sinema sanatçısı ve manken Yaşar Alptekin.

     Hazır Yaşar abiyle birlikte böyle bir seyahâte çıkmışken ve O’nunla Afrika’da bir hafta geçirmişken, kendisiyle Ufkumuz sitesi için bir söyleşi yapmamak olmazdı. Hem, siyâh kıt’âda hazırladığımız Kenya Seyahâtnamesi de “renklenmiş” olurdu böylece.

     Namazlarımızı kılıp yemeklerimizi yedikten sonra Yaşar ağabeyle çaylarımızı alıyor ve tenhâ bir köşeye çekilip, başbaşa “Yeşilçam Sineması Sohbeti” yapıyoruz.

     Sohbet esnasında fotoğraflarımızı da  “Sediyani Seyahâtnameleri”nin başrol oyuncusu Doğan Özlük çekiyor.

     * * *

46... 1

     – Yaşar ağabey, sizi elbette tanıyoruz ama sizi bir de sizden dinlesek… Bize kendinizden bahseder misiniz?

     – 10 Mart 1962 tarihinde Tekirdağ ilinin Şarköy ilçesinde doğdum. 1980 yılında mankenliğe başladım. 1985’te “Fotoroman Kralı” oldum.

     1986 yılında ilk filmim “Kuruluş” filminde Orhan Gazi rolünde oynadım. Bugüne dek 40’a yakın film çevirdim. Onlardan bazıları şunlar:

     – Mavi Melek (Hülya Avşar ile birlikte)

     – Beyaz Bisiklet (Derya Akbaş ile birlikte)

     – Seni Seviyorum (Melike Zobu ile birlikte)

     – Deli Gönlüm (Ahu Tuğba ile birlikte)

     – Lambada (Yasemin Evcim ile birlikte)

     – Eski Sevdalılar Gibi (Nebahat Çehre ile birlikte)

     1990’lı yıllarda dizi filmlerde oynamaya başladım. Onlardan bazıları şunlar:

     – Samanyolu (Aydan Şener ile birlikte)

     – Serseri (Gamze Özçelik ile birlikte)

     – Böyle mi Olacaktı? (Hande Ataizi ve Berna Laçin ile birlikte)

     – Mavi Rüya (Melda Bekcan ile birlikte)

     1991 yılında Nilgün Alptekin ile evlendim. Eşim Samsun’ludur. Evlendikten sonra mankenliği ve sinemayı bıraktım.

     1992’de kızım Ayris doğdu.

     2004 yılında hidâyete kavuştum. Allâh-û Teâlâ hidayet nasib etti ve cahilî hayatımı terkedip Müslümanca bir yaşama adımımı attım.

     2008 yılında Hacc’a gittim. Ondan beridir de her 6 ayda bir Umre’ye gidiyorum.

     İslam’a adım attıktan sonra uzun bir dönem hiçbir şey yapmadım. 2010 yılında bu kez tiyatroya adım atarak sanat çalışmalarına geri döndüm. Fakat tabiî bir Müslüman olarak ve bu işi Müslümanca yapmaya çalışarak.

     İlk olarak “Düzceli Mehmet” adlı tiyatro oyununda sahne aldım. Son olarak ise Senai Demirci yapımı “Bendeyar” adlı sinema filminde oynadım.

     Evliyim ve bir kızım var. Kızım üniversitede okuyor.

     – Hidayet olayı nasıl oldu?

     – Râhmetli işadamı Sakıp Sabancı’nın cenaze namazı vesile oldu. Hiç tanımıyordum. Televizyonda duydum ölümünü ve cenaze namazı kılınacak haberlerini. Çok ilginçtir, nedendir bilmem ama o anda ben de cenaze namazına gitmeye karar verdim.

     Fakat bırakın cenaze namazını, normal namaz kılmasını bile bilmem. Hayatımda hiç namaz kılmamışım, bir caminin içine adım atmamışım. Namaz nasıl kılınır, bunu bile bilmiyorum. Düşünün yani, nasıl cahilî bir hayatım varmış.

     Cenaze namazına gitmeye karar verdim ama bunu nasıl yapacağım? Namaz kılmasını bilmem, cenaze Fatih Camiî’nden kaldırılacakmış ama Fatih Camiî’nin yerini bilmem. Namaz kılmasını bilen bir arkadaşımdan rica ettim ve bana öğretti. Namazın nasıl kılındığını ondan öğrendim ve cenazeye de o arkadaşımla birlikte gittik.

     Cenaze namazı için toplanan kalabalığın arasındaydık. O kalabalığın içinde, beni çok derin düşüncelere sevkeden şeyler oldu. Belki birçok insan için normal ama benim için öyle olmadı orda. Türkiye’nin en ünlü işadamının tabutu var orda, herkesin önünde ama kimse bakıp ibret almıyor. Oysa bu kişi, ülkenin en zengin kişisiydi, hayatta istediği herşeye sahip olmuştu, herkes O’nun yerinde olmak isterdi. İşte o insan, şu anda cansız bir şekilde yerde, orada duruyor, bir tabutun içine konulmuş ve kıpırdayamıyor, biraz sonra toprağın altına gömecekler ve sahip olduğu bütün o zenginliklerden küçük bir parçasını bile yanında götüremeyecek. İşte o manzara karşısında, tıpkı bir yılanın derisini değiştirmesi gibi, benim rûhum değişti.

     Cenaze töreni bitti ve eve döndük, ama ben hâlâ şoktayım, derin düşüncelerimi içimde taşıyorum. O akşam günlük namazların nasıl kılındığını da o arkadaşımdan öğrendim ve gece yatarken saatimi kurdum, ertesi sabah, sabah namazına kalkarak hayatımdaki ilk namazımı kıldım. Hûşû içinde kıldım hem de. Öyle bir mutlu oldum, öyle bir huzur buldum ki namaz kılınca, anlatamam.

     O benim ilk namazımdı ve elhamdülillâh o günden bu yana da 7 senedir namazlarımı hiç aksatmıyorum.

     Cemaatle namaz kılmaya ve ezana çok önem veririm. Zamanında kılınan namaz, zamanında yenilen yemek gibi lezzetlidir.

     Ben 7 yaşındayım. Çünkü İslam’dan önceki yaşamımı “yaşanmamış” kabul ediyorum.

     – İslamî bir yaşama adım attıktan sonra çevrenizden – olumlu veya olumsuz – ne gibi tepkiler aldınız?

     – Bir arkadaşım, “Parası neyse vereyim; gel seni bir psikologa götürelim, sen delirdin” dedi.

     Bir hafta boyunca bizim evimiz türbe ziyareti gibi doldu. Bütün akrabalarım evimize doluşmuş. Hakkımda söyledikleri şu: “Beynini yıkamışlar.”

     Eşim tam bir Atatürkçü; “Yaşar doğru söyle, AK Parti’de bir işin mi var, ihale mi aldın?” diye soruyor.

     Kızım hiçbir şey demedi, tepkisiz kaldı. 5. gecenin sabahında, kızım bana, “Baba ben de namaz kılmak istiyorum, bana öğret” dedi. O’na da öğrettim.

     – 7 senedir İslamî anlamda ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

     – Konferanslara gidiyorum. Bütün imam – hatip liselerini dolaştım. Avrupa ülkelerindeki Müslüman kardeşlerimi ziyaret edip onlarla tanıştım.

     3 kitap yazdım. Kitaplarım şunlar:

     – Namazla Yeniden Doğdum (2005, Nesil Yayınları)

     – Kendime Bir İyilik Yaptım: Hacc’a Gittim (2009, Nesil Yayınları)

     – İki Yüzlüler Kitabı: Ben Namaz Kılmıyorum Ama Kalbim Temiz & Cami Jandarmaları (2010, Hayat Ağacı Yayınları)

     Ayrıca gençlik üzerinde çalışıyorum. Gençlerle İslamî sohbetler yapıyorum.

     – Somalili mültecilere insanî yardım ulaştırmak amacıyla Kenya topraklarındaki Dadaab Mülteci Kampı’ndasınız şu anda. Bu tür gönüllülük eylemini ilk defa mı yapıyorsunuz?

     – Evet. İlk defa böyle bir eylemin içinde insanî yardım gönüllüsü olarak bulunuyorum.

     Bir bayan benim kitabımı okuyarak tesettüre giriyor, örtünüyor. Sonra bu bayan İHH İnsanî Yardım Vakfı’nda çalışmaya başlıyor. O’nun arzusu ve yönlendirmesiyle bu seyahâte katıldım.

     – Bu tür insanî yardım çalışmalarını nasıl buldunuz?

     – En kötü hayır bile şerden iyidir. Ben hazır geldim; elbette bu aşamaya kadar bu işin asıl yükünü çeken emektar insanlar var ve onların çalışmaları sayesinde bugünkü aşamaya varıldı.

     Bölünmektense, bütün olmayı tercih ediyorum. İnsanî yardım vakıflarının çalışmalarını çok olumlu buluyorum.

     – Sinema hakkında size iki boyutlu bir soru soracağım: Yeşilçam Sineması’nın durumu, İslamî sinemanın durumu…

     – Türk Sineması teknolojik olarak ilerledi ama konu olarak geriledi. Eski siyâh – beyaz filmleri seyrederken daha büyük keyif almıyor muyuz? Çünkü aşkla yapılıyordu. Şimdi daha çok ticarî amaçlı düşünülüyor.

     İslamî kesim sinema alanında kendini geliştiremedi. Çünkü sinemaya Müslümanlar’ın dünyasında hep olumsuz bakıldı.

     – Müslümanlar’ın san’âta mesafeli duruşunun sebebi ne olabilir?

     – İslam’ın ilk doğduğu dönemlerde ilim, bilim ve san’âta önem veriliyordu. Fakat bir dönem oldu ki, bunların hepsi ilgisiz bırakıldı.

     Müslümanlar mehter takımı gibidir; iki ileri bir geri… Batı ise hep ileri gitti.

     – San’âta, sinema ve tiyatroya hevesli olan Müslüman gençlere neler tavsiye edersiniz?

     – Müslümanlar her alana karşı ilgili olmalıdırlar. “Bizce san’ât böyle olmalı, bizce sinema böyle olmalı, bizce tiyatro böyle olmalı”; bu tür tartışmaların faydası yok.

     Biz âhiretimiz için dünyayı terkettik. Halbuki âhireti dünyada kazanıyoruz. Aslında cennet ve cehennem provasını, burada yaşıyoruz. Örnek: İçki içersen ve alkole alışırsan, hayatını, aileni cehenneme çevirirsin.

     – Son olarak insanlara mesajınız nedir?

     – Günâha yaklaşmasınlar, namazlarını ertelemesinler, abdestsiz dışarı çıkmasınlar, hayatlarını her yönüyle Qûr’ân’a göre tanzim etsinler.

     Müslümanlar 1 saat değil, 24 saat Müslüman olmalı.

46... 2

Dadaab Mülteci Kampı’nda Sinema Sohbeti

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 7

 

864 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir