Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş – 9

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

 

09... 00

আমার  সোনার বাংলা

 

     Bangladeş, Merkezî Asya’nın en ilginç ülkelerinden biri. Aynı zamanda, en farklı ülkesi. Birçok yönüyle, bulunduğu coğrafyadaki diğer ülkelere hiç benzemiyor; pekçok “kendine özgü” yapısıyla, etrafındaki diğer ülkelerden farklı bir çehreye sahip.

     En farklı yönü şu:

     Asya’nın o bölgesindeki tüm devletler (Hindistan, Pakistan, Afganistan, Çin, Myanmar, Tayland etc.), Bangladeş’in etrafındaki ve o coğrafyalardaki bütün ülkeler, hiç istisnasız hepsi çok dînli, çok mezhepli, çok ırklı, çok etnisiteli ve çok dilli ülkeler olmasına karşın, bunun o bölgedeki tek istisnası Bangladeş’tir. Etrafındaki bütün ülkelerin bu multikültürel demografyasına karşın Bangladeş, tam aksine tek dînli, tek mezhepli, tek ırklı, tek etnisiteli ve tek dilli bir ülkedir. Ülke nüfûsunun tamamına yakını aynı kavimdendir, aynı etnik kökenden gelir ve aynı dili konuşur. Ayrıca aynı dîn ve aynı mezhebin mensubudur.

     Yani Bangladeş’in “farkı”, kendi içinde “hiç farklılık olmaması”.

     Oysa Bangladeş’in etrafındaki hiçbir ülke öyle değildir. Bu coğrafyadaki ülkeler, bilâkis, istisnasız hepsi de adetâ “dînler, mezhepler, ırklar, etnisiteler ve diller cenneti”dir. Bölgenin bu gerçeğine karşın Bangladeş, tam aksine “tek dînli, tek mezhepli, tek ırklı, tek kavimli ve tek dilli” bir ülke. (Bizim kemalist rejimi keşke gidip orda kursalardı. Başarılı olma şansı yüzde yüzdü, lahmacun çarpsın ki.)

     Bangladeş’in başkenti ve en büyük şehri Dakka ise, Asya’nın o bölgesinin en kalabalık ve en önemli metropollerinden biridir. Şehrin nüfûsu, 6 milyon 724 bin 976.

     Bangladeş, benim bugüne dek dünya üzerinde gördüğüm 25. ülke oldu. Allâh-û Teâlâ şimdiye kadar şu ülkeleri görmeyi nasib etti bana: Türkiye, Almanya, Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İsviçre, Liechtenstein, Fransa, Suudî Arabistan, Pakistan, Mısır, İtalya, Çek Cumhuriyeti, İsrail, Arnavutluk, Makedonya, İran, Katar, Kenya ve Bangladeş.

     16’sı Avrupa, 7’si Asya, 2’si de Afrika ülkesi.

     Bangladeş’ın başkenti Dakka ise, benim şu ana kadar gördüğüm 20. başkent oldu. Şimdiye dek şu başkentleri görmek nasib oldu: Ankara (Türkiye), Ljubljana (Slovenya), Zagreb (Hırvatistan), Belgrad (Sırbistan), Sofya (Bulgaristan), Berlin (Almanya), Lüksemburg (Lüksemburg), Amsterdam (Hollanda), Vaduz (Liechtenstein), Brüksel (Belçika), İslamâbâd (Pakistan), Kahire (Mısır), Paris (Fransa), Tel Aviv (İsrail), Tiran (Arnavutluk), Viyana (Avusturya), Tahran (İran), Duha (Katar), Nairobi (Kenya) ve Dakka (Bangladeş).

     Dakka, ayak bastığım son başkent…

     Deniz seviyesinin sadece 4 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimi olan Dakka, 815, 9 km²’lik bir alanı kapsayan bir şehir olup, trafik plaka remzi “DK”dir. Şehrin ülke içi telefon ön kodu da “02”dir (Bangladeş’in ülke telefon kodu, 00880).

     Ülkenin başkenti olan Dakka, aynı zamanda aynı adlı idari bölgenin, Dakka İdarî Bölgesi (Bang. ঢাকা  বিভা গ [Zhaka Bibhag])’nin de merkezidir. Şehir, Burigônga Nehri’nin doğu kıyısında kurulmuştur. Akarsuyun ismi, Bengal dilinde “Eski Ganj” demek.

     147 bin 570 km² büyüklüğünde bir yüzölçüme sahip olan Bangladeş Halk Cumhuriyeti, idarî olarak, Bengal dilinde “bibhag” denilen 7 eyalet, Bengal dilinde “zila” (veya “jila”) denilen 64 il ve Bengal dilinde “upazila” denilen 500 ilçeden oluşmaktadır. Ülkedeki tüm şehirlerin sahip olduğu toplam semt sayısı ise 509’dur ve bunlara da Bengal dilinde “zana” (veya “thana”) denir.

     Ülkenin idarî haritası böyle. Coğrafî olarak ise Bangladeş, bu güzel ülke, 21 ayrı bölgeye ayrılmaktadır.

     Bangladeş’in 7 eyaleti şunlardır: Dakka, Rengpur, Rêyşahî, Xulna, Barişal, Chittagong ve Sylhetî. Bütün eyaletlerin başkentleri de, eyalet ile aynı adı taşır. (NOT: Siz sevgili okuyucularımızla birlikte bu eyaletlerden ikisini, Dakka ve Chittagong’u gezeceğiz, bu seyahatnamede. Bengal dilinde “Çöttogram” ismiyle çağrılan Chittagong eyaleti, kadim Arakan / Rohingya ülkesinin batı topraklarıdır.)

     Dakka, her ne kadar bundan sadece 42 yıl önce, 1971 yılında bağımsız bir ülke olan Bangladeş’in başkenti seçildikten sonra dış dünyada tanınmaya, meşhur olmaya başladıysa da, tarihi têêêêêêê 7. yy’a kadar uzanır. O dönemde bu mıntıka Kamarupa Krallığı (350 – 1140) ve Pala İmparatorluğu (750 – 1174)’nun egemenliği altındaydı. Her ikisi de Budist idiler.

     11. yy’da ise bölgeye Sena Hanedanlığı (1070 – 1230) hâkim oldu. Bunlar da Hindu idi.

     O zamanlar Dakka, küçük bir köydü. Etliye sütlüye karışmayan ama eti sütü bol bir köy olduğu için, köylüler mutluydu. Kimse kimsenin tavuğuna kış demiyor, kimse kimsenin bahçesinden mango çalmıyordu.

     Yerleşim biriminin “Dakka” olan bugünkü isminin ilk nüvesi de, o dönemde atılır. Ancak “Dakka” isminin nasıl doğduğuyla ilgili biribirinden farklı iddiâlar mevcuttur. Şöyle ki: En yaygın ve kabul gören iddiâya göre, Hindu Sena Hanedanlığı’nın ikinci emiri Ballal Sena (1160 – 1178) – ki kendisi aynı zamanda hanedanlığın kurucusu Vijay Sen’in oğludur – buraya 12. yy’da bir Hindu tapınağı yaptırdı. Tapınağın adı “Dakeş Şori” idi. Anlamı ise “Gizli Tanrıça” (Tapınak halen duruyor; şehrin güneybatı kesimindedir). Adına “Gizli Tanrıça Tapınağı” yaptırılan İlahî Anne, o dönemde 800 yaşında bir tanrıçaydı. Diğer bir görüşe göre ise, “Dakka” adının kökeni, Subahtar Şeyh Alaaddîn İslam Xan Xistî (1570 – 1613) tarafından buraya 1610 yılında getirilen “Dhak” isimli bir çalgı aletine dayanır. Başka bir görüşe göre ise Dakka, adını bu topraklarda yetişen Dakka ağacından (Botanik’teki Latince bilimsel adı: Butea frondosa) almaktadır. Ağacın çiçekleri turuncu renktedir ve oldukça güzeldir. Kimi referanslar ise, o dönemde bu mıntıkada konuşulan dilin, Hind – Avrupa dil ailesine ait ve “Dakka Bhasa” denen bir prakrit lehçesi olduğunu ileri sürerek, “Dakka” adının da buradan türemiş olduğunu “dil”e getirirler (günümüzde konuşulmuyor; ölü bir dildir). Diğer bir teze göre de, Dakka şehri adını, 12. yy’da hüküm sürmüş bir Keşmir Krallığı olan ve ismi “Kralların Nehri” anlamına gelen Rajatarangini’nin bu yerleşim birimine diktiği bir saat kulesinden almaktadır. Yine ayrı bir görüşe göre ise, o dönemde Allahâbâd ile Samudragupta devletleri arasındaki sınırı çizen sınır istasyonu, burada bulunuyordu ve ismi de “Davaka” idi. Bugünkü “Dakka” ismi de oradan türemiştir. Başka bir iddiâya göre ise, yerleşim birimini kuranlar “Adını Arayan Coğrafya” kitabındaki köy isimlerinden kendilerine bu ismi seçip beğenmişlerdir ancak bu oldukça zayıf bir görüştür.

     Dakka ve çevresi, o dönemde “Bengalla” olarak adlandırılıyordu. Burdan şunu anlamalıyız: Her ne kadar o dönemde bu coğrafya henüz İslam ile tanışmamıştıysa da, yani halk Budist ve Hindu idiyse de, bugünkü Müslüman Bengal halkı ile aynı halktı. Bengaller’in atalarıydılar. (ÖNEMLİ NOT: Bangladeş’in İslamlaşma tarihini, henüz 8. yy’da Arakan topraklarına gelen Kürtler tarafından Müslümanlaştırılan Arakan / Rohingya topraklarının İslamlaşma tarihi ile birlikte, Seyahatname’nin ilerleyen bölümlerinde, şehir ve coğrafî güzellikler tanıtımından bağımsız olarak, geniş ve ayrıntılı bir şekilde işleyeceğiz, inşallâh.)

     12. yy’da Sena Hanedanlığı’nın emiri Ballal Sena tarafından “Dakeş Şori” (Gizli Tanrıça) adlı Hindu tapınağının inşâ edilmesinden sonra, yerleşim birimi de buna paralel olarak gelişmeye başladı. Ballal abimiz tarafından köyde Lakşmi Bazar, Şênxarî Bazar, Tanti Bazar, Patuatuli, Kumartuli, Bania Nagar ve Ğual Nagar adlı alışveriş pazarları kuruldu. Ballal abinin hizmetleri sayesinde köyde ticarî hayat canlandı ve civar bölgelerden insanlar da alışveriş yapmak, çoluk çocuğuna cici pelolar almak için buraya akın etmeye başladılar.

     Ballal abimizin ölümünden (1178) ve Sena Hanedanlığı’nın yıkılmasından (1230) sonra Dakka, önce Bengal Sultanlığı (1342 – 1576)’na, sonra da Delhi Sultanlığı (1206 – 1526)’na bağlı valiler tarafından yönetilir. Bengal Sultanlığı’na bağlı valiler Bengal kavminden iken, Delhi Sultanlığı’na bağlı valiler genelde Peştu idiler.

     Gel zaman git zaman, kardaş halim çok yaman, gel bize bazı bazı, şehir 1576 yılında Hindistan kökenli Babür İmparatorluğu (1526 – 1858)’nun eline geçti. Babür subahdarı olan ve “I. İslam Xan” namıyla tarihe geçen Şeyh Alaaddîn Xistî (1570 – 1613), şehrin ilk yöneticisiydi.

     Alaaddîn abimiz, şehri çok sevdi. Devlet yönetmekten ve fetihler yapmaktan arta kalan zamanlarında, fırsat buldukça sarayından çıkıp şehirde gezinti yapıyor, yolda kendi kendine türkü söyleyerek dolaşıyordu. Bir gün yine elinde 33’lük tespihle şehir sokaklarında dolaşıp, kendi kendine “Zor geliyor zor geliyor / Elazığ bana dar geliyor / Kansızın kızı elleri sevmiş / Gakkoş bu da bana zor geliyor” türküsünü söylerken, aklına parlak bir fikir gelir: Bu güzel şehri “başkent” yapmak…

     Saraya dönünce, aldığı kararı vezirlerine ve kurmaylarına açar. Onlar da, “Abi sen nasıl münasip görüyorsan öyle olsun” cevabını verince, şehrin tarihinde adetâ yeni bir dönem başlar.

     1608 yılında şehir, “başkent” (Hintçe adıyla “raj mahal”) yapılır. Başkent (pay-i taht, raj mahal) olduktan sonra da, meşhur olmaya ve hızlı bir şekilde büyümeye başlar, natürlich doğal olaraktan tabiî.

     19 yıl sonra, 1627, “Cihangir Şâh” adıyla tarihe geçmiş olan (“Cihangir”, yani Farsça’da “Dünyaya hükmeden”) dördüncü Babür İmparatoru Nureddîn Muhammed Selim Şâh Cihangir Paşa Ğazî (1569 – 1627) vefat edince, Dakka şehrine Hintçe’de “Cihangir’in Şehri” anlamına gelen “Cihangir Nagar” adını verirler. Böylece şehrin adı Cihangir Nagar olur. (Cihangir Şâh’ın kendisi Hindistanlı, karısı İranlı, çocukları Bangladeşli, yeğenleri de Afganistanlı… Irkımız inancımızdır vatanımız dünya. Yaşasın Küresel İntifada!)

     I. İslam Xan (Şeyh Alaaddîn Xistî) döneminde başkent yapılan şehir, bundan sonra büyümeye ve gelişmeye başladı. Konut gelişimi önemli ölçüde yayıldı ve birçok ilçesi ve kasabası oldu. Bunlar ağırlıklı olarak yeni kurulan yerleşimlerdi. Ayrıca Cihangir Nagar (Dakka) etrafında yeni kaleler örülürken, şehir merkezinde pekçok yeni cami ve üniversiteler inşâ edildi. Nüfûs önemli oranda artarken, devlet de halkın sırtına yeni vergiler bindirdi. Bu dönemde Dakka (Cihangir Nagar) ile paralel bir biçimde büyüyen diğer bir şehir de – şu anda Bangladeş’in 2. büyük şehri durumunda ve Bangladeş Arakanı’nın başkenti olan – Chittagong (Bengalce adı Çöttogram) şehri idi.

     Bu dönemde ayrıca Dakka (Cihangir Nagar), “dünya muslin ticareti merkezi” durumundaydı.

     Ancak şehrin asıl ana büyümesi, 17. yy’ın ikinci yarısında, “Şaista Xan” adıyla tarihe geçen Mirza Ebû Talib (1664 – 88) döneminde gerçekleşti. Şehrin bu dönemde kapladığı coğrafî alan, 19 km x 13 km’lik bir mıntıkaya tekabül ediyordu.

     İnanması güç ama gerçek: Bu dönemde, şehir merkezinde tam 100 üniversite ve 100’den fazla da cami bulunuyordu. (Düşünün; 17. yy’dan bahsediyoruz! Günümüzde ise bırakın Dakka şehrini, tüm Bangladeş ülkesinde bu kadar üniversite yok…)

     1675 yılında Dakka’nın nüfûsu, 100 bin kişi. Yarısı erkek yarısı dişi…

     1757 yılında ise bu nüfûs, % 50 çoğalarak 150 bine çıkıyor.

     1765 yılı, hem şehrin, hem de genel olarak bu toprakların tarihinde bir dönüm noktasıdır. Britanyalı bir şirket olan “Doğu Hindistan Şirketi” (İng. East India Company), bu tarihte “gelir toplama hakkını” (divani hakkı) kazanır. Bu hakkı kazandıktan 28 yıl sonra da, 1793, Bengal, Bihar ve Odişa nevablarını (yöneticilerini) tüm yetkilerini bırakmaya zorlayarak şehrin yönetimini ele geçirir.

     Bengal topraklarının İngiliz (Britanya) egemenliğine girmesiyle birlikte, Dakka (Cihangir Nagar) şehri önemini ve tüm cazibesini yitirdi. Çünkü İngilizler şehrin “başkent” konumuna son verdiler ve yönetim merkezini – bugün Hindistan topraklarında bulunan – Kalküta (Bengalce adı Kalkata) şehrine taşıdılar.

     Yüzelli yıldan fazladır “raj mahal” (başkent) onuruna sahip olan Dakka, bu sıfatını yitirmiş, sıradan bir kent olmuştu artık…

     Pay-i tahtın Dakka’dan Kalküta’ya taşınmasının, Dakka’ya önemini nasıl kaybettirdiğini sanırım yine en basit biçimde rakamlarla anlatabiliriz: 1675 yılında 100 bin olan ve 1757 yılında 150 bine yükselen Dakka’nın nüfûsu, 1840 yılına gelindiğinde 30 bine kadar düşüyor.

     Rakamlarla başka bir basit örnek: Şehir ekonomisinin daha 1787 yılında (İngiliz egemenliğine girdikten henüz 18 yıl sonra) tam 3 milyon Ruppi’lik dış ticaret hacmi varken, sadece 30 yıl gibi kısa bir süre içinde, 1817 yılına gelindiğinde bu rakam 0 (sıfır) olmuştu.

     1858 yılında, İngiliz sömürgesi “Hindistan Genel Valiliği” (İng. Governor – General of India) kuruldu (Bugünkü Pakistan ve Bangladeş topraklarının Hindistan topraklarından ayrıldığı 1947’ye kadar yaşayacak). Sömürgenin ilk valisi, Warren Hastings (1732 – 1818).

     Dakka artık sıradan bir kent olmuştu ve gelişmesi de, Bengal topraklarındaki diğer kentlerin gelişimiyle aynı oluyordu.

     1 Ağustos 1864 tarihinde “Dakka Belediyesi” kuruldu.

     6 Ağustos 1874 tarihinde, modern bir kentsel su dağıtım sistemi kuruldu. Dört yıl sonra da elektrikler geldi şehre, 1878. Şehrin yakınlarında Britanyalı ve Bengalli askerlere hizmet eden “Dakka Kışlası” kuruldu. Ve unutmadan: Şehirlerarası ray yolculuğu için hizmet veren ve Kalküta’da başlayan trenyolunun son istasyonu, 1 Ocak 1871 tarihinden itibaren Dakka’nın Goalundo semtindedir.

     1881 yılında Dakka’nın nüfûsu, 79 bin 76 insan. Yarısı Hindu yarısı Müslüman.

     Dünyanın anasının ağladığı 20. yy’a, sıradan, kendi halinde bir kent olarak giriyor Dakka… Ama bir dakka: O dönemde şehir bölgenin pirinç merkezi, bunu da belirtmeden geçmeyelim kanka…

     1905 yılında Bengal toprakları ikiye bölünüyor. Bu toprakların İngiliz sömürgesi Hindistan Genel Valiliği içinde olduğu bu dönem, sömürge valisi George Nathaniel Curzon (1859 – 1925) yönetiminde, Temmuz 1905’te alınan tarihî bir kararla, Bengal toprakları “Hindular’ın yaşadığı Bengal toprakları” ve “Müslümanlar’ın yaşadığı Bengal toprakları” diye ikiye bölünüyor. Alınan karar, hemen üç ay içinde, Ekim 1905’te uygulamaya koyuluyor. Böylece, o güne dek “tek parça” olarak yaşamış olan kadim Bengal toprakları, 20. yy başında İngiliz sömürgecilerin marifetiyle ikiye bölünüyor; Müslümanlar’ın yaşadığı “Doğu Bengal” (bugünkü bağımsız Bangladeş) ve Hindular’ın yaşadığı “Batı Bengal” (bugün Hindistan’ın bir eyaletidir)… (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU – 1: Bengalce adı “Paşcimbanga” olan “Batı Bengal”, bugün Hindistan’ın bir eyaletidir ve başkenti Kalküta’dır. Başka bir ifadeyle, bugünkü Bangladeş’i batı sınırından terk edip Hindistan’a girdiğinizde, aslında yine Bangladeş topraklarındasınız. Fakat orası Hindu Bengali’dir. Bangladeş aslında ikiye bölünmüş bir coğrafyadır ve sadece yarısı, doğu toprakları bağımsız ülkedir. Bangladeş’i bu şekilde ikiye bölenler, 1905 yılında İngilizler’dir. GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU – 2: Hindistan’ın “birden fazla resmî dili” vardır ve Hindistan’ın Batı Bengal, yani Paşcimbanga eyaletinde resmî dil, tıpkı komşu ülke Bangladeş’te olduğu gibi Bengalce’dir. Halk aynı halktır zirâ, sadece dîn değişiktir. Bangladeş ülkesinde halkın tamamı Müslüman iken, Hindistan egemenliğindeki Batı Bengal’de halkın dörtte üçü Hindu, dörtte biri Müslüman’dır. )

     (Yazıya biraz heyecan katayım 🙂 ) Bangladeş’in ikiye bölünmesine karşı yerli halktan itirazlar yükselmedi değil. Halk tedirgindi, gidişattan dolayı huzursuzluklar çığ gibi büyüyordu. Bu rahatsızlıklar ve tepkiler ise, daha çok “azınlıkta kalma korkusu”ndan kaynaklanan endişelerdi. For example, bir şehirde veya bölgede Hindular azınlıktaysa, oradaki Hindular karşı çıkıyordu bölünmeye, Müslümanlar azınlıktaysa, Müslümanlar karşı çıkıyordu. Çünkü kendisi orada sayıca daha az olduğu için, bölünme sonrası “azınlık” statüsüne düşecekti. Bu noktada özellikle Bihar ve Orissa vilayetinde yaşayan ve sayıca Müslümanlar’dan daha az olan Hindular, bu bölünmeye karşı şiddetli bir tepki gösterdiler.

     İbret verici olduğunu düşündüğüm bu “kitle psikolojisi” üzerinde dikkatlice düşünmek gerekiyor bence. Avrupa’dan sömürgeciler gelip sizin topraklarınızı, yeraltı – yerüstü zenginliklerinizi sömürüyorlar. Yetmedi; ülkenizi ikiye bölüyorlar, topraklarınızı bölüp parçalıyorlar. Ve siz, sömürgecilere karşı ülkenizi kurtarmaya çalışmanız, özgürleştirmeye çalışmanız gerekirken, hadi buna gücünüz yetmedi diyelim, hiç olmazsa ülkenizin bölünmesine karşı çıkmanız, bunu engellemeye çalışmanız gerekirken, bunu yapmıyor, buna karşı çıkmıyor, aynı kandan olduğunuz, aynı dili konuştuğunuz, sadece farklı inançtan olduğunuz “kendi kardeşinize” karşı üstünlüğünüzü kaybetmeme derdine düşmüşsünüz. Sizce de bu durum garip değil mi? Bengal topraklarının ikiye bölünmesine karşı ne Müslüman Bengaller’den ciddî bir itiraz var, ne de Hindu Bengaller’den. Sömürgeciler ülkelerini bölüp parçalarken, Hindu Bengaller’in derdi “Müslümanlar’a karşı azınlık durumuna düşmemek”, Müslüman Bengaller’in derdi de “Hindular’a karşı azınlık durumuna düşmemek”.

     İbret verici bir durum, hakikaten…

     İşte böyledir, sevgili kardeşlerim, işte “millî bir şuura” ve “ulusal bir bilince” sahip olmayan milletler, böylesi durumlarda bu tür küçük hesaplar peşinde koşarlar. “Ortak düşman”a karşı millî / ulusal bir birlik oluşturup mücadele etmeleri gerekirken, kendi içlerindeki farklılıklar üzerinden kendi aralarında çekişirler. Bengal halkının yüz yıl önceki, 20. yy başındaki bu davranış biçimi, Kürt halkının şimdiki, 21. yy başındaki davranış biçimine, Kürtler arasındaki Alevî – Sünnî ve Zaza – Kurmanc çekişmesine tıpatıp benziyor diye düşünüyorum kanaatini taşımaktayım görüşündeyim fikrimi sorarsanız bana göre.

     1905 yılında İngiliz emperyalizminin “böl ve yönet” politikasının kurbanı olan ve ülkeleri ikiye bölünen Bengaller’in, ancak bölünme gerçekleştikten ve sömürgeciler amaçlarına ulaştıktan sonra akılları başlarına geldi. Bengal ülkesi bölündükten sonra, Bengaller baktılar ki bu işin Müslüman’ı Hindu’su yok, bu tüm Bengal ülkesine karşı bir cinayettir, “millî / ulusal birlik” oluşturmak için çeşitli çabalar ortaya koymaya başladılar.

     Bunu akletmesine aklettiler ama, nasıl yapacaktılar, seslerini nasıl duyuracaktılar, nasıl çalışacaktılar? Daha odur 20. yüzyılın başlarındayız; ortada ne Ufkumuz sitesi var, ne Azadî İnisiyatifi, ne de Özedönüş Platformu. Üstelik Twitter ve Facebook diye birşey de yok. İbrahim Sediyani, Fikri Amedi, Adem Özcaner, Adnan Fırat ve İrfan Burulday gibi isimler ise henüz leylekler tarafından dünyaya getirilmemiş.

     Müslüman Bengaller ile Hindu Bengaller biraraya gelerek, ülkelerinin bölünmesine karşı “ortak mücadele” etme kararı alırlar. Ardı ardına görüşmeler yaparlar, toplantılar düzenlerler, ne yapmaları gerektiği üzerinde fikir teatisinde bulunurlar. Diyarbekir Qamîşlo Mehâbâd Hewlêr derken, tam da benim istediğim şeyi yaparlar: Kendi aralarındaki farklılıkları şimdilik bir tarafa bırakıp, ortak düşmana karşı birleşmek, ülkelerinin bölünmüşlüğünü, topraklarını bölen sınırları ortadan kaldırmak. Bunun mücadelesini vermek…

     Ve sıkı durun: Bunun mükâfatını çok kısa sürede alırlar, sadece 6 yıl gibi kısa bir sürede, ülkelerini bölen sınırları ve dikenlitelleri ortadan kaldırmayı başarırlar. 1911 yılında Bengal ülkesi yeniden “tek parça” olur; bölünmüşlüğe son verilir.

     Gelgelelim, 1911’de düşmanın bile yapamadığı kötülüğü, Bengal halkı 1947’de kendi kendine yapar. Hindistan’ın 1947 yılında İngiliz sömürgeciliğinden kurtulması akabinde.

     İngiliz sömürgeciler bölgeden kovulur. Hindistan bağımsızlığını kazanır. Tabiî “Hindistan” derken, kastettiğim sadece bugünkü Hindistan’la sınırlı değil; bugünkü Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in tamamı “Hindistan”, o zamanlar.

     İngiliz sömürgecilerin bölgeyi terketmesi ve Hindistan’ın bağımsızlığını kazanması sürecinde, Hindistanlı Müslümanlar, Hindular’dan (dolayısıyla Hindistan’dan) ayrılıp ayrı bir devlet kurma fikrini öne attılar. Aslında bu fikri ilk olarak ortaya atan, bundan tâ 17 yıl önce, 1930 yılında ünlü şâir Muhammed İqbal (1877 – 1938) idi. İqbal’e göre Hindistan’da iki millet (Hindular ve Müslümanlar) vardı ve her biri kendi yoluna gitmeliydi.

     Bu fikir Müslümanlar arasında neşv ü nema bulur ve beklendiği gibi, 15 Ağustos 1947 tarihindeki bağımsızlıktan hemen sonra Hindistan, Müslümanlar ile Hindular arasında ikiye bölünür: Hindistan Cumhuriyeti (Hint. ঢাকা  বিভা গ [Bhârat Ganarâjya]) ve ondan ayrılarak kurulan Pakistan İslam Cumhuriyeti (Urdu. پاکستان جمہوریۂ اسلامی  [Cumhuriya İslamî Pakistan])… (Pakistan’ın kuruluşu ve “Pakistan” adının doğuşu için bkz. Pakistan Modeli)

     Hindistanlı Müslümanlar’ın “Pakistan” adıyla Hindistan’dan ayrılıp 1947 yılında istiklâlini ilân etmesi üzerine, bugünkü Bangladeş de, Müslüman bir coğrafya olması hesabıyla Pakistan’la birlikte Hindistan’dan kopup, “Doğu Pakistan” adıyla müstakil Pakistan’ın bir eyaleti olmuştu. Bizim güzel Dakka ise, bu eyaletin başkenti. (Pakistan millî kurtuluş hareketini ve Pakistan’ın istiklâlini, ilk kaleme aldığımız Seyahatnâme olan Pakistan gezisinde ayrıntılı bir şekilde anlatmıştık.)

     Şimdi çok ama çoook büyük bir dikkatle takip ediniz lütfen: İngiliz emperyalizminin 1905 yılındaki “Bengal topraklarını ikiye bölme girişimi”, yukarıda da anlattığımız üzere, Müslüman Bengaller ile Hindu Bengaller arasında sağlanan “millî birlik” sayesinde engellenmiş ve 1911 yılında Bengal toprakları yeniden “tek parça” olmuştu. Fakat işte şimdi, Bengal topraklarını Müslüman Bengaller yeniden ve kendi arzularıyla ikiye bölüyorlardı.

     1947’de Bengal halkı iki seçenek arasında kalmıştı: Ya Hindistan’a ait kalmaya devam edecek ya da Pakistan’la bir olup ondan ayrılacaktı. Eğer Hindistan’da kalmaya devam etseydiler, Hindu bir ülkede Müslüman azınlık olarak yaşayacaktılar ancak, ülkeleri ikiye bölünmeyecekti; Bengal toprakları bölünmemiş olarak kalmaya devam edecekti. Yok eğer Pakistan’la birlikte hareket edip ayrılsaydılar, Müslüman bir halk olarak Müslüman bir ülkeye ait olacaktılar, velâkin bu sefer de ülkeleri ikiye bölünecekti; Bengal toprakları yeniden parçalanacak, Müslüman Bengaller ile Hindu Bengaller biribirinden kopacaktı.

     Onlar ikinci yolu tercih ettiler. Müslüman Bengaller, Müslüman Pakistan’la birlikte olmakta karar kıldı. Üstelik, Hindu Bengaller’in o kadar karşı ısrarına, onları bu kararlarından vazgeçirme çabalarına rağmen.

     Eğri oturup doğru konuşalım: Hindu Bengaller, 1911’de İngilizler’e karşı sergiledikleri şuurlu tavrın aynısını ortaya koymuşlardı. 1911’de nasıl bir tutum takındıysalar, 1947’de de aynı tutumu takındılar. Ne var ki, 1911’de onlarla birlikte aynı tutumu takınmış olan Müslüman Bengaller, bu kez farklı davrandılar, aynı bilinç içinde hareket edemediler. Zirâ adım adım doğuşu gerçekleşen Pakistan’ın “İslamî rengi”, bu yeni doğuşun öncülüğünü yapan Muhammed İqbal ve M. Ali Cinnah gibi isimlerin ateşleyici “İslamcı söylemleri”, Müslüman bir halk olan Bengaller’in de başını döndürmüştü. “Millî birlik değil İslamî birlik”, “Kardeşlik kan bağında değil inanç bağındadır” gibi – teorik olarak doğru, ve fakat ayrışmayı hedefleyerek söylendiği için yanlış, ayrıca Bengaller’i kendi ırktaşlarından, öz kardeşlerinden ayırmak zorunda bırakacağı için de sorunlu olan – söylemler ve sloganlar, Bengaller’i tamamen etkisi altına almıştı.

     Sonuçta Bengaller, Pakistan’la birlikte hareket eder ve Hindistan’dan ayrılarak 1947 yılında kurulan Pakistan’ın “Doğu Pakistan” eyaleti olur. Eyalet başkenti de, şimdiki ülke başkenti Dakka.

     Bengaller, onları “İslamcı söylemleri”yle etkisi altına alan “Pakîler” ile bir olmuş, Müslüman bir ülkenin vatandaşları olmuşlardı. Ancak aslında, çok büyük bir pahayla: Kendi ülkelerinin, Bengal topraklarının ikiye bölünmesi pahasına, aynı kandan olup aynı dili konuştukları ve sadece inançları farklı Hindu Bengaller’den tamamen kopma, onlarla aralarına dikenliteller örülmesi pahasına.

     Ancak sıkıntı yalnız bu da değildi: “Doğu Pakistan” eyaletinin (= bugünkü Bangladeş’in), bağlı bulunduğu Pakistan’la arasında coğrafî bir sınır veya yakınlık yoktu. Pakistan ile Doğu Pakistan arasında, 2 bin km’lik devâsâ bir Hindistan vardı. (Pakistan ile Bangladeş arasındaki mesafe tam olarak 2001 km 300 m)

     1947’de Hindistan’dan ayrılarak Pakistan kurulunca ve Bengal toprakları da “Doğu Pakistan” adıyla bu ülkenin bir eyaleti olunca, Dakka da eyalet başkenti oldu. Hal böyle olunca, Dakka’daki Hindu Bengal nüfûsun büyük çoğunluğu şehri terkedip Hindistan’a sığınmak zorunda kaldı. Şehre ise çevre bölgelerden yoğun bir Müslüman Bengal nüfûs göç etti. Yerel siyasetin merkezi olarak da, şehirde giderek artan siyasî hadiseler ve şiddet olayları yaşanmaya başladı.

     “Yeni hal”, kolay değildi elbette. Yeni haritalar çizildiği zaman sadece sınırlar değişmiyor, coğrafyanın demografik yapısı, sosyal ve kültürel dokusu, herşeyi değişime uğruyor. (Ne cümleydi ama!.. Konfüçyüs müsün mübarek?)

     Gelgelelim, Pakistan’ın kuruluşu aşamasında Pakîler’in “Millî birlik değil İslamî birlik”, “Kardeşlik kan bağında değil inanç bağındadır” gibi İslamcı söylemlerine kanan ve onların peşinden gidip birlikte Hindistan’a karşı mücadele eden Bengaller, aldatıldıklarını aradan daha bir yıl geçmeden anlamışlardı. Pakîler amaçlarına ulaşıp devletlerini kurduktan sonra, Bengaller’e yönelik tutumlarını yüzseksen derece değiştirdiler: “Bengal coğrafyası, Bengal toprağı” gibi ifadeler yasaklandı; Bengal coğrafyasına “Doğu Pakistan” dendi. Bengal topraklarında yaşayan halkın neredeyse tamamı aynı dili, Bengalce’yi konuşmasına rağmen Pakistan devleti diğer eyaletlerde olduğu gibi bu eyalette de Urduca’yı resmî dil yaptı. Bengalce eğitim, yasaklandı. İlkokuldan üniversiteye kadar tüm öğrenciler Urduca eğitim almak zorundaydı. Bengalce anadilde eğitim, “bölücülük”tü, “ülkeyi bölerdi”…

     Aslında, zaman ve mekân farklı olsa da, yaşanan vakıâ aynıydı: 1923’te “yeni doğan” Türkiye devleti Kürtler’i nasıl aldattıysa, 1947’de “yeni doğan” Pakistan devleti de Bengaller’i aynı şekilde aldatmıştı. Amacına ulaşana kadar “Müslümanlar kardeştir”, amacına ulaştıktan sonra da “ayrım yapan kalleştir”

     Pakistan devletinin iş bu “tek dil, tek millet” dayatması, Bengal topraklarında (= Doğu Pakistan) şiddetli bir tepkiye neden oldu. Başta eyalet başkenti Dakka olmak üzere, Doğu Pakistan’ın belli başlı büyük şehirlerinde binlerin, onbinlerin katıldığı kitlesel gösteriler başgösterdi. Pakistan devleti geri adım atmayınca ve “Anadilinizi gidin özel kurslarda öğrenin”, “PRT Şeş var ya, daha ne istiyorsunuz?” gibi “bir dünya liderine yakışır” insanî refleksler de işe yaramayınca, bu onbinler yüzbinlere, milyonlara ulaştı.

     Pakistan devleti, “anadilde eğitim hakkı” gibi en temel, insanî ve fıtrî bir amaç için gerçekleştirilen bu kitlesel – ve üstelik sivil – gösterilere karşı korkunç bir şiddet uyguladı. Pakistan, Bengal topraklarında adetâ “devlet terörü” estirdi. Pakistan polisi, gösterilere ateş açtı, silâh kullandı. İnsanî ve ilahî bir hak için ve hiçbir şiddet ve terör hareketine karışmadan, sadece sivil gösteriler ve sloganlar yoluyla gerçekleştirilen eylemlere Pakistan devleti silâhla, şiddet ve terörle karşılık verdi. Yüzlerce gösterici öldürüldü. Pakistan devleti ve polisi, resmî adı “Doğu Pakistan” olan Bengal topraklarında korkunç katliâmlara imza attı.

     Müslüman Bengal halkına bu zûlmü ve katliâmı yapan devlet de, aynı şekilde Müslüman bir devletti. Ve bu zalimler, en temel haklarını bile gaspedip hunharca katlettikleri bu mazlumları, çok değil, daha bir yıl öncesine kadar “Anasır-ı İslam”, “Hepimiz kardeşiz”, “İslam kardeşliği” gibi söylemlerle kandırmış ve yanına çekmiş olan aynı zalimlerdi.

     1947’de kurulan Pakistan devletinin bu “tek tipçi” ve asimilasyoncu politikalarına karşı gerçekleştirilen milyonluk kitlesel gösterilerin öncülüğünü, devlet kurulduktan hemen bir yıl sonra, 1948’de kurulan “Bengal Dil Hareketi” (Bang. Bangla Bhaşa Andolon) adlı hareket yapıyordu. Pakistan devletinin Urduca’yı dayatmasına karşılık, Bengalce’nin hakları ve özgürlüğü için kurulmuştu, bu sivil hareket. 1947’de Pakistan devleti kurulduktan sonra, başkent Karaçi’de – 1957 yılında İslamâbâd şehri kurulmadan önce Pakistan’ın başkenti Karaçi idi – toplanan hükûmet, “Tüm eğitim kurumlarında ve hatta medyada sadece Urduca’nın geçerli olması” kararını almış, buna karşı mücadele etmek amacıyla Doğu Pakistan (bugünkü Bangladeş) eyaletinde “Bengal Dil Hareketi” doğmuştu.

     Bu arada unutmadan, ilginç bir hatırlatma: 1947 yılında yeni kurulduğunda tüm Pakistan’ın toplam nüfûsu 69 milyon, sadece Doğu Pakistan (bugünkü Bangladeş) eyaletinin nüfûsu ise 44 milyon. Görüldüğü gibi, zaten Bengalce konuşan Doğu Pakistan eyaletinin nüfûsu, tüm Pakistan’ın nüfûsunun üçte ikisine tekabül ediyordu.

     Pakistan Merkezî Eğitim Bakanı Fazl’ur- Rahmân Melik (1919 – 1988) başkanlığında başkent Karaçi’de toplanan hükûmetin aldığı karar üzerine Bengaller harekete geçti. Doğu Pakistan eyalet başkenti Dakka’da üniversite öğrencileri, Bengalce eğitim veren “Tamaddun Mecliş” İslam Kültür Teşkilatı Genel Sekreteri Muhammed Ebu’l- Kaşim (1920 – 1991) liderliğinde biraraya geldiler. Toplantıda alınan karar gereği, devletin Urduca dayatması hiçbir koşul altına kabul edilmeyecek, Bengalce’nin yaşaması için sonuna kadar mücadele edilecekti. (Qûrbana imana we!…)

     Dakkalı öğrenciler, devletin “tek dil” dayatmasına karşı ilk eylemlerini 8 Aralık 1947 günü Dakka Üniversitesi’nin bahçesinde yaptılar. Gösteri, kalabalık bir miting şeklinde eda edldi. Gösteride öğrenciler sık sık “Urduca’ya Hayır”, “Bengalce Anadil Hakkımız – Söke Söke Alırız”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza”, “Susma Sustukça Sıra Gelecek”, “Jın Jiyan Azadî”, “Berxwedan Jiyane”, “Allah Ekmek Özgürlük” ve “Kâhtalı Mıçı’nın Askerleriyiz” sloganları attılar.

     İlk gösteri ve mitingin gördüğü yoğun ilgi ve Bengal halkının da bu talebe büyük destek vermesi üzerine, girişim örgütlü bir yapı kazandı ve “Bengal Dil Hareketi” kuruldu. Artık “% 50’yi evde tutmak” oldukça zor görünüyordu.

     Bengal Dil Hareketi, ilk kitlesel eylemini 11 Mart 1948 günü Dakka Üniversitesi’nin bahçesinde yaptı. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, gösteriye yüzbinlerce insan katıldı. Pakistan devleti, “anadilde eğitim hakkı” gibi en temel, insanî ve fıtrî bir amaç için gerçekleştirilen bu kitlesel – ve üstelik sivil – gösterilere karşı korkunç bir şiddet uyguladı. Pakistan, Bengal topraklarında adetâ “devlet terörü” estirdi. Pakistan polisi, gösterilere ateş açtı, silâh kullandı. İnsanî ve ilahî bir hak için ve hiçbir şiddet ve terör hareketine karışmadan, sadece sivil gösteriler ve sloganlar yoluyla gerçekleştirilen eylemlere Pakistan devleti silâhla, şiddet ve terörle karşılık verdi. Yüzlerce gösterici öldürüldü. Pakistan devleti ve polisi, resmî adı “Doğu Pakistan” olan Bengal topraklarında korkunç katliâmlara imza attı. Ayrıca miting sonrası Şems’ul- Huq, Şewket Ali, Kazi Ğulam Mahbub, Abd’ul- Wahîd ve Oli Ahad gibi öğrenci liderleri tutuklanıp hapse atıldılar. Ayrıca diğer bir öğrenci lideri Muhammed Tuaha polisler tarafından feci şekilde dövülerek hastanelik edildi. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU: 1948 yılındaki öğrenci hareketinin liderleri olan bu isimlerden Oli Ahad, bizler Bangladeş topraklarına ayak basmadan iki gün önce, 20 Ekim 2012 günü 85 yaşında vefât etti)

     Ancak olaylar yatışacağına giderek daha da büyüyor, yayılıyordu. Öğrenciler bu kez Doğu Pakistan Eyalet Başbakanı Xawaja Nazimuddîn (1894 – 1964)’in Dakka’daki evine doğru yürüdüler. Ancak öğrenciler, Dakka Yüksek Mahkemesi binasının önünde durduruldu. Bunun üzerine miting yönünü değiştirdi ve Sekreterlik Binası’na doğru yöneldi.

     Bu ilk gösteriler dört gün sürdü. Birkaç gün sonra, 19 Mart 1948 günü, Pakistan’ın “kurucusu” ve ilk devlet başkanı, Pakistan’da “Quaid-i Azâm” ünvânıyla (“Quaid-i Azâm” nitelemesi onların dilinde tam olarak bizdeki “Ulu Önder” nitelemesine karşılık geliyor) anılan Muhammed Ali Cinnah (1876 – 1948), gösterilerin yapıldığı Dakka şehrini ziyaret etti.

     Pakistan’da en popüler spor futbol değil kriket olduğundan devlet başkanı Cinnah Dakka’ya giderken yanında millî futbolcu falan götürmedi, boynuna yeşil – kırmızı Dakkaspor atkısı da asmadı ama Dakka’ya vardıktan iki gün sonra, orada 21 Mart günü Racecourse Ground binasında (şimdiki adı Suhrewerdî Uryan) yaptığı konuşmada, Dakka’da “anadilde eğitim hakkı” gibi fıtrî ve insanî bir hak için gerçekleştirilen gösterileri, bizim “yurdum insanı”nın hiç de yabancı olmadığı bir nitelemeyle, “bölücülük” olarak niteledi. “Dil sorunu”nun Pakistan’ı bölmeye çalışan “beşinci bir güç” tarafından gündeme getirildiğini iddiâ edecek kadar uçan Cinnah, bu gösterilerin arkasında “Pakistan düşmanları”nın olduğunu söyledi. Eh yani, Pakistan’ın Hindistan’dan başka düşmanı da olmadığına göre, Cinnah’ın hedefindeki ülkenin Hindistan olduğunu bizim Nihat Doğan ve Şafak Sezer bile rahatlıkla anlayabilirlerdi. “Ulu Önder” M. Ali Cinnah öyle bir uçmuştu ki, hatta resmî dil Urduca’yı “Tüm Müslüman milletlerin ortak mirası” olarak niteleyecek kadar ileri gitmişti. Cinnah konuşmasını şu sözlerle bitirmişti: “Urduca ve sadece Urduca!”

     Üç gün sonra, 24 Mart 1948, Cinnah bu sefer de gösterilerin adetâ “merkez üssü” olan Dakka Üniversitesi’nin Curzon Salonu’nda bir konuşma yaptı. Orada da aynı şeyleri söyledi. Ancak üniversitenin konferans salonundaki konuşması, dinleyicilerin protestolarıyla karşılaştı ve sık sık kesildi. Cinnah, 28 Mart günü Dakka’dan ayrıldı.

     27 Kasım 1948 günü Dakka Üniversitesi Öğrenci Birliği adına Ğulam Azzam (doğumu 1922), Bengalce’nin Pakistan’da “2. resmî dil” olması için Pakistan Başbakanı Liyakat Ali Xan’a bir muhtıra verdi. Ğulam Azzam, o esnada “Dakka Üniversitesi Öğrenci Birliği Genel Sekreterliği” görevini yürütüyordu. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN NOT: Burada bahsini ettiğimiz Ğulam Azzam, şu anda Bangladeş’te idamla yargılanan 91 yaşındaki Cemaat-i İslamî lideri Ğulam Azzam’ın tâ kendisidir)

     Pakistan’ın kuruluşundan sonra 1950 yılında yapılan ilk nüfûs sayımında, Dakka’nın nüfûsu 410 bin kişi. Yarısı erkek yarısı dişi. O sırada Türkiye’de Demokrat Parti iktidarda, Kore’ye asker gönderiyor, NATO’ya girmeye hazırlanıyor; Amerika götürüyor işi.

     Bizde Türk devleti Kürtçe’yi yasaklayıp Lazca’yı da tamamen hayattan silerken, Pakistan devleti aynı “kutsal ülkü”yü sağlamada güçlük çekiyordu. Bengaller direnç üstüne direnç gösteriyorlar, Bengalce anadil mücadelesinden – katliâmlara ve tutuklamalara rağmen – vazgeçmiyorlardı.

     Kısa bir süre sonra, Doğu Pakistan Hükûmeti, eyaletteki “dil sorunu”nu araştırmak ve bu konuda hem eyalet hükûmetine hem de merkezî hükûmete sunmak amacıyla bir rapor hazırlaması için, Mewlânâ İkram Xan başkanlığında “Doğu Bengal Dil Komitesi” adında bir komite kurdu. Hükûmetin verdiği görevle hemen kolları sıvayan Mewlânâ İkram Xan, yanına Hasan Karakaya, Ahmet Taşgetiren ve Hayrettin Karaman gibi “akil adamları” alarak çalışmalarına başladı.

     Komisyon 6 Aralık 1950 tarihinde çalışmalarını tamamladı ve hazırladığı raporu hükûmete sundu. Ancak rapor hükûmetin dayatmalarını değil, Bengal halkının taleplerini haklı çıkartan bir içerikle kaleme alınmış olduğundan, hükûmet bu raporu sekiz sene boyunca hiçbir yerde yayınlamadı; tâ 1958’e kadar. Üstelik aradaki süre zarfında hükûmet, Bengalce’nin “eğitim dili olması” taleplerine olumsuz yanıt vermek için yeni ve oldukça “dâhiyane” bir bahane daha bulmuştu: “Bengalce Bengal Alfabesi’yle yazılıyor, ama Urduca Arap Alfabesi’yle”

     “Bengal Dil Hareketi”, anadil için verdiği hak ve hürriyet mücadelesinden geri adım atmıyordu. Gösteriler, eylemler, 1952 yılında da Doğu Pakistan (bugünkü Bangladeş) eyaletinde dalga dalga yayılıyordu. Üniversite öğrencilerinin öncülüğünde gerçekleştirilen ve “direnişin merkez üssü”nün Dakka Üniversitesi olduğu kitlesel eylemler, Bengal halkından büyük destek görüyordu.

      “Halk desteği”ni Bengal (Doğu Pakistan) eyaleti somutunda hiç de hafife almamak gerekir: 1952 yılı itibariyle tüm Pakistan nüfûsunun % 54’ünün anadili Bengalce idi. Başka bir ifadeyle, tek başına Doğu Pakistan eyaletinin nüfûsu, tüm Pakistan’ın geri kalan nüfûsundan daha fazlaydı.

      Pakistan devleti ve polisleri, gösterilere sadece şiddet ve devlet terörü ile karşılık veriyordu. Pakistan Başbakanı’nın “% 46’yı evlerinde zor tutuyorum” şeklindeki tehdidi de hiçbir işe yaramıyordu. Gösteriler dalga dalga yayılıyor, bu dalgalar Hind Okyanusu’nda med – cezir olayına sebebiyet veriyor, sular kaynıyordu.

     1952’nin hemen ilk haftasında yapılan gösterilerde, birkaç öğrencinin “Bengalce’nin özgürlüğü” için üzerlerine benzin döküp kendilerini diri diri yakması, protesto gösterilerini artık bir “devrim hareketi” noktasına götürmüştü.

      Bengal halkı gibi, Pakistan devleti de geri adım atmıyordu. Pakistan adetâ yangına benzinle gidiyordu. 27 Ocak 1952 günü Doğu Pakistan Eyalet Başbakanı Xawaja Nazimuddîn, halka hitaben yaptığı konuşmada devletin “sadece Urduca” politikasını savununca, olaylar daha bir kızıştı ve Urduca – Bengalce tartışması daha çok alevlendi.

     31 Ocak 1952 günü, Dakka Üniversitesi Bar Kütüphanesi Salonu’nda yapılan bir toplantıyla, Mewlânâ Abdul Hamîd Xan Bhaşanî (1880 – 1976)’nin başkanlık yaptığı “Tüm Taraflar Merkez Dil Eylem Komitesi” (Bang. Şorbodolio Kendrio Raştrobhaşa Kormi Porişod) adlı inisiyatif kuruldu.

     İnisiyatifin aldığı ilk karar, oldukça ilginçti: Bugüne dek Bengal Alfabesi’yle yazılan Bengalce’yi bundan sonra Arap Alfabesi’yle yazmak… Bu kararla amaçlanan, Bengalce’nin eğitim dili olması yönündeki taleplere karşı Pakistan devletinin “Olmaz; çünkü Urduca Arap Alfabesi’yle yazılıyor, ama Bengalce Bengal Alfabesi’yle” şeklindeki nev-i şahsına münhasır bahaneyi geçersiz kılmaktı. Ama hangi yolu denerlerse denesinler, Pakistan devleti “Nuh diyor Nuh’un Ankara makarnası demiyor”du. Devlet bu sefer de, dört gün sonra (4 Şubat) bu karara verdiği cevapta, “Arap Alfabesi’yle de yazılsa Bengalce kabul edilemez. Eğitim dili Urduca’dır ve sadece Urduca’dır” diyordu.

     Bengaller ne yapacağını şaşırmıştı. Ne yapsalar, hangi barışçıl ve sağduyulu yolu deneseler, Pakistan devleti bir türlü “imâna gelmiyor”, şovenist dayatmalarından geri adım atmıyordu. Üstelik yaptıkları her türlü sivil gösteri, en sert bir polis müdahalesi ve şiddetiyle karşılık buluyordu. Bengaller’in Sırrı Süreyya Önder gibi siyasetçileri de yoktu ki, panzerlerin üstüne çıkıp “Heyyyt!… Lan siz kim oluyorsunuz ki Bengalce’yi yasaklıyorsunuz?” diye hesap sorsundu!.. Onlar da mecburen 21 Şubat günü tüm eyalet çapında genel greve gitme ve kitlesel gösteriler yapma çağrısında bulundular.

     Beklenen gün geldi. 21 Şubat günü sabah saat 09:00’da öğrenciler Dakka Üniversitesi binasında toplanmaya başladılar. Polisler, yanlarına üniversitenin rektör yardımcısını ve birkaç öğretim görevlisini de alarak, öğrencilerin “işgal ettiği” üniversite binasına saat 11:15’te baskın düzenlediler. Öğrenciler eylemi sürdürünce ve polise karşı direnince, polis gözyaşartıcı bomba kullandı ve gaz kabukları ile ateş açtı. Üniversite binası, savaş alanına dönmüştü.

     21 Şubat 1952 günü Dakka Üniversitesi’ne düzenlenen bu baskında, onlarca öğrenci tutuklandı. Tutuklamalar üzerine öğrenciler Doğu Pakistan Yasama Meclisi önünde toplandılar. Burada yapılan gösteriye polis daha şiddetli bir karşılık verdi ve ateşli silâhlar kullandı. Polisin açtığı ateş sonucu Abdul Cabbar (doğumu 1919), Abdus Selam (doğumu 1925), Refiq Uddin Ahmed (doğumu 1926) ve Ebul Berket (doğumu 1927) adlı Bengal öğrenciler hayatlarını kaybettiler. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU: 21 Şubat gününün her yıl tüm dünyada “Dünya Anadil Günü” olarak kutlanması, bu olay sebebiyledir. 21 Şubat 1952 tarihinde anadilleri Bengalce’nin özgürlüğü için gösteri yaparken Pakistan devleti tarafından katledilen Bengal öğrencilerin bu onurlu hatırâsını yâd etmek amacıyla, kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, bu katliâmın 47. yıldönümünde, 21 Şubat 1999 tarihinde aldığı bir kararla 21 Şubat gününü “Dünya Anadil Günü” ilân etti. 1999 yılından beri her 21 Şubat’ta tüm dünya genelinde baskı, yasak ve zûlüm altındaki diller için hak ve özgürlük talepleri dile getirilir. Bengaller anadilleri için mücadele edip bu uğurda hayatlarını fedâ ederken, gördüğünüz gibi, yalnızca Bengalce’yi özgürlüğüne kavuşturmakla kalmayacaklar, aynı zamanda başta Kürtçe ve Lazca olmak üzere dünyada aynı kaderi yaşayan tüm anadillerin özgürlük mücadelesine de ilhâm kaynağı olacaklardı.)

     Gösterilerin kanla bastırılması ve Pakistan polisinin kan dökmesi, kısa sürede her tarafa yayıldı. Bunun berkittiği öfke, gösterilerin kısa sürede daha da büyümesine yol açtı. Artık sadece öğrenciler değil, tüm Bengal halkı sokaklardaydı ve Pakistan’ın devlet terörünü protesto ediyordu. Sadece birkaç saat içinde eyaletteki tüm mağazalarda, bürolarda ve toplu taşıma araçlarında genel grevler başladı. Hayat tamamen durmuştu. Bengal halkı milyonlar halinde “Bengalce’ye özgürlük!” sloganları atıyordu.

     Ferdâsı gün olaylar devam etti. 22 Şubat günü Dakka Üniversitesi bahçesinde 30 bin kişilik dev bir gösteri düzenlendi. Gösteriye Pakistan devleti yine müdahale etti. Dün burada dört öğrencinin polis kurşunuyla öldürülmesinden bir gün sonra, bugün de aynı yerde yine polisin açtığı ateşle dört öğrenci daha yaşamını yitirdi. Dakka şehrindeki tüm kolejler, bankalar ve radyo istasyonu dahil olmak üzere tüm kurumlar kapılarına kilit vurarak gösterilere katıldılar. Memurlar bile işi bırakıp greve gitti. Göstericiler tarafından, devlet yanlısı yayın yapan “Jubilee Press” ve “Morning News” adlı iki haber ajansının binaları ateşe verilerek yakıldı. (Haber ajanslarının isimlerine bakar mısınız? Kendi yerli halkının dili olan Bengalce yasak ama eski sömürgecilerinin dili olan İngilizce serbest!…)

     Dakka Medical Kolej öğrencileri, hayatlarını kaybeden öğrenci arkadaşları için ertesi gün bir “Şehîdler Anıtı” yapımına başladı. Bir gün süren çalışma, ertesi gün (24 Şubat) şafak vaktinde tamamlandı. Şehîdler Anıtı, olaylarda şehîd olan öğrenci Sofiur Rahmân’ın babası tarafından açıldı. Ancak anıt iki gün sonra polis tarafından yıktırıldı, 26 Şubat.

     Pakistan devleti bir yandan gösterileri şiddet kullanarak ve kan dökerek durdurmaya çalışırken, bir yandan da suçu Hindistan’ın ve Komünistler’in üzerine atıyordu. Ancak olaylar durmuyordu. Biri 8 Nisan’da, biri 14 Nisan’da, biri de 16 Nisan’da olmak üzere üç büyük eylem biribirini izledi.

     27 Nisan 1952 günü “Tüm Taraflar Merkez Dil Eylem Komitesi” bir seminer düzenledi. Seminerde, haklı gösteriler nedeniyle tutuklanan tüm öğrencilerin serbest bırakılması ve Bengalce’nin “resmî dil” olarak benimsenmesi istendi. Pakistan devleti her zamanki gibi olumsuz yanıt verdi.

     Bir yıl sonra, daha doğrusu “ilk ölümlerin” yaşandığı 21 Şubat 1952 günkü gösterilerin birinci sene-i devriyesinde, 21 Şubat 1953, Awamî Müslüman Birliği adlı siyasî partinin – Bangladeş’in bağımsızlığından sonra Bangladeş Halk Partisi (Bang.  বাংলাদেশ  আ ওয়ামী লীগ  [Bāmlādeş Awâmî Līg], İng. Bangladesh Awami League / Bangladesh People’s League) adını alan ve şu anda Bangladeş’te iktidarda olan sol partidir – desteklediği “Tüm Taraflar Merkez Dil Eylem Komitesi”, her sene 21 Şubat gününü “Şehîdler Günü” olarak anma kararı aldı. (Ne garip tevafuk!.. Malcolm X’in şehâdet günüdür ve bizler de Türkiye’de bu günü her sene “Şehîdler Günü” olarak anıyoruz, Malcolm X ve Metin Yüksel’in anısına.)

     İlk “Şehîdler Günü” anması, 21 Şubat 1953 günü gerçekleştirildi. Bengal topraklarının dört bir yanından insanlar siyâh rozetler takarak “Şehîdler Günü”nün edâ edildiği mekâna geldiler ve şehîdlerin hatırâlarını yâd ettiler. Anma etkinliğine 100 bin insan katıldı.

     Gelenek haline getirilen “Şehîdler Günü” anması, bir yıl sonra, 21 Şubat 1954’te de ifâ edildi. Bu ikinci sene-i devriyesinde anma etkinliğine katılan yüzbinlerce insan, bu sefer siyâh rozetler takmadılar; siyâh bayraklar dalgalandırdılar.

      1954 yılında Doğu Pakistan’da yapılan Eyalet Genel Meclisi Seçimleri, siyasî gerginlikleri bir dönüm noktasına getirdi. İktidarda bulunan, Ebu’l- Qasim Fazl’ul- Huq (1873 – 1962) liderliğindeki Awamî Müslüman Birliği, muhalefetteki Birleşik Cephe koalisyonuna karşı seçimlerde büyük hezimet yaşadı. Seçimlerden sonra Birleşik Cephe, Bengalce’yi geliştirmek ve yüceltmek, Bengal edebiyat ve kültür mirasını koruyup yaşatmak için “Bangla Academy” adlı bir akademi kurdu.

     7 Mayıs 1954 tarihinde yeni Kurucu Meclis, Bengalce’ye “statü” verilmesi için Pakistan devletine muhtıra gibi bir teklif sundu. Teklifi Birleşik Cephe ile Awamî Ligi birlikte imzalayıp sundular.

     Ancak Doğu Pakistan Genel Valisi Melik Ğulam Muhammed (1895 – 1956), yapılan seçimleri 30 Mayıs 1954’te aldığı kararla iptal ettirdi. 6 Haziran 1955’te yeni seçimler yapıldı.

     “21 Şubat Şehîdler Günü”, ilk kez dört yıl sonra, 21 Şubat 1956’da huzurlu bir şekilde edâ edildi. Bengal topraklarında hayat yine durdu, tüm eyalet çapında genel greve gidildi ve anma gösterileri düzenlendi. Bengal liderler başkent Dakka’da milyonların katıldığı büyük mitingler gerçekleştirdiler ve ateşli konuşmalar yaptılar. Ancak Pakistan polisi bu kez gösterilere müdahale etmedi. Pakistan devleti Bengal göstericilere hiçbir müdahalede bulunmayınca, Sözcü ve Yeniçağ gazeteleri “Teröristlere karşı eli kolu bağlı durup seyrettiler” diyerek ateş püskürdüler. Alev Alatlı ve Banu Avar ablalar da Twitter’den attıkları twit’lerle hükûmeti topa tuttular.

     Bengalce’nin hak ve özgürlüğü için 7 yıldır verilen onurlu ve izzetli mücadele, meyvâlarını vermeye başlıyordu: 29 Şubat 1956 tarihinde Pakistan devleti, “Bengalce’nin 2. resmî dil olması” talebini kabul etmek zorunda kaldı. 29 Şubat günü yeniden hazırlan(mak zorunda kalın)an Pakistan İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 214. maddesinin 1. fıkrasına göre, Bengalce, Pakistan devletinin 2. resmî dili oldu.

      Anayasanın ilgili maddesi aynen şu şekilde kaleme alındı: “Pakistan devletinin resmî dili Urduca ve Bengalce olacaktır.”

     İşte mücadele, işte zafer… Bengal halkı “anadilde eğitim hakkı” için verdiği 7 yıllık mücadelede asla geri atmadıkları, her türlü baskı ve katliâmlara rağmen mücadeleyi terketmeyip sabr ve sebatla direnişi sürdürdükleri için, mücadelenin sonunda, hedeflerinin çok daha üstünde bir kazanım elde etmişlerdi. “Anadilde eğitim hakkı” için mücadele etmiş, karşılığında daha fazlasını kazanmış, anadilleri Bengalce’yi “devletin 2. resmî dili” yapmışlardı.

     Buradan çıkarılacak büyük dersler vardır, elbette ki…

     Demek ki verilen haklı mücadelede pısırık, korkak ve tavizkâr davranırsanız, en ufak taleplerinize bile ulaşma şansınız yoktur; devlet tarafından sürekli oyalanır, sonuçta kandırılsınız. Velâkin korkmadan mücadele ettiğiniz ve asla geri atmadığınız zaman, talep ettiğiniz hakların bile daha fazlasını elde edebilirsiniz. (Kızım sana söylüyorum, buka mın sen anla)

     Bunun için 3 kriter var:

     1 – Verdiğiniz mücadelede, en başta samimî olmanız gerekiyor. Samimiyet yoksa, söylemlerinizin doğru olması birşey ifade etmez.

     2 – Verdiğiniz mücadeleyi, millî bir şuur / ulusal bir bilinç içinde hareket ederek yürütmelisiniz; parti, örgüt, cemaat, grup, fraksiyon çıkarları gözeterek değil. Millî bir gayeyi basit örgütsel / hizipsel menfaatlere kurban ederseniz, düşmana bile gerek yoktur. Çünkü onun yapacağı kötülüğü zaten siz kendi kendinize yapıyorsunuz.

     3 – Verdiğiniz mücadelede asla geri adım atmamalısınız, sabr ve sebat ederek sonuna kadar götürmelisiniz. Değil mi ki haklı olan sizsiniz, o halde siz devlete karşı değil, devlet size karşı geri adım atmalıdır. Siz değil, egemen güçler tavizkâr davranmalıdır.

     Bengalce anadil özgürlüğü için 7 yıldır verilen haklı, bir o kadar da erdemli ve faziletli mücadele, umulandan daha büyük bir zaferle sonuçlanmıştı. “Bengalce anadilde eğitim hakkı” için üniversite öğrencilerinin ateşlediği direniş, 29 Şubat 1956 tarihinde “Bengalce’nin Pakistan devletinin 2. resmî dili olması” gibi muazzam bir kazanımla taclanmıştı.

      Olaylar da durmuş, ülkeye huzur ve sükûnet gelmişti, doğal olarak natürlich tabiî ki. Pakistan artık “huzurlu bir ülke”, Bengalce ise “özgür bir dil”di.

     Bu güzellik, bu şekilde devam edebilirdi, günümüze kadar da böyle gelebilirdi. Etseydi, belki bugün Bangladeş diye bir ülke olmazdı, onun yerine büsbüyük ve Hindistan’ı çepeçevre saran dev ve güçlü bir Pakistan olurdu şu anda dünya haritasında. Üstelik, kendi içinde özgür ve huzurlu bir Pakistan. Dışarıya karşı yêkpare ve güçlü, caydırıcı, içeride ise dillerin özgür olduğu, herkesin kendi anadilinde eğitim gördüğü, Bengalce’nin resmî dil statüsünde olduğu huzurlu ve müreffeh bir ülke. Böyle devam etseydi.

     Ama devam etmedi. Daha doğrusu etti, etti ama 3 yıl bile değil…

     7 Ekim 1958 tarihinde Pakistan’da gerçekleşen askerî darbe, ülkedeki – henüz tohumları yeni atılan – tüm bu güzellikleri yok etti, alıp götürdü…

     Pakistan Dominyonu’nun son genel valisi ve Pakistan İslam Cumhuriyeti devletinin ilk cumhurbaşkanı olan Sahibzâde Seyyîd İskender Ali Mirza (1898 – 1969)’ya karşı Muhammed Eyyüb Xan (1907 – 74) başkomutanlığındaki Pakistan ordusunun gerçekleştirdiği askerî darbe, ülkedeki sadece huzur ve sükûneti değil, hak ve özgürlükleri de bir çırpıda yok etmişti…

     1947’de kurulan Pakistan devletinin, 1958’de “seçimle başa gelen ilk cumhurbaşkanı” olan İskender Ali Mirza devrilmiş, yerine aynı devletin “ilk diktatör cumhurbaşkanı” olan Eyyüb Xan başa geçmişti. Askerî darbe çok kötü vurmuştu Pakistan’ı…

     Pakistan’da 1958’deki bu askerî darbenin niçin gerçekleştirildiği ve arkasında hangi güçlerin olduğu, belki dünyadaki milletlerin kolay anlayamayacağı bir konu olabilir, ama devrik cumhurbaşkanı İskender Ali Mirza’yı biraz yakından tanıması halinde “yurdum insanı”nın bunu anlaması hiç de zor olmayacaktır: Askerî darbe ile devrilen cumhurbaşkanı İskender Ali Mirza, Pakistan devletinin başındaki diğer isimlerin ve siyasî liderlerin aksine, Bengalce’nin “eğitim dili” ve “2. resmî dil” olmasına sıcak bakan bir insandı. Devletin en tepesindeki insan olarak, “cumhurbaşkanı” olarak, Bengal halkının taleplerine olumlu yanıt verilmesi gerektiğini söyleyen bir tavır içindeydi. Hatta Bengalce’yi “devletin 2. resmî dili” yapan 29 Şubat 1956 Anayasası da, O’nun arzusuyla hazırlanmıştı. O’nun desteği olmasaydı, Bengal halkı belki daha yıllarca mücadele etmeye devam edecektiler.

     Her zamanki gibi “bizim köy”le kıyaslarsak: Askerî darbeye maruz kalarak devrilen Cumhurbaşkanı İskender Ali Mirza, bir siyasetçi olarak liberal, hak ve özgürlüklerden yana, tıpkı rahmetli Turgut Özal gibi bir liderdi.

     Askerî darbenin bütün bu hak ve özgürlüklere karşı “derin devlet”in bir “balyoz”u olduğu, apaçık ortadaydı. Üstelik “dış destekli” bir darbe olduğu da açıktı; bizzat eski sömürgeci İngiltere destekli: Askerî cuntanın başı Eyyüb Xan, İngiltere’de eğitim görmüş, İngiliz kurumlarında yetişmiş, Batıcı ve laik bir insandı. O’nun devirdiği meşrû cumhurbaşkanı İskender Ali Mirza ise, yerli mekteplerde tedrisat görüp yetişmişti.

     Gördüğünüz gibi, bu askerî darbeler değildir “alın yazısı”, boşuna demiyorlar “dış güçlerin uzantısı”…

     Bir şey daha: Devrilen meşrû cumhurbaşkanı bir Şiî, cuntanın başı ise bir Sünnî. Ha şimdi anladun sen oni…

     Askerî darbe sonucunda cunta işbaşına geçince, ordunun başkomutanı Eyyüb Xan cumhurbaşkanı oldu, 27 Ekim 1958.

     Aradan daha iki buçuk ay geçmeden, “Cumhurbaşkanı” (!) Eyyüb Xan başkanlığındaki askerî rejim, 6 Ocak 1959 tarihinde yayınladığı bir bildiriyle, “iki dilli” 1956 Anayasası’nın iptal edildiğini, yeni bir anayasa hazırlanacağını ve yeni anayasada devletin resmî dilinin ve ayrıca eğitim dilinin sadece ve sadece Urduca olacağını ilân etti.

     Bitti, bu kadar!…

     Askerî darbe, Bengal halkının onlarca şehîd vererek elde ettiği tüm kazanımlarını bir çırpıda çöpe atmıştı…

     Bu karar, Doğu Pakistan (bugünkü Bangladeş) eyaletinde soğuk duş etkisi yarattı. Bengal halkı tüm hak ve özgürlüklerini yitirmişti.

     Fakat yapabilecek birşey yoktu. Başlarında bu sefer normal bir devlet değil, askerî bir cunta rejimi vardı. Değil eskisi gibi üniversite bahçesinde ve meydanlarda toplanıp yüzbin kişilik gösteriler yapmak, parkta üç kişi biraraya gelip siyaset konuşamazdı. Hele ki Bengalce ve Bengaller ile ilgili konuşmak!…

     Hem zaten, iki buçuk senedir ülke huzur ve özgürlük ortamı yaşadığından, yıllar önceki o muhalefeti ve kitleyi yeniden biraraya getirmek, onları tekrar sıfırdan örgütlemek, imkânsıza yakın bir şeydi. Ve başta da askerî bir rejim varken bütün bunları yapmak, “olmayacak dûâya âmin demek” anlamına geliyordu…

     1960 yılında Dakka’nın nüfûsu, 690 bin kişi. Yarısı erkek yarısı dişi. Erkeklerin bir kısmı asker bir kısmı sivil. O sırada Türkiye’de millet perişan ve sefil. “Kürt” diye bir millet yok ama Kürtler’den buna itiraz da yok. Kürtçe değil eğitimde, sokakta bile yasak, ama buna ne baş kaldıran var ne ayak. Türkçe sanki Tanrı’nın buyruğu, Kürtler’in ise bir kısmı Türk Solu’nun bir kısmı Türk İslamcılar’ın kuyruğu.

     1960’lı yıllar boyunca başta Dakka olmak üzere Bengal topraklarında siyaset, özellikle “dil” ve “etnisite” eksenli siyaset sıcaklığını korudu. Ancak bu sadece halk arasında konuşulan, hararetini sürdüren bir “derece”de kaldı. Eskisi gibi kitlesel bir eyleme dönüşmedi. Askerî darbe olmuştu zirâ ve cunta rejiminin ilk yıllarıydı.

     Askerî darbeden sonraki ilk 10 yıl, “Bengal, Bengalce ve Bengal ülkesi” eksenli duyarlılık, darbe öncesi duruma oranla harekî / eylemsel bakımdan durgunlaşmış, statikleşmişti. Ama fikrî / düşünsel bakımdan, o eski hareketli döneme kıyasla çok daha ileri bir seviyeye taşınmış, daha devrimci ve radikal bir düşünyapı kazanmıştı.

     Şöyle ki: Bengal halkı arasında artık yavaş yavaş kök salmaya ve fikren yer etmeye başlayan düşünce, “Anadilde eğitim hakkı” veya “Bengalce’nin 2. resmî dil olması” değil, direk olarak “Bengal halkının Pakistan’dan ayrılması ve bağımsız bir Bengal ülkesi kurulması” düşüncesiydi. Evet, eylemlilikler son bulmuş, direniş hareketleri sönmüştü, ama fikren ve düşünsel bağlamda “Bengal millîyetçiliği”, olabilecek en radikal, en ayrılıkçı ve bağımsızlıkçı bir çizgiye kaymıştı.

     1958 Askerî Darbesi’nden sonra başa geçen cunta rejiminin özgürlükçü 1956 Anayasası’nı ortadan kaldırmasının, Bengal millîyetçiliğini “anadilde eğitim hakkı” gibi temel hakları talep etmekten alıp “bağımsız bir ülke kurma” fikrine kadar götürmesinin sebebi de, aslında gayet anlaşılırdı.

     Bengaller şunu anladılar: “Bizler Pakistan ülkesinin vatandaşları ve topraklarımız da bu ülkenin bir eyaleti olarak, elde edebileceğimiz en yüksek çıtadaki hak ve özgürlükleri elde ettik. Fakat bütün bunların hepsi, bir askerî darbe neticesinde bir çırpıda yok oldu. Gördük ki bu durumda hangi seviyeye yükselirsek yükselelim, ülkenin iç siyasetinde yaşanacak bir değişim, bizimle ilgili statüyü bir gecede tümden değiştirebilir. Neden? Çünkü onlara tabiyiz. Demek ki, biz başkasının evinde olduğumuz müddetçe, bizi isterse yerde oturtsunlar isterse koltuğa; biz yine de ‘misafir’iz. ‘Ev sahibi’ olmak istiyorsak, bunun tek yolu, başkasının evinden çıkıp kendi evimizi kurmaktır.”

     Bengaller, benzer durumdaki diğer pekçok milletin halen dahi akledemediği bu gerçeği, acı da olsa idrak etmiş, “hürriyet ve istiklâl” idealine sahip hakikî millî şuuru / ulusal bilinci kazanmıştı. (Kızım sana söylüyorum, buka mın sen anla)

     Evet… Aslında Bengaller’in kazandığı hak ve özgürlükleri ve Bengalce’nin elde ettiği statüyü ortadan kaldırmak amaçlı gerçekleşen askerî darbe, tam tersi bir neticeye kapı aralamış, istemeden de olsa bağımsızlıkçı ve ayrılıkçı Bengal millîyetçiliği fikrinin neşv ü nüma bulmasına vesile olmuştu. (Ne cümleydi ama!.. Aristo musun mübarek?)

     1970 yılında Dakka’nın nüfûsu, 1 milyon 470 bin kişiler. Yarısı erkek yarısı dişiler. O sırada Türkiye’nin her tarafında genel grevler, eylem yapıyor işçiler.

     7 – 13 Kasım 1970 günlerinde Dakka ve Bengal toprakları, büyük bir tabiî âfet yaşar. “Bhola Kasırgası” adı verilen ve 6 gün sürüp hem Doğu Bengal (bugünkü Bangladeş) hem de Batı Bengal (bugünkü Hindistan’ın Batı Bengal eyaleti) kasıp kavuran korkunç kasırga, Bengal coğrafyasını adetâ yerle bir eder.

     Öyle korkunç bir kasırga ki, kelimelerle anlatmak mümkün değil; saatte 205 km hızla esen güçlü bir kasırga…

     Altı gün boyunca dinmeyen Bhola Kasırgası, altıncı günün sonunda dindiğinde, geride korkunç bir manzara bırakmıştı: 300 bin – 500 bin arası ölü, 86 milyon 400 bin Dolar’lık maddî zarar…

     Evet… Yarım milyon insanın hayatını kaybettiği, binlerce evin yıkıldığı, dünyada emsaline az rastlanan korkunç bir doğal felâket…

     Etnik ayrımcılık ve kasırganın yol açtığı zararları telafi etmek için hükûmetin “az gayret göstermesi” nedeniyle halkın hükûmete karşı öfkesi büyüdü ve 7 Mart 1971 günü Bengalli siyasetçi Şeyh Mucibur Rahmân (1920 – 75), eyalet başkenti Dakka’da millîyetçi bir miting düzenledi. Mitinge yaklaşık 1 milyon kişi katıldı ve bu büyük kitlesel eylem, aradan üç hafta geçmeden, 26 Mart 1971 tarihinde “Bangladeş’in bağımsızlığının ilânı” ile sonuçlandı.

     Bengaller açık açık “bağımsızlık” ilan edince, buna cevap olarak Pakistan ordusu “Işıldak Operasyonu” adını verdiği bir saldırı ve işgal harekâtı başlattı; binlerce kişiyi tutukladı, işkence etti ve öldürdü. Böyle olunca, Bengal halkı da gösterileri ve mitingleri bırakıp silâhlandı ve Pakistan devletine karşı silâhlı mücadele başlattı.

     Böylece 20. yüzyılın en ibretâmiz hadiselerinden biri olan “Bangladeş Kurtuluş Savaşı” başlamış oldu. (“İbretâmiz” yönü şurdan geliyordu ki, bu istiklâl harbi, “Müslüman bir milletin Müslüman bir devlete karşı verdiği kurtuluş mücadelesi” idi. O açıdan, çok ama çok iyi analiz edilmelidir.)

     Bangladeş Kurtuluş Savaşı, tam olarak 8 ay 2 hafta 2 gün sürdü ve 17 Aralık 1971 tarihinde Bengal topraklarının bağımsızlığına kavuşması ve Bangladeş Halk Cumhuriyeti (Bang. Ganaprajātantrī Bāmlādeş) devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.

     Dünya haritasında yeni bir ülke doğdu: İsmi “Bengaller’in ülkesi” anlamına gelen “Bangladeş”

     Eskiden “Doğu Pakistan” eyaleti olarak Pakistan’a bağlı olan Bangladeşliler, Pakistan devletine karşı millî kurtuluş mücadelesi verdiler ve yıllarca süren kanlı direnişten sonra 1971 yılında bağımsızlıklarını kazandılar. Bangladeş’in istiklâli için verilen bu millî mücadele esnasında, Pakistan ordusu ve devleti, Bangladeş (= Doğu Pakistan) topraklarında korkunç katliâmlar yaptı. Ve bu Pakistan’ın “kardeş ülkesi” olan Türkiye, başından sonuna kadar “işgalci” ve “katliâmcı” Pakistan’ı destekledi.

     Bangladeş Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye işgalci Pakistan devletini desteklerken, Hindistan da Bengal halkını destekledi. (Türkiye’nin Bangladeş Kurtuluş Savaşı’nda işgalci ve katliâmcı Pakistan’a verdiği destek ve bugünkü “hiç de dostça olmayan” Türkiye – Bangladeş ilişkileri için bkz. Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş – 6)

     1971 yılında, tam olarak 25 Mart’ta başlayıp 17 Aralık’ta sona eren Bangladeş millî kurtuluş mücadelesinde, kesin sayı tam olarak bilinmemekle birlikte 300 bin ilâ 3 milyon arasında insan hayatını kaybetti.

     Sonunda, yaklaşık dokuz ay boyunca Bengal topraklarında korkunç katliâmlar yapan ve milyonlarca insanı hunharca katleden Pakistan ordusu, yenilgiyi kabul etti. Bangladeş bağımsızlığına kavuştu. Bangladeş Halk Cumhuriyeti kuruldu ve (Elâzığ’ı saymazsak) Asya’nın en güzel şehri olan Dakka da bu yeni ülkenin başkenti oldu.

     Evet…

     “İslam kardeşliği” argümanı kullanılarak kurulan Pakistan devleti, sonra bu devletin “tek dil” dayatması, Bengaller’in “Bengalce anadilde eğitim” taleplerine şiddetle karşılık vermesi, bu asimilasyona ve şovenist politikalara karşı mücadele etmek için kurulan Bengal Dil Hareketi, gösteriler, protestolar, “anadilde eğitim hakkı” uğruna verilen yüzbinlerce şehîd ve nihayetinde “ayrılmaktan başka çare bulamayan” Bengal halkının millî kurtuluş mücadelesi vermesi, bunu kazanması ve “Bangladeş” adıyla bağımsız bir devlet olması…

     Bütün bu yaşanan sürecin tamamı, gerçek anlamda bir ibret vesikasıdır…  Özellikle de, Pakistan devletiyle benzer bir şovenist tutum içinde olan Türkiye devletine karşı, Bengal halkıyla aynı mücadeleyi vermekte olan Kürt halkı için.

     Oysa Bengaller, sadece bir şey istiyorlardı: “Anadilde eğitim hakkı”… Ve bu, en tabiî ve fıtrî bir haktı; Allâh-û Teâlâ’nın doğuştan bahşettiği ilahî bir haktı.

     Eğer Pakistan devleti bu hakkı kabul etseydi, “Bengalce eğitim hakkı”nı kabul etseydi, Bengaller bağımsızlık peşinde koşmayacaktılar. Çünkü istedikleri şey zaten sadece buydu. O zaman, belki de şimdi dünya haritasında Hindistan’ı çepeçevre kuşatan devâsâ bir Pakistan vardı.

     Herşeyin en doğrusunu bilen, Allâh’tır. Gerçek bilgi ancak ve ancak O’nun katındadır.

     Pakistan bunu kabul etmeyince, “tek dil” dayatmasında bulununca ve okullarda “Bengalce anadilde eğitim” taleplerine olumlu karşılık vermeyince, Bengaller de mecburen bağımsızlık mücadelesi verdiler.

     Kürt halkı için ibretlerle dolu bir yakın tarih örneğidir bu. Bengaller’in ve Bangladeş’in yakın geçmişi, aslında Kürtler’in ve Kürdistan’ın yakın geleceğidir. Bu toprakların yakın geleceğinin nasıl olacağını ve nereye doğru gittiğini bilmek isteyenler, o toprakların yakın geçmişine bakmalıdırlar.

     Kürtler’in Bengaller’den alması gereken çok dersler vardır, Bengal Dil Hareketi’nden alması gereken hayatî mesajlar vardır. En başta da, anadilin hiçbir şekilde pazarlık konusu yapılmaması gerektiği, anadile engel koyan güce karşı (her kim olursa olsun, isterse anadile engel koyanlar Müslüman olsun, nitekim Pakistan da Müslüman’dı) her türlü tavır ve duruşun meşrû olduğu, onlarla artık “kardeşlik” denen bir bağdan sözedilemeyeceği ve ayrılmanın dahi ilahî ve hukukî bir hak olduğu öğretisidir.

     Bugün Bangladeş’te, en “ümmetçi” ve İslamî şahsiyete sahip bir Müslüman bile, şu sözü rahatlıkla söyleyebiliyor ve ben bunu burada Bangladeşli Müslümanlar’dan bizzat kendim işittim: “Elhamdülillâh Müslüman’ız ve dünyadaki bütün Müslüman milletler bizim kardeşimizdir. Fakat Urdular hariç!”

     Bu sözü İslamî şahsiyete ve ümmet bilincine sahip Bengal Müslümanlar’dan işittiğimde, kulaklarıma inanamadım ve dayanamayıp sordum: “Neden ama? Urdular da Müslüman…”

     Aldığım cevap şu oldu: “Olsun, istedikleri kadar Müslüman olsunlar. Onlar bizim kardeşimiz değil, düşmanlarımızdır.”

     Bu söylem her ne kadar insanın garibine gitse de, üzerinde sağlıklı bir şekilde tefekkür edildiğinde, anlaşılabilecek bir hissiyat olduğunu düşünüyorum. Neticede “İslam kardeşliği”, bazı acı gerçeklerin üzerini örtmeyi gerektirmiyor.

     Bangladeşliler “kardeşlik edebiyâtıyla” kandırılabilecek bir halk değil. Şöyle düşünüyor, Müslüman Bengal halkı: “Bütün Müslüman kavimler elbette tek ümmettir, ama eğer bu Müslüman kavimlerden biri benim istiklâlimi, hürriyetimi, topraklarımı gaspediyorsa, kimliğimi tanımıyor ve kendi kimliği altında eritip asimile etmek istiyorsa, halkımı katlediyorsa, Bengalce’yi okullarda ve resmîyette kabul etmeyip çocuklarıma zorla Urduca öğretiyorsa, o zaman o benim kardeşim değildir. Velev ki ismi Müslüman olsun.”

     Sonuçta “İslam kardeşliği”, Peygamber-i Ekrem (saw)’e tabi olmakla neşv ü nemâ bulacak bir akidevî bağdır ve haliyle “kardeşliğin şartını” da Hz. Mûhâmmed (saw) belirlemiştir: “Kim ki kendisi için istediği bir şeyi diğer kardeşi için de istemiyorsa, gerçek anlamda imân etmiş sayılmaz.”

     Müslüman Bangladeşliler bu bilince sahip oldukları için “kardeşleri” tarafından kandırılamadılar ve Bangladeş halkı bugün hür ve müstakil bir millet olarak dünya haritasında yerlerini almışlardır.

     Kızım sana söylüyorum, buka mın sen anla.

     * * *

     Dakka şehrinin 1971 yılındaki bağımsızlıktan, Bangladeş kurulduktan sonraki günümüze kadar olan tarihini de, Seyahatname’nin 10. bölümünde anlatacağız, b’iznillâh.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 8

FOTOĞRAFLAR:

 09... 01

09... 02

09... 03

09... 04

09... 05

09... 06

09... 07

09... 08

09... 09

09... 10

09... 11

09... 12

09... 13

09... 14

09... 15

09... 16

Bangladeş’in başkenti Dakka

 

2074 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş – 9

  1. Ferdi Özkılıç dedi ki:

    Sizin bu yazınızı daha önce de okumuştum ve benim birçok fikrimi değiştirmişti. Yazı bitince, “Silahlara lanet olsun! Eğer bir millet dâvâsında ulusal haklarında samimi ise, tankların topların yapamadığını bir dil okulu ile, bir futbol kulübüyle bile yapabilir” diye düşünmüştüm. Yeter ki samimi olsun o millet ve gerçekten inansın. Bengaller’in, “Bütün Müslümanlar bizim kardeşimizdir ama Urdular hariç” sözü bile anlayana yeter.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir